• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 166 ile 180 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798950
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.7.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Medine-i Münevvere’de bulunan ve Nur’un hakikatini tam anlayan ve İslâmiyete hizmet eden bir zâtın mektubudur.
      Gönüller fâtihi, pek muhterem ve mükerrem Üstadımız Hazretleri,
      Mübarek ellerinizden öper, bütün aziz ve sadakatli talebelerinizle beraber sıhhat ve selâmette daim olmanızı bârigâh-ı Kibriyâdan niyaz eylerim.
      Müslümanlar için en büyük bir bayram diye ancak vasıflandırılabilen beraatiniz, bütün Nurcuları şâd ve handan eylediği gibi, bendenizi de dünyalar kadar memnun ve mesrur eylemiştir. Nasıl memnun etmesin ki, sizin eserlerinizle birlikte beraatiniz demek, ruhun maddiyata, nurun zulmete, imânın küfre, hakkın bâtıla, tevhidin şirke ve irfanın cehle galip gelmesi demektir.
      Yıllardan beri önüne sıradağlar gibi engeller, korkunç uçurumlar gibi mâniler konulan “Nur çağlayanı”, en sonunda mu’cizevî bir şekilde bütün sedleri yıkmış, mânileri aşmış, nur ile bütün zulmetleri târümar eylemiştir.
      “Mu’cizevî harikalarla doğan İlâhî tecellîlerin vasfında kalemler kırılır, fikirler gürülder, ilhamlar yanar, kül olur” derlerdi. Hakikaten bendeniz, şimdi bu müstesna zaferin karşısında aynı aczi bütün varlığımla hissediyorum. Zira tefekkür ve ilhamıma nihayetsiz bir ufuk açılıyor. Cihan, muhteşem bir “Nur mâbedini” andırıyor. Civarımdaki herşey, her yer derin vecd ve istiğraklarla gaşyolmuş bir halde… Her zerrede, 1
      وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ sırr-ı Sübhânîsi tecelli ediyor…
      Binaenaleyh bilmiyorum, bu mes’ut hadiseyi şanlı bir zafer, şahane bir fetih, İlâhî bir kurtuluş, cihanşümul bir bayram diye mi vasıflandırayım? Zira kudsî
      dâvânın kazanmış olduğu bu İlâhî zafer, bütün İslâm ve insanlık dünyasındaki mücahitlerin azimlerine kuvvet, ruhlarına can, imânlarına hız ve heyecan vermiştir.
      Evet, azim ve imanları, aşk ve emelleri henüz kemale ermemiş olan birçok Müslümanlar, maalesef acıklı bir yeis içinde idiler. Böyle bir zaferin tahakkukunu, hayal ve muhal görüyorlardı. Fakat bütün feyiz ve nurunu insanlığı tenvir ve irşad için İlâhî bir güneş halinde Arş-ı Âzamın pürnur ufuklarından inen Kur’ân-ı Kerîmden alan Nur neşriyatı, durgun gölleri andıran gönülleri deryalar gibi coşturmuş, kasvet ve hicran yıllarının ümit ve emellere vurduğu müthiş zincirleri kırmıştır. O nur kaynağından fışkıran o serapa feyiz ve hikmetler saçan eserler, hislerin, fikirlerin ve bilhassa alevler içinde yanan ruh ve vicdanların ezelî ve ebedî ihtiyaçlarına cevap verdiği gibi, onları dalga dalga boğucu karanlıklar muhitinden, ter temiz ve pırıl pırıl nur ufuklarına çıkarmıştır.
      Yıllarca devam eden uzun bir sükût, derin bir gaflet ve boğucu bir zulmetten sonra İlâhî bir güneş halinde parlayan bu kudsî zafer, nur için yol aramakta olan perişan beşeriyetin yakın bir gelecekte uyanacağını müjdelemektedir. Çünkü, din ihtiyacı sırf Müslümanların değil, bil’umum insanların ezelî ve ebedî ihtiyacıdır.
      Bugün bedbaht insanlık, din nimetinden mahrum olmanın sürekli hicran ve felâketlerini bağrı yanarak çekmektedir. Bu acıklı buhranın korkunç neticesidir ki, çeyrek asır zarfında iki büyük harbe girmiş ve üçüncüsünün de kapısını çalmak çılgınlığını göstermektedir.
      Artık bütün insanları kardeş yaparak yemyeşil cennetlerin nurlu ufuklarından esen refah ve saadet, huzur ve âsâyiş rüzgârıyla dalgalanan âlem-şümûl bir bayrak altında toplayacak olan yegâne kuvvet, İslâmdır. Zira beşeriyetin bugünkü hali, tıpkı İslâmdan evvelki insan cemiyetlerinin acıklı halidir. Bunun için insanlığı o günkü ebedî felâketten kurtaran İslâm, bugün de kurtarabilir…
      Evet, milyonların, milyarların kalbinde asırlardan beri kanamakta olan o derin yarayı saracak yegâne müşfik el, İslâmdır. Her ne kadar ufuklarda zaman zaman bazı uydurma ışıklar görülüyorsa da, müstakbel, bütün nur ve feyzini güneşlerden değil, bizzat Rabbü’l-Âlemînden alan ezelî ve ebedî yıldızındır. O yıldız, dünyalar durdukça duracak ve onu söndürmek isteyenleri yerden yere vuracaktır.

      Cihan-kıymet Üstadım,
      Malûm-u fâzılâneleridir ki, son günlerde mukaddes dâvâya hizmet eden bazı tenvir ve irşad hareketleri doğmuş, fakat maalesef hiçbirisi Risale-i Nur Külliyatının gördüğü mühim işi görememiş ve ihraz ettiği İlâhî zaferi kazanamamıştır. Zira bu yol, peygamberlerin, velilerin, âriflerin, salihlerin ve bilhassa cânını cânana seve seve fedâ eden ve sayısı milyonlara sığmayan kahraman şehitlerin mukaddes yoludur. Artık bu çetin yolda yürümek isteyenler, her an karşılarına dikilecek olan müthiş mâniaları daima göz önünde tutmaları lâzımdır. Evet, bu yolda yürüyecek olanların, sizdeki sarsılmak bilmeyen imanla, yüksek ve İlâhî irfanla ve bilhassa harikulâde ihlâs ve feragatle mücehhez olmaları gerektir. Çünkü, bu mühim vâdide Nur dâvâsının takip ettiği tebliğ, tenvir ve irşad usulü bambaşka hususiyetler taşımaktadır. Artık insanın his ve fikrine, ruh ve vicdanına bambaşka ufuklar açacak olan bu derin bahsi, dua buyurun da, müstakil ve mufassal bir eserde aziz ve gönüldaşlarımıza arz etmek şerefine nâil olayım. Çünkü, bu nurlu bahis o kadar derin ve o derece mühimdir ki, böyle birkaç sahifelik mektup ve makalelerle asla ifade edilemez.
      İman ve Kur’ân nuru ile ter temiz gönlünü fethettiğiniz gençlik, İlâhî zaferinizin en parlak delilini teşkil eden en mühim varlık ve en kıymetli cevherdir. “Nurdan Sesler”in hemen her mısraında, asîl ve şuurlu ruhuna hitap ettiğim tertemiz gençlik, işte bu hak ve hakikatın bağrı yanık âşığı olan gençliktir.
      Nurlu dâvânın kazanmış olduğu bu son zaferin verdiği bütün vecdle dolu bir ilhamla yazdığım şu manzumeyi (*) takdim ediyorum. Kabulünü rica ve istirham eylerim.
      Tekrar tekrar ellerinizden öper, kıymetli dualarınızı beklerim, pek muhterem Üstadım Hazretleri.
      Mânevi evlâtlarınızdan
      Ali Ulvi

      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
      1 : “Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
      (*) : (*) “Gönüller Fatihi Büyük Üstada” başlıklı olan bu manzume, Mektubat’ın ve İhlâs Risalelerinin âhirindedir.

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      acz : acizlik, güçsüzlük
      âlem-şümûl : dünya çapında, evrensel
      ârif : ilim ve irfan sahibi, bilgide ileri olan
      Arş-ı Âzam : Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğinin en geniş, en azam şekilde tecelli ettiği yer

      arz etmek : söylemek, ifade etmek
      âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, düzenlilik, güvenlik
      asır : yüzyıl
      azim : gayret, kararlı olma
      aziz : çok değerli, izzetli

      bahis : konu
      bârigâh-ı Kibriyâ : Cenâb-ı Hakkın sonsuz büyüklüğünün tecellî ettiği yüceler yücesi makam
      bâtıl : İslâmiyete göre doğru olmayan, hak olmayan

      bedbaht : kötü bahtlı, talihsiz
      beraat : temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması

      beşeriyet : insanlık
      bil’umum : bütün, genel olarak
      bilhassa : özellikle
      binaenaleyh : bundan dolayı

      buhran : bunalım, zor durum
      cânan : sevgili
      cehl : cahillik, bilgisizlik

      cemiyet : topluluk
      cevher : maden; öz
      cihan : dünya

      cihan-kıymet : dünya değerinde
      cihanşümul : dünya çapında, evrensel

      derya : deniz
      ebedî : sonu olmayan, sonsuz
      emel : arzu, istek
      ezelî : başlangıcı olmayan, sonsuz

      feragat : fedakarlık, hakkından vazgeçme
      fethetme : bir yeri veya bölgeyi ele geçirme
      fetih : açma; bir beldeyi fethetme

      feyiz : bolluk, bereket, lütuf
      gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
      galip gelmek : üstün gelmek
      gaşyolunmak : kendinden geçmek

      hak : doğru, gerçek
      hakikat : asıl, esas, gerçek
      hakikaten : gerçekten

      hicran : keder, büyük üzüntü
      hikmet : fayda, yarar
      hususiyet : özellik
      ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
      ihraz etmek : hedeflenen bir şeyi kazanmak, elde etmek
      ilham : Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
      irfan : bilgi, kültür; anlayış

      irşad : doğru yolu gösterme
      istiğrak : Allah aşkıyla kendinden geçme hâli

      istirham eylemek : rica etmek
      kasvet : sıkıntı
      kemâl : kusursuzluk, mükemmellik
      kudsî : yüce, kutsal
      küfür : inkâr, hakkı kabul etmeme
      mâbed : ibadet edilen yer
      maddiyat : maddi şeyler

      malûm-u fâzılâneleri : “faziletli şahsiyetlerinizce bilinen” anlamında Üstada yönelik bir saygı ifadesi
      manzume : vezinli ve kafiyeli söz, şiir
      mes’ut : mutlu
      mesrur eylemek : sevinçli, mutlu etmek
      mu’cizevî : bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz ve hayrette bırakır şekilde

      mufassal : ayrıntılı
      muhal : imkânsız
      muhit : çevre, bölge
      muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer

      mukaddes : kutsal, yüce
      mücahit : cihad eden, din uğrunda çaba harcayan kimse

      mücehhez : donanmış
      mükerrem : ikram edilen, saygı gösterilen

      müstakbel : gelecek
      müstakil : bağımsız, başlı başına
      müstesna : benzeri olmayan, sıradışı

      müşfik : şefkatli
      nâil olmak : ulaşmak, erişmek
      neşriyat : yayın, yayma
      nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
      niyaz eylemek : dua etmek, yalvarıp yakarmak

      Nurdan Sesler : Ali Ulvi Kurucu tarafından yazılan bir şiirin başlığı
      pürnur : nur dolu, nurlu
      Rabbü’l-Âlemîn : âlemlerin Rabbi olan Allah
      saadet : mutluluk
      sadakat : bağlılık, doğruluk

      salih : dinin emir ve yasaklarına uygun hareket eden, Allah’ın sevgili kulu
      sed : engel
      selâmet : esenlik, güven

      serapa : tepeden tırnağa, baştan başa
      sıhhat : sağlık
      sırr-ı Sübhânî : her türlü eksiklikten, kusur ve çirkinlikten yüce olan Allah’a ait sır

      sükût : sessiz kalma, susma
      şâd ve handan eylemek : memnun ve mutlu etmek
      şirk : Allah’a ortak koşma

      şuurlu : bilinçli
      tahakkuk : gerçekleşme

      takdim etmek : sunmak
      târümar eylemek : dağınık, perişan etmek

      tebliğ : bildirme, ulaştırma
      tecellî : görünme, yansıma
      tefekkür : Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme

      tenvir : aydınlatma, nurlandırma
      teşkil eden : oluşturan
      tevhid : birleme, her şeyin bir olan Allah’a ait olması
      vasfetme : bir şeyin özelliklerini ifade etme
      vasıflandırmak : nitelendirmek
      vecd : kendini kaybedercesine İlâhî aşka dalma, coşku hâli

      veli : Allah dostu
      yegâne : tek, eşsiz
      yeis : ümitsizlik
      zarfında : içinde
      zerre : atom, maddenin en küçük parçası
      zulmet : karanlık


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      Tertib-i mukaddematta “tefviz” tenbelliktir, terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza; kanaattır, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dun-himmetliktir.

      (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 95)

      Lügatler
      Dûn himmetlik :gayretsizlik, himmetsizlik
      Hakikat: gerçek
      İktifa :yetinme
      Kanaat :helalle yetinmek, kısmetine razı olmak, aç gözlü olmamak, tatmin olmak, inanmak
      kısmet :pay, bahşiş, nasip, taksim edilen kısım
      Mevcud :var olan
      Meyl-i sa’y :çalışma eğilimi, isteği
      Rıza :hoşnut olmak, memnun olmak
      Semere-i sa’y :çalışmanın meyvesi, neticesi
      Tefviz :yetki ve sorumluluğu başkasına veya Allah’a havale etme
      Terettüb-ü netice :sonuç olarak ortaya çıkma
      Tertib-i mukaddemat :bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası
      Tevekkül :sebebleri işledikten sonra işi başkasına bırakmak, Allah’a güvenme ve Onu vekil kabul etme

      #798953
      Anonim

        Zelzele gibi vakıalar tesadüf oyuncağı değiller
        25 Ekim 2011 / 00:01
        Günlük Risale-i Nur dersi

        Bismillahirrahmanirrahim
        Hem kendini başıboş zannetme.
        Zira şu misafirhane-i dünyada, nazar-ı hikmetle baksan, hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin.
        Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?
        Zelzele gibi vakıalar olan şu hadisat-ı kevniye, tesadüf oyuncağı değiller.
        Meselâ, zemine nebatat ve hayvanat envâından giydirilen, birbiri üstünde, birbiri içinde gayet muntazam ve gayet münakkaş gömlekler, baştan aşağıya kadar gayelerle, hikmetlerle müzeyyen, mücehhez olduklarını gördüğün ve gayet âli gayeler içinde kemâl-i intizamla meczup mevlevî gibi devredip döndürmesini bildiğin halde, nasıl oluyor ki, küre-i arzın, benî Âdemden, bahusus ehl-i imandan beğenmediği bir kısım etvâr-ı gafletin sıklet-i mâneviyesinden omuz silkmeye benzeyen zelzele gibi HAŞİYE-1 mevtâlûd hadisat-ı hayatiyesini, bir mülhidin neşrettiği gibi gayesiz, tesadüfî zannederek, bütün musibetzedelerin elîm zayiatını bedelsiz, hebâen mensur gösterip müthiş bir ye’se atarlar. Hem büyük bir hata, hem büyük bir zulüm ederler. Belki öyle hadiseler, bir Hakîm-i Rahîmin emriyle, ehl-i imanın fâni malını sadaka hükmüne çevirip ibkà etmektir ve küfran-ı nimetten gelen günahlara kefarettir. [On Dördüncü Söz]
        Bediüzzaman Said Nursi

        [HR][/HR] Haşiye-1 – İzmir‘in zelzelesi münasebetiyle yazılmıştır.
        Sözlük:
        nazar-ı hikmet: hikmet bakışı
        hadisat-ı kevniye:hadisat-ı kevniye: kâinat ve yaratılışla ilgili olaylar
        envâ: çeşitler, türler
        münakkaş: nakışlı
        müzeyyen: süslenmiş
        mücehhez: cihazlanmış, donanmış
        kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik
        etvâr-ı gaflet: gaflet davranışları
        sıklet-i mâneviye: mânevî ağırlık
        mevtâlûd: ölümcül
        hadisat-ı hayatiye: hayata ait olaylar
        mülhid: dinsiz
        Hakîm-i Rahîm: herşeyi hikmetle, belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratan ve çok şefkatli ve merhametli olan Allah
        ibka etmek:devamlı ve kalıcı hale getirmek
        küfran-ı nimet: nimete karşı nankörlük

        #798962
        Anonim

          TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.8.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi’nin İstanbul Mahkemesinde beraati münasebetiyle Bağdat’tan gelen tebrik telgrafı

          Sebilürreşad mecmuasına,
          İstanbul
          Büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretlerinin beraat kararı, bizleri sonsuz bir sevinç içerisinde bıraktı. Bu sevincimize vesile olan bu âdil hükme istinaden, Türk Mahkemesine ve fahrî avukatlarına teşekkürlerimizi, Üstad ve kardeşlerimize tebriklerimizi mecmuanız vasıtasıya bildiririz.

          Irak
          Emced Zuhavi

          ***
          Pakistan’daki Nur talebelerinin Üstad Said Nursî’den istedikleri mesaj münasebetiyle, Irak’taki bir Nur talebesinin gönderdiği mektup
          Bundan birkaç gün evvel, Pakistan’da talebeler konferansı vardı. Hazret-i Üstaddan bir mesaj istemişlerdi ve bunun tarihî bir tesiri olacaktı. Haber aldık ki, Salih, Nur talebeleri namına bir mesaj göndermiş. Sizlere de yazmışlar ki, acele Hazret-i Üstada bildirirsiniz. Konferansta, Hazret-i Üstad ve Nurlar çok methedilmiş. Komünistler tarafından itirazlar yapılmış. Fakat reis hepsini reddetmiş. Hazret-i Üstadın fotoğrafları teşhir edilmiş. Yakında Nur ve Nura ait uzun ve resimli bir yazı ile bir mecmua çıkaracaklarmış. Sonsuz selâm ve dualar.
          Ahmet Ramazan
          ***
          (Bağdat’ta çıkan “Ed-Difa gazetesi”nin muharriri İsa Abdülkadir’in Arabî makalesinin tercümesi.)
          Bağdat’ta çıkan Arabî Ed-Difa gazetesi Risale-i Nur talebelerinden bahisle diyor ki:
          Türkiye’deki Nur talebelerinin İhvan-ı Müslimîn cemiyeti ile alâkaları nedir, ne münasebeti var? Hem farkları nedir? Türkiye’deki Nur talebeleri, Mısır’da ve bilâd-ı Arapta İhvan-ı Müslimîn namında ittihad-ı İslâma çalışan cemiyetler gibi müstakil cemiyet midirler? Ve onlar da onlardan mıdır? Ben de cevap veriyorum ki:
          Nur talebelerinin ve İhvan-ı Müslimîn Cemiyetinin gerçi maksatları, hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeye hizmet ve ittihad-ı İslâm dairesinde Müslümanların saadet-i dünyeviye ve uhreviyelerine hizmet etmektir; fakat Nur talebelerinin beş altı cihetle farkları var:
          Birinci fark: Nur talebeleri siyasetle iştigal etmez, siyasetten kaçıyorlar. Eğer siyasete mecbur olsalar, siyaseti dine âlet yapıyorlar, tâ ki siyaseti dinsizliğe âlet edenlere karşı dinin kudsiyetini göstersinler. Siyasî bir cemiyetleri asla mevcut değil.
          İhvan-ı Müslimîn ise, memleket ve vaziyet sebebiyle siyasetle, din lehinde iştigal ediyorlar ve siyasî cemiyet de teşkil ediyorlar.
          İkinci fark: Nurcular, Üstadlarıyla içtima etmiyorlar ve etmeye de mecbur değiller. Kendilerini Üstadlarıyla içtimaa mecburiyet hissetmiyorlar. Ders almak için beraber bulunmaya lüzum görmüyorlar. Belki koca bir memleket bir dershane hükmünde, Risale-i Nur kitapları onların eline geçmekle, üstad yerine onlara bir ders verir. Herbir risale, bir Said hükmüne geçer.
          Hem ellerinden geldiği kadar ücretsiz istinsah ederler. Muhtaçlara mukabelesiz 1 veriyorlar ki, okusunlar ve dinlesinler. Bu suretle büyük bir memleket bir medrese hükmünde oluyor.
          İhvan-ı Müslimîn ise, umumî merkezlerinde mürşid ve reisleriyle görüşmek ve emirler ve dersler almak için ziyaretine giderler. Ve o umumî cemiyetin şubelerinde
          de o büyük üstadla ve naibleriyle ve vekilleri hükmündeki zatlarla yine görüşürler, ders alırlar, emir alırlar.
          Hem umumî merkezlerinde çıkan ceride ve mecellelerin fiyatını verip, alıp, onlardan ders alıyorlar.
          Üçüncü fark: Nur talebeleri, aynen, âli bir medresenin ve bir üniversite darülfünununun talebeleri gibi, ilmî muhabere vasıtasıyla ders alıyorlar. Büyük bir vilâyet bir medrese hükmüne geçer. Birbirlerini görmedikleri, tanımadıkları ve uzak oldukları halde birbirine ders veriyorlar ve beraber ders okuyorlar.
          Amma İhvan-ı Müslimîn ise, memleketleri ve vaziyetleri iktizasıyla mecelleleri ve kitapları çıkarıyorlar, aktar-ı âleme neşrediyorlar; onunla birbirini tanıyıp ders alıyorlar.
          Dördüncü fark: Nur talebeleri, bu zamanda ve bugünde ekser bilâd-ı İslâmiyede intişar etmişler ve çoklukla vardırlar. Bu intişarlarında ayrı ayrı hükûmetlerde bulundukları halde hükûmetlerden izin almaya muhtaç olmuyorlar ki, tecemmu’ edip toplansınlar ve çalışsınlar. Çünkü, meslekleri siyaset ve cemiyet olmadığından hükûmetlerden izin almaya kendilerini mecbur bilmiyorlar.
          Amma İhvan-ı Müslimîn ise, vaziyetleri itibarıyla siyasete temas etmeye ve cemiyet teşkiline ve şubeler ve merkezler açmaya muhtaç bulunduklarından, bulundukları yerlerdeki hükûmetten icazet ve ruhsat almaya muhtaçtırlar. Ve Nurcular gibi bilinmiyor değiller. Ve bu esas üzerine, kendilerine umumî merkezleri olan Mısır’da, Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Ürdün’de, Sudan’da, Mağrib’de ve Bağdat’ta çok şubeler açmışlar.
          Beşinci fark: Nur talebeleri içinde çok muhtelif tabakalar var. Yedi sekiz yaşındaki, camilerde Kur’ân okumak için elifbâyı ders almakta olan çocuklardan tut, tâ seksen, doksan yaşındaki ihtiyarlara varıncaya kadar kadın erkek, hem bir köylü, hammal adamdan tut, tâ büyük bir vekile kadar ve bir neferden büyük bir kumandana kadar taifeler Nurcularda var. Bütün Nurcuların bu çok taifelerinin umumen bütün maksatları, Kur’ân-ı Mecîdin hidayetinden ve hakaik-i imaniye ile nurlanmaktan ibarettir. Bütün çalışmaları ilim ve irfan ve hakaik-i imaniyeyi neşretmektir. Bundan başka birşeyle iştigal ettikleri bilinmiyor. Yirmi sekiz seneden beri dehşetli mahkemeler dessas ve kıskanç muarızlar, bu kudsî hizmetten başka onlarda bir maksat bulamadıkları için onları mahkûm edemiyorlar ve dağıtamıyorlar. Ve Nurcular, müşterileri ve kendilerine taraftarları aramaya kendilerini mecbur bilmiyorlar. “Vazifemiz hizmettir, müşterileri aramayız. Onlar gelsinler bizi arasınlar, bulsunlar” diyorlar. Kemiyete ehemmiyet vermiyorlar. Hakikî ihlâsı taşıyan bir adamı, yüz adama tercih ediyorlar.
          Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Gerçi onlar da Nurcular gibi ulûm-u İslâmiye ve marifet-i İslâmiye ve hakaik-i imaniyeye temessük etmek için insanları teşvik ve sevk ediyorlar; fakat vaziyet, memleket ve siyasete temas iktizasıyla, ziyadeleşmeye ve kemiyete ehemmiyet veriyorlar, taraftarları arıyorlar.
          Altıncı fark: Hakikî ihlâslı Nurcular, menfaat-i maddiyeye ehemmiyet vermedikleri gibi, bir kısmı, âzamî iktisat ve kanaatle ve fakirü’l-hal olmalarıyla beraber, sabır ve insanlardan istiğna ile ve hizmet-i Kur’âniyede hakikî bir ihlâs ve fedakârlıkla; ve çok kesretli ve şiddetli ehl-i dalâlete karşı mağlûp olmamak için ve muhtaçları hakikate ve ihlâsa dâvet etmekte bir şüphe bırakmamak için ve rızâ-yı İlâhîden başka o hizmet-i kudsiyeyi hiçbirşeye âlet etmemek için, bir cihette hayat-ı içtimaiye fâidelerinden çekiniyorlar.
          Amma İhvan-ı Müslimîn ise: Onlar da hakikaten maksat itibarıyla aynı mahiyette oldukları halde, mekân ve mevzu ve bazı esbap sebebiyle, Nur talebeleri gibi dünyayı terk edemiyorlar. Azamî fedakârlığa kendilerini mecbur bilmiyorlar.

          İsa Abdülkadir

          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #798965
          Anonim

            ON DÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ(1)
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”]

            بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

            اِذَا زُلْزِلَتِ اْلاَرْضُ زِلْزَالَهَاوَاَخْرَجَتِ اْلاَرْضُ اَثْقَالَهَاوَقَالَ اْلاِنْسَانُ مَالَهَايَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْباَرَهَابِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰى لَهَا .. الخ
            1

            ŞU SÛRE kat’iyen ifade ediyor ki, küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.

            Mânevî ve ehemmiyetli bir canipten, şimdiki zelzele münasebetiyle, altı yedi cüz’î suale karşı, yine mânevî ihtar yardımıyla cevapları kalbe geldi. Tafsilen yazmak kaç defa niyet ettimse de izin verilmedi. Yalnız icmalen kısacık yazılacak.

            Birinci sual: Bu büyük zelzelenin maddî musibetinden daha elîm, mânevî bir musibeti olarak, şu zelzelenin devamından gelen korku ve meyusiyet, ekser halkın ekser memlekette gece istirahatini selb ederek dehşetli bir azap vermesi nedendir?

            Yine mânevî cevap: Şöyle denildi ki, Ramazan-ı Şerifin teravih vaktinde kemâl-i neş’e ve sürurla, sarhoşçasına, gayet heveskârâne şarkıları ve bazan kızların sesleriyle, radyo ağzıyla bu mübarek merkez-i İslâmiyetin her köşesinde cazibedârâne işittirilmesi, bu korku azabını netice verdi.
            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
            1 : “Ne zaman ki yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır. Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır. Ve insan ‘Ne oluyor buna?’ der. O gün yeryüzü, üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir. Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir.” Zilzal Sûresi, 99:1-5.

            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] biçare : çaresiz
            binaen : dayanarak
            canip : yön, taraf
            cazibedârâne : çekici, baştan çıkarıcı bir şekilde
            cüz’î : küçük
            ekser : pekçok
            elîm : acı veren, üzücü
            emir tahtında : emir altında
            heveskârâne : hevesli bir şekilde, nefsin arzu ve isteklerine uyarak
            hikmet : sebep, gaye, fayda
            icmalen : kısaca, özetle
            ihtar : hatırlatma
            kat’iyen : kesinlikle
            kemâl-i neş’e ve sürur : tam bir neşe ve sevinç
            küre-i arz : yerküre, dünya
            mazhar : yansıma ve görünme yeri
            merkez-i İslâmiyet : İslâm merkezi
            meyusiyet : ümitsizlik
            musibet : felaket, belâ
            mübarek : bereketli, uğurlu
            mühim : önemli
            selb etme : ortadan kaldırma
            semavî : vahiyle gelen
            tâcil : çabuklaştırma
            tafsilen : ayrıntılı olarak
            tehir : erteleme, sonraya bırakma
            vahiy/ilham : Allah tarafından varlıklara verilmiş duygu; yaratılışa ait kalbe doğuş
            zelzele : deprem, sarsıntı
            zeyl : ilâve, ek


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]
            Lügatler :

            aktar-ı âlem : âlemin dört bir tarafı
            âli : yüce

            Arabî : Arapça
            âzamî : en fazla, en büyük
            bilâd-ı Arap : Arap beldeleri, ülkeleri
            bilâd-ı İslâmiye : İslâm beldeleri, ülkeleri
            cemiyet : topluluk
            ceride : gazete

            cihet : taraf, yön
            darülfünun : üniversite
            dessas : hilebaz, aldatıcı

            ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapanlar
            ekser : pek çok
            esas : temel

            esbap : sebepler
            fakirü’l-hal : muhtaç durumda olma
            hakaik-i imaniye : iman hakikatleri

            hakaik-i Kur’âniye ve imaniye : Kur’ân ve iman hakikatleri, gerçekleri
            hakikat : doğru ve gerçek
            hakikaten : gerçekten
            hakikî : asıl, gerçek
            hayat-ı içtimaiye : sosyal hayat
            hidayet : doğru yola erdirme

            hizmet-i kudsiye : kutsal hizmet
            hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hakikatlerini yayma görevi
            hükmüne geçmek : benzer bir şeyle aynı hükmü almak
            icazet : izin

            içtima : bir araya gelme, toplanma
            ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme
            iktisat : tutumluluk
            iktiza : gereklilik
            iktizasıyla : gereğiyle
            ilmî : ilimle ilgili
            intişar : yayılma
            irfan : bilgi, anlayış

            istiğna : ihtiyaç duymama, kaçınma
            istinsah etmek : el ile yazarak çoğaltmak
            iştigal etmek : meşgul olmak

            itibarıyla : bakımından
            ittihad-ı İslâm : İslâm birliği ülkeleri

            kanaat : yetinme
            kemiyet : sayıca çokluk, nicelik
            kesret : çokluk
            kudsî : kutsal

            kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık
            Kur’ân-ı Mecîd : her şeyin üstünde şeref sahibi olan ve takdis ve senâlara lâyık olan Kur’ân

            mahiyet : temel nitelik, özellik
            malûmat : bilgiler
            marifet-i İslâmiye : İslâmiyeti bilme ve tanıma
            mecburiyet : zorunluluk
            mecelle : dergi

            menfaat-i maddiye : maddî fayda
            meslek : takip edilen yol, yöntem
            muarız : karşı gelen, karşıt
            muhabere : haberleşme

            muharrir : yazar, gazete yazarı
            muhtelif : çeşitli

            mukabelesiz : karşılıksız
            münasebet : bağlantı, ilişki
            mürşid : doğru yol gösteren
            müstakil : bağımsız, başlı başına
            naib : vekil, birinin yerine geçen
            nefer : asker, er

            neşir : yayılma
            neşretmek : yaymak
            nurlanmak : aydınlanmak

            rızâ-yı İlâhî : Allah’ın rızası
            risale : küçük kitapçık; Risale-i Nur’da yer alan herbir bölüm
            ruhsat : izin

            saadet-i dünyeviye ve uhreviye : dünya ve âhiret hayatı mutluluğu
            Said : Bediüzzaman Said Nursî

            sevk etmek : göndermek, yönlendirmek
            taife : grup, topluluk
            tecemmu’ etme : birikme, toplanma

            temas : dokunma, bahsetme
            temessük etmek : sıkıca sarılmak
            teşkil : oluşturma, meydana getirme

            teşvik etmek : şevklendirmek, isteklendirmek
            ulûm-u İslâmiye : İslâm ilimleri
            umumen : bütünüyle
            umumî : genele ait
            vaziyet : durum, hâl
            vekil : Bakan


            #798966
            Anonim

              DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.4.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bu vahşet-engiz sahrâ-yı kebiri zaman-ı kàsırada tekemmül-ü mebâdi cihetiyle tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz. Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler; biz birden bire şimendifer ve balon gibi mebâdiye bineceğiz, geçeceğiz. Belki câmi i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin, feyz-i imanın ve şiddet-i cû’un hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz. Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.

              Talebeliğin bana verdiği vazife ile ve hürriyetin fermân-ı mezuniyetiyle ihtar ediyorum ki:

              Ey ebnâ-yı vatan! Hürriyeti sû-i tefsir etmeyiniz; ta elimizden kaçmasın ve müteaffin olan eski esareti başka kapta bize içirmekle bizi boğmasın. HAŞİYEZira hürriyet, mürâât-ı ahkâm ve âdâb-ı şeriat ve ahlâk-ı hasene ile tahakkuk ve neşvünemâ bulur. Sadr-ı evvelin, yani Sahabe-i Kiramın o zamanda, âlemde vahşet ve cebr-i istibdat hükümferma olduğu halde, hürriyet ve adalet ve müsavatları bu müddeâya bir burhan-ı bâhirdir. Yoksa, hürriyeti sefahet ve lezaiz-i nâmeşrua ve israfat ve tecavüzat ve hevâ-i nefse ittibâda serbestiyet ile tefsir ve amel etmek, bir padişahın esaretinden çıkmakla ve alçakların istibdadı ve esaret-i rezilesinin altına girmekle beraber, milletin çocukluk istidadını ve sefih olduğunu gösterdiğinden, paralanmış olan eski esarete lâyık ve hürriyete adem-i liyâkatini gösterir. Zira sefih mahcurdur.
              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
              HAŞİYE : Evet, daha dehşetli bir istibdat ile, pek acı ve zehirli bir esareti bize içirdiler.

              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              âdâb-ı şeriat : şeriatın koyduğu edepler, terbiyeler
              adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
              adem-i liyâkat : liyâkatsizlik, lâyık olmama
              ahlâk-ı hasene : güzel ahlâk
              amel etmek : iş görmek
              burhan-ı bâhir : apaçık güçlü delil
              câmi-i ahlâk-ı hasene : bütün güzel ahlâkı içine alan, kapsayan
              cebr-i istibdat : baskı ve zulmün zorbalığı
              cihet : yön
              ebnâ-yı vatan : vatan evlâtları
              esaret : esirlik
              esaret-i rezile : aşağılık esirlik
              fermân-ı mezuniyet : mezuniyet belgesi
              fersah fersah : beş kilometre beş kilometre, çok hızlı (Fersah, yaklaşık 5 kilometrelik bir uzunluk ölçüsüdür.)
              feyz-i iman : iman bereketi, imanın verdiği bolluk
              fikren : düşünce olarak
              hakikat-i İslâmiye : İslâmiyetin hakikatleri, gerçekleri
              haşiye : dipnot, açıklayıcı not
              hevâ-i nefis : nefsin geçici, lüzumsuz istek ve arzuları; kabiliyet ve duyguları nefsin yasak arzu ve isteklerinin emrine verme
              hükümfermâ : hüküm süren
              hürriyet-i şer’iye : şeriatın belirlediği hürriyet
              ihtar etmek : hatırlatmak, ikaz etmek
              israfat : israflar, savurganlıklar
              istibdat : baskı, zulüm
              istidad : yetenek
              istidad-ı fıtrî : yaratılıştan gelen istidat, doğal yetenek
              ittibâ : tâbi olma, uyma
              lezaiz-i nâmeşrûâ : İslâmın izin vermediği lezzetler, haram lezzetler
              mahcur : malını kullanmaktan men edilmiş, mal üzerindeki tasarruf yetkisi elinden alınmış kimse
              mebâdi : ilkeler, temeller, temel bilgiler
              milel-i mütemeddine : medenileşmiş milletler
              muşa’şa’ : parlayan
              müddeâ : iddia edilen şey
              mürâât-ı ahkâm : hükümlere riayet etme, uyma
              müsabaka etmek : yarışmak
              müsavat : eşitlik
              müteaffin : kokuşmuş
              neşvünemâ : gelişip büyüme, yetişme
              sadr-ı evvel : İslâmın başlangıç devrindekiler, sahabeler
              Sahabe-i Kiram : Şerefli Sahabeler; Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler
              sahrâ-yı kebir : büyük çöl
              sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, ahmaklık
              sefih : ahmak, beyinsiz; yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün
              serbestiyet : serbestlik
              sû-i tefsir : kötü yorumlama
              şiddet-i cû’ : açlığın şiddeti
              şimendifer : tren
              tahakkuk : gerçekleşme
              tayyetmek : atlamak; uzun mesafeleri kısa zamanda geçip gitmek
              tecavüzat : tecavüzler, saldırılar
              tefsir : yorumlamak, açıklamak
              tekemmül-ü mebâdi : gelişip mükemmelleşmenin ilkeleri, temelleri, temel bilgileri
              teshil : kolaylaştırma
              vahşet : ilkellik
              vahşet-engiz : korkunç, ürkütücü
              zaman-ı kàsıra : kısa zaman


              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #798971
              Anonim

                Sizin dünyaca bazı müşkilatınız, senin hesabına beni bir parça müteessir etti. Fakat madem dünya baki değil ve musibetlerinde bir nevi hayır vardır; senin bedeline “Yahu bu da geçer” kalbime geldi. (Lâ ayşe illâ ayşül âhirah=Gerçek hayat ancak ahiret hayatıdır.(Buhari)) düşündüm, (İnnallâhe maassâbirîn=Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.(Bakara-153)) okudum, (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn=Muhakkak ki biz Allah’ın kullarıyız ve ona döneceğiz.(Bakara-156)) dedim. Senin yerine teselli buldum. Cenab-ı Hak bir abdini severse, dünyayı ona küstürür, çirkin gösterir. İnşaallah sen de o sevgililerin sınıfındansın. “Sözler”in neşrine manilerin çoğalması sizi müteessir etmesin. İnşaallah neşrettiğin miktar bir rahmete mazhar olduğu zaman, pek bereketli bir surette o nurlu çekirdekler, kesretli çiçekler açacaklar.

                (Bediüzzaman Said Nursi – 23. Mektubdan)

                Lügatler
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Abd: kul
                Âhiret : öteki dünya, öldükten sonra yaşanacak olan sonsuz hayat
                Bâki : devamlı, kalıcı, ölümsüz
                Bedel: karşılık
                Bereket :bolluk, çokluk, ihsan
                Cenâb-ı Hakk :Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                Hayır :iyilik, güzellik
                İnşaallah :Allah izin verirse, Allah nasip ederse
                Kesret: çokluk
                Kul : emir dinleyen hizmetkâr, Allah’ın mahlûku, Allah’a itaat ve ibadet eden veya köle
                Mani :engel, özür, men etme, engelleme
                Mazhar :sahip olma, nâil olma, erişme

                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Mikdar :parça, kısım, bölük, kıymet, değer, derece
                Musibet :bela, felaket, afet, dert
                Müşkilat: zorluklar
                Müteessir :etkilenen, etkilenmiş
                Neşir :yayılma, dağılma
                Neşretmek :yaymak, dağıtmak, yayınlamak
                Nev’ :çeşit, sınıf, cins, tür
                Nur : ışık,aydınlık, parlaklık
                Rahmet :merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek
                Sabır :acıya ve zorluğa katlanmak
                Suret : biçim, şekil
                Teselli :avunmak, kederli bir kimseyi ferahlandırmak

                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #798973
                Anonim

                  [h=1]DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ[/h]8.5.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Geniş ve muşa’şa’ olan yeni hürriyet-i şer’iyeye adem-i liyâkat—zira çocuğa geniş olmaz—şanlı olan ittihad-ı millîyi bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takvâ ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz. Kâmet-i merdane-i istidad-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh, aldanmayalım.

                  1خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kâidesini düsturu’l-amel yapalım. Şöyle ki:

                  Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maalmemnuniye alacağız.

                  Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise, aldığımız vakit sû-i tâlih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil mehasin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub-u medeniyet kesb ettiğimizden, muhannes gibi veya mütereccile gibi oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlihimmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi olmamalı.

                  Elhasıl: Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Ta ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekàsı olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.
                  Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                  1 : Duru olanı al; bulanık olanı bırak!

                  [/TD]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                  âdât : âdetler, alışkanlıklar
                  âdât-ı milliye : millî adetler
                  adem-i liyâkat : liyakatsizlik, lâyık olmama
                  ahlâk-ı seyyie : kötü ahlâk
                  âl-i himmet : gayreti yüksek
                  binaenaleyh : bundan dolayı
                  düsturu’l-amel : işin prensibi, kuralı
                  ecnebî : yabancı
                  ehl-i takva ve vicdan : Allah’tan korkan, emirlerine bağlı olan dindar kimseler ve vicdan sahipleri
                  elhasıl : kısaca, özetle
                  fena : kötü
                  fünun : fenler, bilimler
                  hâlât : durumlar, hâller
                  hevâ : nefsin hoşuna giden faydasız arzular; yetenekleri, duygu ve düşünceleri nefsin emrine verme
                  heves : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
                  hevesat : gelip geçici, nefsin hoşuna giden istek ve arzular
                  hudud-u hürriyet : hürriyetin sınırı
                  iktida : uyma
                  israfat : israflar, savurganlıklar
                  ittihad-ı millî : millî birlik
                  kâide : kural, prensip
                  kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye : millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu
                  kavim : millet; aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu
                  kesb etmek : kazanmak
                  kesb-i medeniyet : medeniyet kazanma
                  libas : elbise
                  maalmemnuniye : memnuniyetle
                  mâye-i bekà : devamlılığın mayası, temeli
                  mehasin-i medeniye-i kesire : çok sayıdaki medeniyet güzellikleri
                  mehasin-i medeniyet : medeniyetin güzellikleri
                  mesavî : kötülükler, zararlar
                  mezhep : takip edilen yol; anlayış, görüş
                  millet-i Osmaniye : Osmanlı milleti
                  muhafaza etmek : korumak
                  muhalif : aykırı
                  muhannes : kadınlaşmış erkek
                  muhanneslik : kadınlaşma işi
                  muhat olma : çevrilme, kuşatılma
                  muvafık : uygun
                  muzahraf : sahte, yalancı, kof
                  müşkilü’t-tahsil : elde edilmesi zor
                  müteaffin : kokuşmuş
                  mütereccile : erkekleşmiş kadın
                  sanayi : san’at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri
                  sefahet : ahmaklık, beyinsizlik; yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük
                  seyf-i şeriat : şeriat kılıcı
                  sû-i intihap : kötü seçim
                  sû-i tâlih : kötü talih, baht
                  şebabet : gençlik
                  tarikiyle : yoluyla
                  tefsir : açıklama, yorum
                  terakkiyat-ı medeniye : medenî ilerlemeler, kalkınmalar
                  zîb ü zîver : süs ve ziynet, altın-gümüş
                  zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriat : şeriatın hayat pınarının tatlı suyu
                  zünub ve mesâvî-i medeniyet : medeniyetin günahları ve kötülükleri
                  zünub : günahlar
                  zünub-u medeniyet : medeniyetin günahları


                  [/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]
                  [h=1]ZELZELE YANİ DEPREMİN MANEVİ SEBEBLERİ VE HİKMETLERİ 14. SÖZÜN ZEYLİ -2[/h]
                  ON DÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ(2)
                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İkinci sual: Niçin gâvurların memleketlerinde bu semâvî tokat başlarına gelmiyor, bu biçare Müslümanlara iniyor?

                  Elcevap: Büyük hatalar ve cinayetler tehirle büyük merkezlerde ve küçücük cinayetler tâcille küçük merkezlerde verildiği gibi, mühim bir hikmete binaen, ehl-i küfrün cinayetlerinin kısm-ı âzamı Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşre tehir edilerek, ehl-i imanın hataları kısmen bu dünyada cezası verilir. (HAŞİYE)

                  Üçüncü sual: Bazı eşhâsın hatasından gelen bu musibet bir derece memlekette umumî şekle girmesinin sebebi nedir?

                  Elcevap: Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.

                  Dördüncü sual: Madem bu zelzele musibeti hataların neticesi ve keffâretü’z-zünubdur. Masumların ve hatasızların o musibet içinde yanması nedendir? Âdaletullah nasıl müsaade eder?

                  Yine mânevî canipten elcevap: Bu mesele sırr-ı kadere taallûk ettiği için, Risale-i Kadere havale edip, yalnız burada bu kadar denildi:

                  وَاتَّقوُا فِتْنَةً لاَ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُوا مِنْكُمْ خَاصَّةً
                  1

                  Yani, “Bir belâ, bir musibetten çekininiz ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”

                  Şu âyetin sırrı şudur ki: Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dar-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif, iktiza ederler ki, hakikatler perdeli kalıp, ta müsabaka ve mücahede ile Ebu Bekir’ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil’ler esfel-i sâfilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebu Cehil’ler, aynen Ebu Bekir’ler gibi teslim olup, mücahede ile mânevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.
                  Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                  (HAŞİYE) : Hem Rus gibi olanlar (Bu tâbir SSCB dönemi Rusya’sına aittir), mensuh ve tahrif edilmiş bir dini terk etmekle, hak ve ebedî ve kabil-i nesh olmayan bir dine ihanet etmek derecesinde gayretullaha dokunmadığından, zemin şimdilik onları bırakıp bunlara hiddet ediyor.
                  1 : Enfâl Sûresi, 8:25.


                  [/TD]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] adaletullah : Allah’ın adaleti
                  âlâ-yı illiyyîn : yücelerin en yücesi
                  biçare : çaresiz
                  canip : taraf, yön
                  cihet : yön, taraf
                  dar-ı teklif ve mücahede : sorumluluk ve mücadele yeri
                  ebedî : sonsuz
                  ehl-i iman : iman edenler, mü’minler
                  ehl-i küfür : küfür ehli, inanmayanlar
                  ekseriyet : çoğunluk
                  esfel-i sâfilin : aşağıların en aşağısı
                  eşhâs : şahıslar, kişiler
                  fiilen : davranışla
                  gayretullah : Allah’ın hak dinini koruma sıfatı
                  hak : doğru, gerçek
                  hakikat : gerçek, doğru
                  harekât : hareketler, davranışlar
                  hikmet-i İlâhî : Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması
                  iktiza : gerektirme
                  iltihaken : katılarak
                  iltizamen : taraftar olarak
                  iştirak : ortak olma, katılma
                  kabil-i nesh olmayan : hükmü kaldırılamayan
                  keffâretü’z-zünub : günahlara keffaret, günahların bağışlanmasına vesile
                  kısm-ı âzam : büyük kısım
                  Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşr : öldükten sonra âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme
                  mazlum : zulme uğrayan
                  mensuh : hükmü yürürlükten kalkmış olan
                  meydan-ı tecrübe ve imtihan : deneme ve imtihan meydanı
                  musibet-i âmme : büyük ve genel musibet
                  mücahede : nefisle mücadele, cihad
                  müsabaka : yarışma
                  nâs : insanlar
                  rahmet : şefkat, merhamet
                  Risale-i Kader : Kader Risalesi (Yirmi Altıncı Söz)
                  sır : gizli gerçek, gizem
                  sırr-ı kader : kader sırrı
                  sırr-ı teklif : kulluk sırrı, insanların Allah tarafından görevlendirilerek dünyaya gönderilmesinin anlamı
                  taallûk etmek : ilgili olmak
                  tahrif edilmek : değiştirilmek, bozulmak
                  tehir : erteleme, sonraya bırakma
                  teklif : görev yükleme, sorumluluk
                  terakki : ilerleme
                  zelzele : deprem, sarsıntı

                  [/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #798976
                  Anonim

                    Her olay ya bizzat ya neticesi ile güzeldir
                    26 Ekim 2011 / 00:01
                    Günlük Risale-i Nur dersi

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    اَحْسَنَ كُلَّ شَىْءٍ خَلَقَهُ (1 âyetinin bir sırrını izah eder. Şöyle ki:
                    Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:
                    Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında, nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebâtâtın tebessümleri saklanmış.
                    Ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazin firak perdeleri arkasında, tecelliyât-ı celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hadiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhafaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nazenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nazenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hadiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok mânevî çiçeklerin inkişafı vardır. Tohumlar gibi neşvünemasız kalan birçok istidat çekirdekleri, zahiri çirkin görünen hadiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılâplar ve küllî tahavvüller birer mânevî yağmurdur.
                    Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgâm olduğundan, zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle, yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki, eşyanın insana ait gayesi bir ise, Sâniinin esmâsına ait binlerdir. Meselâ, kudret-i fâtıranın büyük mu’cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, mânâsız telâkki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ, atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki, serçe kuşunun istidadı, o taslitle inkişaf eder. Meselâ, “kar“ı pek bâridâne ve tatsız telâkki ederler. Halbuki, o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.
                    Hem insan, hodgâmlık ve zahirperestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri hilâf-ı edep zanneder. Meselâ, alet-i tenasül-ü insan, insan nazarında bahsi hacâlet-âverdir. Fakat şu perde-i hacâlet, insana bakan yüzdedir. Yoksa, hilkate, san’ata ve gayât-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edeptir, hacâlet ona hiç temas etmez.
                    İşte, menba-ı edep olan Kur’ân-ı Hakîmin bazı tâbirâtı bu yüzler ve perdelere göredir. Nasıl ki, bize görünen çirkin mahlûkların ve hadiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san’at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâniine bakar; ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar; ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir. (Sözler, On Sekizinci Söz)
                    (1) “O [Allah] herşeyi en güzel şekilde yarattı.” Secde Sûresi, 32:7.
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    alet-i tenasül-ü insan : insanın üreme organı
                    ayn-ı edep : edebin tâ kendisi
                    bârid : soğuk
                    bâridâne : soğukça
                    esmâ : isimler
                    eşya : şeyler, varlıklar
                    gayât-ı fıtrat : yaratılış gayeleri
                    hacâlet : utanç
                    hacâlet-âver : utanç verici
                    hararetli : sıcak
                    hikmet : herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması
                    hilâf-ı edep : edebe aykırı
                    hilkat : yaratılış
                    hodgâm : kendi keyfini düşünen, bencil
                    ihzar : hazırlama
                    inkılâp : değişim, dönüşüm
                    inkişaf : açılma, gelişme
                    intizamsızlık : düzensizlik
                    istidat : kabiliyet, yetenek
                    kitabet-i kudsiye : kutsal yazılımlar, yazılar
                    kudret-i fâtıra : yaratıcı kudret
                    Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                    küllî : büyük, genel
                    mahlûk : yaratık
                    mahz-ı edebî : edebin tâ kendisi
                    mânâsız : anlamsız
                    mazhar : görünme yeri
                    menba-ı edep : edep kaynağı
                    muhakeme : değerlendirme
                    muntazam : düzenli
                    muzır : zararlı
                    mücehhez : cihazlanmış, donanmış
                    nazar : bakış, düşünce
                    nazdar : nazlı, cilveli
                    nazenin : ince, nazik, nazlı
                    neşvünema : büyüyüp gelişme
                    perde-i hacâlet : utanç perdesi
                    rahmet : şefkat, merhamet
                    Sâni : herşeyi san’atlı bir şekilde yaratan Allah
                    şer : kötü
                    tâbirât : tabirler, ifadeler
                    tahavvül : değişim, başkalaşma
                    taslit : musallat olma, sataşma
                    tâzib : azap, eziyet
                    tazyik : baskı
                    telâkki etmek : kabul etmek
                    terhis : vazifeye son verme
                    vazife-i hayat : hayat vazifesi
                    zahir : dış görünüş
                    zahiren : görünüş itibariyle
                    zahiri : görünürde
                    zahirperest : dış görünüşe önem veren
                    zahirperestlik : dış görünüşe önem verme
                    zelzele : deprem, sarsıntı

                    #798977
                    Anonim

                      Duâlarınız Kabul Olsun [TABLE=”align: center”]
                      [TR]
                      [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                      “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal, 9)
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”align: center”][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                      “Bir mü’minin diğer bir mü’mine gıyâbında yaptığı duâdan daha çabuk kabûl edilen hiçbir duâ yoktur.” (Tirmizî, Birr, 50/1980)
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”align: center”][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD] Allâh Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur:
                      “Bir müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı duâ kabûl olunur. Bir kimse din kardeşine hayır duâ ettikçe, yanında bulunan vazîfeli bir melek ona, “Allâh duânı kabûl etsin, aynı şeyleri sana da versin!” diye duâ eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbn-i Mâce, Menâsik, 5)
                      Şu hâlde biz, hem müslüman kardeşlerimiz için duâ etmeli, hem de onlardan duâ talebinde bulunmalıyız. (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, Erkam Yay.)
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”align: center”][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                      el-Muktedir: Tam bir kudret sahibi olup hiçbir konuda zerre kadar zorlanmayacak şekilde gücü yeten demektir.
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”align: center”][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD] Kısa Günün Kârı
                      Bu soğuk günlerde depremzede kardeşlerimize, vatanımızın asayişini sağlayan güvenlik güçlerimize dualarda bulunalım.
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”align: center”][/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD] Lügatçe
                      peşpeşe: Birbiri ardından.
                      gıyâbında: Kendi yokken, arkasından.
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]
                      DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.5.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Geniş ve muşa’şa’ olan yeni hürriyet-i şer’iyeye adem-i liyâkat—zira çocuğa geniş olmaz—şanlı olan ittihad-ı millîyi bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takvâ ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz. Kâmet-i merdane-i istidad-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh, aldanmayalım.

                      1خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kâidesini düsturu’l-amel yapalım. Şöyle ki:

                      Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maalmemnuniye alacağız.

                      Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise, aldığımız vakit sû-i tâlih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil mehasin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub-u medeniyet kesb ettiğimizden, muhannes gibi veya mütereccile gibi oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlihimmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi olmamalı.

                      Elhasıl: Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Ta ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekàsı olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.
                      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                      1 : Duru olanı al; bulanık olanı bırak!

                      [/TD]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                      âdât : âdetler, alışkanlıklar
                      âdât-ı milliye : millî adetler
                      adem-i liyâkat : liyakatsizlik, lâyık olmama
                      ahlâk-ı seyyie : kötü ahlâk
                      âl-i himmet : gayreti yüksek
                      binaenaleyh : bundan dolayı
                      düsturu’l-amel : işin prensibi, kuralı
                      ecnebî : yabancı
                      ehl-i takva ve vicdan : Allah’tan korkan, emirlerine bağlı olan dindar kimseler ve vicdan sahipleri
                      elhasıl : kısaca, özetle
                      fena : kötü
                      fünun : fenler, bilimler
                      hâlât : durumlar, hâller
                      hevâ : nefsin hoşuna giden faydasız arzular; yetenekleri, duygu ve düşünceleri nefsin emrine verme
                      heves : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
                      hevesat : gelip geçici, nefsin hoşuna giden istek ve arzular
                      hudud-u hürriyet : hürriyetin sınırı
                      iktida : uyma
                      israfat : israflar, savurganlıklar
                      ittihad-ı millî : millî birlik
                      kâide : kural, prensip
                      kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye : millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu
                      kavim : millet; aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu
                      kesb etmek : kazanmak
                      kesb-i medeniyet : medeniyet kazanma
                      libas : elbise
                      maalmemnuniye : memnuniyetle
                      mâye-i bekà : devamlılığın mayası, temeli
                      mehasin-i medeniye-i kesire : çok sayıdaki medeniyet güzellikleri
                      mehasin-i medeniyet : medeniyetin güzellikleri
                      mesavî : kötülükler, zararlar
                      mezhep : takip edilen yol; anlayış, görüş
                      millet-i Osmaniye : Osmanlı milleti
                      muhafaza etmek : korumak
                      muhalif : aykırı
                      muhannes : kadınlaşmış erkek
                      muhanneslik : kadınlaşma işi
                      muhat olma : çevrilme, kuşatılma
                      muvafık : uygun
                      muzahraf : sahte, yalancı, kof
                      müşkilü’t-tahsil : elde edilmesi zor
                      müteaffin : kokuşmuş
                      mütereccile : erkekleşmiş kadın
                      sanayi : san’at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri
                      sefahet : ahmaklık, beyinsizlik; yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük
                      seyf-i şeriat : şeriat kılıcı
                      sû-i intihap : kötü seçim
                      sû-i tâlih : kötü talih, baht
                      şebabet : gençlik
                      tarikiyle : yoluyla
                      tefsir : açıklama, yorum
                      terakkiyat-ı medeniye : medenî ilerlemeler, kalkınmalar
                      zîb ü zîver : süs ve ziynet, altın-gümüş
                      zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriat : şeriatın hayat pınarının tatlı suyu
                      zünub ve mesâvî-i medeniyet : medeniyetin günahları ve kötülükleri
                      zünub : günahlar
                      zünub-u medeniyet : medeniyetin günahları


                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #798978
                      Anonim

                        Duâlarınız Kabul Olsun [TABLE=”align: center”]
                        [TR]
                        [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                        “Hatırlayın ki, siz Rabbinizden yardım istiyordunuz. O da, ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim, diyerek duanızı kabul buyurdu.” (Enfal, 9)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                        “Bir mü’minin diğer bir mü’mine gıyâbında yaptığı duâdan daha çabuk kabûl edilen hiçbir duâ yoktur.” (Tirmizî, Birr, 50/1980)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Allâh Rasûlü (sav) şöyle buyurmuştur:
                        “Bir müslümanın, yanında bulunmayan din kardeşine yapacağı duâ kabûl olunur. Bir kimse din kardeşine hayır duâ ettikçe, yanında bulunan vazîfeli bir melek ona, “Allâh duânı kabûl etsin, aynı şeyleri sana da versin!” diye duâ eder.” (Müslim, Zikir 87, 88; İbn-i Mâce, Menâsik, 5)
                        Şu hâlde biz, hem müslüman kardeşlerimiz için duâ etmeli, hem de onlardan duâ talebinde bulunmalıyız. (Osman Nuri Topbaş, Faziletler Medeniyeti-1, Erkam Yay.)
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                        el-Muktedir: Tam bir kudret sahibi olup hiçbir konuda zerre kadar zorlanmayacak şekilde gücü yeten demektir.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Kısa Günün Kârı
                        Bu soğuk günlerde depremzede kardeşlerimize, vatanımızın asayişini sağlayan güvenlik güçlerimize dualarda bulunalım.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD] Lügatçe
                        peşpeşe: Birbiri ardından.
                        gıyâbında: Kendi yokken, arkasından.
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]
                        DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.5.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Geniş ve muşa’şa’ olan yeni hürriyet-i şer’iyeye adem-i liyâkat—zira çocuğa geniş olmaz—şanlı olan ittihad-ı millîyi bozulmuş ve müteaffin olan hâlât ile fena bir hastalığa hedef edecektir. Zira ehl-i takvâ ve vicdanın tefsiri böyle değil. Mezhebi de muhalif olacaktır. Biz millet-i Osmaniye erkeğiz. Kâmet-i merdane-i istidad-ı milliyemize kadınların libası gibi süslü sefahet ve hevesat ve israfat yakışmıyor. Binaenaleyh, aldanmayalım.

                        1خُذْ مَا صَفَا دَعْ مَا كَدَرْ kâidesini düsturu’l-amel yapalım. Şöyle ki:

                        Ecnebiyede terakkiyat-ı medeniyeye yardım edecek noktaları (fünun ve sanayi gibi) maalmemnuniye alacağız.

                        Amma medeniyetin zünub ve mesavîsi olarak bazı âdât ve ahlâk-ı seyyie ki, ecnebîlerde mehasin-i medeniye-i kesiresiyle muhat olduğu için çirkinliğini o kadar göstermiyor. Biz ise, aldığımız vakit sû-i tâlih cihetiyle ve sû-i intihap tarikiyle müşkilü’t-tahsil mehasin-i medeniyeti terk edip, çocuk gibi hevâ ve hevese muvafık zünub-u medeniyet kesb ettiğimizden, muhannes gibi veya mütereccile gibi oluruz. Kadın, erkek gibi giyinse maskara olur. Erkek, kadın gibi süslense muhannesliktir, yakışmaz. Mert ve âlihimmet, zîb ü zîverle muzahraf cilveli hanım gibi olmamalı.

                        Elhasıl: Zünub ve mesâvî-i medeniyeti, hudud-u hürriyet ve medeniyetimize girmekten seyf-i şeriatla yasak edeceğiz. Ta ki, medeniyetimizin gençliği ve şebabeti, zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriatla muhafaza olsun. Kesb-i medeniyette Japonlara iktida bize lâzımdır ki, onlar Avrupa’dan mehasin-i medeniyeti almakla beraber, her kavmin mâye-i bekàsı olan âdât-ı milliyelerini muhafaza ettiler.
                        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                        1 : Duru olanı al; bulanık olanı bırak!

                        [/TD]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                        âdât : âdetler, alışkanlıklar
                        âdât-ı milliye : millî adetler
                        adem-i liyâkat : liyakatsizlik, lâyık olmama
                        ahlâk-ı seyyie : kötü ahlâk
                        âl-i himmet : gayreti yüksek
                        binaenaleyh : bundan dolayı
                        düsturu’l-amel : işin prensibi, kuralı
                        ecnebî : yabancı
                        ehl-i takva ve vicdan : Allah’tan korkan, emirlerine bağlı olan dindar kimseler ve vicdan sahipleri
                        elhasıl : kısaca, özetle
                        fena : kötü
                        fünun : fenler, bilimler
                        hâlât : durumlar, hâller
                        hevâ : nefsin hoşuna giden faydasız arzular; yetenekleri, duygu ve düşünceleri nefsin emrine verme
                        heves : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
                        hevesat : gelip geçici, nefsin hoşuna giden istek ve arzular
                        hudud-u hürriyet : hürriyetin sınırı
                        iktida : uyma
                        israfat : israflar, savurganlıklar
                        ittihad-ı millî : millî birlik
                        kâide : kural, prensip
                        kâmet-i merdane-i istidad-ı milliye : millî yeteneğin mert görünüşlü endamı, boyu
                        kavim : millet; aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu
                        kesb etmek : kazanmak
                        kesb-i medeniyet : medeniyet kazanma
                        libas : elbise
                        maalmemnuniye : memnuniyetle
                        mâye-i bekà : devamlılığın mayası, temeli
                        mehasin-i medeniye-i kesire : çok sayıdaki medeniyet güzellikleri
                        mehasin-i medeniyet : medeniyetin güzellikleri
                        mesavî : kötülükler, zararlar
                        mezhep : takip edilen yol; anlayış, görüş
                        millet-i Osmaniye : Osmanlı milleti
                        muhafaza etmek : korumak
                        muhalif : aykırı
                        muhannes : kadınlaşmış erkek
                        muhanneslik : kadınlaşma işi
                        muhat olma : çevrilme, kuşatılma
                        muvafık : uygun
                        muzahraf : sahte, yalancı, kof
                        müşkilü’t-tahsil : elde edilmesi zor
                        müteaffin : kokuşmuş
                        mütereccile : erkekleşmiş kadın
                        sanayi : san’at, zanaat, beceri, hüner; ham maddeleri işleyerek mamul madde haline sokmak için uygulanan işlem ve araçların bütünü; endüstri
                        sefahet : ahmaklık, beyinsizlik; yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük
                        seyf-i şeriat : şeriat kılıcı
                        sû-i intihap : kötü seçim
                        sû-i tâlih : kötü talih, baht
                        şebabet : gençlik
                        tarikiyle : yoluyla
                        tefsir : açıklama, yorum
                        terakkiyat-ı medeniye : medenî ilerlemeler, kalkınmalar
                        zîb ü zîver : süs ve ziynet, altın-gümüş
                        zülâl-i aynü’l-hayat-ı şeriat : şeriatın hayat pınarının tatlı suyu
                        zünub ve mesâvî-i medeniyet : medeniyetin günahları ve kötülükleri
                        zünub : günahlar
                        zünub-u medeniyet : medeniyetin günahları


                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #798979
                        Anonim

                          Ebu Said el-Hudri Radiyallahu Anh anlatıyor: Resulullah Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:

                          “Size, insanların en hayırlısı ve en şerlisini haber vereyim mi?

                          İnsanların en hayırlısı o kimsedir ki, kendi veya başkasının atı sırtında ya da yaya olarak, ölünceye kadar ALLAH yolunda çalışır.

                          İnsanların en şerlisine gelince, o da, ALLAH’ın Kitabı’nı okuyup (emir ve yasaklarına) riayet etmeyen kimsedir.”

                          (Nesai, Cihad

                          #798980
                          Anonim

                            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.6.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bizim âdât-ı milliyemiz İslâmiyette neşvünema bulduğu için, iki cihetle sarılmak zaruridir.

                            Ey hamiyetli ebnâ-yı vatan! Cemiyet-i millî ruhlarını feda etmekle saadetimize yol açtılar. Biz de, bazı lezaizimizi terk ile onlara yardım edeceğiz. Zira o sofra-yı nimete beraber oturuyoruz. Efkâr-ı fâside sahibi, yani hürriyet altında istibdadı ve mezâlimi arzu edenler, mevt-i ebedîye mazhar olan ve zaman-ı mâzinin çukurunda medfun olan istibdâdâtı veyahut seyl-i hurûşân-ı zaman içinde yuvarlanmış olan mezâlimi, bir daha temaşa etmemek için, tarih-i hayat-ı hürriyetin beyanıyla, mâzi ve hâl meyanında delinmez bir sedd-i âhenin çekmek istiyorum. Şöyle ki:

                            Bu inkılâp, doğurduğu hürriyeti, eğer meşveret-i şer’iyenin terbiyesine verse, bu milletin eski satvet ve kuvvetini ihyâ edecektir. Eğer vebâ-yı âğraz-ı şahsiyeye müsadif olsa, istibdâd-ı mutlaka dönecek, o çocuk ölecek. Hürriyet tam zamanında doğdu. Ahval ve ilcaat-ı zaman tam terbiyesine hizmet ister. Sun’î ve ihtiyarî değil; ta ki çok külfete muhtaç olsun. Eski zaman gibi bu kadar tazyikatın tesiriyle meyusiyet ve mahvolmak şanından olmayan hamiyet-i İslâmiye o kadar galeyana gelmiş ki, güya hürriyet rahm-ı mâderde tekmil yaşa kadar gelmiş. Kadem-nihâde-i saha-i vücut olduğu anda hükümfermâlığını ilân ve hiçbir müsademata karşı tezelzüle ve delmeye uğramayacak bir sedd-i âhenin gibi veyahut taht-ı Belkısî gibi beş hakaik-i sabite üzerine teessüs edecek.

                            Birinci hakikat: Mecmuda bir kuvvet bulunur; hiçbir fert o kuvvete mâlik olamaz: bir kalın şerit ile eczasından kalın bir telin kuvveti gibi… Veyahut efkâr-ı umumiyeyi mutazammın yeni hükûmetimiz ve eski hükûmetimiz gibi. Ey millet, biz şimdi kalın şeridiz. Her kim muhalefet ile veyahut hodserane ile bunu zayıf etse, umumun hakkına affolunamaz bir cinayettir.

                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                            âdât-ı milliye : millî âdetler
                            ahval : hâller, durumlar
                            cemiyet-i millî : millî cemiyet, topluluk (İttihad Terakki)
                            ebnâ-yı vatan : vatan evlâtları
                            ecza : cüzler, parçalar
                            efkâr-ı fâside : bozulmuş fikirler
                            efkâr-ı umumiye : halkın genel düşüncesi, kamuoyu
                            galeyana gelmek : coşup taşmak
                            hakaik-i sabite : değişmez gerçekler, esaslar
                            hakikat : esas, gerçek
                            hamiyet-i İslâmiye : İslâmiyeti savunma, koruma gayreti
                            hamiyetli : din, vatan, aile, millet, hak, hukuk gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti olan
                            hodserane : serkeşçesine, dik başlılıkla
                            hükümfermâlık : egemenlik, hüküm sürmek
                            ihtiyarî : isteğe bağlı, iradeyle yapılan
                            ihyâ etmek : hayat vermek, canlandırmak
                            ilcaat-ı zaman : zamanın zorlamaları
                            inkılâp : değişim, dönüşüm
                            istibdad : baskı ve zulüm
                            istibdâdât : istibdatlar, diktatörlükler
                            istibdâd-ı mutlak : her bakımdan sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
                            kadem-nihâde-i saha-i vücut : varlık âlemine ayak basma
                            külfet : zorluk
                            lezaiz : lezzetler
                            mâlik olmak : sahip olmak
                            mazhar olan : erişen, nail olan
                            mâzi : geçmiş
                            mecmu : bütün, hep
                            medfun olan : defnedilmiş, gömülmüş olan
                            meşveret-i şer’iye : şeriata uygun istişare, fikir alış verişi
                            mevt-i ebedî : sonsuz ölüm
                            meyan : orta, ara
                            meyusiyet : ümitsizlik
                            mezâlim : zulümler, haksızlıklar
                            muhalefet : karşıt olma, aykırılık
                            mutazammın : içine alıcı, kapsayıcı
                            müsademat : çarpışmalar, çatışmalar
                            müsadif olmak : tesadüf etmek, rastlamak
                            neşvünema : büyüyüp gelişme
                            rahm-ı mâder : ana rahmi
                            saadet : mutluluk
                            satvet : güç
                            sedd-i âhen : demir sed
                            seyl-i hurûşân-ı zaman : zamanın çağlayarak akan seli
                            sofra-yı nimet : nimet sofrası
                            sun’î : yapmacık, sahte
                            şerit : dar, uzun dokuma parçası
                            taht-ı Belkısî : Belkıs’ın tahtı
                            tarih-i hayat-ı hürriyet : hürriyet hayatının tarihi, tarihi geçmişi
                            tazyikat : baskılar, sıkıştırmalar
                            teessüs edecek : kurulacak
                            tekmil : mükemmelleşme
                            temaşa etmek : bakmak, seyretmek
                            tezelzül : sarsıntı
                            umum : herkes
                            vebâ-yı âğraz-ı şahsiye : şahsî kinlerin vebası; kişisel kin mikrobu
                            zaman-ı mâzi : geçmiş zaman
                            zaruri : zorunlu


                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #798981
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.10.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İran’lı bir Nur talebesinin Üstad Bediüzzaman Hazretlerine bir mektubu

                              “Türkiye Cumhuriyetine tâbi Isparta’nın Barla nahiyesinde mukim pek muhterem, faziletmeab Bediüzzaman Hazretlerine takdim olunur.”

                              Pek muhterem, faziletmeap, Üstad-ı muhterem Bediüzzaman Hazretlerine,

                              Herşeyden evvel selâm ve hürmet-i mahsusumu takdim, sıhhat ve afiyette devamınızı Cenab-ı Kadîr-i Mutlak Hazretlerinden temenni ve niyaz eylerim. Lütfen ahvâl-i âcizânem istifsar buyurulursa, lehülhamd velminne, vücud-u fânim, baki İran’da, Rizaiye vilâyetine tâbi Mergivar mahallinde Dize karyesinde imrar-ı hayat etmekte olduğumu arz eylerim.

                              Bu geçen kırk yıl zarfındaki inkılâb-ı zaman dolayısıyla müstağrak olarak uzaklara düşmüş bulunmaklığım hasebiyle, sıhhat ve afiyetinizden bîhaber kalmış, daima vücud-u muhtereminizi soruşturmak, birinci emel ve arzularımdan idi. Cenâb-ı Hak Hazretlerine çok şükür, bugünlerde muhterem kardeşimiz Subay Tayyip İranlı vasıtasıyla sıhhat haberlerinizi aldığımdan son derece memnun ve mütehassis oldum. Kadîr-i Zülcelâl din-i Mübin-i İslâmın hizmet ve saadeti için sizi pek çok zaman lütuf ve himayesinde masun ve mahfuz buyursun. Âmin.

                              Kıymettar telifatınızdan Nur’un İlk Kapısı, Asâ-yı Mûsa, Rehberü’ş-Şebab ve diğer kitaplarınızın birçoğu, muhterem kardeşimiz vasıtasıyla elime geçti ve son derece memnun oldum. İnşaallah, bunlardan behreyab oluruz. Bu ilk mektubum olmak dolayısıyla fazla tasdî’den içtinapla hatime verir, sıhhat ve afiyetinize mübeşşer, sıhhat ve vücud-u muhtereminizin devamını Hâlık-ı Mutlaktan niyaz eylerim.

                              Lütufnamenizi alacağıma ümitvar, hazretlerinden temenni ve niyaz eylerim efendim.
                              Merhum Seyyid Abdülkadirzâde, muhibbiniz

                              Seyyid Abdullah
                              ***
                              Suriyeli küçük bir Nur talebesinin Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gönderdiği mektup

                              22 Şevval 1373

                              Fahrü’l-İslâm Üstad-ı Âzam Bediüzzaman Hazretlerine,

                              Kemal-i ihtiramla hâk-i pâ-yi zât-ı âlilerinize yüzümü ve gözümü sürerek öperim. Altı yaşındayım, Ramazan-ı Şerifin yirmi altıncı gününde Kur’ân-ı Kerîmi hatmettim. Suriye’de en küçük bir Nur talebesiyim. Arkadaşlarımdan on bir talebe daha Kur’ân-ı Kerîmi hatmettiler. Hepimiz namaz kılıyoruz. Bu mektupla fotoğrafımı Urfa Nur talebeleri vasıtasıyla zât-ı maâl-i sıfat-ı âlilerinize gönderiyorum. Çok rica ederim, mübarek hatt-ı şerîfinizle fotoğrafın arka tarafına bana bir-iki cümle dua yazınız, tekrar fotoğrafımı iade buyurmanızı rica ederim. Pederim Abdülhâdi, hak-i pâ-yi âlilerinizden öper, dualarınızı talep eder.
                              Suriye Derbasiye nahiyesine tâbi

                              Âliye köyünde Nur talebelerinden

                              Hüseyin Abdülhadi
                              ***
                              Risale-i Nur âlem-i İslâmda olduğu gibi, Avrupa’da da hüsn-ü kabule mazhar olmuştur. Risale-i Nur’un hüsn-ü kabule mazhariyetine nümune olarak Finlandiya’daki “Tampereen İslâmilaisen Sevrakume İmamı Habiburrahman Şakir”in iki mektubunu derc ediyoruz.
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD] İmam Habibur Rahman Shakir
                              [/TD]
                              [TD] الامام حبيب الرحمن شاكر،
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD] (Tampereen İslamilaisen seurakunnan imaami)
                              [/TD]
                              [TD] امام المحلة الاسلامية في تامبري،
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD] Adres: Tampere – Finland
                              Vellamonkatu 21

                              [/TD]
                              [TD] القائم بتبليغ الدعوة الاسلامية بفيلانده.
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              Pek muhterem kardeşim,
                              وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحَمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتَهُ

                              Hediye olarak gönderdiğiniz pek kıymetli eser, yani el-Mesneviyyü’l-Arabî min Risaleti’n-Nur isimli kitabı aldım. Bu münasebetle, cenabınıza teşekkürlerimi bildiriyorum. Allah-ı Kerîm, her dileğinizi atâ eylesin diye dua ediyorum.

                              Benim için bu kıymetli hediyeniz çok müfid olacak ve benim tebliğ işlerimde daha yardım edecektir, inşaallah. Size de daima ecir ve sevabı erişip duracağında, sadaka-i câriye kabilinden olacağında elbette şüphe yoktur.

                              Kitabın müellifi Said Nursî Hazretlerini de bize tanıtmanızı rica ederim. Hürmet ve selâmlarımla.
                              Habiburrahman Şakir

                              [/TD]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                              ahvâl-i âcizâne : bir tevazu ifadesi olarak “Allah’ın âciz ve zavallı bir kulu olarak sağlık durumum, halim” mânâsında bir ifade
                              âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                              Allah-ı Kerîm : sınırsız ikram, lütuf, ihsan ve cömertlik sahibi Allah
                              âmin : “Allah’ım kabul eyle”
                              arz etme : söyleme, ifade etme
                              Asâ-yı Mûsa : Mûsâ’nın (a.s.) Asâsı anlamına gelen Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan bir eser

                              atâ eyleme : bağışlama, ihsan etme
                              baki : kalan, devam eden
                              behreyab olma : pay sahibi olma, hisse alma
                              bîhaber : habersiz
                              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                              Cenâb-ı Kadîr-i Mutlak : nihayetsiz kuvvet ve kudret sahibi, şeref ve azamet sahibi olan Cenâb-ı Allah cenap
                              : taraf, yön; büyüklük ve hürmet maksadıyla söylenen saygı ifadesi
                              derc etme : yerleştirme
                              din-i Mübin-i İslâm : hak ve hakikati açıklayan İslâm dini

                              ecir : sevap, iyilik
                              el-Mesneviyyü’l-Arabî min Risaleti’n-Nur : Risale-i Nur Külliyatı’nda yer alan Arapça olarak kaleme alınan Mesnevî-i Nuriye adlı eser
                              emel : arzu, istek

                              Fahrü’l-İslâm : İslâm dünyasının iftihar vesilesi, övünç kaynağı
                              faziletmeab : çok faziletli, erdemli, üstün özelliklere sahip

                              hâk-i pâ-yi âlileriniz : mübarek ve yüce zatınızın ayağının tozu, toprağı
                              hâk-i pâ-yi zât-ı âlileriniz : mübarek ve yüce zâtınızın ayağının tozu, toprağı
                              Hâlık-ı Mutlak : bütün kâinatın sınırsız güç ve kudretiyle mutlak yaratıcısı olan Allah
                              hasebiyle : dolayısıyla, itibariyle

                              hâtime : sonuç
                              hatmetme : tamamlama, bitirme
                              hatt-ı şerîfiniz : şerefli yazınız, kendi mübarek hattınız, el yazınız
                              hazret : saygıdeğer (saygı ve yüceltme maksadıyla kullanılan bir ifade)
                              himaye : koruma
                              hürmet-i mahsus : özel saygı ve hürmet

                              hüsn-ü kabul : güzel bulunma, iyi şekilde kabul edilme; güzel karşılanma
                              içtinab : kaçınma, çekinme
                              imrar-ı hayat etme : hayat sürme, yaşama
                              inkılâb-ı zaman : zamanın değişimi; yönetimdeki değişim süreci
                              inşaallah : Allah izin verirse

                              İslâmilaisen Sevrakume : Müslüman mahallesi, Müslümanların oturduğu bölge, yer
                              istifsar buyurulma : sorulma, bir durum hakkında açıklama istenme

                              kabil : tür, benzer, gibi
                              Kadîr-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve kudreti her şeyi kuşatan Allah
                              karye : köy

                              kemâl-i ihtiram : kusursuz ve mükemmel saygı, hürmet
                              kıymettar : kıymetli, değerli
                              lehülhamd ve’l-minne : ezelden ebede her türlü hamd ve minnet Allah’a mahsustur
                              lütuf : iyilik, ihsan

                              lütufname : hoş, güzel yazı, mektup; bir saygı ve hürmet ifadesi olarak saygın bir zatın cevap olarak yazmış olduğu yazıya verilen isim
                              mahal : yer, mekân
                              masun ve mahfuz buyursun : sağlam bir şekilde korusun ve muhafaza etsin

                              mazhar : erişme, nail olma
                              mazhariyet : bir nimete nail olma, erişme
                              muhib : seven, dost
                              muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
                              mukim : ikamet eden, oturan

                              mübeşşer : müjdelenmiş, kendisine müjdeli haber verilmiş
                              müellif : telif eden, kitap yazan
                              müfid : faydalı, yararlı
                              müstağrak : dalmış, bir şeyle meşgul olup dalma
                              mütehassis olma : duygulanma, hislenme
                              nahiye : bucak
                              niyaz : dua, yalvarıp yakarma
                              Nur’un İlk Kapısı : Üstad Bediüzzaman tarafından “Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir listesi ve bir çekirdeği” olarak isimlendirilen ve 1925 yılında sürgün edildiği Burdur’da yazılan bir eser

                              nümune : örnek, misal
                              peder : baba
                              Ramazan-ı Şerif : şerefli Ramazan ayı
                              Rehberü’ş-Şebab : Gençlik Rehberi; gençlere hak ve doğru yolu göstermek ve onları inançsızlık tehlikelerinden korumak için Risale-i Nur’dan derlenen bir eser
                              saadet : mutluluk

                              sadaka-i câriye : sürekli hayra sebep olan ve sevabı öldükten sonra da yazılmaya devam eden sadaka
                              Şevval : Hicrî ayların onuncusu
                              şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
                              tâbi : bağlı
                              takdim : sunma

                              tasdî : baş ağrıtma, rahatsız etme
                              tebliğ : bildirme, ulaştırma
                              telifat : telifler; yazılmış eserler
                              temenni : dileme, isteme

                              ümitvar : ümitli
                              Üstad-ı Âzam : en büyük Üstad
                              Üstad-ı muhterem : muhterem, saygıdeğer Üstad; Bediüzzaman Said Nursî
                              vilâyet : il
                              vücud-u fâni : geçici, ölümlü varlık, beden
                              vücud-u muhterem : saygıdeğer ve hürmete lâyık varlık; değerli şahsiyet
                              zarfında : içinde

                              zât-ı maâl-i sıfat-ı âli : yüksek vasıf ve niteliklerin sahibi olan şerefli, yüce zât

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #799033
                              Anonim

                                ON DÖRDÜNCÜ SÖZÜN ZEYLİ(4)
                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Altıncı sual: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı madeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, adeta tesadüfî ve tabiî ve maksatsız bir hadise nazarıyla bakarlar. Bu hadisenin mânevî esbabını ve neticelerini görmüyorlar, ta ki intibaha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?

                                Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyade münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nev’i olan, meselâ sinek taifesinden hadsiz efradından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kast ve irade ve meşiet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayt kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercii ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’al ve ahvali, belki hiçbir şeyi cüz’î olsun küllî olsun irade ve ihtiyar ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezasıyla, zahir esbabı tasarrufatına perde ediyor. Zelzeleyi irade ettiği vakit, bazan da bir madeni harekete emredip ateşlendiriyor.

                                Haydi, madenî inkılâbat dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur, başka olamaz. Meselâ bir adam bir tüfekle birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip biçare maktulün büs bütün hukukunu zayi etmek ne derece belâhet ve divaneliktir.

                                Aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irade ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.

                                [/TD]
                                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                ahval : haller, vaziyetler
                                anâsır-ı külliye : büyük unsurlar; toprak, hava, su, ateş
                                belâhet : aptallık
                                cilve : görünüm, yansıma
                                cüz’î : az, küçük
                                dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
                                ef’al : fiiller, işler
                                efrad : fertler, bireyler
                                ehl-i dalâlet ve ilhad : sapıklık ve inkâr ehli, dinsizler
                                ehl-i gaflet ve tuğyan : gaflete dalanlar ve zulüm ve taşkınlıkta çok ileri gidenler
                                ehl-i iman : iman edenler, mü’minler
                                emr-i Rabbânî : herşeyi terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ın emri
                                envâ : çeşitler, türler
                                eşne : en çirkin ve fena, iğrenç
                                Hâlık-ı Arz ve Semavat : gökleri ve yeri yaratan Allah
                                hamâkat : ahmaklık
                                hâmi : koruyucu
                                hasr-ı nazar etmek : bakışı tek bir yere yöneltmek
                                hikmet-i İlâhî : Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması
                                iddihar edilmek : biriktirilmek, depolanmak
                                ihtiyar : irade, istek, tercih
                                inkılâbat : inkılaplar, büyük değişimler
                                intibah : uyanış
                                irade : istek, tercih, dileme
                                Kadîr-i Mutlak : sınırsız güç ve kudret sahibi, herşeye gücü yeten Allah
                                Kadîr-i Zülcelâl : sonsuz yücelik ve haşmet sahibi ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah
                                kâinat : evren, yaratılmış her şey
                                kasd-ı İlâhî : Allah’ın kasdı, isteği, hedefi
                                mazhariyet : sahip olma, üzerinde gösterme
                                meşiet : dileme, irade, istek
                                mukteza : gerektirme
                                muntazam : düzenli
                                musahhar : emir altına girmiş, boyun eğmiş
                                mümanaat etmek : engel olmak
                                münakkaş : nakışlı
                                tasarrufat : faaliyetler, uygulamalar
                                temerrüd : inat etme
                                tetimme : ek, tamamlayıcı not
                                zîşuur : şuur sahibi, bilinçli
                                zulümatlı : karanlıklı

                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #799034
                                Anonim

                                  DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.7.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İkinci hakikat: Zaman-ı sâlifte, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümfermâ, vahşetin mahsulü ve tedennî ve inkırazın mahkûmu olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi. Herhangi devletin deverân-ı demmi yerine girmişse, öyle devletlerin sahâif-i tarihiyeleri baykuşların âşiyâneleri gibi satırları inkırazlarını çağırıyorlar, bağırıyorlar.

                                  Tasallut-u medeniyetin zamanında âlemin hükümranı ilim ve marifettir. Müvellidi medeniyet; ve şânı tezayüd; ve ömrü ebedî olduğundan herhangi devletin hayat ve müdebbiri olmuşsa, o hükûmeti kendi gibi kayd-ı ömr-ü tabiîden ve ecel-i inkırazdan tahlis ve küre-i arz kadar yaşamasına istidat vermiş. Kitab-ı Avrupa sahâifi bunu alenen gösteriyor.

                                  Eğer denilse: Şimdiye kadar bu hükûmet-i zaifeyi âdi adamlar idare edebilirlerdi. Fakat bu kadar metin ve dehşetli, kaviyen emel ettiğimiz yeni hükûmeti omuzunda taşıyacak harika ve dâhi adamlar lâzımken, Asya ve Rumeli tarlası acaba öyle mahsulât verecek mi?

                                  Buna cevap: Eğer başka inkılâplar başa gelmezse, evet.

                                  Ve üçüncü hakikate dikkat et. Şöyle ki:

                                  Bu zaman-ı mâzide insan istidad-ı gayr-ı mütenâhîye mâlik iken, o kadar dar ve mahdut daire içinde hareket ediyordu ki, güya insan iken hayvan gibi yaşadığından, efkâr ve ahlâkı o daire nispetinde tedennî etmiş ve mahsur kalmıştı. Şimdi bu şer’î hürriyet-i âdilâne eğer yaşasa ve bozulmazsa, fikr-i beşerin ağır zincirlerini paralamakla ve istidad-ı terakkiye karşı setleri hercümerc ederek o küçük daireyi dünya kadar tevsi edebilir. Hatta benim gibi bir köylü adam, Süreyya kadar ulvî olan idare-i umumîyi nazara alacak, âmâl ve müyûlâtın filizlerini orada bağlayacak. Ve her bir fiil ve tavrının orada bir ihtizaz ile zîmedhal bulunacağından, himmet Süreyya kadar teâlî ve ahlâkı o derece tekemmül ve efkârı memalik-i Osmaniye kadar tevessü edeceğinden, Eflâtun’ları, İbn-i Sina’ları ve Bismarck’ları, Dekart’ları ve Taftazanî’leri inşaallah geri bırakacak. Bu kuvvetli Asya ve Rumeli tarlası çok şübban-ı vatan mahsulü vereceğinden kaviyen ümitvarız.

                                  [/TD]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                  âdi : basit, sıradan
                                  alenen : açıktan
                                  âmâl : emeller, istekler
                                  aşiyane : yuva
                                  cebr : zorlama, zorbalık
                                  deverân-ı dem : kan dolaşımı
                                  ebedî : sonsuz
                                  ecel-i inkıraz : dağılıp yok olma vakti, çökme zamanı
                                  efkâr : fikirler
                                  emel etmek : ümit etmek, ümit bağlamak
                                  fikr-i beşer : insan fikri
                                  galebe-i vahşet : vahşetin üstünlüğü, ilkelliğin üstünlüğü
                                  hakikat : esas, gerçek
                                  hercümerc etmek : alt üst etmek; karma karışık etmek
                                  himmet : ciddi gayret
                                  hükûmet-i zaife : zayıf hükûmet
                                  hükümfermâ : egemen, hüküm süren
                                  hükümran : hükmü geçen, hükmeden, egemen olan
                                  hürriyet-i âdilâne : adaletli hürriyet
                                  idare-i umumî : genel idare
                                  ihtizaz : sarsıntı
                                  inkılâp : değişim, dönüşüm
                                  inkıraz : yıkılma, dağılıp yok olma, son bulma
                                  istidad-ı gayr-ı mütenâhî : sonsuz yetenek
                                  istidad-ı terakki : ilerleme ve kalkınma yeteneği
                                  istidat : kabiliyet, yetenek
                                  kaviyen : kuvvetli bir şekilde
                                  kayd-ı ömr-ü tabiî : doğal ömür sınırı
                                  kitab-ı Avrupa sahaifi : Avrupa kitabının sayfaları; Avrupa tarihinin yaprakları
                                  küre-i arz : yerküre, dünya
                                  mahdut : sınırlı
                                  mahsul : ürün
                                  mahsulât : ürünler
                                  mâlik : sahip
                                  marifet : bilgi, eğitim
                                  metin : sağlam, kuvvetli
                                  müdebbir : idareci; idare eden, çekip çeviren
                                  müvellid : doğurtan; ebe
                                  müyûlât : meyiller, eğilimler
                                  nazara almak : dikkate almak
                                  nispetinde : ölçüsünde
                                  sahâif : sayfalar, tarih sayfaları
                                  sahâif-i tarihiye : tarihî sayfalar
                                  Süreyya : Ülker yıldızı, pervin
                                  şer’î : dine uygun
                                  tahlis : kurtarmak
                                  tasallut-u medeniyet : medeniyetin musallat olması, hâkimiyeti
                                  teâlî : yükselme, yücelme
                                  tedennî : alçalma, gerileme
                                  tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma
                                  tevsi etmek : genişletmek
                                  tezayüd : ziyadeleşme, artma
                                  ulvî : yüce, büyük
                                  vahşet : ilkellik (medeniyetin zıttı)
                                  zaman-ı mâzi : geçmiş zaman
                                  zaman-ı sâlif : geçmiş zaman
                                  zîmedhal : giriş yeri, menfez; karışma yeteneği


                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]
                                  TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.11.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)

                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur’un Avrupa’daki intişarı ve hüsn-ü kabule mazhariyetine nümune olarak Findandiya’daki Nur talebesi Habiburrahman Şakir’den gelen diğer bir mektup.
                                  Vellamonkatu 21

                                  12/2/1958

                                  Çok muhterem kardeşlerim,
                                  وَعَلَيْكُمُ السَّلاَمُ وَرَحَمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتَهُ

                                  Göndermiş olduğunuz inayetnamenizi ve dört tane risale İhlâs, Zeylü’l-Hubab, “Risale-i Nur hakkında Müellifine gönderilen bir mektup”, “Risale-i Nur Hakkında Verilen Konferans”ları aldım. Teşekkürlerimi takdim ederim efendim.

                                  Evet, büyük Üstad Said Nursî Hazretleri, zamanımızın büyük dâhilerinden ve Allah’ın en büyük sevgili bendelerinden olduğunda asla şüphemiz yoktur. Belki, bu zata 14. asrın müceddidlerinden deyip itikad etsek bile mübalâğa etmiş olmayacağız. Hamdler olsun Allah Hazretlerine ki, Türk Milleti hazinelerinden zuhur etmiş bu cevheri, inkılâp dolaganlarında gark olup zayi olmasından zamanımıza kadar sakladı; asrımızı, bu zatın vücudu ile ziynetledi. Mûsâ Peygamberi Firavunun eteğinde beslediği gibi, bu zat-ı mübareki de dinsiz zalimler meyanında cefalar içinde besledi. Geleceklerde de selâmetlikle uzun seneler yaşamasını bir Allah’tan temenni ederiz. Üstad Bediüzzaman hakkında bizim akidemiz budur.

                                  Mümkün olursa, bizim tarafımızdan huzurlarına arz-ı ihlâsımızı, gaibane muhabbetimizi bildirseniz ve özünden bizim için hayır dualarını vekâleten rica etseniz diye ricada kalıyoruz. Hürmet ve selâmlarla.
                                  Muhlis dinî, millî kardeşiniz

                                  Habiburrahman Şakir
                                  ***
                                  Sorbon Üniversitesi İslâm ve Roma Mukayeseli Hukuk Kürsüsü Profesörü ve Paris İslâm Kültür Merkezi Fahrî Başkanının Üstad Bediüzzaman Hazretlerine Yazdığı Mektup
                                  21 Cemaziyelahir 1377

                                  İslâmbol

                                  Allah Yolunda Mücahid Muhterem Hazret-i Üstad,

                                  Allah size uzun ömür ihsan eylesin. Göndermiş olduğunuz kıymetli hediyeniz olan kitabınızı ve selâmınızı alarak teşekkür ettim. Allah size selâmet versin. Kıymetli yüksek eserlerinizden istifadeye muvaffak kılsın.

                                  Eskiden beri sizin yüksek vasıflarınızı ve büyük mücahedenizi işitirdim ve daima da işitmekteyim. Allah, birbirinden uzak olanları kavuşturucudur. Bizleri, sevgi ve rızasını kazanmakta muvaffak kılsın. Bu fakir ve zelil kul, yüksek ve aziz olan siz Kur’ân hâdimine teşekkürlerini arz eder.
                                  Dr. Muhammed Hamidullah

                                  Washington’daki İslâm Cemiyetinin ve İslâm Kültür Merkezinin Genel Sekreteri Dr. Muhammed Habilullah’tan, Irak’taki Nur talebesi Ahmed Ramazan’a gelen mektup.

                                  Washington İslâm Kültür Merkezine hediye etmek lûtfunda bulunduğunuz Bediüzzaman Said Nursî’nin Hutbetü’ş-Şamiye ve Risale-i Nur Mizanları adlı kitaplara mukabil halis teşekkürlerimin kabulünü rica ederim.

                                  Tekrar tekrar teşekkürlerimi arz eder, iyi ve saadetli günler dilerim.
                                  İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri el-Muhlis

                                  Dr. Muhammed Habilullah

                                  [/TD]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                  akide : inanç
                                  arz etme : söyleme, ifade etme
                                  arz-ı ihlâs : samimiyeti ve içtenliğini sunma

                                  aziz : çok değerli, izzetli, saygın
                                  bende : hizmetkâr, hizmetçi, kul
                                  cefa : eziyet, sıkıntı

                                  Cemaziyelahir : Hicrî takvime göre altıncı aya verilen isim
                                  cevher : maden, kıymetli taş
                                  dâhi : dehâ sahibi, üstün zekâ ve hikmet sahibi
                                  dolagan : dolap, dehliz

                                  fakir : muhtaç, yoksul anlamına gelen ve tevazu için kullanılan bir ifade
                                  gaibane : görmeyerek, gaybî olarak
                                  gark olma : boğulma

                                  hâdim : hizmetçi, hizmet eden
                                  halis : katıksız, saf
                                  hamd : minnet, övgü ve şükür

                                  Hazret-i Üstad : Bediüzzaman Said Nursî
                                  Hutbetü’ş-Şamiye : Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin 1909 yılında Şâm Emevi Camii’nde irad ettiği, İslâm dünyasının maddî ve manevî hastalık, geri kalma gibi sebep ve çarelerini anlattığı bir hutbeyi içeren kitap
                                  hüsn-ü kabul : güzel bulunma, iyi şekilde karşılanıp kabul edilme
                                  İhlâs Risalesi : Lem’alar isimli eserde yer alan Yirmi Birinci Lem’a

                                  ihsan eyleme : ikram etme, bağışlama
                                  inâyetname : Allah’ın yardım ve inayetine mazhar olmaya, Kur’ân ve iman hakikatlerini anlamaya vesile olacak mektup, yazı
                                  inkılâp : değişim, dönüşüm
                                  intişar : yayılma
                                  itikad etme : kabul edip inanma

                                  lûtf : iyilik, bağış
                                  mazhariyet : bir nimete nail olma, erişme
                                  meyan : ara
                                  muhabbet : sevgi
                                  muhlis : samimi, ihlâslı, içten
                                  muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer

                                  mukabil : karşılık
                                  muvaffak kılmak : yardım ederek başarılı olmayı sağlamak
                                  mübalâğa etme : abartma, aşırı gitme

                                  mücahede : cihad etme, din uğrunda çaba harcama
                                  mücahid : cihad eden, din uğrunda çaba harcayan
                                  müceddid : yenileyici; sahih hadis ile her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini asrın ihtiyacına göre ders veren Peygamber vârisi olan büyük âlim ve velî zât
                                  müellif : telif eden, kitap yazan
                                  nümune : örnek, misal
                                  risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’dan her bir bölüm

                                  Risale-i Nur Mizanları : Risale-i Nur ölçüleri; Risale-i Nur içinde iman ve küfür meselelerine dair karşılaştırma ve değerlendirmelerin yapıldığı konulardan derlenen İman ve Küfür Muvazeneleri isimli eser
                                  saadetli : mutlu
                                  selâmet : esenlik, güven
                                  takdim : sunma
                                  temenni : dileme, isteme
                                  vekâleten : vekil olarak
                                  vücud : varlık, beden
                                  zât-ı mübarek : mübarek, hayırlı zât
                                  zayi olma : kaybolup gitme

                                  zelil : aşağı, seviyesi düşük anlamına gelen ve tevazu için kullanılan bir söz
                                  Zeylü’l-Hubab : Mesnevî-i Nuriye adlı eserde yer alan bir bölüm
                                  ziynet : süs
                                  zuhur : ortaya çıkma, görünme


                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 166 ile 180 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.