• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794315
    Anonim

      Peygamber mucizeleri anlatan ayetler hikaye değil
      09 Temmuz 2011 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi

      Bismillahirrahmanirrahim
      Kur’ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın herbirisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir; onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.
      İşte, enbiyaların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi, maddî kemâlâtı ve harikaları dahi, en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte, Hazret-i Nuh’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu hakikate lâtif bir işarettir ki, san’atkârların ekseri, herbir san’atta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh’u (aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i (aleyhisselâm)…
      Evet, madem Kur’ân’ın herbir âyeti çok vücuh-u irşadî ve müteaddit cihât-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil; belki onlar çok maânî-yi irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mu’cizât-ı enbiyayı zikretmesiyle, fen ve san’at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayâtına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mazinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir. (Sözler 20. söz 2. Maka)
      Bediüzzaman Said Nursi
      Sözlük:
      Ahval : Durumlar
      Aleyhisselâm : Allah’ın Selâmı Onun Üzerine Olsun
      Âyine : Ayna
      Beşer : İnsan
      Beyan : Açıklama
      Cihât-ı Hidayet : Doğru Yola Götüren Yönler
      Dest-i Mu’cize : Mu’cize Eli
      Dest-i Teşvik : Teşvik Eli
      Ehl-i Tahkik : Gerçeği Araştıranlar
      Ekser : Çoğunluk
      Enbiya : Peygamberler
      Evvel : Önce
      Fen Ve San’at-ı Beşeriye : İnsanlara Ait Bilim Ve Sanat
      Gayât : Gayeler
      Hakikat : Gerçek
      Hikâye-i Tarihiye : Tarihî Hikâye
      Hudut : Sınır
      İlm-i Belâğat : Belâğat İlmi
      İşmam : Koklatma, Hissettirme
      İttibâ : Uymak
      İttifak Etmek : Birleşmek
      İttihaz Etmek : Edinmek
      Kat’ Etmek : Aşmak
      Kemâlât : Üstünlükler
      Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : İfade Ve Açıklamalarıyla Mu’cize Olan Kur’ân
      Lâtif : İnce, Hoş, Güzel
      Maânî-yi İrşâdiye : Doğru Yolu Gösteren İfadeler
      Mahzen : Depo
      Mazi : Geçmiş
      Menba : Kaynak
      Mu’cizat : Mu’cizeler
      Mu’cizat-ı Enbiya : Peygamberlerin Mu’cizeleri
      Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
      Mutlak : Kayıtsız, Sınırsız
      Müstakbel : Gelecek
      Müteaddit : Çeşitli
      Nazire : Benzer
      Nev-i Beşer : İnsanlık
      Nihayet : Son
      Pîr : Önder
      Sefine : Gemi
      Suret : Şekil, Biçim
      Şuûnat : Haller, Hadiseler
      Tayeran : Uçma
      Tazammun Etmek : İçine Almak
      Teshir-i Hava : Havaya Hükmetme
      Vâsi : Geniş
      Vücuh-u İrşadî : Doğru Yolu Gösterici Yönler
      Zaman-ı Mazi : Geçmiş Zaman
      Zaman-ı Müstakbel : Gelecek Zaman
      Zikretmek : Anmak, Belirtmek

      #794396
      Anonim

        Ben bu tefeülü bilmediğim için kendim de açmıştım aynısından. 🙂

        “Hem siz birer perde yaratılmışsınız, tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki, bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir.

        Hem deme ki, “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun.

        Hem deme ki, “Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.” HAŞİYE-1

        Sözler

        Devamı: Risale-i Nur

        #794403
        Anonim

          Herkes her vakit Kur’ân’a muhtaçtır
          12 Temmuz 2011 / 00:01
          Günün Risale-i Nur dersi

          Bismillahirrahmanirrahim
          Aziz, sıddık kardeşlerim,
          On Dokuzuncu Sözün âhirinde Kur’ân’daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır.
          O hikmet şudur:
          Herkes her vakit Kur’ân’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye galiben muktedir olur.
          Onun için en mühim makasıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, herbir sûre küçük bir Kur’ân hükmüne geçmiş.
          Demek, hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Mûsâ (a.s.) gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.
          Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim.
          Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış?
          Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalâasını tekrar eder. (Kastamonu L. 34)

          Bediüzzaman Said Nursi
          SÖZLÜK
          cereyan etme : oluşma, meydana gelme
          derc edilme : yerleştirilme
          ekser : pek çok, en çok
          galiben : çoğunlukla
          hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
          haşir : insanın öldükten sonra, âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması ve hesaba çekilmesi
          hikmet : sebep, sır, gaye
          hüccet : kuvvetli, sarsılmaz delil
          kıssa-i Mûsâ : Hz. Mûsâ’nın kıssası
          makàsıd-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın maksatları ve gayeleri
          muktedir : gücü yeten, yapabilen

          #794407
          Anonim

            Herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus alemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tabidir. Nasıl ki ayinende görünen muhteşem bir saray, ayinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sani’-i Zülcelal’ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Adeta namazın bir elektrik lambası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülat ve harekat, hikmetli bir intizam ve manidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir. (Nur Suresi, 24:35)1 ayet-i pür-envarından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikasıyla ışıklandırır. Senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.
            (Bediüzzaman Said Nursi – 21.Söz’den)
            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
            1 : “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.
            Lügatler
            Âlem :dünya, kâinat
            amel :iş, fiil, ibadet
            Âyet-i pür envar :nurlarla dolu ayet
            Âyine :ayna
            Harekât :hareketler
            Hercümerc-i dünyeviye :dünyanın kargaşaları
            Hikmet :Herkesin bilmediği gizli sebeb, gizli sır, sebeb, fayda, gaye
            İn’ikas : aksetme, yansıma
            İntizam :tertip, düzen, düzgünlük, düzenlilik
            Keyfiyet : bir şeyin esası, içyüzü, nitelik, özellik
            Kitabet-i kudret :kudret yazması
            Mahsus :hususi, ayrılmış, tayin edilmiş, özel
            manidar :manalı, anlamlı
            misillü :gibi
            muhteşem :ihtişamlı, görkemli
            Müteveccih :yönelmiş, dönmüş
            Nazik :dayanıksız, ince
            Nur : ışık,aydınlık, parlaklık
            Sâni-i Zülcelal :sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve her şeyi sanatla yaratan Allah
            Şehadet : şahitlik, tanıklık
            Tebeddülat :değişiklikler
            Tenevvür :nurlanma, aydınlanma
            Zulümat :karanlıklar, dinsizlik ve zulüm devri

            #794408
            Anonim

              OTUZ BİRİNCİ SÖZ MİRAC-I NEBEVİYEYE(A.S.M.)DAİRDİR
              5.5.DÖRDÜNCÜ ESAS-MİRACIN SEMERÂTI VE FÂİDESİ(DEVAMI)
              BEŞİNCİ MEYVE(DEVAMI)
              Meselâ, seninle biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki, herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı; her taraf müthiş cenazelerle dolu; işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vâveylâsıdır.

              İşte biz şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjdeyle bize yabancı olanlar ahbap şekline girse; düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse, o müthiş cenazeler, huşû ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse; o yetimâne ağlayışlar, senâkârâne “Yaşasın”lar hükmüne girse; ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse; kendi sürurumuzla beraber herkesin süruruna müşterek olsak, o müjde ne kadar mesrurâne olduğunu elbette anlarsın.

              İşte, Mirac-ı Ahmediyenin (a.s.m.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit, yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş; ve dağ gibi cirimler birer müthiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar; bütün sadâlar, firak ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu halde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda, meyve-i Mirac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni-i Zülcelâline zâkir ve müsebbih;1 ve mevt ve zevâl, bir nevi terhis ve vazifeden âzâd etmek;2 ve sadâlar, birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

              1 : bk. Ra’d Sûresi, 12:13; İsrâ Sûresi, 17:44; Nûr Sûresi, 24:41; Zümer Sûresi, 39:75.
              2 : bk. Bakara Sûresi, 2:46, 156; Mü’minûn Sûresi, 23:160.


              Lügatler :

              adem-âbâd : yokluklarla dolu
              ahbap : sevgililer, dostlar
              âzâd : serbest bırakma
              cennet-misal : cennet gibi
              cirim : büyük cisim
              dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
              ecel : ölüm zamanı
              firak : ayrılık
              garât : gasplar, yağmalar
              hakaik-i erkân-ı imaniye : iman esaslarının hakikatleri
              hakikat : gerçek
              hâmi : koruyucu
              hengâm : zaman, an
              huşû : korkuyla karışık sevgiden gelen edepli hal
              huzû : Allah’ın büyüklüğünü düşünerek boyun eğme
              ibadetkâr : ibâdet eden
              ihzar : hazırlama
              istikbal : gelecek
              kâinat : evren, yaratılmış herşey
              merhametkâr : merhametli, şefkatli
              mesrurâne : sevinçli
              mevcudat : varlıklar
              mevki : yer
              mevt : ölüm
              meyus : ümitsiz
              meyve-i Mirac : Mirac meyvesi
              muzır : zararlı
              müsebbih : tesbih eden; Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anan
              müşterek : ortak
              müz’iç : rahatsız edici
              nazar-ı dalâlet : inançsızlık bakışı
              nevi : tür
              nur-u iman : iman nuru
              sadâ : ses
              sahrâ-yı kebir : büyük çöl
              suret : şekil, görüntü, biçim
              sürur : mutluluk, sevinç
              tasvir : anlatma, ifade etme
              terhis : görevin sona ermesi
              terhisat : görevin sona ermesi
              yetimâne : yetim gibi, yetimce
              zâkir : zikreden, Allah’ı anan
              zevâl : gelip geçicilik, yokluk
              zikir : Allah’ı anma


              #794409
              Anonim

                TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 9.16.AFYON HAYATI(DEVAMI)
                Büyük Müdafaatından Parçalar(Devamı)
                Demek Risale-i Nur’un, ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur’un, yüz otuz risalelerinin bu vatana yüz otuz büyük faidesini ve hasenesini vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlarla çürüten, gayet derecede insafsız bir zâlimdir…

                Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz, “Bu risalelerinle medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun;” ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa Cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi gayet kat’î bir surette ispat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab edildi.

                Bir Müslüman el-iyâzü billâh, eğer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisan-ı halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.

                Madem hakikat budur. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur. (HAŞİYE) O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem…
                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                (HAŞİYE) : Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler, “Yazık olur” hükmünü ispat ettiler.

                Lügatler :

                anarşilik : hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma
                azab : acı, sıkıntı
                cihet : yön, taraf
                dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                dehşetli : korkunç, ürkütücü
                düstur : kural, prensip
                ebedî : sonu olmayan, sonsuz
                ecnebi : yabancı
                ecza : bütünü oluşturan parçalar; kısımlar
                ekseriyet-i mutlaka : kesin çoğunluk
                elem : acı, keder, sıkıntı
                elîm : elemli, acı verici
                el-iyâzü billâh : Allah korusun; Allah’a sığınırım
                firak : ayrılık
                hadsiz : sonsuz
                hakikat : gerçek, asıl ve esas
                hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati
                hâkimiyet-i İslâmiye : islâmiyetin toplumlara hâkimiyeti
                hâlet : vaziyet, durum, hâl
                hasene : sevap, iyilik
                haşiye : dipnot, açıklayıcı söz
                hıyanet : ihanet, hainlik
                hizmet-i imaniye ve nuriye : iman ve Risale-i Nur hizmeti
                ihtar etmek : hatırlatmak, ikaz etmek
                insafsız : vicdansız
                irtidat : hak dinden çıkma
                küfr-ü meşkûk : inkârda, küfürde şüpheye düşme; şüpheli küfür
                küfr-ü mutlak : tam bir küfür, inkâr ve hiçbir kutsal değere inanmama
                lezzet-i hayat : hayatın zevk ve lezzeti
                lisan-ı hâl : hâl ve beden dili
                mâzi : geçmiş zaman
                mevcudat : varlıklar
                mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan
                mübareze : karşı koyma, çarpışma
                müfarakat : ayrılıklar
                müstakbel : gelecek zaman
                mütemadiyen : sürekli olarak
                nazar : bakış, düşünce
                risale : mektup, küçük kitap
                sathî : sığ, yüzeysel
                suret : şekil, biçim
                tab edilmek : basılmak
                tenvir etmek : aydınlatmak, nurlandırmak
                tenvir etmek : aydınlatmak, nurlandırmak
                tevehhüm : zannetme, kuruntuya kapılma
                umumî : genel, yaygın
                vehham : aşırı derecede vehimli, kuruntulu
                zâlim : zulmeden, haksızlık yapan
                zındıka : dinsizlik
                ziyade : fazla

                #794416
                Anonim

                  OTUZ BİRİNCİ SÖZ MİRAC-I NEBEVİYEYE(A.S.M.)DAİRDİR
                  5.6.DÖRDÜNCÜ ESAS-MİRACIN SEMERÂTI VE FÂİDESİ(DEVAMI)
                  BEŞİNCİ MEYVE(DEVAMI)
                  İkinci temsil: Seninle biz sahrâ-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, meyus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden, bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa, ne kadar memnun oluruz, bilirsin.

                  İşte, o sahrâ-yı kebir bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hadisat içinde harekât-ı zerrât ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve biçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağidar olan istikbali, müthiş zulümat içinde, nazar-ı dalâletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte, semere-i Mirac olan marziyât-ı İlâhiye ile, şu dünya gayet kerîm bir Zâtın misafirhanesi, insanlar dahi Onun misafirleri, memurları, istikbal dahi Cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit, ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.

                  Makam-ı istimâda olan zât diyor ki: “Cenâb-ı Hakka yüz binler hamd ve şükür olsun ki, ilhaddan kurtuldum, tevhide girdim, tamamıyla inandım ve kemâl-i imanı kazandım.”

                  Biz de deriz: Ey kardeş, seni tebrik ediyoruz. Cenâb-ı Hak bizleri Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şefaatine mazhar etsin. Âmin.
                  اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاۤءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبِ الْمِعْرَاج ِوَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰۤى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ 1

                  سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2

                  رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۤ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ 3

                  رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا 4

                  رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا 5

                  رَبَّنَاۤ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَاۤ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 6

                  وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 7

                  Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                  1 : Allahım! Onun işaretiyle ay parçalanan, parmaklarından kevser gibi sular akan, gözün asla şaşmadığı Mirac mu’cizesinin sahibi, Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına, dünyanın iptidâsından mahşerin âhirine kadar salât et.
                  2 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
                  3 : “Dualarımızı kabul et, ey Rabbimiz. Herşeyi hakkıyla işiten de, herşeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin.” Bakara Sûresi, 2:127.
                  4 : “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
                  5 : “Ey Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalblerimizi tekrar sapıklığa meylettirme.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.
                  6 : “Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Muhakkak ki Senin herşeye gücün yeter.” Tahrim Sûresi, 66:8.
                  7 : “Onların duaları, ‘Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleriyle sona erer.” Yûnus Sûresi, 10:10.


                  Lügatler :

                  Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun
                  âmin : Allahım kabul eyle
                  biçare : çaresiz
                  Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah
                  dağidar : üzüntülü, kederli
                  hadisat : hadiseler, olaylar
                  hamd : şükür ve övgü
                  harekât-ı zerrât : atomların hareketleri
                  ilhad : dinsizlik, inkâr
                  istikbal : gelecek
                  kemâl-i iman : tam ve mükemmel iman
                  kerîm : cömertlik ve ikram sahibi
                  makam-ı istimâ : dinleme makamı
                  marziyât-ı İlâhiye : Allah’ın rızasına uygun iş ve hareketler
                  mazhar : erişme, nail olma
                  mevcudat : varlıklar
                  nazar-ı dalâlet : inançsızlık bakışı
                  Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
                  saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
                  sahrâ-yı kebir : büyük çöl
                  semere-i Mirac : Mirac meyvesi
                  seyl-i zaman : zamanın seli, akışı
                  şefaat : af için aracılık
                  tahrik : harekete geçirme
                  tevhid : birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
                  zulümat : karanlıklar



                  #794459
                  Anonim

                    Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.Tamamı

                    Mektubat | Yirmi Üçüncü Mektup

                    #794461
                    Anonim

                      Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garip mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanât-ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıklarıyla denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve rezzâkına şehadet etmesin.Tamamı

                      Lem’alar | Münâcat

                      #794480
                      Anonim

                        Ahirette sinema var mı?
                        16 Temmuz 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        “Hüve Nüktesi”nin âhirinde bu parça yazılacak
                        Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor.
                        Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette saadet-i ebediye ashablarına da dünya maceralarını ve eski hâtıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim.
                        Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak bir büyük kütüphane kadar, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları olan âlem-i misal ile levh-i mahfuzdur, hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudretle yazıldıklarını ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vecihle mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetinin sahifesi olduğu, ilmelyakîn ile kat’î bilindi. (Emirdağ L. 1. 203)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        SÖZLÜK:
                        âhir : son
                        âlem-i misal : bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
                        ashab : arkadaşlar, sahipler
                        câmid : cansız, katı
                        esbab : sebepler
                        fâni : geçici, ölümlü
                        fâniyât : fânîler, ölümlüler
                        fevkinde : üstünde
                        hâdisât-ı dünyeviye : dünyaya ait olaylar
                        hadsiz : sayısız, sınırsız
                        Hakîm-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah
                        hâtırat : hâtıralar, anılar
                        hikmet : Cenâb-ı Hakkın her şeyi belirli bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı
                        hususan : özellikle
                        Hüve Nüktesi : On Üçüncü Sözün son kısmında yer alan bir bölüm
                        ilmelyakîn : ilme ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
                        kalem-i kader ve hikmet : Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip, belli bir amaca yönelik olarak yazması
                        kalem-i kader ve kudret : Allah’ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi ve güç ve kudretiyle yaratması
                        kat’î : kesin
                        kemâl-i intizam : kusursuz derecede düzenlilik
                        kuvve : duygu
                        kuvve-i hâfıza : hafıza duygusu, bellek
                        kuvve-i hayaliye : hayal duygusu, gücü
                        levha : tablo
                        Levh-i Mahfuz : herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası
                        muhal : imkânsız, olmayacak şey
                        mütebaki : geri kalan kısım
                        nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
                        nutfe : memelilerin yaratıldığı su, meni
                        nümune-i ekber ve âzam : âzam çok büyük örnek
                        saadet-i ebediye : sonu olmayan, sonsuz mutluluk
                        sermedî : daimî, sürekli
                        sinema-i uhreviye : âhirete ait sinema
                        tabiat : canlı cansız bütün varlıklar, doğa, maddî âlem
                        temâşâgâh : seyir yeri
                        tesadüf : rastlantı
                        unsur : madde
                        vaziyet : durum, hâl
                        vecih : şekil, tarz
                        zâil : geçip gidici, yok olucu

                        #794483
                        Anonim

                          Madem ölüm öldürülmüyor; hayattan çok ziyade ehemmiyetli bir mes’eledir. Yüzde doksanı bu hayatın selametine çalışıyorlar; biz Risale-i Nur şakirdleri de, herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücumuna karşı mücadele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki; şimdiye kadar o ölüm i’dam-ı ebedisini, yüzbinler adam hakkında terhis tezkeresine Risale-i Nur ile çevirdiğine yüzbinler şahid gösterebiliriz.
                          (Bediüzzaman Said Nursi – Emirdağ Lahikası 1’den)
                          Lügatler
                          Dehşetli
                          : ürpertici Ehemmiyetli
                          : önemli Hadsiz :
                          sayısız, sınırsız İ’dam-ı ebedi
                          : sonsuza kadar yok olacağına inanmak Muhakkak
                          :kesin, mutlaka Selamet :
                          emniyet, rahat Şâkird:
                          talebe Terhis :
                          kurtuluş, salıverilme Tezkere :
                          evrak, belge Ziyade
                          :fazla, çok

                          #794788
                          Anonim

                            @Yorgun 257450 wrote:

                            Amin ecmain inş…

                            Allah (c.c.) razı olsun

                            Ecmain Olsun Değerli Kardeşim…

                            #795846
                            Anonim

                              [TABLE=”class: stbl”]
                              [TR]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD=”class: sgifhd, colspan: 2″]Ramazan Bayramı Tebriknamesi
                              [/TD]
                              [TD=”class: sright”]
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD=”class: sleft”]
                              [/TD]
                              [TD=”bgcolor: #e1ff88, colspan: 2″]
                              [/TD]
                              [TD=”class: sright”]
                              [/TD]
                              [/TR]
                              [TR]
                              [TD=”class: sleft”]
                              [/TD]
                              [TD=”class: sgif, colspan: 2″]

                              RİSALE-İ NURDA BAYRAM HAKİKATİ

                              Nev’-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve akibet-bînlik adesesiyle, gayet şaşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum.
                              Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikattan sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki:
                              Elli sene sonra, bu kemal-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırkbeşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmalar, o neş’eli gülmeler, zıdlarına inkılab etmiş olacaklar. [FONT=&quot]كُلُّ[/FONT][FONT=&quot] [/FONT][FONT=&quot]آتٍ[/FONT][FONT=&quot] [/FONT][FONT=&quot]قَرِيبٌ[/FONT] kaidesiyle; madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattır; elbette gördüğün hayal değildir. Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.

                              (Lemalar)

                              ONYEDİNCİ SÖZ
                              i203.gif
                              (Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.)

                              Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerim ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük-büyük, ulvî-süflî herbir ruha, ona münasib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehasin ve in’amattan istifade etmeğe muvafık ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhâssa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sagirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir. Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki İsm-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil İsm-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise i204.gif rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni’-i Kerim, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor, istirahata bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor. Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar i171.gif Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyyet ve keyfiyyet cihetiyle en ziyâde istifâde eden insân, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir hâlet verir. Kendi insâniyyeti dalâlette boğulmayan insân, o hâletten istifâde eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intâc eden vecihlerden, nümûne olarak “Beşini” beyân edeceğiz.
                              Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve cazibedâr şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insânı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
                              İkincisi: İnsânın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
                              Üçüncüsü: İnsândaki nihayetsiz zaîflik ve âcizliği, bâzı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahatâ ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk veriyor.
                              Dördüncüsü: İnsân-ı mü’mine nur-u îmân ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nûrâniyyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
                              Beşincisi: Kur’anı dinleyen insâna, Kur’andaki ilm-i hakikatı ve nur-u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insâna der ve isbat eder ki: “Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al, nukuşunu bırak, git…
                              Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet verme…
                              Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes…
                              Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma…
                              Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme…
                              Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerim’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma…” gibi zâhir hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur’an şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniyye işaret ediyor.
                              Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
                              * * *

                              playactive.gif

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #795849
                              Anonim

                                Onikinci Lema(Re’fet Bey’in iki cüz’î suali münâsebetiyle, iki nükte-i Kur’âniyenin beyânına dâirdir.)
                                i092.gif
                                i093.gif
                                i094.gifAziz sıddık kardeşim Re’fet Bey! Senin bu müsaadesiz zamanımda suallerin, beni müşkil bir mevkide bulunduruyor. Bu def’aki iki sualin çendan cüz’îdir. Fakat iki nükte-i Kur’âniyeye münâsebetdar olduklarından ve Küre-i Arza dâir sualiniz, Coğrafya ve Kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semavâta tenkidlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için sualin cüz’iyetine bakmayarak ilmî ve küllî bir sûrette, iki Âyet-i Kerîmeye dâir “İki Nükte” icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz’î sualine karşı ondan hisse alırsın.
                                BİRİNCİ NÜKTE: “İki Nokta”dır.
                                Birinci Nokta:
                                i095.gifÂyetlerinin sırrınca: Rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl’in elindedir ve hazine-i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı, taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek, olmamak lâzım gelir.

                                #795850
                                Anonim

                                  Halbuki zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakîkatın ve şu sırrın halli şudur ki: Taahhüd-ü Rabbânî hakîkattır. Rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü: O Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı sûretinde iddihar eder. Hatta bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder. İstikbâlde hariçten rızık gelmediği zaman, sarfedilmek üzere bir ihtiyat zâhiresi hükmünde bulundurur.
                                  İşte bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki sû-i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve o sû-i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş’et eden bir marazla ölüyorlar. Evet zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hatta bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hatta bir adam, şedid bir inad yüzünden Londra mahpushânesinde yetmiş gün sıhhat ve selâmetle, hiçbirşey yemeden hayatı devam ettiğini, on üç -şimdi otuz dokuz- sene evvel gazeteler yazmışlar. Mâdem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor ve mâdem Rezzâk ismi, gâyet geniş bir sûrette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor ve mâdem hiç ümid edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer, sû-i ihtiyariyle müdahale edip karışmazsa, her halde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyle ise: Açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terkü’l-âdât mine’l-mühlikât” sırriyle, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise: Açlıktan ölmek olmaz, denilebilir. Evet bilmüşahede görünüyor ki: Rızık, iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasibdir.Meselâ: Daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı maderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor. Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece isti’dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddi ve hazmı en kolay ve en lâtif bir sûrette ve en acib bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peyda ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece, çocuğa karşı nazlanmağa başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı, rızkı takib etmeye müsaid olmadığı için, Rezzak-ı Kerîm peder ve validesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor. Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz.

                                15 yazı görüntüleniyor - 16 ile 30 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.