• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
6 yazı görüntüleniyor - 196 ile 201 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #799725
    Anonim

      HUTUVÂT-I SİTTE 2.3.HUTUVÂT-I SİTTE(DEVAMI)
      [TABLE]
      [TR]
      [TD] BEŞİNCİ HATVESİ:
      Der:
      “İrade-i Hilâfet, siyasetimin lehinde çıktı.”
      Şu vesveseye karşı deriz:
      Bir şahsın arzu-yu zâtîsi ve emr-i hususîsi başkadır, ümmet namına emin olarak deruhte ettiği emanet-i Hilâfetten hasıl olan şahsiyet-i mâneviyenin iradesi bambaşkadır. Bu irade bir akıldan çıkıp, bir kuvvete istinad ederek, âlem-i İslâmın maslahatını takip eder. Aklı ise, şûrâ-yı ümmettir; senin vesvesen değil. Kuvveti müsellâh ordusu, hür milletidir; senin süngülerin değildir. Maslahat da muhitten merkeze nazar edip İslâm için faide-i uzmâya tercih etmektir. Yoksa, aksine olarak merkezden muhite bakmakla âlem-i İslâmı bu devlete, bu devleti de Anadolu’ya, Anadolu’(yu) da İstanbul’a, İstanbul’u da hânedân-ı Saltanata tearuz vaktinde feda etmek gibi hod-endişâne fikir ve irade, değil Vahdeddin gibi mütedeyyin bir zât, hatta en fâcir bir adam da, yalnız ism-i hilâfeti taşıdığı için ihtiyarıyla etmez. Demek, mükrehtir. O halde ona itaat, adem-i itaattir.
      ALTINCI HATVESİ:

      Der ki:
      “Bana karşı mukavemetiniz beyhudedir. Müttefikiniz beraberken yapamadığınız şeyi şimdi nasıl yapacaksınız?”
      Şu vesveseye karşı deriz:
      En ziyade hile ve fitne kuvvetiyle ayakta duran azametli kuvvetin bizi ye’se düşürmüyor.
      Evvelâ: Hile ve fitne, perde altında kaldıkça tesir eder. Zâhire çıkmakla iflâs eder, kuvveti söner. Perde öyle yırtılmış ki, senin yalan, hile, fitne(n) hezeyana, maskaralığa inkılâp edip akim kalıyor. Bu defaki Anadolu’ya karşı…… gibi…
      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      adem-i itaat : itaatsizlik
      akim kalmak : sonuçsuz, verimsiz kalmak
      akis : yansıma
      âlem-i İslâm : İslâm dünyası
      arzu-yu zâtî : şahsî arzusu, isteği
      azametli : büyük
      bedel : karşılık
      beyhude : boşu boşuna
      deruhte etmek : yerine getirmek
      emanet-i Hilâfet : Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık emaneti
      emr-i hususî : özel emir
      evvelâ : öncelikle, ilk olarak
      fâcir : günahkâr
      faide-i uzmâ : en büyük fayda
      fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; baştan çıkarma
      hakikat : gerçek
      hânedân-ı Saltanat : Saltanat soyu
      hasıl olan : meydana gelen
      hatve : basamak, mertebe
      hezeyan : boş söz, saçmalama
      hod-endişâne : yalnız kendini düşünerek
      husumet : düşmanlık
      ihtiyar : dileme, istek, irade
      inkılâp etmek : dönüşmek
      irade : dileme, istek, kast etme
      irade-i Hilâfet : halifelik makamının kararı, hükmü
      ism-i hilâfet : hâlifelik ismi
      istinad etmek : dayanmak
      itaat : emre uyma
      maksat : amaç, gaye
      maskaralık : gülünç olma
      maslahat : fayda, gaye
      menba : kaynak
      muhit : çevre, etraf
      mukavemet : direnç, karşı koyma
      mükreh : zorlanan
      müsellâh : silâhlanmış, silâhlı
      mütedeyyin : dindar
      müttefik : ittifak etmiş, birleşmiş
      namına : adına
      nazar etmek : bakmak
      şahsiyet-i mâneviye : belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen tüzel kişilik, mânevî kişilik
      şûrâ-yı ümmet : milletin şûrâsı, Müslüman kanaat önderlerinin görüşü
      tağyir etmek : değiştirmek
      tearuz : çatışma, birbirine zıt düşme
      tesir etmek : etki etmek
      ümmet : millet, topluluk
      vesvese : kuruntu, şüphe
      ye’se düşürmek : ümitsizliğe düşürmek
      zâhir : açık


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      [h=1]Çağın büyük müfessiri Bediüzzaman[/h] Yazılar | barlanur | 21 Ekim 2010 14:21
      [HR][/HR]

      (Bediüzzaman Said Nursi, 1876 – 1960 yılları arasında yaşadı. Ülkemizde ve ülkemiz dışında milyonlarca insan Onun Risale-i Nur isimli tefsirinden istifade etti. O, hep “Nurlar Vadisinde” gezdi. Karanlık vadilerde gezenler, yarasanın ışıktan hoşlanmaması misali bu nurdan rahatsızlık duydu. Ama O, aldırmadı. “Elimizde nur var, topuz yok. Nur kimseyi incitmez, ışığıyla okşar” dedi ve yoluna devam etti… Bu araştırmamızda, kendisinin hayatına, fikirlerine ve mücadelesine kuşbakışı bir bakışla bakmaya çalışacak, doğrudan eserlerinden alınan cümlelerle bazı değerlendirmelerde bulunacağız.) Kur’an Müfessiri Bediüzzamanın en belirgin vasfı, Kur’an müfessiri olmasıdır. Bu konuda şöyle der: “Kur’an-ı Hakîm’in dergâhında, bir dilenci hâdim hükmündeyim.” “Derd benimdir, deva Kur’anındır.” Yazmış olduğu Risale-i Nur külliyatı, ayetlerin ve hadislerin yorumundan ibarettir. Risaleler müstakil bir dava olmayıp, İslam davasının izah ve isbatından ibarettir. Çağın Önünde Bir Âlim Bediüzzaman, çağın gereklerini anlamış ve ona göre hizmetini yapmış bir İslam âlimidir. Bazıları bu zamanın şartlarıyla eski zamanın şartlarını birbirinden ayırt edememişler, adeta zamanımıza gelememişlerdir. O, bu konuda şu veciz ölçüyü ortaya koyar: “Eski hal muhal… Ya yeni hal veya izmihlal!” Yani, zaman değişmiştir. Zamanın çarklarını geriye doğru çeviremeyiz. Ya yeni hale uyum sağlanacak veya durum çok vahim olacaktır. Eski devirlerde bileği kuvvetli olan galip gelirmiş. Ama artık günümüzde bilim ve fen ön plana çıkmış. Kaliteli aydın bir insan, sıradan binlerce kişiye bedel olabilir. Kim daha ziyade bilim ve fenne dayanırsa, o galip gelir. Yabancılar bununla bize galip geldiler. Artık sadece kalbin cesur olması yetmemektedir. Geleceğe yatırım Ahirzaman, manen kış bir mevsimdir. Pek çok âlim bu kışın şiddetinden feryad eder, ama nedense kıştan sonra gelecek bahara bir hazırlık yapmazlar. Bediüzzaman ise şöyle der: “Çiçekler baharda gelir. Öyle kudsî çiçeklere zemin hazır etmek lâzım gelir.” Hizmet insanı Bazı âlimler vardır, kendi köşelerinde kalmış, ilmini başkalarıyla pek paylaş(a)mamıştır. Bediüzzaman ise bir “hizmet adamı”dır. O, şöyle der: “Bir adamın kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o kimse tek başıyla küçük bir millettir.” İnsan, sosyal bir varlıktır. Hayvan gibi bir postla yaşayamadığından, toplum halinde yaşamaya mecburdur. Toplum halinde yaşamanın da, kolaylıklarıyla beraber, bir takım sorumlulukları vardır. Her insan kendi çapında başkalarını da düşünmekle mükelleftir. Bediüzzaman, “Âlim olan mazur değildir.” der. Kendisi âlim biri olarak şunu söyler: “İlim itibariyle insanlara bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim.” O, hizmet etmeyi doğal bir görev olarak görür. Arı için bal vermek ne kadar doğalsa Bediüzzaman için de Kur’ana hizmet etmek, insanları aydınlatmaya çalışmak o derece doğaldır. Etrafı aydınlatmak isteyen nice insan yangın çıkarmakla suçlandığı gibi, bazıları da Bediüzzamana nedense ön yargıyla bakmışlardır. O, bunlara şöyle cevap verir: “Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok.” “Ben başka maksaddayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış.” İçimizden Biri Bir batılı “yolu sormuyorum, arkadaş arıyorum” der. Bediüzzaman da benzeri bir şekilde kendine mürid değil dava arkadaşı arar. O, çevresindekileri her söylediğini düşünmeden onaylayan kimseler olarak değil, araştırmacı muhakkikler olarak yetiştirmek ister. Bu meyanda şöyle der: “Hiçbir müfsid ben müfsidim demez. Daima suret-i haktan görünür. Yahut bâtılı hak görür. Evet, kimse demez ‘ayranım ekşidir.’ Fakat siz mihenge vurmadan almayınız. Zîrâ çok silik söz ticarette geziyor. Hatta benim sözümü de, ben söylediğim için hüsn-ü zan edip tamamını kabul etmeyiniz. Belki ben de müfsidim veya bilmediğim halde ifsad ediyorum. Öyle ise her söylenen sözün kalbe girmesine yol vermeyiniz. İşte size söylediğim sözler hayalin elinde kalsın, mihenge vurunuz. Eğer altın çıktı ise kalpte saklayınız. Bakır çıktı ise çok gıybeti üstüne ve bedduayı arkasına takınız, bana reddediniz, gönderiniz.” Bir kısım toplum önderleri kendilerini adeta kusursuz göstermek için gayret sarfederken, O şöyle der: “Ben nefsimi herkesten ziyade nasihata muhtaç görüyorum.” Ayrıca, kendisini hatasız zannetmenin hatalarına şöyle dikkat çeker: “Aziz kardeşlerim! Üstadınız lâyuhtî (hatasız) değil. Onu hatasız zannetmek hatadır.” “Biliniz, kardeşlerim ve ders arkadaşlarım! Benim hatamı gördüğünüz vakit serbestçe bana söyleseniz mesrur olacağım. Hattâ başıma vursanız, ‘Allah razı olsun’ diyeceğim. Hakk’ın hatırını muhafaza için başka hatırlara bakılmaz.” Karizmatik bir lider Lider bir insan, beraber yürüdüğü insanları onure etmeyi bilir, bir problem olduğunda en tatlı bir şekilde halleder, hatta gerekirse etrafta suçlu aramak yerine kendini suçlu olarak görür. Bediüzzamanın etrafında bulunan bazı kimseler kendi aralarında bir problem yaşadıklarında O, şu ibretli mektubu gönderir: “Kardeşlerimden ricâ ederim ki: Sıkıntı veya ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan arkadaşlardan sudur eden fena ve çirkin sözlerle birbirine küsmesinler ve “haysiyetime dokundu” demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete fedâ ederim.” Zühd insanı Zühd, kalben dünyayı terk etmektir. Bediüzzaman, şayet istese dünyada saltanat sürebileceği halde, sade bir hayatı tercih etmiştir. Hediye kabul etmemesi buna güzel bir örnektir. Aslında hediyeleşmek sünnettir. Ama bazı özel durumlarda hediye almamak daha isabetli olur. Mesela, adaletiyle meşhur Ömer bin Abdülaziz, Emevi hükümdarı olduktan sonra hediye almadı. Kendisine “sünnete muhalif olarak niçin hediye almıyorsun?” diye sorulduğunda şu cevabı verirdi: “Hz. Peygamber zamanında hediye gerçekten hediye idi. Ama günümüzde rüşvet haline geldi.” Bediüzzaman hediye almama sebebini şöyle anlatır: “Mühim bir tüccar dostum otuz kuruşluk bir çay getirdi, kabul etmedim. “İstanbul’dan senin için getirdim, beni kırma” dedi. Kabul ettim, fakat iki kat fiatını verdim. Dedi: “Ne için böyle yapıyorsun, hikmeti nedir?” Dedim: Benden aldığın dersi, elmas derecesinden şişe derecesine indirmemektir. Senin menfaatin için, menfaatimi terk ediyorum. Çünkü dünyaya tenezzül etmez, tama’ ve zillete düşmez, hakikat mukabilinde dünya malını almaz, tasannua mecbur olmaz bir üstaddan alınan ders-i hakikat elmas kıymetinde ise, sadaka almaya mecbur olmuş, ehl-i servete tasannua muztar kalmış, tama’ zilletiyle izzet-i ilmini feda etmiş, sadaka verenlere hoş görünmek için riyakârlığa temayül etmiş, âhiret meyvelerini dünyada yemeğe cevaz göstermiş bir üstaddan alınan aynı ders-i hakikat, elmas derecesinden şişe derecesine iner. İşte sana manen otuz lira zarar vermekle, otuz kuruşluk menfaatimi aramak, bana ağır geliyor ve vicdansızlık telakki ediyorum. Sen madem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme! O da bu sırrı anladıktan sonra kabul etti, gücenmedi.” Şefkat insanı O, bahar çiçeklerinin solmasından ızdırap duyacak kadar engin bir şefkate sahiptir. İhtiyarlara yönelik yazdığı “İhtiyarlar Risalesinde” geçen şu ifadelerinde, bu engin şefkatin yansımalarını açıkça görmekteyiz: “Sizin en ihtiyarınız her ne kadar zahiren benden yaşlı ise de, manen ben onlardan daha ziyade ihtiyarlığımı tahmin ediyorum. Çünki fıtratımda rikkat-ı cinsiye ile acımak hissi ziyade bulunduğundan, kendi elemimden başka binler kardeşlerimin elemlerini de o şefkat sırrıyla çektiğimden, yüzler sene yaşamış gibi ihtiyarım. Ve siz ne kadar firak (ayrılık) belasını çekmiş iseniz, benim kadar o belaya maruz kalmamışsınız. Çünkü oğlum yoktur ki yalnız oğlumu düşüneyim. Bendeki fıtrî olan bu ziyade acımaklık ve şefkat, binler Müslüman evlâdlarının, hattâ masum hayvanların teellümlerine karşı dahi bir rikkat, bir elem, o sırr-ı şefkat ile hissediyordum. Hususî bir hanem yoktur ki fikrimi yalnız ona hasredeyim; belki bu memleket ile ve belki âlem-i İslâmın kıt’asıyla hanem gibi, hamiyet-i İslâmiye noktasında alâkadarım. Ve o iki büyük hanedeki dindaşlarımın elemleriyle müteellim ve firaklarıyla mahzun oluyorum!” Bir aile reisinin kendi ev ve evladıyla alakadar olması gibi, Bediüzzaman bütün vatan evladını kendi çocukları ve tüm İslam Dünyasını kendi evi olarak kabul etmiştir. 1952 de Eşref Edib’in kendisiyle yaptığı bir röportajda ifade ettiği şu cümleler O’nun iç dünyasını tahlilde bize mühim ipuçları sunar: “Bana ıztırap veren, yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir… Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa! Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur. Bana, ‘Sen şuna buna niçin sataştın?’ diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler! Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum.” Dâhili ve Harici Cihad Farkı Bazıları “cihad” denildiğinde “savaş” anlasalar da, cihad savaş demek değildir. Cihad kelimesi, cehdetmek, gayret göstermek anlamındadır. Çevremize baktığımızda, büyük bir faaliyet ve hareketlilik gözümüze çarpar. Kavram olarak cihad, bu faaliyet ve hareketliliğin Allah yolunda yönlendirilmiş şeklidir. Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihad ile, dış düşmanlara karşı yapılacak cihadı çok net ifadelerle birbirinden ayırır. Sözgelimi, dıştan bir ülke saldırdığında silahla karşılık verilir ve savaşılır. Ama ülke dâhilinde yapılacak olan cihad, manevi bir mücadeledir. Kendisinin ifadesiyle: “Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz. …Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir… Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir… Vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. …Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. …Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz.” Müsbet Hareket: Ülke dâhilinde yapılacak cihadda en mühim bir esas müsbet hareket etmektir. Bediüzzamanın ifadesiyle: “Aziz kardeşlerim, Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.” “Din dahilde menfi bir tarzda istimal edilmez.” (Yani din ülke içinde menfi olaylara alet edilemez.) Yapılması gereken, · insanları dine meylettirmek · onları teşvik etmek · dinî görevlerini hatırlatmaktır. Yoksa “dinsizsiniz!” dese onları tecavüze sevkeder. Din aslında hiçbir zümrenin tekelinde değildir. Herkesin hak dinden istifade etmek, hem hakkı, hem görevidir. Müsbet hareket, “kahrolsun karanlık!” demek yerine bir mum yakmayı öğretir. Batıl ilahlara sövmek yerine Allah’ın adını anmayı ders verir. Müsbet hareket, yıkmayı değil yapmayı, tahribi değil tamiri esas alır. Müsbet hareket, başkalarının kusur ve noksanlarını ortaya koymak yerine, İslamın güzelliğini ilan etmeyi öğretir. Müsbet hareket, mutedil hareketi netice verir, insanı taşkınlık ve şaşkınlıktan kurtarır, fevrî davranışlara sed çeker. Müsbet hareket, görünüşte pasif, ama gerçekte en etkili bir metottur. Meşhur örnek ile anlatmak gerekirse, rüzgar ve güneş yolda giden bir adamın sırtındaki paltoyu çıkartmak için bahse girmişler. Önce rüzgar denemiş, gittikçe sür’atini artırarak adamın paltosunu çıkarmaya çalışmış. O şiddetini artırdıkça adam paltosuna daha şiddetle sarılmış. Ardından güneş devreye girmiş, hararetini azıcık artırması adamın paltoyu çıkarmasına yetmiş. İşte müsbet hareket, temsildeki güneşin hareketine benzer. İlk bakışta ortalıkta bir şey yok gibidir. Ama sonuca baktığımızda muhteşem bir sonuç bizi beklemektedir. Cahilliğe-Fakirliğe-Ayrılığa Karşı Cihad: 20. yüzyılın başlarında, Bediüzzaman ülke dâhilinde yapılacak cihadla ilgili olarak şu hedefi gösterir: “Bizim düşmanımız, ‘cehalet, zaruret, ihtilaftır.’ Bu üç düşmana karşı ‘san’at, marifet, ittifak’ silahıyla cihad edeceğiz.” Aradan geçen bir asırlık zaman biriminde bu üç düşmanla yapılan cihad henüz kazanılmış değildir. Cahillik, ekonomik geri kalmışlık ve Müslümanlar arasında ayrılık hâlâ devam etmektedir. Yaşadığımız çağa “bilgi ve teknoloji çağı” adı verilmektedir. İlk emri “oku!” olan bir dinin mensupları bu meselede çağa ayak uydurmada zorlanmamaları gerekir. Öte yandan, ekonomik alanda nice gayr-ı Müslim ülke Müslümanlardan daha ileri vaziyettedir. Böyle bir durum ise, İslamın evrensel intişarına ciddi bir engeldir. Ayrıca, aynı dine mensup olan, aynı gaye için çalışan, aynı değerleri paylaşan Müslümanların adeta “ittifak etmeme hususunda ittifak etmeleri” acı bir gerçektir. İşte, bu üç düşmana karşı verilecek mücadele, Müslümanları canlandıracak, evrensel barışa muazzam bir katkıda bulunacaktır. Sivil itaatsizlik: Bediüzzaman 1926-1950 yılları arasında sürgün hayatı yaşadı, bu arada üç defa hapsedildi. Vefat ettiği yıl olan 1960’a kadar da gözetlemeler devam etti. Fakat O, hiçbir zaman devlete isyan eden biri olmadı ve talebelerini de öyle hareketlerden alıkoydu. Şüphesiz O’nun bu tarz tavrı, o dönemlerde yapılan bir takım yanlışları kabul etmek anlamına gelmiyordu. Kendisinin mahkemede kullandığı şu ifadelerinde bu noktayı açıkça görebiliriz: “Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır. Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz.” Bediüzzamanın savunduğu bu ince noktalar, artık günümüzde evrensel hukuk çerçevesinde gittikçe yükselen kıymetler halini almaktadır. Din ve vicdan hürriyeti, fikir hürriyeti gibi değerler dünyanın her tarafında genel kabul görmeğe başlamıştır. Bediüzzaman yanlış uygulamalara “fikren ve kalben taraftar olmadıklarını” açıkça beyan etmekten çekinmez. Fakat bu yanlış uygulamalardan hareketle isyan cihetine de gitmez. Böyle bir hareketin çok acı sonuçlar doğurabileceğini nazara verir. İdarede olanlara şöyle seslenir: “Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde “kalp de bizi sevsin” demeye?” Bediüzzamanın nazara verdiği “bir şeyi reddetmek başkadır ve onun ile amel etmemek bütün bütün başkadır” manası günümüz dünyasında geniş revaç bulmaktadır. Özellikle sivil toplum kuruluşları mevcut hükümetlerin yanlışları olduğunda harekete geçip bu yanlışların önünü almaya çalışmaktadırlar. Bu bir isyan değildir, ama aynen kabul de değildir. Hata hata olarak görülmekte, bünyede zarar vermeksizin tedavisi cihetine gidilmektedir. Asayiş muhafızı: Bediüzzaman asayişi “her türlü dünyevi saadetin esası” olarak görür. “Yüz ruhum olsa asayişe feda ediyorum” der. Talebelerini de asayişin manevi muhafızları olarak yetiştirir. Uhuvvet Risalesinde verdiği şu örnek konunun daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır: “Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.” Terör eylemlerinde ise böyle bir ince ölçü, böylesine insaflı bir yaklaşım asla söz konusu değildir. Terörün hâkim olduğu toplumlar mayınlı arazi gibi güvenden uzak olur. Her an bir bomba patlayabilir, her an serseri bir kurşun hedefe veya bir masuma isabet edebilir. Bir Müslüman, eğer dini gerçek şekliyle biliyorsa asla terörist olamaz. Ancak “dinde hassas, aklî muhakemede noksan” bazıları hemen her toplumda görüldüğü gibi, İslam toplumlarında da bulunabilir. Böylelerinin yanlışlarıyla İslamı ve Müslümanları karalamaya çalışmak akla- mantığa ve insafa sığan bir tavır olamaz. Siyasetüstü Bir Kur’an Hizmeti: Siyaset, yönetime talip olmaktır. Şüphesiz bazıları siyaseti esas alıp hizmet etmeye çalışabilirler ve hizmet de edebilirler. Bediüzzaman ise siyasetüstü bir hizmet metoduyla insanlara faydalı olmaya çalışır. Bediüzzaman “Kur’ân ve iman hizmetinin kendisini siyasetten men ettiğini söyler ve bunu şöyle açıklar: “Hakaik-i imaniye ve Kur’âniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyasetle âlûde olsaydım, elimdeki o elmaslar, kandırılabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir siyaset propagandası değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara âdi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde, ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.” İşte böyle ciddi sebeplerden dolayı siyasetin içine girmeden vatan evladına faydalı olmaya çalışan Bediüzzaman, siyasilere de zaman zaman mektuplar göndererek Kur’an- iman hesabına tavsiyelerde bulunur. Bu siyasetüstü metodun sonucu olarak, çeşitli partilere mensup kimseler günümüzde de O’nun eserlerinden istifade etmektedirler. Medenilere Galebe: 14 asırlık İslam tarihine baktığımızda gayr-ı Müslimlerle yapılan pek çok kanlı savaşlar görürüz. Günümüzde dıştan bir saldırı olduğunda “sıcak savaş” bir hak, hatta bir görev olmakla beraber, Bediüzzaman normal şartlar altında barış ve diyaloğa taraftardır. Bunu şöyle ifade eder: “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşîler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.” İslamın güzelliğini fiilen göstermek onu en güzel bir şekilde temsil ve tebliğ etmek anlamına gelir. Bu layıkıyla yapıldığında dünyanın her tarafından nice insanlar gruplar halinde İslama koşacaklardır. Kendisinin şu cümleleriyle konuyu noktalayalım: “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz… Şimdi ekilen tohumlar, zemininizde çiçek açacaktır.” Prof. Dr. Şadi Eren

      #799727
      Anonim

        MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 3.7.LEM’ALAR(DEVAMI)
        ALTINCI LEM’A
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Cenâb-ı Hak, bütün cüz ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ ettiği gibi, aktar-ı semâvat ve arzı, hâtem-i vahidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ,

        فَانْظُرْ اِلٰۤى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْىِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۤ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْىِ الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ
        1

        âyetinin işaret ettiği ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlâhîye bakınız ki, pek çok garip garip haşirleri, acip acip neşirleri göresiniz!
        Evet, bilhassa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen mahlûkatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır Lâkin, bilinmez bir hikmete binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserîsinde, iade edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, hemen hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır denilebilir. Her ne ise, misliyet, ayniyet mevzuu bahis değildir. Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin suhulet-i haşrine delâlet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler.
        İşte, birbirine muhalif, nihayet derecede karışık olan o envâ-ı kesireyi kemâl-i imtiyazla ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazâne iade etmek,
        nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahip olan Zât-ı Zülcelâlin hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır.
        Ve keza, sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz, kemâl-i intizamla üç yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, herşeyin içyüzü, herşeyin kilidi onun elindedir. Ve hiçbirşey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez.
        Hülâsa: Sath-ı arzda, altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlûkatın icadında görünen şu intizamlar, suhuletler, sür’atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet, her bahar mevsiminde pek hakîmâne, basîrâne, kerîmâne faaliyetler başlar ve harikulâde san’atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat, kemâl-i sür’atle, suhuletle, muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
        İşte, bu harikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir mekânda olmadığı halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hâzır ve nâzırdır.

        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
        1 : “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine: Yeryüzünü ölümünün ardından nasıl diriltiyor? Bunu yapan, elbette ölüleri de öylece diriltecektir; O herşeye hakkıyla kàdirdir.” Rum Sûresi, 30:50.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] acip : hayret verici
        aktar-ı semâvat ve arz : gökyüzünün ve yeryüzünün dört bir yanı, her tarafı
        arz : dünya
        ayniyet : aynı oluş
        bahis : konu

        basîrâne : görerek, bilerek
        beşer : insanlık
        bilhassa : özellikle
        binaen : dayanarak
        Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah

        cereyan etmek : olmak, geçmek, yapılmak
        cüz : bir bütünü oluşturan bölümler-den herbiri, parça
        cüz’î : tikel, bir sınıfın bireyi, fert
        delâlet etmek : delil olmak, işaret etmek
        ekserî : çoğunluk
        emsal : denk, benzer
        envâ-ı kesire : pek çok türler, çeşitler
        galatsız : hatasız, yanlışsız
        gayr : diğer, başkası

        hakîmâne : çok hikmetli bir şekilde
        haltsız : yanlışsız, karıştırmadan

        harikulâde : olağanüstü, hayranlık verici
        has : özel

        hasretmek : özgü kılmak
        haşir : toplanma; diriliş; mevsimlerle birlikte yaşanan ve haşri andıran gelişmeler

        haşir ve neşir : öldükten sonra âhirette tekrar diriltilerek Allah’ın huzurunda toplanılması ve bütün gerçeklerin sergilenmesi
        hâtem : mühür

        hâtem-i has : özel mühür
        hâtem-i İlâhî : İlâhî mühür, damga
        hâtem-i vahidiyet : her şeyi kaplayan birlik mührü

        hâzır ve nâzır : her an her yerde olan ve gören
        Hebenneka : tarihte ahmaklığıyla meşhur bir şahsiyet
        hikmet : bir gaye ve faydaya yönelik olma

        hülâsa : özet olarak
        iade etmek : tekrar yapmak

        icad : var etme, yaratma
        ihya : hayat verme, diriltme

        imtiyaz : birbirinden farklı olan varlıkları kolaylıkla birbirinden ayırma
        karib : yakın
        kaside : övgü şiiri
        kemâl-i imtiyaz : varlıkları birbirinden eksiksiz bir şekilde ayırt etme

        kemâl-i intizam : eksiksiz bir mükemmellikte olan düzen
        kemâl-i sür’at : eksiksiz, mükemmel bir hızla
        kerîmâne : çok lütufkâr ve cömert bir şekilde
        keyfiyet : hal, özellik

        keza : aynı, aynı biçimde
        kudret : güç, iktidar
        küll : bütün, bir şeyin tamamı
        küllî : belli bir sınıfın fertlerini içine alan; tür, cins; tümel
        lâkin : ama, fakat
        mahlûkat : yaratılmışlar, varlıklar
        mecmu-u kâinat : kâinatın tamamı
        medih : övgü, şükür
        mevzu : konu, bahis
        mezkûr : anılan, ifade edilen
        misal : örnek
        misliyet : benzerlik
        muhalif : zıt, ters

        muhit : herşeyi içine alan, kuşatan
        muntazaman : düzenli olarak
        mümtazâne : birbirinden farklı bir şekilde

        nakışlı : işlemeli, süslü
        nefh-i ruh : ruhun üflenmesi
        neşir : yayılma; bahar mevsiminde sayısız canlı varlıkların hayat bulup ortaya çıkmaları
        nevi : tür
        nihayet : son

        nihayetsiz : sonsuz
        risale : mektup; küçük bir kitabı andıran ve Allah’ı tanıtan varlık
        rububiyet : Rablık; herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması
        saha-i vücud : vücut sahası, varlık alanı
        Sâni : her şeyi san’atla yaratan Allah
        Sâni-i Zülcelâl : büyüklük ve yücelik sahibi olan ve her şeyi san’atlı bir şekilde yapan Allah

        sath-ı arz : yeryüzü
        sehivsiz : hatâsız
        sikke : damga, mühür
        sikke-i ehadiyet : Allah’ın herbir varlık üzerinde birliğini gösteren mühür
        sikke-i mahsusa : özel mühür

        suhulet : kolaylık
        suhulet-i haşir : haşrin kolaylığı

        tasarruf-u azîm : büyük tasarruf, icraat
        temsil eden : benzer bir örnekle mühim bir hakikati ortaya koyan
        teveccüh : ilgi, yönelme
        vaz’ etmek : koymak, yerleştirmek

        Zât : Allah
        Zât-ı Zülcelâl : sonsuz büyüklük sahibi ve şanı yüce Allah


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #799728
        Anonim

          Evamir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evamir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükafat ve mücazatın ekseri ahirette; ikincisinde, ağlebi dünyada olur. Mesela: Sabrın mükafatı zaferdir, ataletin mücazatı sefalettir, sa’yin sevabı servettir, sebatın mükafatı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.

          (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 96)

          Lügatler
          Ağleb :en çok, daha çok, ekseriya, çoğunluk, genellik
          Âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
          Atalet :tembellik, işsizlik, boş durmak, hareketsizlik
          Ekser :pek fazla, daha çok, çoğunluk
          Evamir-i şer’iye :şeriatın emirleri
          Evamir-i tekviniye : Cenâb-ı Hakkın yaratmaya yönelik emirleri ve kanunları
          Galebe :üstün gelme
          Hakikat: gerçek
          İtaat :söz dinlemek, alınan emre uymak, boyun eğmek
          Mücazat :cezalar, suçlara verilen karşılıklar, mükâfat veya ceza şeklinde verilen karşılıklar
          Müsavat :eşitlik, denklik
          Sa’y :çalışma, gayret etme, emek
          Sebat :kararlı olmak, yerinden ayrılmamak, sözünde durmak
          Sefalet :perişanlık, yoksulluk
          Servet :mal, mülk, zenginlik

          #799731
          Anonim

            Suriye’deki karışıklık Türkiye’de niye olmaz?
            14 Kasım 2011 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi

            Bismillahirrahmanirrahim
            Şimdi umum beşerde sulh-u umumî için, yani beşerin ifsad edilmemesi için çareler aranıyor, paktlar kuruluyor. Ve madem bu hükümet-i İslâmiye musalâhat-ı umumiye ve hükûmetin selâmeti için, Yugoslavya’ya, tâ İspanya’ya kadar onları okşayarak dostluk kurmaya çalışıyor.
            İşte bunların çare-i yegânesinin bir delili olarak gösteriyoruz ki, tesis edilecek Şark Darülfünununun ilk müteşebbisinin bir ders kitabı olan ve ulûm-u müsbete ve fenniye ile ulûm-u imaniyeyi barıştıran ve bu otuz seneden beri bütün feylesoflara meydan okuyan ve resmî ulemaya dokunduğu ve eski hükûmetle resmen mübareze ettiği halde bütün bunlar tarafından takdir ve tahsine mazhar olan ve mahkemelerde beraat kazanan Risale-i Nur’un bu vatan ve millete temin ettiği âsâyiş ve emniyettir ki, İslâm memleketlerinde, hususan Fas’ta, Mısır ve Suriye ve İran gibi yerlerde vuku bulan dahilî karışıklıkların bu vatanda görülmemesidir.
            İşte, nasıl ki bu vatan ve millette Risale-i Nur-emniyet ve âsâyişin ihlâline sair memleketlerden daha ziyade esbap bulunmasına rağmen-âsâyişi temin etmesi gösteriyor ki, o Doğu Üniversitesinin tesisi, beşeri müsalemet-i umumiyeye mazhar kılacaktır. Çünkü şimdi tahribat mânevî olduğu için ona mukabil tamirci mânevî bir atom bombası lâzımdır.
            İşte, bu zamanda tahribatın mânevî olduğuna ve ona karşı mukabelenin de ancak tamirci mânevî atom bombasıyla mümkün olabileceğine kat’î bir delil olarak, üniversitenin mebde’ ve çekirdeği olan Risale-i Nur’un bu otuz sene içerisinde Avrupa’dan gelen dehşetli dalâlet ve felsefe ve dinsizlik hücumlarına bir sed teşkil etmesidir. O mânevî tahribata karşı Risale-i Nur tamirci ve mânevî bir atom bombası olmuş. (Emirdağ Lâhikası)
            Bediüzzaman Said Nursi
            SÖZLÜK:
            bahr-i umman : çok büyük deniz, okyanus, derya
            banknot : karşılığı altın olarak bankada bulunan kâğıt para
            bedel : yerine
            beyan etmek : açıklamak
            biçare : çaresiz
            cihanşümul : dünya çapında, evrensel
            darülfünun : üniversite
            devr-i Cumhuriyet : Cumhuriyet devri, dönemi
            hakikat : gerçek, doğru
            himayetkârâne : koruyucu olarak
            hükûmet-i İslâmiye : İslâm hükümeti
            iptida : başlangıç
            katre : damla
            küşad : açma, açılış
            mebus : milletvekili
            Meclis-i Meb’us : Mebusan Meclisi; Millet Meclisi
            misillu : gibi, benzeri
            muhalif : aykırı
            niyaz etmek : dua etmek, yalvarmak
            nüsha : kopya
            rahmet-i İlâhî : Allah’ın rahmeti, şefkat ve merhameti
            şark : doğu
            tahrifçi : bozguncu
            tahsis etmek : ait kılmak, ayırmak
            tecrid : yalnız; yalnız bırakılmış
            tesis : kurma
            vaiz-i umumî : genel vaiz
            vuku : gerçekleşme, meydana gelme
            âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
            beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
            beşer : insanlar
            çare-i yegâne : tek çare
            dahilî : içe ait
            dalâlet : hak yoldan sapkınlık
            darülfünun : üniversite
            emniyet : güvenlik
            esbap : sebepler
            hususan : özellikle
            hükümet-i İslâmiye : İslâm hükümeti
            ifsad edilmek : bozulmak
            ihlâl : bozma, karıştırma
            kat’î : kesin
            mânevî : maddî olmayan, mânâ ile ilgili olan
            mazhar : erişme, nail olma
            mebde’ : başlangıç
            mukabele : karşılık verme
            mukabil : karşılık
            musalâhat-ı umumiye : herkes için geçerli faydalar
            mübareze etmek : karşı koymak, mücadele etmek
            müsalemet-i umumiye : herkesi içine alan barış ve huzur
            müteşebbis : girişimci
            pakt : antlaşma
            resmî : devletin olan, devlete ait
            sair : diğer, başka
            selâmet : esenlik, güven
            sulh-u umumî : herkesi içine alan barış
            tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
            tahsin : güzel bulma, güzelliğini ilân etme
            temin etmek : sağlamak
            tesis : kurma, yerleştirme
            teşkil etmek : oluşturma, meydana getirme
            ulema : âlimler
            ulûm-u imaniye : imanla ilgili ilimler
            ulûm-u müsbete ve fenniye : müsbet bilimler ve fenler; ispata dayalı pozitif ilimler ve fenler
            umum : bütün
            vuku bulan : meydana gelen
            alâkadar : alâkalı, ilgili
            âlem-i İslâm : İslâm dünyası
            Arabî : Arapça
            beynelmilel : milletler arası, uluslararası
            cihandeğer : dünyalara değer
            ebede kadar : sonsuza kadar
            elyak : daha lâyık
            ezan-ı Muhammedî : Hz. Muhammed’in tebliğ ettiği dinin ezanı; tevhidi ilân etmek amacıyla yüksek sesle yapılan kutsal davet
            feyiz : bereket, bolluk
            hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esaslar
            hasıl olan : meydana gelen
            havale edilme : gönderilme, bırakılma
            hayır : iyilik, güzellik
            hususan : özellikle
            hükûmet-i İslâmiye : İslâm hükümeti
            ihya : hayat verme, canlı hâle getirme
            intibah : uyanma
            irtica : gericilik
            istikbal : gelecek
            itibar : saygınlık
            kemâl-i takdir ve tahsin : mükemmel bir takdir ve güzel bulma; çok beğenme
            lemean etmek : parıldamak, ışık saçmak
            mahiyet : temel nitelik, özellik
            medar : sebep, kaynak
            misl : benzer
            muhalif : aykırı
            müessese : kuruluş, kurum
            nazar : bakış, dikkat
            nevi : tür, çeşit
            sulh-u umumî : herkesi içine alan barış
            şeâir-i İslâmiye : İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler
            tehir : erteleme, sonraya bırakma
            temin etmek : sağlamak
            terakkî : yükselme, ilerleme
            yâd edilme : anılmak

            #799813
            Anonim

              MESNEVİ-İ NURİYE DERSLERİ 3.10.LEM’ALAR(DEVAMI)
              ONUNCU LEM’A
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayatla herbir cüz ve cüz’îye ve herbir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darb edilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle: Envâ ve külliyat üstüne vaz edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki:

              Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaratılışlarındaki suubet ve suhulet birdir. Çünkü ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hâsıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesireye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları suhuletçe bir olur. Ve aralarında yaratılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlat ve edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir.

              Meselâ: Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ve edevat lâzımdır. Ve keza, bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek bir nüshanın tab’ı, daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara başvurulursa, bir kaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir.

              Evet, kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur. Demek, dağınık bir nev’in icadındaki suhulet-i harika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.

              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              adem : hiçlik, yokluk
              âlât : aletler
              aynen : tıpkı, tıpkısı, tamamıyla
              âzâ-yı esasiye : temel organlar

              beyan : açıklama, izah
              binaenaleyh : bundan dolayı
              cihazat : cihazlar, donanım
              cins : tür, çeşit

              cüz : bölüm, kısım, parça
              cüz’î : küçük

              darb edilen : basılan; vurulan
              delâlet etmek : delil olmak, göster-mek
              derece-i imtinâ : imkânsızlık derecesi, olması mümkün olmamak
              edevat : edatlar; araçlar
              efrad : fertler
              envâ : çeşitler, türler
              eser-i san’at : san’at eseri
              eyâdi-i kesire : çok eller
              hasıl olmak : meydana gelmek

              heyet-i mecmua : genel yapı, bütün fertlerin tamamı
              icad : var etme, yaratma
              ihya : hayat verme, diriltme
              inşa : belirli unsurları kullanarak yaratma
              isnad etmek : dayandırmak
              istilzam etmek : gerektirmek; şart kılmak
              ittihad : bir ve tek olma
              kesret : çokluk
              keyfiyet : durum, nitelik, özellik
              keza : aynı, aynı biçimde
              kezalik : bunun gibi
              kıyasen : karşılaştırmak suretiyle
              külfet : güçlük

              küll : bütün
              küllî : bir sınıfın, bir türün bütün fertleri içine alan; tür, cins; kapsamlı varlık

              külliyat : türler ve cinsler gibi topluluklar
              malûm : bilinen, belli
              mecburiyet : zorunluluk
              meşakkat : sıkıntı, zorluk, zahmet
              mevcudat : varlıklar

              mezkûr : anılan, sözü geçen
              misal : benzer, örnek
              muhaliyet : imkânsızlık, olma ihtimâli asla bulunmama
              müşabehet : benzeyiş
              müteşabih : birbirine benzeyen, aralarında benzerlik olan
              mütevafık : birbirine denk olan; uyan
              nefer : asker, er
              nev’ : çeşit, tür
              nüsha : kopya
              sair : diğer, başka
              Sâni-i Vâhid : tek olan ve her şeyi san’atlı yapan Allah
              sed çekmek : engel koymak
              semere : meyve
              semeredar : meyveli, verimli
              sır : gizli gerçek
              sikke : damga, mühür
              suhulet : kolaylık
              suhulet-i harika : olağanüstü bir kolaylık
              suhulet-i mutlaka : sınırsız kolaylık
              suubet : zorluk
              şecere : ağaç
              tab’ : basmak
              tâbi tutmak : bağlı kılmak
              takdirde : durumda
              tedarik : bir ihtiyacı sağlama, karşılama
              terbiye : belli bir amaca erişecek şekilde geliştirme, olgunluğa kavuşturma
              tevafuk : uygunluk
              tevdi etmek : bırakmak
              tevhid : birleme, her şeyin bir elde toplanması

              tevhid hâtemleri : her şeyin bir olan Allah’a ait olduğunu gösteren mühürler
              vahdaniyet : birlik
              vahdaniyet sikkeleri : Allah’ın benzersiz ve bir oluşunu ve ortağının bulunmayışını gösteren damgalar
              vahdet : birlik; tek olma
              vaz edilen : konulan, yerleştirilen
              vücub : zorunluluk, gereklilik
              vücud : varlık, var oluş
              yed-i vâhid : tek el
              Zât-ı Vâhid : bir ve tek olan, ortağı olmayan Zât, Allah

              zevilhayat : hayat sahipleri, canlılar
              zikretmek : anmak, belirtmek

              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]


              #799814
              Anonim

                Cenab-ı Hak kemal-i rahmetinden, şeriat-ı İslamiyenin ebediyetine bir eser-i himayet olarak, her bir fesad-ı ümmet zamanında bir muslih veya bir müceddid veya bir halife-i zişan veya bir kutb-u a’zam veya bir mürşid-i ekmel veyahud bir nevi Mehdi hükmünde mübarek zatları göndermiş; fesadı izale edip, milleti ıslah etmiş; Din-i Ahmediyi (A.S.M.) muhafaza etmiş. Madem adeti öyle cereyan ediyor, ahirzamanın en büyük fesadı zamanında; elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşid, hem kutb-u a’zam olarak bir zat-ı nuraniyi gönderecek ve o zat da Ehl-i Beyt-i Nebeviden olacaktır. Cenab-ı Hak bir dakika zarfında beyn-es sema vel-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin numunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadir-i Zülcelal; Mehdi ile de âlem-i İslamın zulümatını dağıtabilir. Ve va’detmiştir, va’dini elbette yapacaktır.

                (Bediüzzaman Said Nursi – 29. Mektub’dan)

                Lügatler
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Âdet :usul, görenek, alışılmış şey, huy, tabiat
                Âhirzaman :dünyanın son zamanı ve son devresi
                Âlem :dünya, kâinat
                Âlem-i İslam :İslam âlemi
                Beyn-essema vel-arz :yer ile gök arasında
                Cenâb-ı Hakk :Hakkın kendisi olan yücelik sahibi Allah
                Cereyan etmek :akmak, gidiş, hareket, akış
                Din-i Ahmedi :Muhammed(a.s.) getirdiği din, İslam
                Ebediyet: sonsuzluk
                Ehl-i Beyt-i Nebevi :Peygamber(a.s.)’ın evine mensup olanlar
                Eser-i himayet :koruma eseri
                Fesad :bozukluk, karışıklık, fenalık, haddi tecavüz edip zulmetmek
                Fesad-ı ümmet :ümmetin karışıklığı, toplumun bozulması
                Hâkim :hükmeden, galip, başkasını müdahale ettirmeden idare eden
                Halife-i Zişan :şan ve şeref sahibi elçi, halife
                Islah :iyileştirmek, düzeltmek
                İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
                İzâle :gidermek, ortadan kaldırmak

                [/TD]
                [TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Kadîr-i Zülcelal :her türlü eksiklikten yüce kuvvet ve kudret sahibi
                Kemâl-i rahmet :tam bir merhamet
                Kutb-u âzam :en büyük kutub, devrin en büyük maneviyat önderi
                Mehdi :hidayete eren veya hidayete vesile olan
                Muhafaza :koruma, saklama
                Muslih :ıslah eden, iyileştiren, terbiye edici
                Mübarek :bereketli, uğurlu, hayırlı, çoğalmış
                Müceddid :yenileyen, yenileyici, her yüzyılda gelip dinin hakikatlerini ihya eden zat
                Müçtehid :ayet ve hadislerden hükümler çıkaran büyük İslam âlimleri
                Mürşid-i ekmel :en mükemmel yol gösterici
                Nev’ :çeşit, sınıf, cins
                Nümune: örnek
                Şeriat-i İslamiye :İslam kanunları, emir ve yasakları
                Teskin :sakinleştirmek, rahatlandırmak, yatıştırmak
                Va’detmek :söz vermek
                Zarfında: içinde
                Zat : hürmete layık kimse, kişi
                Zat-ı Nurani :nurlu zat, nur saçan zat
                Zulümat :karanlıklar, dinsizlik ve zulüm devri

                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

              6 yazı görüntüleniyor - 196 ile 201 arası (toplam 201)
              • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.