- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
9 Temmuz 2011: 08:42 #794315
Anonim
Peygamber mucizeleri anlatan ayetler hikaye değil
09 Temmuz 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Kur’ân-ı Hakîm, enbiyaları, insanın cemaatlerine terakkiyât-ı mâneviye cihetinde birer pişdar ve imam gönderdiği gibi, yine insanların terakkiyât-ı maddiye suretinde dahi, o enbiyanın herbirisinin eline bazı harikalar verip yine o insanlara birer ustabaşı ve üstad etmiştir; onlara mutlak olarak ittibâa emrediyor.
İşte, enbiyaların mânevî kemâlâtını bahsetmekle insanları onlardan istifadeye teşvik ettiği gibi, mu’cizatlarından bahis dahi, onların nazirelerine yetişmeye ve taklitlerini yapmaya bir teşviki işmam ediyor. Hattâ denilebilir ki, mânevî kemâlât gibi, maddî kemâlâtı ve harikaları dahi, en evvel mu’cize eli nev-i beşere hediye etmiştir. İşte, Hazret-i Nuh’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan sefine ve Hazret-i Yusuf’un (aleyhisselâm) bir mu’cizesi olan saati, en evvel beşere hediye eden, dest-i mu’cizedir. Bu hakikate lâtif bir işarettir ki, san’atkârların ekseri, herbir san’atta birer peygamberi pîr ittihaz ediyor. Meselâ gemiciler Hazret-i Nuh’u (aleyhisselâm), saatçiler Hazret-i Yusuf’u (aleyhisselâm), terziler Hazret-i İdris’i (aleyhisselâm)…
Evet, madem Kur’ân’ın herbir âyeti çok vücuh-u irşadî ve müteaddit cihât-ı hidayeti olduğunu ehl-i tahkik ve ilm-i belâğat ittifak etmişler. Öyle ise, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın en parlak âyetleri olan mu’cizât-ı enbiya âyetleri, birer hikâye-i tarihiye olarak değil; belki onlar çok maânî-yi irşâdiyeyi tazammun ediyorlar. Evet, mu’cizât-ı enbiyayı zikretmesiyle, fen ve san’at-ı beşeriyenin nihayet hududunu çiziyor. En ileri gayâtına parmak basıyor. En nihayet hedeflerini tayin ediyor. Beşerin arkasına dest-i teşviki vurup o gayeye sevk ediyor. Zaman-ı mazi, zaman-ı müstakbel tohumlarının mahzeni ve şuûnâtının âyinesi olduğu gibi; müstakbel dahi, mazinin tarlası ve ahvâlinin âyinesidir. (Sözler 20. söz 2. Maka)
Bediüzzaman Said Nursi
Sözlük:
Ahval : Durumlar
Aleyhisselâm : Allah’ın Selâmı Onun Üzerine Olsun
Âyine : Ayna
Beşer : İnsan
Beyan : Açıklama
Cihât-ı Hidayet : Doğru Yola Götüren Yönler
Dest-i Mu’cize : Mu’cize Eli
Dest-i Teşvik : Teşvik Eli
Ehl-i Tahkik : Gerçeği Araştıranlar
Ekser : Çoğunluk
Enbiya : Peygamberler
Evvel : Önce
Fen Ve San’at-ı Beşeriye : İnsanlara Ait Bilim Ve Sanat
Gayât : Gayeler
Hakikat : Gerçek
Hikâye-i Tarihiye : Tarihî Hikâye
Hudut : Sınır
İlm-i Belâğat : Belâğat İlmi
İşmam : Koklatma, Hissettirme
İttibâ : Uymak
İttifak Etmek : Birleşmek
İttihaz Etmek : Edinmek
Kat’ Etmek : Aşmak
Kemâlât : Üstünlükler
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan : İfade Ve Açıklamalarıyla Mu’cize Olan Kur’ân
Lâtif : İnce, Hoş, Güzel
Maânî-yi İrşâdiye : Doğru Yolu Gösteren İfadeler
Mahzen : Depo
Mazi : Geçmiş
Menba : Kaynak
Mu’cizat : Mu’cizeler
Mu’cizat-ı Enbiya : Peygamberlerin Mu’cizeleri
Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
Mutlak : Kayıtsız, Sınırsız
Müstakbel : Gelecek
Müteaddit : Çeşitli
Nazire : Benzer
Nev-i Beşer : İnsanlık
Nihayet : Son
Pîr : Önder
Sefine : Gemi
Suret : Şekil, Biçim
Şuûnat : Haller, Hadiseler
Tayeran : Uçma
Tazammun Etmek : İçine Almak
Teshir-i Hava : Havaya Hükmetme
Vâsi : Geniş
Vücuh-u İrşadî : Doğru Yolu Gösterici Yönler
Zaman-ı Mazi : Geçmiş Zaman
Zaman-ı Müstakbel : Gelecek Zaman
Zikretmek : Anmak, Belirtmek11 Temmuz 2011: 18:47 #794396Anonim
Ben bu tefeülü bilmediğim için kendim de açmıştım aynısından. 🙂
“Hem siz birer perde yaratılmışsınız, tâ güzelliği görülmeyen zahirî çirkinlikler size isnad edilip, Zât-ı Mukaddese-i İlâhiyenin tenzihine vesile olasınız. Halbuki, bütün bütün vazife-i fıtratınıza zıt bir suret giymişsiniz. Kabiliyetsizliğinizden hayrı şerre kalb ettiğiniz halde, Hâlıkınızla güya iştirak edersiniz! Demek nefisperest, tabiatperest gayet ahmak, gayet zalimdir.
Hem deme ki, “Ben mazharım. Güzele mazhar ise güzelleşir.” Zira, temessül etmediğinden, mazhar değil, memer olursun.
Hem deme ki, “Halk içinde ben intihap edildim. Bu meyveler benimle gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.” Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyade sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.” HAŞİYE-1
Sözler
Devamı: Risale-i Nur
12 Temmuz 2011: 06:08 #794403Anonim
Herkes her vakit Kur’ân’a muhtaçtır
12 Temmuz 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
On Dokuzuncu Sözün âhirinde Kur’ân’daki tekrarın ekser hikmetleri, Risale-i Nur’da dahi cereyan eder. Bilhassa ikinci hikmeti tam tamına vardır.
O hikmet şudur:
Herkes her vakit Kur’ân’a muhtaçtır. Fakat herkes, her vakit bütün Kur’ân’ı okumaya muktedir olamaz. Fakat bir sûreye galiben muktedir olur.
Onun için en mühim makasıd-ı Kur’âniye ekser uzun sûrelerde derc edilerek, herbir sûre küçük bir Kur’ân hükmüne geçmiş.
Demek, hiçbir kimseyi mahrum etmemek için haşir ve tevhid ve kıssa-i Mûsâ (a.s.) gibi bazı maksatlar tekrar edilmiş.
Aynen bu ehemmiyetli hikmet içindir ki, bazı defa haberim olmadan, ihtiyarım ve rızam olmadığı halde, bazı ince hakaik-i imaniye ve kuvvetli hüccetleri müteaddit risalelerde tekrar edilmiş. Ben çok hayret ederdim.
Neden bunlar bana unutturulmuş, tekrar yazdırılmış?
Sonra kat’î bir surette bildim ki: Herkes bu zamanda Risale-i Nur’a muhtaçtır. Fakat umumunu elde edemez. Elde etse de tamam okuyamaz. Fakat küçük bir Risale-i Nur hükmüne geçmiş bir risale-i câmiayı elde edebilir. Ve ekser vakitlerde muhtaç olduğu meseleleri onda okuyabilir ve gıda gibi her zaman ihtiyaç tekerrür ettiği gibi, o da mütalâasını tekrar eder. (Kastamonu L. 34)Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK
cereyan etme : oluşma, meydana gelme
derc edilme : yerleştirilme
ekser : pek çok, en çok
galiben : çoğunlukla
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
haşir : insanın öldükten sonra, âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanması ve hesaba çekilmesi
hikmet : sebep, sır, gaye
hüccet : kuvvetli, sarsılmaz delil
kıssa-i Mûsâ : Hz. Mûsâ’nın kıssası
makàsıd-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın maksatları ve gayeleri
muktedir : gücü yeten, yapabilen12 Temmuz 2011: 07:30 #794407Anonim
Herkesin, her günde, şu âlemden bir mahsus alemi var. Hem o âlemin keyfiyeti, o adamın kalbine ve ameline tabidir. Nasıl ki ayinende görünen muhteşem bir saray, ayinenin rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür. Kırmızı ise, kırmızı görünür. Hem onun keyfiyetine bakar. O ayine şişesi düzgün ise, sarayı güzel gösterir. Düzgün değil ise, çirkin gösterir. En nazik şeyleri kaba gösterdiği misillü; sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle, kendi âleminin şeklini değiştirirsin. Ya aleyhinde, ya lehinde şehadet ettirebilirsin. Eğer namazı kılsan, o namazın ile o âlemin Sani’-i Zülcelal’ine müteveccih olsan; birden, sana bakan âlemin tenevvür eder. Adeta namazın bir elektrik lambası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi, o âlemin zulümatını dağıtır ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karmakarışık perişaniyet içindeki tebeddülat ve harekat, hikmetli bir intizam ve manidar bir kitabet-i kudret olduğunu gösterir. (Nur Suresi, 24:35)1 ayet-i pür-envarından bir nuru, senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in’ikasıyla ışıklandırır. Senin lehinde nuraniyetle şehadet ettirir.
(Bediüzzaman Said Nursi – 21.Söz’den)
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “Allah göklerin ve yerin nurudur.” Nur Sûresi, 24:35.
Lügatler
Âlem :dünya, kâinat
amel :iş, fiil, ibadet
Âyet-i pür envar :nurlarla dolu ayet
Âyine :ayna
Harekât :hareketler
Hercümerc-i dünyeviye :dünyanın kargaşaları
Hikmet :Herkesin bilmediği gizli sebeb, gizli sır, sebeb, fayda, gaye
İn’ikas : aksetme, yansıma
İntizam :tertip, düzen, düzgünlük, düzenlilik
Keyfiyet : bir şeyin esası, içyüzü, nitelik, özellik
Kitabet-i kudret :kudret yazması
Mahsus :hususi, ayrılmış, tayin edilmiş, özel
manidar :manalı, anlamlı
misillü :gibi
muhteşem :ihtişamlı, görkemli
Müteveccih :yönelmiş, dönmüş
Nazik :dayanıksız, ince
Nur : ışık,aydınlık, parlaklık
Sâni-i Zülcelal :sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve her şeyi sanatla yaratan Allah
Şehadet : şahitlik, tanıklık
Tebeddülat :değişiklikler
Tenevvür :nurlanma, aydınlanma
Zulümat :karanlıklar, dinsizlik ve zulüm devri
12 Temmuz 2011: 07:32 #794408Anonim
OTUZ BİRİNCİ SÖZ MİRAC-I NEBEVİYEYE(A.S.M.)DAİRDİR
5.5.DÖRDÜNCÜ ESAS-MİRACIN SEMERÂTI VE FÂİDESİ(DEVAMI)
BEŞİNCİ MEYVE(DEVAMI)
Meselâ, seninle biz beraber bir memlekette bulunuyoruz. Görüyoruz ki, herşey bize ve birbirine düşman ve bize yabancı; her taraf müthiş cenazelerle dolu; işitilen sesler yetimlerin ağlayışı, mazlumların vâveylâsıdır.İşte biz şöyle bir vaziyette olduğumuz vakitte, biri gitse, o memleketin padişahından bir müjde getirse, o müjdeyle bize yabancı olanlar ahbap şekline girse; düşman gördüğümüz kimseler, kardeşler suretine dönse, o müthiş cenazeler, huşû ve huzûda, zikir ve tesbihte birer ibadetkâr şeklinde görünse; o yetimâne ağlayışlar, senâkârâne “Yaşasın”lar hükmüne girse; ve o ölümler ve o soymaklar, garatlar terhisat suretine dönse; kendi sürurumuzla beraber herkesin süruruna müşterek olsak, o müjde ne kadar mesrurâne olduğunu elbette anlarsın.
İşte, Mirac-ı Ahmediyenin (a.s.m.) bir meyvesi olan nur-u imandan evvel şu kâinatın mevcudatı, nazar-ı dalâletle bakıldığı vakit, yabancı, muzır, müz’iç, muvahhiş; ve dağ gibi cirimler birer müthiş cenaze; ecel, herkesin başını kesip adem-âbâd kuyusuna atar; bütün sadâlar, firak ve zevâlden gelen vâveylâlar olduğu halde, dalâletin öyle tasvir ettiği hengâmda, meyve-i Mirac olan hakaik-i erkân-ı imaniye nasıl mevcudatı sana kardeş, dost ve Sâni-i Zülcelâline zâkir ve müsebbih;1 ve mevt ve zevâl, bir nevi terhis ve vazifeden âzâd etmek;2 ve sadâlar, birer tesbihat hakikatinde olduğunu sana gösterir. Bu hakikati tamam görmek istersen, İkinci ve Sekizinci Sözlere bak.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :1 : bk. Ra’d Sûresi, 12:13; İsrâ Sûresi, 17:44; Nûr Sûresi, 24:41; Zümer Sûresi, 39:75.
2 : bk. Bakara Sûresi, 2:46, 156; Mü’minûn Sûresi, 23:160.
Lügatler :adem-âbâd : yokluklarla dolu
ahbap : sevgililer, dostlar
âzâd : serbest bırakma
cennet-misal : cennet gibi
cirim : büyük cisim
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
ecel : ölüm zamanı
firak : ayrılık
garât : gasplar, yağmalar
hakaik-i erkân-ı imaniye : iman esaslarının hakikatleri
hakikat : gerçek
hâmi : koruyucu
hengâm : zaman, an
huşû : korkuyla karışık sevgiden gelen edepli hal
huzû : Allah’ın büyüklüğünü düşünerek boyun eğme
ibadetkâr : ibâdet eden
ihzar : hazırlama
istikbal : gelecek
kâinat : evren, yaratılmış herşey
merhametkâr : merhametli, şefkatli
mesrurâne : sevinçli
mevcudat : varlıklar
mevki : yer
mevt : ölüm
meyus : ümitsiz
meyve-i Mirac : Mirac meyvesi
muzır : zararlı
müsebbih : tesbih eden; Allah’ı, yüce şanına lâyık ifadelerle anan
müşterek : ortak
müz’iç : rahatsız edici
nazar-ı dalâlet : inançsızlık bakışı
nevi : tür
nur-u iman : iman nuru
sadâ : ses
sahrâ-yı kebir : büyük çöl
suret : şekil, görüntü, biçim
sürur : mutluluk, sevinç
tasvir : anlatma, ifade etme
terhis : görevin sona ermesi
terhisat : görevin sona ermesi
yetimâne : yetim gibi, yetimce
zâkir : zikreden, Allah’ı anan
zevâl : gelip geçicilik, yokluk
zikir : Allah’ı anma
12 Temmuz 2011: 07:34 #794409Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 9.16.AFYON HAYATI(DEVAMI)
Büyük Müdafaatından Parçalar(Devamı)
Demek Risale-i Nur’un, ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâmiyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur’un, yüz otuz risalelerinin bu vatana yüz otuz büyük faidesini ve hasenesini vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlarla çürüten, gayet derecede insafsız bir zâlimdir…Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz, “Bu risalelerinle medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun;” ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa Cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi gayet kat’î bir surette ispat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab edildi.
Bir Müslüman el-iyâzü billâh, eğer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisan-ı halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.
Madem hakikat budur. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur. (HAŞİYE) O başka yere gider, yine tenvir eder. Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem…
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
(HAŞİYE) : Dört defa mübareze zamanında gelen dehşetli zelzeleler, “Yazık olur” hükmünü ispat ettiler.
Lügatler :anarşilik : hiçbir kayıt ve kural tanımama, kargaşa çıkarma
azab : acı, sıkıntı
cihet : yön, taraf
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
dehşetli : korkunç, ürkütücü
düstur : kural, prensip
ebedî : sonu olmayan, sonsuz
ecnebi : yabancı
ecza : bütünü oluşturan parçalar; kısımlar
ekseriyet-i mutlaka : kesin çoğunluk
elem : acı, keder, sıkıntı
elîm : elemli, acı verici
el-iyâzü billâh : Allah korusun; Allah’a sığınırım
firak : ayrılık
hadsiz : sonsuz
hakikat : gerçek, asıl ve esas
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati
hâkimiyet-i İslâmiye : islâmiyetin toplumlara hâkimiyeti
hâlet : vaziyet, durum, hâl
hasene : sevap, iyilik
haşiye : dipnot, açıklayıcı söz
hıyanet : ihanet, hainlik
hizmet-i imaniye ve nuriye : iman ve Risale-i Nur hizmeti
ihtar etmek : hatırlatmak, ikaz etmek
insafsız : vicdansız
irtidat : hak dinden çıkma
küfr-ü meşkûk : inkârda, küfürde şüpheye düşme; şüpheli küfür
küfr-ü mutlak : tam bir küfür, inkâr ve hiçbir kutsal değere inanmama
lezzet-i hayat : hayatın zevk ve lezzeti
lisan-ı hâl : hâl ve beden dili
mâzi : geçmiş zaman
mevcudat : varlıklar
mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan
mübareze : karşı koyma, çarpışma
müfarakat : ayrılıklar
müstakbel : gelecek zaman
mütemadiyen : sürekli olarak
nazar : bakış, düşünce
risale : mektup, küçük kitap
sathî : sığ, yüzeysel
suret : şekil, biçim
tab edilmek : basılmak
tenvir etmek : aydınlatmak, nurlandırmak
tenvir etmek : aydınlatmak, nurlandırmak
tevehhüm : zannetme, kuruntuya kapılma
umumî : genel, yaygın
vehham : aşırı derecede vehimli, kuruntulu
zâlim : zulmeden, haksızlık yapan
zındıka : dinsizlik
ziyade : fazla
14 Temmuz 2011: 06:54 #794416Anonim
OTUZ BİRİNCİ SÖZ MİRAC-I NEBEVİYEYE(A.S.M.)DAİRDİR
5.6.DÖRDÜNCÜ ESAS-MİRACIN SEMERÂTI VE FÂİDESİ(DEVAMI)
BEŞİNCİ MEYVE(DEVAMI)
İkinci temsil: Seninle biz sahrâ-yı kebir gibi bir mevkideyiz. Kum denizi fırtınasında, gece o kadar karanlık olduğundan, elimizi bile göremiyoruz. Kimsesiz, hâmisiz, aç ve susuz, meyus ve ümitsiz bir vaziyette olduğumuz dakikada, birden, bir zât, o karanlık perdesinden geçip, sonra gelip bir otomobil hediye getirse ve bizi bindirse, birden cennet-misal bir yerde istikbalimiz temin edilmiş, gayet merhametkâr bir hâmimiz bulunmuş, yiyecek ve içecek ihzar edilmiş bir yerde bizi koysa, ne kadar memnun oluruz, bilirsin.İşte, o sahrâ-yı kebir bu dünya yüzüdür. O kum denizi, bu hadisat içinde harekât-ı zerrât ve seyl-i zaman tahrikiyle çalkanan mevcudat ve biçare insandır. Her insan, endişesiyle kalbi dağidar olan istikbali, müthiş zulümat içinde, nazar-ı dalâletle görüyor. Feryadını işittirecek kimseyi bilmiyor. Nihayetsiz aç, nihayetsiz susuzdur. İşte, semere-i Mirac olan marziyât-ı İlâhiye ile, şu dünya gayet kerîm bir Zâtın misafirhanesi, insanlar dahi Onun misafirleri, memurları, istikbal dahi Cennet gibi güzel, rahmet gibi şirin ve saadet-i ebediye gibi parlak göründüğü vakit, ne kadar hoş, güzel, şirin bir meyve olduğunu anlarsın.
Makam-ı istimâda olan zât diyor ki: “Cenâb-ı Hakka yüz binler hamd ve şükür olsun ki, ilhaddan kurtuldum, tevhide girdim, tamamıyla inandım ve kemâl-i imanı kazandım.”
Biz de deriz: Ey kardeş, seni tebrik ediyoruz. Cenâb-ı Hak bizleri Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şefaatine mazhar etsin. Âmin.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى مَنِ انْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ وَنَبَعَ مِنْ اَصَابِعِهِ الْمَاۤءُ كَالْكَوْثَرِ صَاحِبِ الْمِعْرَاج ِوَمَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَاَصْحَابِهِ اَجْمَعِينَ مِنْ اَوَّلِ الدُّنْيَا اِلٰۤى اٰخِرِ الْمَحْشَرِ 1
سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ 2
رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّاۤ اِنَّكَ اَنْتَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ 3
رَبَّنَا لاَ تُؤَاخِذْنَاۤ اِنْ نَسِينَاۤ اَوْ اَخْطَاْنَا 4
رَبَّنَا لاَ تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا 5
رَبَّنَاۤ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاغْفِرْلَنَاۤ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ 6
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ 7
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :1 : Allahım! Onun işaretiyle ay parçalanan, parmaklarından kevser gibi sular akan, gözün asla şaşmadığı Mirac mu’cizesinin sahibi, Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına, dünyanın iptidâsından mahşerin âhirine kadar salât et.
2 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.
3 : “Dualarımızı kabul et, ey Rabbimiz. Herşeyi hakkıyla işiten de, herşeyi hakkıyla bilen de ancak Sensin.” Bakara Sûresi, 2:127.
4 : “Ey Rabbimiz, unutur veya hataya düşersek bizi onunla hesaba çekme.” Bakara Sûresi, 2:286.
5 : “Ey Rabbimiz, bizi hidayete eriştirdikten sonra kalblerimizi tekrar sapıklığa meylettirme.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:8.
6 : “Ey Rabbimiz, nurumuzu tamamla ve bizi bağışla. Muhakkak ki Senin herşeye gücün yeter.” Tahrim Sûresi, 66:8.
7 : “Onların duaları, ‘Hamd Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ sözleriyle sona erer.” Yûnus Sûresi, 10:10.
Lügatler :Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun
âmin : Allahım kabul eyle
biçare : çaresiz
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan, şeref ve azamet sahibi yüce Allah
dağidar : üzüntülü, kederli
hadisat : hadiseler, olaylar
hamd : şükür ve övgü
harekât-ı zerrât : atomların hareketleri
ilhad : dinsizlik, inkâr
istikbal : gelecek
kemâl-i iman : tam ve mükemmel iman
kerîm : cömertlik ve ikram sahibi
makam-ı istimâ : dinleme makamı
marziyât-ı İlâhiye : Allah’ın rızasına uygun iş ve hareketler
mazhar : erişme, nail olma
mevcudat : varlıklar
nazar-ı dalâlet : inançsızlık bakışı
Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.)
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
sahrâ-yı kebir : büyük çöl
semere-i Mirac : Mirac meyvesi
seyl-i zaman : zamanın seli, akışı
şefaat : af için aracılık
tahrik : harekete geçirme
tevhid : birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
zulümat : karanlıklar
15 Temmuz 2011: 19:37 #794459Anonim
Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Düşman istersen nefis yeter. Evet, kendini beğenen belâyı bulur, zahmete düşer; kendini beğenmeyen safâyı bulur, rahmete gider.Tamamı
15 Temmuz 2011: 19:47 #794461Anonim
Risale-i Nur Külliyatı’ndan… Basit bir kumda ve basit bir suda rızıkları mükemmel bir surette verilen garip mahlûklardan ve hilkatleri gayet muntazam hayvanât-ı bahriyeden, hususan bir tanesi bir milyon yumurtacıklarıyla denizleri şenlendiren balıklardan hiçbirisi yoktur ki, hilkatiyle ve vazifesiyle ve idare ve iaşesiyle ve tedbir ve terbiyesiyle yaratanına işaret ve rezzâkına şehadet etmesin.Tamamı
16 Temmuz 2011: 12:36 #794480Anonim
Ahirette sinema var mı?
16 Temmuz 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
“Hüve Nüktesi”nin âhirinde bu parça yazılacak
Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor.
Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette saadet-i ebediye ashablarına da dünya maceralarını ve eski hâtıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim.
Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak bir büyük kütüphane kadar, hiç karıştırmayarak kemâl-i intizamla içlerinde yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune-i ekber ve âzamları olan âlem-i misal ile levh-i mahfuzdur, hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudretle yazıldıklarını ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vecihle mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetinin sahifesi olduğu, ilmelyakîn ile kat’î bilindi. (Emirdağ L. 1. 203)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
âhir : son
âlem-i misal : bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem
ashab : arkadaşlar, sahipler
câmid : cansız, katı
esbab : sebepler
fâni : geçici, ölümlü
fâniyât : fânîler, ölümlüler
fevkinde : üstünde
hâdisât-ı dünyeviye : dünyaya ait olaylar
hadsiz : sayısız, sınırsız
Hakîm-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi hikmetle yapan Allah
hâtırat : hâtıralar, anılar
hikmet : Cenâb-ı Hakkın her şeyi belirli bir gaye ve faydaya yönelik olarak, tam yerli yerinde yaratma sıfatı
hususan : özellikle
Hüve Nüktesi : On Üçüncü Sözün son kısmında yer alan bir bölüm
ilmelyakîn : ilme ve sağlam delillere dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme
kalem-i kader ve hikmet : Allah’ın olacak hadiseleri olmadan önce bilip, belli bir amaca yönelik olarak yazması
kalem-i kader ve kudret : Allah’ın olacak hâdiseleri olmadan önce bilip takdir etmesi ve güç ve kudretiyle yaratması
kat’î : kesin
kemâl-i intizam : kusursuz derecede düzenlilik
kuvve : duygu
kuvve-i hâfıza : hafıza duygusu, bellek
kuvve-i hayaliye : hayal duygusu, gücü
levha : tablo
Levh-i Mahfuz : herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası
muhal : imkânsız, olmayacak şey
mütebaki : geri kalan kısım
nihayetsiz : sınırsız, sonsuz
nutfe : memelilerin yaratıldığı su, meni
nümune-i ekber ve âzam : âzam çok büyük örnek
saadet-i ebediye : sonu olmayan, sonsuz mutluluk
sermedî : daimî, sürekli
sinema-i uhreviye : âhirete ait sinema
tabiat : canlı cansız bütün varlıklar, doğa, maddî âlem
temâşâgâh : seyir yeri
tesadüf : rastlantı
unsur : madde
vaziyet : durum, hâl
vecih : şekil, tarz
zâil : geçip gidici, yok olucu16 Temmuz 2011: 12:42 #794483Anonim
Madem ölüm öldürülmüyor; hayattan çok ziyade ehemmiyetli bir mes’eledir. Yüzde doksanı bu hayatın selametine çalışıyorlar; biz Risale-i Nur şakirdleri de, herkesin başına muhakkak gelecek olan ölümün dehşetli hücumuna karşı mücadele ediyoruz. Hadsiz şükür olsun ki; şimdiye kadar o ölüm i’dam-ı ebedisini, yüzbinler adam hakkında terhis tezkeresine Risale-i Nur ile çevirdiğine yüzbinler şahid gösterebiliriz.
(Bediüzzaman Said Nursi – Emirdağ Lahikası 1’den)
Lügatler
Dehşetli
: ürpertici Ehemmiyetli
: önemli Hadsiz :
sayısız, sınırsız İ’dam-ı ebedi
: sonsuza kadar yok olacağına inanmak Muhakkak
:kesin, mutlaka Selamet :
emniyet, rahat Şâkird:
talebe Terhis :
kurtuluş, salıverilme Tezkere :
evrak, belge Ziyade
:fazla, çok26 Temmuz 2011: 17:09 #794788Anonim
31 Ağustos 2011: 09:32 #795846Anonim
[TABLE=”class: stbl”]
[TR]
[/TR]
[TR]
[TD=”class: sgifhd, colspan: 2″]Ramazan Bayramı Tebriknamesi
[/TD]
[TD=”class: sright”]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”class: sleft”]
[/TD]
[TD=”bgcolor: #e1ff88, colspan: 2″]
[/TD]
[TD=”class: sright”]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”class: sleft”]
[/TD]
[TD=”class: sgif, colspan: 2″]RİSALE-İ NURDA BAYRAM HAKİKATİNev’-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve akibet-bînlik adesesiyle, gayet şaşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum.
Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikattan sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemal-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırkbeşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmalar, o neş’eli gülmeler, zıdlarına inkılab etmiş olacaklar. [FONT="]كُلُّ[/FONT][FONT="] [/FONT][FONT="]آتٍ[/FONT][FONT="] [/FONT][FONT="]قَرِيبٌ[/FONT] kaidesiyle; madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattır; elbette gördüğün hayal değildir. Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.(Lemalar)ONYEDİNCİ SÖZ
(Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.)Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerim ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük-büyük, ulvî-süflî herbir ruha, ona münasib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehasin ve in’amattan istifade etmeğe muvafık ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhâssa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sagirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir. Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki İsm-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil İsm-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise
rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni’-i Kerim, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor, istirahata bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor. Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar
Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyyet ve keyfiyyet cihetiyle en ziyâde istifâde eden insân, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir hâlet verir. Kendi insâniyyeti dalâlette boğulmayan insân, o hâletten istifâde eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intâc eden vecihlerden, nümûne olarak “Beşini” beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve cazibedâr şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insânı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
İkincisi: İnsânın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsândaki nihayetsiz zaîflik ve âcizliği, bâzı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahatâ ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsân-ı mü’mine nur-u îmân ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nûrâniyyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’anı dinleyen insâna, Kur’andaki ilm-i hakikatı ve nur-u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insâna der ve isbat eder ki: “Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al, nukuşunu bırak, git…
Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet verme…
Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes…
Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma…
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme…
Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerim’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma…” gibi zâhir hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur’an şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniyye işaret ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
* * *
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]31 Ağustos 2011: 09:36 #795849Anonim
Onikinci Lema(Re’fet Bey’in iki cüz’î suali münâsebetiyle, iki nükte-i Kur’âniyenin beyânına dâirdir.)


Aziz sıddık kardeşim Re’fet Bey! Senin bu müsaadesiz zamanımda suallerin, beni müşkil bir mevkide bulunduruyor. Bu def’aki iki sualin çendan cüz’îdir. Fakat iki nükte-i Kur’âniyeye münâsebetdar olduklarından ve Küre-i Arza dâir sualiniz, Coğrafya ve Kozmoğrafyanın yedi kat zemin ve yedi tabaka semavâta tenkidlerine temas ettiğinden, bana ehemmiyetli geldi. Onun için sualin cüz’iyetine bakmayarak ilmî ve küllî bir sûrette, iki Âyet-i Kerîmeye dâir “İki Nükte” icmâlen beyân edilecek. Sen de cüz’î sualine karşı ondan hisse alırsın.
BİRİNCİ NÜKTE: “İki Nokta”dır.
Birinci Nokta:
Âyetlerinin sırrınca: Rızık doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâl’in elindedir ve hazine-i rahmetinden çıkar. Herbir zîhayatın rızkı, taahhüd-ü Rabbânîsi altında olduğundan, açlıktan ölmek, olmamak lâzım gelir.31 Ağustos 2011: 09:39 #795850Anonim
Halbuki zâhiren açlıktan ve rızıksızlıktan ölenler çok görünüyor. Şu hakîkatın ve şu sırrın halli şudur ki: Taahhüd-ü Rabbânî hakîkattır. Rızıksızlık yüzünden ölenler yoktur. Çünkü: O Hakîm-i Zülcelâl, zîhayatın bedenine gönderdiği rızkın bir kısmını ihtiyat için şahm ve içyağı sûretinde iddihar eder. Hatta bedenin her hüceyresine gönderdiği rızkın bir kısmını, yine o hüceyrenin bir köşesinde iddihar eder. İstikbâlde hariçten rızık gelmediği zaman, sarfedilmek üzere bir ihtiyat zâhiresi hükmünde bulundurur.
İşte bu iddihar edilmiş ihtiyat rızık bitmeden evvel ölüyorlar. Demek o ölmek, rızıksızlıktan değildir. Belki sû-i ihtiyardan tevellüd eden bir âdet ve o sû-i ihtiyardan ve âdetin terkinden neş’et eden bir marazla ölüyorlar. Evet zîhayatın bedeninde şahm sûretinde iddihar edilen rızk-ı fıtrî, hadd-i vasat olarak kırk gün mükemmelen devam eder. Hatta bir marazın veya bir istiğrak-ı ruhanî neticesinde iki kırkı geçer. Hatta bir adam, şedid bir inad yüzünden Londra mahpushânesinde yetmiş gün sıhhat ve selâmetle, hiçbirşey yemeden hayatı devam ettiğini, on üç -şimdi otuz dokuz- sene evvel gazeteler yazmışlar. Mâdem kırk günden yetmiş seksen güne kadar rızk-ı fıtrî devam ediyor ve mâdem Rezzâk ismi, gâyet geniş bir sûrette rûy-i zeminde cilvesi görünüyor ve mâdem hiç ümid edilmediği bir tarzda, memeden ve odundan rızıklar akıyor, baş gösteriyor. Eğer pür-şer beşer, sû-i ihtiyariyle müdahale edip karışmazsa, her halde rızk-ı fıtrî bitmeden evvel, o zîhayatın imdadına o isim yetişiyor, açlıkla ölüme yol vermiyor. Öyle ise: Açlıktan ölenler, eğer kırk günden evvel ölseler, kat’iyyen rızıksızlıktan değildir. Belki “Terkü’l-âdât mine’l-mühlikât” sırriyle, sû-i ihtiyardan gelen bir âdet ve terk-i âdetten neş’et eden bir illetten, bir marazdan ileri gelmiştir. Öyle ise: Açlıktan ölmek olmaz, denilebilir. Evet bilmüşahede görünüyor ki: Rızık, iktidar ve ihtiyar ile makûsen mütenasibdir.Meselâ: Daha dünyaya gelmeden evvel bir yavru, rahm-ı maderde ihtiyar ve iktidardan bütün bütün mahrum olduğu bir zamanda, ağzını kımıldatacak kadar muhtaç olmayacak bir sûrette rızkı veriliyor. Sonra dünyaya geldiği vakit, iktidar ve ihtiyar yok, fakat bir derece isti’dâdı ve bilkuvve bir hissi olduğundan, yalnız ağzını yapıştırmak kadar bir harekete ihtiyaç ile en mükemmel ve en mugaddi ve hazmı en kolay ve en lâtif bir sûrette ve en acib bir fıtratta, memeler musluğundan ağzına veriliyor. Sonra iktidar ve ihtiyara bir derece alâka peyda ettikçe, o kolay ve güzel rızık, bir derece, çocuğa karşı nazlanmağa başlar. O memeler çeşmeleri kesilir, başka yerlerden rızkı gönderilir. Fakat iktidar ve ihtiyarı, rızkı takib etmeye müsaid olmadığı için, Rezzak-ı Kerîm peder ve validesinin şefkat ve merhametlerini, iktidar ve ihtiyarına yardımcı gönderiyor. Her ne vakit iktidar ve ihtiyar tekemmül eder, o vakit rızkı ona koşmaz ve koşturulmaz. -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.