• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796543
    Anonim

      HUTBE-İ ŞÂMİYE 6.1. HUTBE-İ ŞÂMİYE’NİN BİRİNCİ ZEYLİNİN ZEYLİNDEN SON PARÇADIR
      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] (31 Mart Hâdisesinde isyan eden sekiz taburu itaate getiren ve musibeti yüzden bire indiren iki derstir ki dinî ceridelerde 1325’de neşredilmiştir. Milâdî 1909)
      KAHRAMAN ASKERLERİMİZE
      Ey şanlı asakir-i muvahhidîn! Ve ey bu millet-i mazlumeyi ve mukaddes İslâmiyeti iki defa büyük vartadan tahlis eden muhteşem kahramanlar!

      Cemâl ve kemâliniz, intizam ve inzibattır. Bunu da hakkıyla en müşevveş bir zamanda gösterdiniz. Ve hayatınız ve kuvvetiniz itaattir. Bu meziyet-i mukaddeseyi en ufak âmirinize karşı bile irae ediniz. Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu artık sizin itaatinize bağlıdır. Sancak ve tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. Sizin o mübarek elinizin kuvveti de itaattir. Sizin zabitleriniz, müşfik pederlerinizdir. Kur’ân ve hadis ve hikmet ve tecrübe ile sabittir ki, haklı âmire itaat farzdır.

      Malûmunuzdur ki, otuz üç milyon nüfus, yüz sene zarfında böyle iki inkılâbı yapamadı. Sizin o itaatten neş’et eden hakikî kuvvetiniz, umum millet-i İslâmiyeyi medyun-u şükran etti. Bu şerefi hakkıyla teyid etmek, zabitlerinize itaatledir. İslâmiyetin namusu da o itaattedir. Biliyorum ki, müşfik pederleriniz olan zabitlerinizi mes’ul etmemek için işe karıştırmadınız. Şimdi ise iş bitti. Zâbitlerinizin âğuş-u şefkatlerine atılınız. Şeriat-ı garrâ böyle emrediyor. Zira zabitler ûlülemirdirler. Vatan ve millet menfaatinde, hususan nizam-ı askerîde ulü’l-emre itaat farzdır. Şeriat-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) muhafazası da itaat iledir.
      Said Nursî

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] âğuş-u şefkat : şefkatli kucak (bk. ş-f-)
      aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk.
      -l-v; s-l-m)
      âmir : emretme yetkisi bulunan kimse
      asakir-i muvahhidîn : Müslüman askerler (bk. v-
      -d)
      cemâl : güzellik (bk. c-m-l)
      ceride : gazete
      hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış (bk.
      -d-s)
      hakikî : asıl, gerçek (bk.
      )
      hikmet : bilim (bk.
      -k-m)
      hususan : bilhassa, özellikle
      Hutbe-i Şâmiye : Üstad Bediüzzaman’ın Şam’da bulunan Emeviye Camiinde verdiği hutbe (bk. bilgiler – Câmiü’l-Emevî)
      inkılâb : köklü dönüşüm, değişim
      intizam : düzen, disiplin (bk. n-
      -m)
      inzibat : âsâyiş, düzen
      irae etme : gösterme
      itaat : emre uyma
      kemâl : mükemmellik, olgunluk (bk. k-m-l)
      medyun-u şükran : teşekkür borçlu
      menfaat : fayda, yarar
      mes’ul : sorumlu
      meziyet-i mukaddese : kutsal meziyet, vasıf (bk.
      -d-s)
      millet-i İslâmiye : İslâm milleti (bk. s-l-m)
      millet-i mazlume : zulme uğramış millet (bk.
      -l-m)
      müşevveş : dağınık, karışık, düzensiz
      müşfik : şefkatli (bk. ş-f-
      )
      neş’et etme : meydana gelme, oluşma
      neşretme : basma, yayma
      nizam-ı askerî : askerî düzen (bk. n-
      -m)
      şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet (bk. ş-r-a)
      Şeriat-ı Muhammedî : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) şeriatı, tarif ettiği, getirdiği ve bildirdiği şeriat; İslâm dini (bk. ş-r-a)
      tabur : dört bölükten kurulan, bir binbaşının komutasında bulunan asker birliği
      tahlis : kurtarma (bk.
      -l-)
      tevhîd-i ilâhî : Allah’ın birliği davası (bk. v-
      -d; e-l-h)
      teyid etmek : desteklemek
      ulü’l-emr : emir sahipleri, idareciler, devleti idare edenler
      umum : bütün
      varta : tehlike
      yed-i şecaat : cesaret eli
      zâbit : subay
      zeyil : ilâve, ek


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #796479
      Anonim

        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.10.TAHLİLLER(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bediüzzaman

        Bergson Ahlâkla Dinin İki Kaynağı adlı son kitaplarından birisinde, bilhassa ahlâkın, bir insan cemiyetinde alçalmış vak’a derekesinden ulvî mefkûre seviyesine, ancak dindar ve temiz şahsiyetler sayesinde yükselebileceğini kaydeder.

        Bu görüş, insanlık ve Müslümanlık tarihinde sayısız örneklerle her zaman tahakkuk eylemiştir. Zaten psikoloji ilmine dayanan terbiye san’atı, an’anevî yollarında bu umdeye tutunduğu ve yeni bir istikamet verilecek nesilleri bu kabil örnek insanları taklide sevk ettiği nispette, bizden evvelki devirlerde, bizden çok mes’ut insanlar yetiştirmiştir.

        Bediüzzaman, hangi cemiyette ve hangi devirde yaşarsa yaşasın, işte bu işaret ettiğimiz örnek insan vasıflarını muhafaza eden temiz ve müstesna şahsiyetlerden birisidir. Türk milletini mahvetmek için casus ellerle perde arkasında yetiştirilmiş ve Türk milletini yalanla, dolanla her saniye aldatmayı kendine bir geçinme san’atı edinmiş bir sürü vatan haini ve millet düşmanı mahlûklar, bu temiz şahsiyetin yıllardan beri hayatını cendereye sokmuştur. Sorarız. (Fakat kime soracağız? Bu sorgudan da ne umacağız?) Bütün tarihimizde, her fırsatta, en korkunç ve amansız düşmanlığını ispat eden Fener Patrikleri muhteşem saraylarında saltanat sürerken, bu aziz toprağın asırlardan beri tapusunu, en az bin senelik bir mülkiyet hakkıyla etinde ve kalbinde taşıyan Bediüzzaman, bu fesat ocağının bir kapıcısı kadar da mı yaşamak hakkından mahrum kalsın?

        Hangimiz, yaprakları arasında fikrî ve ruhî seyahatlere kalktığımız kitaplarımızın, ansızın mukaddes bilinen meskenimize tecavüz edilerek, odamızda baskına uğrayarak ellerimizden kapılıp gasp edilmesine tahammül edebiliriz? Böyle bir hareket, güya taklit edilen çağdaş medenî cemiyetlerden en geri kalan İspanya’da da vuku bulamaz; hele vukuundan sonra, nâmütenahi, asla tekerrür edemez.

        Biz, Bediüzzaman’ın ilim, ahlâk, fazilet ve edep sıfatlarıyla bezenen temiz ve yüksek şahsiyetine gösterilen ve hele son günlerde bütün bütün şiddetlenen kötü muamelelerden ve bu muameleleri ona reva görenlerden nefret ediyoruz. Ahlâksızlık çirkefinin bir tufan halinde her istikamete taşıp uzanarak her fazileti boğmaya koyulduğu Türklerin bu kadar karanlık günlerinde onun feyzini bir sır gibi kalpten kalbe mukavemeti imkânsız bir hamle halinde intikal eder görmekle tesellî buluyoruz. Gecelerimiz çok karardı ve çok kararan gecelerin sabahları pek yakın olur.
        1إِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
        Cevdet Sezer
        [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : “Muhakkak ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” Bakara Sûresi, 2:153.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        an’anevî : geleneksel
        asır : yüzyıl
        azim : kararlılık, gayret, sebat
        bilhassa : özellikle
        casus : gizli sırları haber veren, ajan
        cemiyet : toplum, topluluk
        cendere : sıkı ve dar yer, boğaz
        dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
        dereke : aşağı derece, aşağı seviye
        devir : dönem, çağ
        fesat : bozgunculuk
        istihfaf : küçük görme, hafife alma, aşağılama
        istikamet verme : doğru yola iletme, yönlendirme
        kabil : gibi, tür, çeşit
        mahlûk : yaratıklar
        mahrum : yoksun
        mahvetme : yok etme
        mefkûre : gaye, ideal, düşünce
        mes’ut : mutlu, huzurlu
        mesken : yer, konut
        muhafaza : koruma
        mukaddes : kutsal, yüce
        mülkiyet : sahip olma
        müstesna : seçkin, üstün
        nispet : ölçü, oran
        ruhî : ruha âit, ruhsal
        saltanat sürme : hüküm sürme, hayat sürme
        şeytankârâne : şeytanca, şeytan gibi
        tahakkuk : gerçekleşme
        tahammül : dayanma, katlanma
        tecavüz : saldırı, izinsiz girme
        terbiye : eğitim
        ulvî : yüce, yüksek
        umde : esas, temel, prensip
        vak’a : olay, hadise
        vasıf : özellik, nitelik


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #796480
        Anonim

          HUTBE-İ ŞÂMİYE 7.3.HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ(DEVAMI)
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 14. Fıtrat-ı zîşuur olan vicdandaki incizap ve cezbe, bir hakikat-i cazibedarın cezbesiyledir.

          15. Fıtrat yalan söylemez. Bir çekirdekteki meyelân-ı nümüvv der: “Ben sümbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Yumurtada bir meyelân-ı hayat var. Der: “Piliç olacağım.” Biiznillâh olur, doğru söyler. Bir avuç su, meyelân-ı incimad ile der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz; sözünün doğruluğu demiri parçalar. Şu meyelânlar, iradeden gelen evâmir-i tekviniyenin tecellîleridir, cilveleridir.

          16. Karıncayı emirsiz, arıyı yâsupsuz bırakmayan kudret-i ezeliye, elbette beşeri nebîsiz bırakmaz. Âlem-i şehadetteki insanlara inşikak-ı kamer bir mucize-i Ahmediye (a.s.m.) olduğu gibi, Mi’rac dahi âlem-i melekûttaki melâike ve ruhaniyâta karşı bir mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediyedir ki, nübüvvetinin velâyeti bu keramet-i bâhire ile ispat edilmiştir ve o parlak zât, berk ve kamer gibi melekûtta şûlefeşân olmuştur.

          17. Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirine şahittir. Birincisi ikincisine burhan-ı limmîdir; ikincisi birincisine burhan-ı innîdir.

          18. Hayat, kesrette bir çeşit tecellî-i vahdettir. Onun için ittihada sevk eder. Hayat, birşeyi herşeye mâlik eder.

          19. Ruh, bir kanun-u zîvücud-u haricîdir, bir namus-u zîşuurdur. Sabit ve daim fıtrî kanunlar gibi, ruh dahi âlem-i emirden, sıfat-ı iradeden gelmiş, kudret ona vücud-u hissî giydirmiştir, bir seyyâle-i lâtifeyi o cevhere sadef etmiştir.
          Mevcut ruh, mâkul kanunun kardeşidir. İkisi hem daimî, hem âlem-i emirden gelmişlerdir. Şayet nev’ilerdeki kanunlara kudret-i ezeliye bir vücud-u haricî giydirseydi, ruh olurdu. Eğer ruh, şuuru başından indirse, yine lâyemut bir kanun olurdu.
          [/TD]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] âlem-i emir : Cenâb-ı Hakkın emriyle yönetilen âlem; kanunlar dünyası (bk. -n-n; a-l-m)
          âlem-i melekût : İlâhî hükümranlığın tam olarak tecellî ettiği, görünmeyen, kâinatın iç yüzü (bk. a-l-m; m-l-k)
          âlem-i şehadet : görünen âlem, dünya (bk. a-l-m; ş-h-d)
          berk : şimşek, yıldırım
          biiznillâh : Allah’ın izniyle
          burhan-ı innî : tümdengelim; eserden eseri yapana, olaylardan kanuna ulaştıran delil
          burhân-ı limmî : tümevarım; kanunlardan hâdiselere, sebeplerden neticelere, müessirden esere gitme usûl ve delili
          cevher : değerli taş
          cezbe : kendinden geçme hâli
          cilve : görünme, yansıma (bk. c-l-y)
          daimî : devamlı, sürekli

          evâmir-i tekviniye : Cenâb-ı Hakkın yaratmaya yönelik emirleri ve kanunları (bk. k-v-n)
          fıtrat : yaratılış, mizaç (bk. f-
          -r)
          fıtrat-ı zîşuur : şuurlu, bilinçli yaratılış (bk. f-
          -r; î; ş-a-r)
          fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen (bk. f-
          -r)
          hakikat-i cazibedar : asıl ve esasıyla çekici olan hakikat (bk.
          )
          incizap : cezb edilme, çekilme
          inşikak-ı kamer : Peygamberimizin (a.s.m.) bir işaretiyle Ay’ın ikiye bölünmesi mu’cizesi
          irade : istek, tercih, dileme (bk. r-v-d)
          ittihad : birleşme, birlik (bk. v-
          -d)
          kamer : ay
          kanun-u zîvücud-u hâricî : haricî (maddî) vücud sahibi bir kanun (bk.
          -n-n; î;v-c-d)
          kelâm : ifade, söz (bk. k-l-m)
          kelime-i şehadet : “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed’in onun kulu ve elçisi olduğuna şehadet ederim” ifadesi (bk. k-l-m; ş-h-d)
          kerâmet-i bâhire : ap açık keramet (bk. k-r-m)
          kesret : çokluk (bk. k-s-r)
          kudret : güç, iktidar (bk.
          -d-r)
          kudret-i ezeliye : varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk.
          -d-r; e-z-l)
          lâyemut : ölümsüz (bk. mâ-lâ; m-v-t)

          mâkul : akla uygun
          mâlik : sahip (bk. m-l-k)
          melâike : melekler (bk. m-l-k)
          melekût : birşeyin iç yüzü, aslı, esası (bk. m-l-k)
          mevcut : var olan (bk. v-c-d)

          meyelân : eğilim, yönelme
          meyelân-ı hayat : hayat bulma meyli, arzusu, kabiliyeti (bk.
          -y-y)
          meyelân-ı incimâd : donma meyli, kabiliyeti
          meyelân-ı nümuvv : büyüme, gelişme meyli
          Mirac : Peygamberimizin (a.s.m.) Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
          mu’cize-i Ahmediye : Peygamberimizin (a.s.m.) mu’cizesi (bk. a-c-z;
          -m-d)
          mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediye : Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (a.s.m.) büyük mu’cizesi
          nâmus-u zîşuur : şuur sahibi yasa, kanun (bk. n-m-s;
          î; ş-a-r)
          nebî : peygamber (bk. n-b-e)
          nev’i : tür, çeşit

          nübüvvet : peygamberlik (bk. n-b-e)
          ruhaniyât : ruhanîler, maddî yapısı olmayan varlıklar (bk. r-v-
          )
          sadef : inci kabuğu
          seyyâle-i lâtife : akıcı özelliğe sahip nuranî varlık (bk. l-
          -f)
          sıfat-ı irade : Cenâb-ı Hakkın irade sıfatı (bk. v-
          -f; r-v-d)
          şûlefeşân : ışık saçan
          tecellî : belirme, görünme (bk. c-l-y)
          tecellî-i vahdet : Allah’ın birliğinin tecellîsi, yansıması (bk. c-l-y; v-
          -d)
          velâyet : velîlik (bk. v-l-y)
          vicdan : insanın içinde bulunan ve iyiyi kötüden ayırabilen his
          vücud-u haricî : beden, vücut (bk. v-c-d)

          vücud-u hissî : duyu organları ile kavranabilen varlık (bk. v-c-d)
          yâsup : arı beyi


          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #796481
          Anonim

            Balarısı fıtratça ve vazifece öyle bir mu’cize-i kudrettir ki; koca Sure-i Nahl, onun ismiyle tesmiye edilmiş. Çünki o küçücük bal makinesinin zerrecik başında, onun ehemmiyetli vazifesinin mükemmel programını yazmak ve küçücük karnında taamların en tatlısını koymak ve pişirmek ve süngücüğünde zihayat a’zaları tahrib etmek ve öldürmek hasiyetinde bulunan zehiri o uzuvcuğuna ve cismine zarar vermeden yerleştirmek; nihayet dikkat ve ilim ile ve gayet hikmet ve irade ile ve tam bir intizam ve müvazene ile olduğundan, şuursuz, intizamsız, mizansız olan tabiat ve tesadüf gibi şeyler elbette müdahale edemezler ve karışamazlar. İşte bu üç cihetle mu’cizeli bu san’at-ı İlahiyenin ve bu fiil-i Rabbaniyenin, bütün zemin yüzünde hadsiz arılarda, aynı hikmetle, aynı dikkatle, aynı mizanda, aynı anda, aynı tarzda zuhuru ve ihatası, bedahetle vahdeti isbat eder.
            (Bediüzzaman Said Nursi – 7. Şua’dan)
            Lügatler
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 50%”] Aza
            :organ, uzuv Bedahet :
            açıklık, aşikarlık, belli olmak cihet :
            yön, taraf Cisim :
            varlığı bilinen, belli ölçülerde olan şey Ehemmiyet
            : önem Fıtrat :
            yaratılış, huy, yapı Fiil-i Rabbaniye
            :Rabbani işler Hadsiz :
            sayısız, sınırsız Hasiyet
            :özellik, karakter, vasıf Hikmet
            :Herkesin bilmediği gizli sebeb, gizli sır, sebeb, fayda, gaye, her şeyin belirli gayelere yönelik olarak, manalı, faydalı ve tam yerli yerinde olması İhata :
            kuşatma, kapsama İntizam :
            tertip, düzen, düzgünlük, düzenlilik İrade :
            istek, arzu, dilemek Mizan
            :terazi, ölçü, tartı, denge mu’cize
            :insanların yapmaktan aciz kaldıkları, ancak Allah tarafından yapılabilen ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasip olan harika hadiseler Mu’cize-i kudret
            :kudret mucizesi olarak ortaya çıkan, yaratılan harika hadiseler[/TD]
            [TD=”width: 50%”] muvazene:
            karşılaştırma, denge Müdahale
            :araya girme, sokulma, karışma Nihayet:
            son Sanat-ı ilâhiye
            :ilâhi sanatlar, güzellikler Sure-i Nahl
            :16. Sure olan Nahl suresi Şua :
            ışık, parıltı Şuur :
            anlayış, idrak, bilinç Taam
            :yemek, yenilen şey tabiat
            : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem Tahrib
            :harap etme, yıkma, bozma Tarz :
            usul, şekil, metod, yol Tesadüf
            : rastgelmek, kendiliğinden olmak, tedbirsiz meydana gelmek Tesmiye
            :isimlendirmek, ad vermek Uzuv
            : organ Vahdet:
            birlik Zemin:
            yeryüzü Zerrecik
            :atomcuk, en küçük parçacık zihayat
            : hayat sahibi, canlı Zuhur :
            meydana çıkmak, görünmek[/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #796503
            Anonim

              86-
              Âkil-ül lahm vahşilerin helal rızıkları, hayvanatın hadsiz cenazeleridir; hem ruy-i zemini temizliyorlar, hem rızıklarını buluyorlar. 87-
              Bir lokma kırk paraya, diğer bir lokma on kuruşa. Ağıza girmeden ve boğazdan geçtikten sonra birdirler. Yalnız, birkaç saniye ağızda bir fark var. Müfettiş ve kapıcı olan kuvve-i zaikayı taltif ve memnun etmek için birden ona gitmek, israfın en sefihidir. (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 86-87)
              Lügatler
              Âkil-ül lahm
              :et yiyen, etle beslenen Cenaze:
              ölü Hadsiz :
              sayısız, sınırsız Hakikat:
              gerçek Hayvanat
              : hayvanlar Helal
              :Allah’ın müsaade ettiği şey İsraf
              :lüzumsuz yere harcamak, boşa götürmek Kuvve-i zaika :
              tatma kuvvesi, tad alma duyusu Müfettiş
              :teftiş eden, inceleyen Rızık :
              maddi manevi ihtiyaca lazım olan nimet, yiyip içilecek şey Ruy-i zemin
              :yeryüzü Sefih
              :zevk ve eğlenceye yasak şeylere düşkün Taltif
              :iltifat etmek, bir iyilik yaparak gönlünü almak Vahşi
              :merhametsiz, canavar, medeni olmayan, yabani

              #796504
              Anonim

                HUTBE-İ ŞÂMİYE 7.4.HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ(DEVAMI)
                [TABLE=”class: cms_table”]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 20. Ziya ile mevcudat görünür; hayat ile mevcudatın varlığı bilinir. Her birisi birer keşşaftır.

                21. Nasraniyet ya intıfâ veya ıstıfâ edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasraniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intıfâ bulup sönecek veya hakikî Nasraniyetin esasını câmi olan hakaik-i İslâmiyeyi karşısında görecek, teslim olacaktır. İşte bu sırr-ı azîme Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işaret etmiştir ki, “Hazret-i İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.”1

                22. Cumhur-u avamı, burhandan ziyade, me’hazdaki kudsiyet imtisâle sevk eder.

                23. Şeriatın yüzde doksanı (zaruriyat ve müsellemât-ı diniye) birer elmas sütundur. Mesâil-i içtihadiye-i hilâfiye, yüzde ondur. Doksan elmas sütun, on altının himayesine verilmez. Kitaplar ve içtihadlar Kur’ân’a durbîn olmalı, âyine olmalı; gölge ve vekil olmamalı.

                24. Her müstaid, nefsi için içtihad edebilir, teşri’ edemez.

                25. Bir fikre davet, cumhur-u ulemanın kabulüne vâbestedir. Yoksa davet bid’attır, reddedilir.

                26. İnsan fıtraten mükerrem olduğundan, hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir; hak zannederek koynunda saklar. Hakikati kazarken, ihtiyarsız, dalâlet başına düşer; hakikat zannederek kafasına giydiriyor.
                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :

                âlem-i emir : Cenâb-ı Hakkın emriyle yönetilen âlem; kanunlar dünyası (bk. -n-n; a-l-m)
                Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk.
                -l-v; s-l-m)
                amel etmek : iş görmek, davranmak
                âyine : ayna
                bâtıl : gerçek dışı, hak olmayan
                bid’at : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan zararlı âdet ve uygulamalar (bk. b-d-a)
                burhan : güçlü delil, sarsılmaz kanıt
                câmi : kapsayan, içine alan (bk. c-m-a)
                cumhur-u avam : halkın çoğunluğu
                cumhur-u ulemâ : âlimlerin çoğunluğu (bk. a-l-m)
                daimî : devamlı, sürekli

                dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. -l-l)
                durbîn : dürbün
                fıtrat : yaratılış, mizaç (bk. f-
                -r)
                hak : doğru, gerçek (bk.
                )
                hakaik-i İslâmiye : İslâmın hakikatleri (bk.
                ; s-l-m)
                hakikat : gerçek (bk.
                )
                hakikî : gerçek (bk. )
                Hazret-i İsâ : [bk. bilgiler – İsâ (a.s.)]
                Hazret-i Peygamber : Peygamber efendimiz Hz.Muhammed (a.s.m.)
                himaye : koruma
                ıstıfâ etmek : sâfîleşmek, durulmak (bk.
                -f-y)
                içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma (bk. c-h-d)
                ihtiyarsız : irade dışı (bk.
                -y-r)
                imtisâl : uyma, tâbi olma
                intıfâ : sönüp bitme
                keşşaf : keşfedenler, bulup ortaya çıkaranlar (bk. k-ş-f)
                kudret-i ezeliye : varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk.
                -d-r; e-z-l)
                kudsiyet : kusur ve noksandan uzak oluş, kutsallık (bk.
                -d-s)
                lâyemut : ölümsüz (bk. mâ-lâ; m-v-t)
                mâkul : akla uygun
                me’haz : kaynak
                mesâil-i içtihâdiye-i hilâfiye : üzerinde ihtilaf edilen içtihadi meseleler (bk. c-h-d;
                -l-f)
                mevcudat : varlıklar (bk. v-c-d)
                mevcut : var olan (bk. v-c-d)
                mükerrem : ikram ve lûtfa mazhar, saygı gösterilen (bk. k-r-m)
                müsellemât-ı diniye : dinin herkesçe kabul edilmiş esasları (bk. s-l-m)
                müstaid : istidatlı, kabiliyetli (bk. a-d-d)
                Nasrâniyet : Hıristiyanlık
                nâzil : inme (bk. n-z-l)
                nefis : bir kimsenin kendisi (bk. n-f-s)
                nev’i : tür, çeşit
                sırr-ı azîm : büyük gizem (bk. a-
                -m)
                şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi (bk. ş-r-a)
                terk-i silâh : silâh bırakma, teslim olma
                teşri’ etme : kanun koyma, yasama (bk. ş-r-a)
                tevhid : birleme, Allah’ı bir olarak bilme ve ilân etme (bk. v-
                -d)
                ümmet : peygambere inanıp onun yolundan gidenler, mü’minler
                vâbeste : bağlı
                vekil : başkasının adına ve yerine hareket eden, asıl vazifelinin yerine çalışan (bk. v-k-l)
                vücud-u haricî : beden, vücut (bk. v-c-d)
                zaruriyât : dince yapılması zorunlu olan ve hükmü açıkça belirtilen emirler
                ziya : ışık, parlaklık
                ziyade : fazla, çok
                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #796505
                Anonim

                  Zevkin her çeşidini tatmak, ilerleme değil
                  11 Eylül 2011 / 00:01
                  Günlük Risale-i Nur dersi

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Eğer o istidat çekirdeğini İslâmiyet suyuyla, imanın ziyasıyla, ubûdiyet toprağı altında terbiye ederek, evâmir-i Kur’âniyeyi imtisal edip cihâzât-ı mâneviyesini hakikî gayelerine tevcih etse; elbette âlem-i misal ve berzahta dal ve budak verecek ve âlem-i âhiret ve Cennette hadsiz kemâlât ve nimetlere medar olacak bir şecere-i bâkiyenin ve bir hakikat-i daimenin cihâzâtına cami’, kıymettar bir çekirdek ve revnakdâr bir makine ve bu şecere-i kâinatın mübarek ve münevver bir meyvesi olacaktır.
                  Evet, hakikî terakki ise, insana verilen kalb, sır, ruh, akıl, hattâ hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine lâyık hususî bir vazife-i ubûdiyetle meşgul olmaktadır. Yoksa, ehl-i dalâletin terakki zannettikleri, hayat-ı dünyeviyenin bütün inceliklerine girmek ve zevklerinin her çeşitlerini, hattâ en süflîsini tatmak için bütün letâifini ve kalb ve aklını nefs-i emmâreye musahhar edip yardımcı verse, o terakki değil, sukuttur. [23. Söz]
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  Sözlük:
                  âlem-i âhiret: Ahiret alemi
                  âlem-i misal: Görüntüler alemi
                  berzah: Ölümden sonra kıyamete kadar yaşanacak alem
                  cihâzât: donanımlar
                  cihâzât-ı mâneviye: mânevî donanım, cihazlar (bk. a-n-y)
                  ehl-i dalâlet: Doğru ve hak yoldan sapanlar, iman ve islamdan çıkmış olanlar
                  evâmir-i Kur’âniye: Kur’an’ın emirleri
                  hakikat-i daime: Devam eden hakikat, gerçek
                  hayat-ı dünyeviye: dünya hayatı (bk. ḥ-y-y)
                  hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d)
                  imtisal: yerine getirme
                  istidat: kabiliyet, yetenek (bk. a-d-d)
                  kemâlât: mükemmellik, kusursuzluk (bk. k-m-l)
                  kuvve: Duygu, his, kabiliyet
                  letâif: Manevi duygular, güzel, hoş ve ruhla ilgili hisler
                  medar: sebebp, vasıta, vesile
                  musahhar: emre verilmiş, itaatkar
                  mübarek: bereketlenmiş, hayırlı
                  münevver: Nurlu, aydın
                  nefs-i emmâre: kötülüğü teşvik eden, emreden nefis
                  revnakdâr: Zinaetli, göz alıcı bir parlaklık ve güzellikte
                  sukut: değerden düşme, düşüş, alçalış
                  süflî: aşağıda bulunan, alçak, adi
                  şecere-i bâkiye: Daim olan ağaç, baki ağaç
                  şecere-i kâinatın: Kainat ağacı
                  tevcih: Yöneltmek, çevirmek
                  terakki: İlerleme, yükselme
                  ubudiyet: Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme
                  vazife-i ubûdiyet: Kulluk vazifesi
                  ziya: ışık, aydınlık

                  #793328
                  Anonim

                    İşte o yahudinin Türkiye’yi içten yıkma planı
                    12 Eylül 2011 / 00:01
                    Günlük Risale-i Nur dersi

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl işinde gizli anlaşmanın müessiri, tek kelime ile, Yahudiliktir. Buna memur-u müşahhas kimse de, şimdi Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları, buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:
                    Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum.” [Emirdağ Lahikası]
                    Sözlük:
                    ahkam: Hükümler
                    emperyalizma: Emperyalizm
                    memur-u müşahhas: Görevlendirilmiş, atanmış memur
                    mukabil: karşılık
                    müessir: tesirli, etkili
                    Mülki tamamiyet: ülke varlığı, toprak bütünlüğü
                    Sun’i istiklal: Göstermelik bağımsızlık, özgürlük
                    suretiyle: yoluyla
                    taahhüt: vaad etme, garanti altına alma
                    telkin: yönlendirmek, fikir aşılamak
                    teşebbüs: girişim, bir işe girişmek

                    #796255
                    Anonim

                      HUTBE-İ ŞÂMİYE 7.10.HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ(DEVAMI)
                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 65. Havf ve zaaf, tesirat-ı hariciyeyi teşcî eder.

                      66. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.

                      67. Şimdilik İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır.

                      68. Deli adama “İyisin, iyisin” denilse iyileşmesi, iyi adama “Fenasın, fenasın” denilse fenalaşması nadir değildir.

                      69. Düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur. Düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır.

                      70. İnadın işi: Şeytan birisine yardım etse, “Melektir” der, rahmet okur. Muhalifinde melek görse, “Libasını değiştirmiş şeytandır” der, lânet eder.

                      71. Bir derdin dermanı, başka bir derde zehir olabilir. Bir derman, haddinden geçse, dert getirir.

                      72.
                      1اَلْجَمْعِيَّةُ الَّتِى فِيهَا التَّسَانُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَحْرِيكِ السَّكَنَاتِ، وَالْجَمَاعَةُ الَّتِى فِيهَا التَّحَاسُدُ اٰلَةٌ خُلِقَتْ لِتَسْكِينِ الْحَرَكَاتِ

                      73. Cemaatte vahid-i sahih olmazsa, cem ve zam, kesir darbı gibi küçültür. HAŞİYE

                      74. Adem-i kabul, kabul-ü ademle iltibas olunur. Adem-i kabul: Adem-i delil i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şek, biri inkârdır.

                      75. İmanî meselelerde şüphe, bir delili, hatta yüz delili atsa da, medlûle iras-ı zarar edemez. Çünkü binler delil var.

                      76. Sevâd-ı âzama ittibâ edilmeli. Ekseriyete ve sevâd-ı âzama dayandığı zaman, lâkayt Emevîlik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet az bir kısmı Râfızîliğe dayandı.

                      77. Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan, bazan hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine “Hüve hakkun” demeli, “Hüve’l-Hakku” dememeli. Veyahut “Hüve hasen” demeli, “Hüve’l-Hasen” dememeli.

                      78. Cennet olmazsa, Cehennem tâzip etmez.

                      79. Zaman ihtiyarlandıkça Kur’ân gençleşiyor, rumûzu tavazzuh ediyor. Nur, nar göründüğü gibi, bazan şiddet-i belâgat dahi mübalâğa görünür.

                      80. Hararetteki merâtip, burudetin tahallülü iledir. Hüsündeki derecat, kubhun tedahülü iledir. Kudret-i ezeliye zâtiyedir, lâzımedir, zaruriyedir. Acz tahallül edemez, merâtip olamaz, herşey ona nisbeten müsavidir.

                      81. Şemsin feyz-i tecellîsi olan timsali, denizin sathında ve denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor.

                      82. Hayat, cilve-i tevhiddendir; müntehâsı da vahdet kesb ediyor.

                      83. İnsanlarda velî, Cumada dakika-i icabe, Ramazan’da Leyle-i Kadir, Esmâ i
                      Hüsnâda İsm-i Âzam, ömürde ecel meçhul kaldıkça, sair efrad dahi kıymettar kalır, ehemmiyet verilir. Yirmi sene müphem bir ömür, nihayeti muayyen bin
                      sene ömre müreccahtır.

                      84. Dünyada mâsiyetin âkıbeti, ikab-ı uhrevîye delildir.

                      85. Rızk, hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inâyet besliyor. Hayat, muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızk, gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür. Açlıktan ölmek yoktur. Zira bedende şahm ve saire sûretinde iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor.
                      Demek, terk-i âdetten neş’et eden maraz öldürür; rızıksızlık değil.
                      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                      1 : Tesanüd içindeki bir cemiyet, atâleti harekete tebdil eden bir vasıtadır. Birbirlerini kıskanma içindeki bir cemaat ise, hareketi atâlete çevirmeye vasıtadır.
                      HAŞİYE : Hesapta malûmdur ki, darb ve cem ziyadeleştirir. Dört kere dört, on altı olur. Fakat kesirlerde, darb ve cem, bilâkis küçültür. Sülüsü sülüs ile darb etmek, tüsu’ olur, yani dokuzda bir olur. Aynen onun gibi, insanlarda sıhhat ve istikamet ile vahdet olmazsa, ziyadeleşmekle küçülür, bozuk olur, kıymetsiz olur.


                      [/TD]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler
                      acz : âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
                      adem-i delil-i sübut : birşeyin varlığını ispat eden delilinin olmayışı
                      adem-i kabul : kabul etmeme, bir hükme varmama
                      ahsen : en güzel, daha güzel (bk.
                      -s-n)
                      âkıbet : netice, son
                      burudet : soğukluk

                      cem : toplama (bk. c-m-a)
                      cemaat : topluluk, grup (bk. c-m-a)
                      cilve-i tevhid : tevhid cilvesi, görüntüsü (bk. c-l-y; v-
                      -d)
                      dakika-i icâbe : duanın kabul olduğu vakit, an darb etmek : çarpmak
                      darb : matematikteki çarpma işlemi
                      delil-i adem : birşeyin yokluğunun delili (bk. d-l-l)
                      derecat : dereceler
                      ecel : ölüm vakti
                      efrad : fertler, bireyler (bk. f-r-d)
                      ehak : en doğru, daha doğru (bk.
                      )
                      ehemmiyet : değer, önem
                      ekalliyet : azınlık
                      ekseriyet : çoğunluk (bk. k-s-r)
                      Esmâ-i Hüsna : Cenâb-ı Hakkın en güzel isimleri (bk. s-m-v;
                      -s-n)
                      feyz-i tecellî : yansımada oluşan parıltı; bereket (bk. c-l-y)
                      gayr-i muhassal : husule gelmemiş, birden somut olarak var olmayan
                      had : sınır, çizgi
                      hararet : sıcaklık, ısı
                      hasen : güzel (bk.
                      -s-n)
                      haşiye : dipnot, açıklayıcı not
                      havf : korku
                      hüsün : güzellik (bk.
                      -s-n)
                      Hüve hakkun : o haktır (bk.
                      )
                      Hüve hasen : o güzeldir (bk.
                      -s-n)
                      Hüve’l-Hakku : sadece o haktır (bk.
                      )
                      Hüve’l-Hasen : sadece o güzeldir (bk.
                      -s-n)
                      hüviyet : kimlik, fotoğraf, birşeyin görüntüsü
                      ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık (bk.
                      -l-f)
                      ikab-ı uhrevîye : âhiretteki ceza (bk. e-
                      -r)
                      iltibas : karıştırma
                      imanî : imanla ilgili (bk. e-m-n)
                      inâyet : Allah’ın yardımı (bk. a-n-y)
                      iras-ı zarar : zarar verme (bk. v-r-s)
                      İsm-i Âzam : Cenâb-ı Hakkın bin bir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-
                      -m)
                      İspanyol hastalığı : grip gibi bulaşıcı bir hastalık
                      istikamet : doğruluk (bk.
                      -v-m)
                      ittiba : tâbi olmak, uymak
                      ittifak : birleşme, söz birliği
                      kabul-ü adem : yokluğunu iddia etme, inkâr
                      kader : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması (bk.
                      -d-r)
                      katre : damla
                      kesb etmek : kazanmak
                      kesir darbı : bölme işleminde paydanın çarpılarak büyütülmesi
                      kesir : küsurat hesabı (bk. k-s-r)
                      kıymettar : kıymetli, değerli
                      kubh : çirkinlik
                      kudret : Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı (bk.
                      -d-r)
                      kudret-i ezeliye : varlığının başlangıcı olmayan ve ezelden beri var olan Allah’ın kudreti (bk.
                      -d-r; e-z-l)
                      lâkayt : duyarsız, ilgisiz
                      lânet etmek : kötü olmasını istemek
                      lâzıme : lüzumlu, gerekli olan
                      Leyle-i Kadir : Kadir Gecesi (bk.
                      -d-r)
                      libas : elbise
                      maraz : hastalık, illet

                      mâsiyet : günah, isyan
                      maslahat : fayda, gaye (bk.
                      -l-)
                      mazarrat : zararlar, ziyanlar
                      meçhul : bilinmeyen
                      medlûl : delil alan, delillendirilmiş (bk. d-l-l)
                      merâtip : mertebeler, dereceler
                      mevhum : gerçekte olmadığı halde var sayılan
                      muayyen : belirlenmiş, kararlaştırılmış
                      muhalif : aykırı, zıt (bk.
                      -l-f)
                      muhassal-ı mazbut : elde tutulacak şekilde var olan, oluşan
                      müntehâ : en son nokta, sonuç
                      münteşir : yayılmış
                      müphem : belirsiz, gizli
                      müreccah : tercih edilen
                      müsavi : eşit, denk
                      nar : ateş
                      nazar : dikkat, bakış (bk. n-
                      -r)
                      neş’et eden : doğan (bk. n-ş-e)

                      nihayet : son
                      nisbeten : kıyasla, oranla (bk. n-s-b)
                      nur : ışık (bk. n-v-r)
                      rahmet : merhamet, şefkat, acıma, esirgeme (bk. r-
                      -m)
                      rızk : rızık
                      rümuz : ince işaretler
                      sair : diğer, başka
                      salâbet : dinin emirlerini korumada ve uygulamada ciddiyet ve sağlamlık
                      sath : yüzey

                      sevâd-ı âzam : insanların çoğunluğu (bk. a--m)
                      sülüs : üçte bir
                      şek : şüphe, tereddüt
                      şems : güneş
                      şiddet-i belâgat : belâgatın kuvvetliliği, etkinliği (bk. b-l-ğ)
                      tahallül : araya girme, müdahale etme
                      tavazzuh etmek : açığa çıkmak
                      tâzip etmek : azap etmek
                      tedahül : içine girme, dahil olma
                      tedricî : derece derece, yavaş yavaş
                      terk-i âdet : alışkanlıkların terki

                      tesirat-ı hariciye : dış tesirler, etkenler
                      teşcî : cesaretlendirme
                      timsal : nümune, örnek (bk. m-s
                      ̱-l)
                      tüsu’ : dokuzda bir

                      vahdet : birlik (bk. v--d)
                      vahid-i sahih : sağlam birey, küsuratsız sayı; tamsayı
                      velî : Allah dostu (bk. v-l-y)
                      zaaf : zayıflık, güçsüzlük
                      zaruriye : zorunlu
                      zâtiye : kendi özünden olan, ilinti olmayan

                      ziyadeleşmek : artmak, çoğalmak
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]



                      #796256
                      Anonim

                        Bir valide veledini tehlikeden kurtarmak için hiçbir ücret istemeden ruhunu feda etmesi ve hakiki bir ihlas ile vazife-i fıtriyesi itibariyle kendini evladına kurban etmesi gösteriyor ki; hanımlarda gayet yüksek bir kahramanlık var. Bu kahramanlığın inkişafı ile; hem hayat-ı dünyeviyesini, hem hayat-ı ebediyesini onunla kurtarabilir. Fakat bazı fena cereyanlarla, o kuvvetli ve kıymetdar seciye inkişaf etmez veyahut su’-i istimal edilir. Yüzer nümunelerinden bir küçük nümunesi şudur: O şefkatli valide, çocuğunun hayat-ı dünyeviyede tehlikeye girmemesi, istifade ve fayda görmesi için her fedakarlığı nazara alır, onu öyle terbiye eder. “Oğlum paşa olsun” diye bütün malını verir; hafız mektebinden alır, Avrupa’ya gönderir. Fakat o çocuğun hayat-ı ebediyesi tehlikeye girdiğini düşünmüyor ve dünya hapsinden kurtarmağa çalışıyor, Cehennem hapsine düşmesini nazara almıyor. Fıtri şefkatin tam zıddı olarak o masum çocuğunu, ahirette şefaatçı olmak lazım gelirken davacı ediyor.
                        (Bediüzzaman Said Nursi – 24. Lem’adan)
                        Lügatler :
                        Valide :
                        ana Veled :
                        çocuk Hakiki :
                        gerçek İhlâs :
                        sadece Alah rızası için, beklentisiz, samimiyetle iş yapmak Vazife-i fıtriye
                        : yaratılıştan verilmiş vazife ve yetenek İtibarıyle :
                        şekliyle Evlad
                        :çocuk, çocuklar İnkişaf
                        : gelişme Hayat-ı dünyeviye
                        : dünya hayatı Hayat-ı ebediye
                        : sonsuz ahret hayatı Fena :
                        kötü, olumsuz Cereyan :
                        akım, ekol, oluşum Kıymetdar :
                        kıymetli,değerli Seciye :
                        huy, karakter Su-i istimal :
                        kötüye kullanma Nümune
                        : örnek İstifade :
                        faydalanma Fedakârlık
                        : özveri,kendini feda etme Nazar :
                        bakış, bakma Mekteb
                        : okul Hâfız :
                        Kur’an’ı ezberleyen kişi Fıtrî :
                        Yaratılıştan gelen Masum
                        : günahsız Âhiret :
                        sonsuz olan öteki dünya Şefaatçi olmak:
                        Allah’tan başkalarının kurtulması için aracı olmak izni verilmek Lem’a
                        : parıltı

                        #796257
                        Anonim

                          TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.17.TAHLİLLER(DEVAMI)
                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Avukat Mihri Helâv’ın müdafaasından parçalar

                          Risale-i Nur Müellifi, bütün müellif ve muharrirlerin en mütevaziidir. Şöhret ve tekebbürün en büyük düşmanıdır. Bütün dünya metâına arka çevirmiştir. Ne mal, ne şöhret, ne nüfuz… bunların hiçbirisi onun pâyine ulaşamamıştır ve ulaşamaz. Gandi bile onun kadar dünyadan elini çekememiştir. Günde elli gram ekmekle ve bir çanak çorba ile tagaddi eden bu büyük adam, yaşıyorsa, ancak Kur’ân ve imana hizmet için yaşıyor. Başka hiç, hiçbir şeyin, onun nazarında kıymet ve ehemmiyeti yoktur. Böyle iken, eserinin medh ü sitayişinde bulundu diye onu suçlandırmaya çalışmak, 163’üncü maddenin cürüm ağına sokmaya uğraşmak, hak ve adaletle, insafla, ilimle, insanî düşünce ile hukuk fikriyle, mantıkla, akıl ve fikirle kabil-i telif midir? Burası yüksek mahkemenin takdirine aittir…

                          Hükûmete muhalefet bahsi hakkında da birkaç söz söyleyerek mâruzatımı neticelendirmek isterim. Karşınızda kemal-i saffet ve samimiyetle âdilâne kararlarınıza intizar eden bu asırdîde zat, ömründe hiçbir defa hilâf-ı hakikat beyanda bulunmaya tenezzül etmiş bir adam değildir. İlk celse-i muhakemede, bugünkü hükûmetten memnun olduğunu ve muvaffakiyetine dua ettiğini, onun beğenmediği ve tenkit ettiği hükûmet, eski hükûmetler olduğunu alenen söylemiştir. Filhakika, müvekkilim, bütün milletle beraber istibdada karşı mücadele etmiş, hürriyet ve demokrasinin tesisine çalışmış ve bu hususta husule gelen muvaffakiyetten dolayı da memnun olmuştur. Risale-i Nur’un gayesi de içtimaî nizam ve intizamı kalblere yerleştirmektir. Siyasî rical, siyasî sahada nizam-ı içtimaîyi, milletin hak ve hürriyetlerini temine çalıştıkları gibi, Risale-i Nur Müellifi de, mânevî sahada, kalblerde bunları yerleştirmeye çalışıyor. Gayeler müşterektir. Bir mekteb-i irfan olan Risale-i Nur’un müellifi ve şakirtleri âsâyişin, nizam ve intizamın fahrî ve mânevî bekçileridir. Mânevî sahada, kalblerde ve dimağlarda anarşinin, bozgunculuğun kalkmasına çalışmaktadırlar. Kemal-i samimiyetle, hiçbir ivaz ve garazı olmaksızın, hiçbir karşılık beklemeksizin, yalnız Allah rızası için, millet ve memleketin menfaati için çalışmaktadırlar. Bunu yapmak bir cürüm ve cinayet değil, millet ve memlekete bir hizmettir. Muahazeye değil, takdire lâyıktır. Beraatini istemek hakkımızdır. Karar yüksek mahkemenindir.
                          Avukat Seniyüddin Başak’ın müdafaası

                          Müteakiben, müellifin diğer vekili olan avukat Seniyüddin Başak kalkmış, kısa birkaç söz söylemiştir:

                          “Artık mesele aydınlanmış, hakikat güneş gibi tezahür etmiştir. Yüksek mahkeme herşeye vâkıf olmuştur. Benim buna ilâve edecek bir sözüm yoktur. Böyle kıymetli, faziletli, millet ve memleket için cansiperane ve hiçbir ivaz ve bedel mukabili olmayarak fîsebilillâh çalışan zevatı buralara getiren, cinayet sandalyelerine oturtan zihniyet hakkında bazı mütalâada bulunmak isterdim; fakat onun yeri burası değildir. Bunun için ayrıca bir eser yazmak icap eder. Çünkü bu zihniyetle mücadele herkes için bir vazifedir. Yüksek mahkemenin yüksek vicdanı beni müdafaadan müstağni kılacak derecede itmi’nanbahştır. Müvekkilimin beraatini istemekle şeref duyarım.”

                          [/TD]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                          âdilâne : adaletli olarak, âdil bir şekilde
                          âkıbet : son, netice
                          alenen : açıkça, açık bir şekilde

                          anarşi : kargaşa, başıbozukluk
                          asayiş : emniyet, huzur, güven
                          asırdîde : yaşlı, gün görmüş, tecrübeli

                          beraat : temize çıkma, suçsuz olduğunun anlaşılması
                          beyan : açıklama

                          cansiperâne : canını fedâ edercesine, canını siper ederek
                          cefa : sıkıntı, eziyet, işkence
                          celse-i muhakeme : mahkeme oturumu, duruşma
                          cürüm : suç
                          devr-i sabık : 1950’den önceki tek partili dönemde CHP iktidarı ve idaresi; tek partili dönem

                          dimağ : beyin, akıl, şuur, zihin
                          fahrî : karşılıksız, gönüllü olarak bir şeyi yapma
                          fazilet : üstünlük, erdemlilik, güzel ahlâk
                          filhakika : gerçekten, doğrusu

                          fîsebilillâh : Allah yolunda, Allah rızası için
                          garaz : kötü maksat, art niyet
                          hakikat : gerçek, doğru
                          hâzâ min fadli Rabbî : bu Rabbimin ihsan ve ikramındandır
                          hilâf-ı hakikat : gerçeğe zıt ve aykırı, gerçek dışı
                          husul : meydana gelme, olma
                          içtimaî nizam ve intizam : toplumsal düzen ve düzenlilik

                          intizam : düzenlilik
                          intizar : bekleme, gözleme
                          istibdad : baskı, zulüm

                          itmi’nanbahş : güven veren, rahatlık veren
                          ivaz : karşılık, bedel
                          kabil-i telif : uyuşabilir, bağdaşabilir
                          kemal-i saffet : tam bir temizlik, temiz niyetlilik, samimiyet ve içtenlik

                          kemal-i samimiyet : tam bir içtenlik
                          mâruzat : arz edilenler, istenilen şeyler
                          medh ü sitayiş : methetme ve övgüde bulunma

                          mekteb-i irfan : irfan okulu; Cenâb-ı Hakkı tanıtan, bildiren, hak ve hakikate ulaştıracak bilgiyi ders veren okul
                          metâ : eşya, mal, mülk

                          muahaze : ayıplama, kusurlu bulma, suçlama
                          muhalefet : muhalif olma, karşıt ve aykırı olma
                          muharrir : yazar, kaleme alan

                          mukabil : karşılık
                          muvaffakiyet : başarı, başarılı olma
                          müdafaa : savunma
                          müellif : telif eden, yazan

                          müstağni kılma : ihtiyaç bırakmama
                          müstehak : hak etmiş, lâyık

                          müşterek : ortak
                          mütalâada bulunma : etraflıca inceleyip düşünme, bir düşünceyi dile getirme
                          müteakiben : daha sonra, takip ederek
                          mütevazi : alçak gönüllü
                          müvekkil : vekâlet veren, vekil tayin eden kimse
                          nazar : bakış, düşünce, görüş

                          nizam : düzen
                          nizam-ı içtimaî : toplumsal, sosyal düzen
                          rical : adamlar, insanlar

                          şakirt : talebe, öğrenci
                          tagaddi : beslenme
                          tahammül : katlanma, dayanma
                          tekebbür : büyüklenme, gururlanma
                          tenezzül : inme, eğilme, düşme

                          tezahür : ortaya çıkma, görünme, belli olma
                          vâkıf olma : bir şeyi bütün yönleriyle bilme
                          vekil : başkasının adına ve yerine hareket eden; avukat
                          zevat : zatlar, kimseler

                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #796670
                          Anonim

                            HUTBE-İ ŞÂMİYE 7.12.HAKİKAT ÇEKİRDEKLERİ(DEVAMI)
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 95. Tertib-i mukaddematta tevfiz tembelliktir; terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rıza kanaattir, meyl-i sa’yi kuvvetlendirir; mevcuda iktifâ, dûn-himmetliktir.

                            96. Evâmir-i şer’iyeye karşı itaat ve isyan olduğu gibi, evâmir-i tekviniyeye karşı da itaat ve isyan vardır. Birincisinde mükâfat ve mücâzâtın ekseri âhirette, ikincisinde ağlebi dünyada olur. Meselâ, sabrın mükâfâtı zaferdir; atâletin mücâzâtı sefalettir; sa’yin sevabı servettir; sebatın mükâfâtı galebedir. Müsavatsız adalet, adalet değildir.

                            97. Temasül tezadın sebebidir. Tenasüp tesanüdün esasıdır. Sıgar-ı nefis tekebbürün menbaıdır. Zaaf gururun madenidir. Acz muhalefetin menşeidir. Merak ilmin hocasıdır.

                            98. Kudret-i fâtıra, ihtiyaç ile, hususan açlık ihtiyacıyla, başta insan, bütün hayvânâtı gemlendirip nizama sokmuş. Hem âlemi hercümercten halâs edip, hem ihtiyacı medeniyete üstad ederek terakkiyâtı temin etmiştir.

                            99. Sıkıntı sefahetin muallimidir. Yeis dalâlet-i fikrin, zulmet-i kalb ruh sıkıntısının menbaıdır.

                            100. 1 اِذَا تَاَنَّثَ الرِّجَالُ بالتَّهَوُّسِ تَرَجَّلَ النِّسَاۤءُ باِلتَّوَقُّح ِ Bir meclis-i ihvâna güzel bir karı girdikçe riyâ, rekabet, haset damarı intibah eder.
                            Demek, inkişaf-ı nisvandan, medenî beşerde ahlâk-ı seyyie inkişaf eder.
                            [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Erkekler hevâ ve hevesle kadınlaşırsa, kadınlar da hayasızlıkla erkekleşir.
                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] [h=2]Lügatler : [/h] acz : âcizlik, güçsüzlük (bk. a-c-z)
                            ağleb : çoğunluk, genellik
                            âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-b-d)
                            ahlâk-ı seyyie : kötü ahlâk

                            âlem : dünya, kâinat (bk. a-l-m)
                            amel-i salih : dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş (bk.
                            -l-)
                            amel-i tâlih : faydasız, yararsız iş; makbul olmayan amel
                            atâlet : hareketsizlik, tembellik
                            beşer : insan

                            dalâlet-i fikr : fikir sapkınlığı (bk. -l-l; f-k-r)
                            dûn-himmetlik : gayretsizlik
                            ekser : çoğunluk (bk. k-s-r)
                            evâmir-i şer’iye : şeriatın emirleri (bk. ş-r-a)
                            evâmir-i tekviniye : yaratılışa ait kurallar (bk. k-v-n)
                            fert : birey
                            galebe : üstün gelme
                            gurur : kibir, büyüklenme
                            halâs etme : kurtarma (bk.
                            -l-)
                            hâne : ev
                            hayvânât : hayvanlar (bk.
                            -y-y)
                            hazm-ı nefs : kabullenmek, kendi adına feragat etmek (bk. n-f-s)
                            hercümerc : karışıklık, dağınıklık
                            hususan : bilhassa, özellikle
                            iktifâ : yetinme
                            inkişaf etmek : açığa çıkmak

                            inkişaf-ı nisvan : kadınların açılması
                            kanaat : elindekiyle yetinme
                            kudret-i fâtıra : herşeyin yaratıcısı olan Allah’ın kudreti (bk.
                            -d-r; f--r)
                            mahviyet : tevazu, alçak gönüllülük
                            menba : kaynak
                            menşe : kaynak (bk. n-ş-e)
                            mevcud : var olan (bk. v-c-d)
                            meyl-i sa’y : çalışma eğilimi, isteği
                            muallim : öğreten, yetiştiren (bk. a-l-m)
                            muhalefet : zıt ve aykırı davranma (bk.
                            -l-f)
                            mücâzât : birşeyin karşılığında görülen ceza
                            müsamaha : hoşgörü
                            müsâvat : eşitlik, denklik
                            mütekellim-i maalgayr : birinci çoğul şahıs, biz (bk. k-l-m)
                            mütekellim-i vahde : birinci tekil şahıs, “ben” (bk. k-l-m; v-
                            -d)
                            nam : ad, unvan
                            nizam : düzen, kanun (bk. n-
                            -m)
                            sa’y : çalışma, emek
                            sebat : kararlı olma
                            sefahet : beyinsizlik ve akılsızlık; yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük
                            sefalet : perişanlık, yoksulluk
                            semere-i sa’y : çalışmanın meyvesi, neticesi
                            servet : zenginlik
                            sıgar-ı nefis : nefsin küçüklüğü (bk. n-f-s)
                            tefâhur : iftihar etme, gurur duyma
                            tekebbür : kibirlenme, büyüklenme (bk. k-b-r)
                            temasül : birbirinin aynısı olma, karşılıklı benzeyiş (bk. m-s
                            ̱-l)
                            tenasüp : uygunluk (bk. n-s-b)
                            terakkiyat : yükselmeler, ilerlemeler
                            terettüb-ü netice : sonuç olarak ortaya çıkma
                            tertib-i mukaddemat : bir sonuca ulaşmak için uyulması gerekli olan sebepler sırası (bk.
                            -d-m)
                            tesanüd : dayanışma (bk. s-n-d)
                            tevazu : alçak gönüllülük
                            tevekkül : Allah’a güvenme ve Onu vekil kabul etme (bk. v-k-l)
                            tevfiz : yetki ve sorumluluğu başkasına veya Allah’a havale etme
                            tezad : zıtlık
                            üstad : hoca, öğretmen
                            yeis : ümitsizlik
                            zaaf : zayıflık, güçsüzlük
                            zillet : alçaklık, aşağılık
                            zulmet-i kalb : kalp katılığı, kalbin kararması (bk.
                            -l-m)

                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]



                            #796671
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.19.TAHLİLLER(DEVAMI)
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bediüzzaman’ın İstanbul’a teşrifi münasebetiyle üniversiteli bir Nur talebesinin arkadaşına yazdığı mektup
                              Sevgili Üstadımızın teşrifinden dolayı bizi ve İstanbul’u tebrikinize teşekkür ederim. Bu muhteşem, müstesna hadiseden dolayı, koca şehir kaynadı; için için bayram yapıyor. Âlimi–cahili, fakiri–zengini, genci-ihtiyarı mahkemelerde, otelde her yerde onu görmeye ve dinlemeye koşuyor.
                              Rüyalarımız dahi neş’e ve ferahla dolu… Düşmanlarımızın ise yüzleri daha ziyade karardı. Nifaklarının hiçbir şey yapmadığını ve yapamayacağını artık biliyorlar. Üstadımız, İstanbul’un şahsiyet devrinin yadigârı olan herşeye yeniden can verdiler. Kardeşlerimizin gözünde, şehrin manzarası birden bire değişti. Ayasofya, Sarayburnu’na kadar uzandı. Minarelerinde yine ezan-ı Muhammedî (a.s.m.) okunuyor; içinde, hâfızlar yeniden Kur’ân-ı Kerîm tilâvetine başladılar. Fâtih, hergün türbesinden kalkarak, fethettiği şehrin büyük ve mübarek misafirine, “Hoşgeldiniz!” diyor ve onu tebrik ediyor. Yeni Camiin şerefesinden, Beyoğlu’nun en karanlık ve mülevves izbesine kadar nüfuz edecek ışık tufanını şimdiden görür gibi oluyoruz. Hepsinin, Ayasofya’nın, Fâtih’in, Sultan Ahmed’in, Eyüb’ün ve Süleymaniye’nin ve bütün Müslüman İstanbul’un hicap perdelerini yüzlerinden atışı ve bize daha muhteşem ve daha samimî görünmeleri, bu büyük teşriften ve bu ulvî nurdan… Üstadımız, artık bu şehrin güneşi. O giderse, ufkundaki güneş de onu takip edecek ve milyonluk şehir kararıverecek. Tesellîmiz, Fâtih şehrinin Risale-i Nur’la aydınlanacağı ve parlayacağı ümididir.
                              Üstadımızın teşrifini telefonla haber verdikleri zaman, cansız vücudumdan birden bire bir cereyan geçti. Öldürücü ve uyuşturucu değil; dirilten, canlandıran bir cereyan… Maddî ve mânevî varlığımın bir anda kuvvet bulup, muazzam bir mıknatısın beni çektiğini hissettim. Ağır Ceza Mahkemesine vâsıl olduğum zaman, biraz evvelki tahassüslerimin bütün cemiyette hâkim olduğunu fark ettim. Mahkemenin içi ve dışı tıklım tıklım dolu idi. Kalabalığı yararak içeri girmek istedim; fakat gözüm iki üniversiteli talebenin arasında yürüyen Üstada ilişti. Mânâsıyla olduğu kadar, maddesi ve kıyafeti ile de bam başka olan ve şu anda milyonlarca gözün onun üzerinde toplandığı müstesna varlık, sanki hiçbir şeyle alâkadar değildi ve hiçbir hadiseden haberi yoktu…

                              Mahkemenin içindeyim. Ulvî isim zikredilir edilmez, büyük adam koca bir milletin, dinin ve devrin tarihî mümessili olarak içeri girdi. Ufak bir kaynaşmayı müteakip çıt yok. Herkes, bu muhteşem ve muazzam ânın mânâsını ve heyecanını duymakta…
                              “Hastayım” demelerine rağmen, Üstadımızın yerlerinden yıldırım gibi fırlayarak itiraz ve izahları, mahkeme heyetinin hayranlıkla büyük adamı seyri… İkinci celsede daha muazzam bir kalabalık… Üstadımızın, vukufsuz ehl-i vukuf raporuna bizzat verdikleri harikulâde cevaplar ve mahkemenin 5 Mart’a tâliki… Titreyerek, günah ve zaaflarıma bin teessüf ve tevbe ederek yaklaşıp, mübarek ellerini sonsuz bir iştiyakla öptüğüm ve içimi ter temiz tutmaya çabalayarak gözlerini bulmaya cesaret ettiğim o an, o gün, hâtıralarımın en büyük ve en nâdide yadigârı olacak. Üniversiteli diğer kardeşlerim, Üstadımızın hizmetinde bulunmakla şeref-i uzmâya kavuşmuşlar. O Üstadımızdan, Cenâb-ı Hak ebediyen razı olsun ve bütün talebelerine ve bilhassa benim gibi biçare, zavallı ve âcizlere akıl, dirayet, azim ve ihlâs ihsan buyursun. Âmin.
                              Evet, kardeşim, bu asrın mânevî şahı olduğu, hayatı ve eserleriyle sâbit olan bir Üstadın eserlerini biz muhtaçlara lûtfeden Cenâb-ı Hakka hadsiz şükürlerle beraber, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümüne mâruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olan Risale-i Nur’u, ölünceye kadar okuyacağız, neşredeceğiz inşaallah.

                              Elbaki Hüve’l-Baki
                              İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinden
                              Kâmil


                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #796672
                              Anonim

                                Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma, o noktayı da elinden atarsan vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.
                                Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalaka düşer. Ve sür’at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.
                                (Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)
                                Lügatler
                                Adem :
                                yokluk Cihât-ı Erbaa
                                : dört yön, dört taraf İtibariyla
                                :yönüyle, şekliyle, bunun gibi İtimad etmek
                                :inanmak, güvenmek Kalak
                                :can sıkıntısı, gönül darlığı, kararsızlık Keza :
                                bunun gibi Nur :
                                ışık,aydınlık Sür’at-i zeval :
                                hızlıca yok olmak Taleb :
                                istek Vücud
                                : beden Vücud
                                : var olmak, varlık  

                                #796984
                                Anonim

                                  TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                                  11.22.TAHLİLLER(DEVAMI)
                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD] (Bu mektup Samsun’da münteşir Büyük Cihad gazetesinde intişar etmiştir. Müfterilerin tahrikâtıyla Samsun’da muhakeme açılmasına sebep olmuştur. Muhakeme beraatle neticelenmiştir.)

                                  Âlem-i İslâmın halâskârı, ehl-i imanın sertâcı, Risale-i Nur’un tercümanı Üstadımız Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerine!

                                  Bu defa dindar Demokratların delâletiyle Afyon Mahkemesince Risale-i Nur’un serbestiyetine, bütün risale, mektup ve mecmualarının suç mevzuu teşkil etmediğinden iadelerine karar verilmesini, senelerce evvel ilân ettiğiniz “Risale i Nur benim değil, Kur’ân’ın malıdır; Kur’ân’ın feyzinden gelmiştir. Hiçbir kuvvet onu Anadolu’nun sinesinden koparıp atamayacaktır. Risale-i Nur Kur’ân’a bağlıdır; Kur’ân ise Arş-ı Âzamla bağlanmıştır. Kimin haddi var ki, onu oradan söküp atsın?” diye olan hakikatli beyanatınızın açık bir tezahürü ve bu ulvî hizmetinizin İlâhî ve Kur’ânî olduğunun parlak bir delili bilerek, bu beraat kararının âlem-i İslâmın ve bâhusus bu millet-i İslâmiyenin saadetlerinin başlangıcı olması itibarıyla, başta, bütün varlığıyla bu zaferleri bekleyen ve Nur ailesine reis ve hakikatler deryasına kaptan tayin edilen ve zulmet-i küfürle tuğyan etmiş insanlığa hâdi ihsan olunan aziz, sevgili Üstadımız ve buna vesile olmakla ehl-i imanı kendilerine dost ve taraftar eyleyen dindar Demokratları ve âdil heyet-i hâkimeyi sonsuz minnetlerle tebrik eder ve arz ederiz ki:

                                  Uzun senelerden beri terakki ve teâlîsi için çalıştığınız ve uğrunda fedâ-yı nefis ve can eylediğiniz hakikat-i Kur’âniyenin bugün bütün bir memleket, bir millet çapında ehl-i imanın kalblerine sürurlar getirerek fevkalâde inkişafı, hizmetine memur kılındığınız ve bilfiil muvaffak olduğunuz kudsî dâvâ ve hizmetinizin ne kadar yüksek ve parlak olduğunu güneş gibi ispat ediyor.
                                  Yirmi beş, otuz seneden beri bütün mânilere ve sıkıntılara rağmen bu kadar sabır ve metanetiniz ve Kur’ân’dan kalb-i münevverinize gelen Risale-i Nur’un neşri cihetinde bu harika hizmet ve mücahedeleriniz, istikbalin nesillerine ve İslâmın kahraman mücahidlerine bir nümune-i iktida ve imtisal oluyor. Kur’ân güneşinin sönmeyen nurları ve ebedî lem’aları olan Nur şuâlarıyla cehl ve dalâlet karanlıklarını izale ederek, milyonlar kalbleri o nurla nurlandırıp ehl-i imanı kendinize minnettar ettiniz. Bu vatan ve bu millet, bu tarih ve bu toprak, sizin bu hizmetinizi, bu fedakârlığınızı hiçbir zaman unutmayacaktır. Ebediyet âlemine göç eylediğinizde dahi sizin bu hizmetiniz bir çekirdek olup, ondan fışkıran bir şecere-i âliye her tarafı kaplayacak ve o Nur ağacının etrafına toplanan büyük cemaatler ve Risale-i Nur’un yükselen ebedî şuâları, o hizmetinizi ilelebed ve daha parlak ve daha şâşaalı idame edecekler.

                                  Siz, Risale-i Nur’un tercümanı haysiyetiyle ve bu iman hizmetinizin İslâm ufuklarında parlaması cihetiyle gelen, bu asrın bir hidayet serdarısınız.

                                  Kur’ân-ı Kerîmin on dördüncü asr-ı Muhammedîdeki (a.s.m.) aziz dellâlı ve o müthiş zamanın müthiş zulümatına karşı nur-u Kur’ân’la mukabele eden büyük fedakârı ve Risale-i Nur’un yüz binler nüshalarını yüz binler talebelerinin kalemleriyle her tarafta neşredip dinsizliğe ve küfr-ü mutlaka karşı bir sedd-i Kur’ânî tesis eden muhteşem kahramanı sevgili Üstadımız,

                                  Âlemlere rahmetler ve saadetler getiren ve insanlığa selâmet ve teselliler bahşeden bu mukaddes hizmetinizle ehl-i imana zuhurunu müjde verip ispat ettiğiniz ve emareleri gözükmeye başlayan ve bütün kıt’alara şâmil hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bayramını bütün ruhumuzla tebrik eder, Cenâb-ı Haktan uzun ömürlerinize dualar eder, ellerinizden tâzimle öperiz.
                                  Ankara Üniversitesi Nur talebelerinden

                                  İsmail, Salih, Atıf, Ahmed, Ziya, Mehmed, Abdullah
                                  [/TD]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                  âlem : dünya, evren
                                  âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                                  Arş-ı Âzam : Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer
                                  arz etmek : sunma, ifade etme

                                  asr-ı Muhammedî : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) asrı, yaşadığı dönem
                                  aziz : çok değerli, izzetli
                                  bâhusus : bilhassa, özellikle
                                  beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
                                  beyanat : açıklamalar
                                  bilfiil : fiilen, gerçekte
                                  Büyük Cihad gazetesi : Samsun’da haftalık olarak yayınlanan bir gazete

                                  cehil : cahillik, bilgisizlik
                                  Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                                  dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                                  dâvâ : iddia
                                  delâlet : delil olma, işaret etme

                                  dellâl : davetçi, ilân edici
                                  ebedî : sonu olmayan sonsuz
                                  ebediyet âlemi : sonsuzluk âlemi; âhiret
                                  ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inananlar, mü’minler
                                  emare : belirti, iz
                                  fedakâr : her türlü zahmetlere göğüs gererek dâvası uğruna en değerli şeylerini feda eden
                                  fedâ-yı nefis ve can : can ve nefsi feda etme
                                  fevkalâde : olağanüstü
                                  feyiz : bereket, bolluk
                                  had : sınır
                                  hâdi : doğru yolu gösteren
                                  hakikat : esas, doğru, gerçek
                                  hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân gerçeği ve onun gerçek mânâsı

                                  hâkimiyet-i İslâmiye : İslâmiyetin hâkimiyeti
                                  halâskâr : kurtarıcı

                                  haysiyet : itibar, özellik
                                  heyet-i hâkime : hâkimler heyeti, kurulu

                                  hidayet : doğru ve hak yol
                                  idame : devam ettirme
                                  idrak : anlayış, kavrayış
                                  ihsan : bağış, ikram
                                  İlâhî : Allah’a ait

                                  ilelebed : sonsuza kadar
                                  imtisal : uyma, yerine getirme
                                  inkişaf etme : ortaya çıkma, açılma
                                  intişar : yayılma

                                  istikbal : gelecek
                                  itibarıyla : özelliğiyle

                                  izale : giderme
                                  kalb-i münevver : nurlanmış kalb, nurlu gönül
                                  kudsî : mukaddes, yüce, kutsal

                                  küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme
                                  lem’a : parıltı

                                  mâni : engel
                                  mecmua : derleme eser, kitap

                                  metanet : sağlamlık
                                  mevzu : konu
                                  millet-i İslâmiye : İslâm milleti; Müslümanlar
                                  minnet : iyilik karşısında kendini borçlu hissetmek

                                  minnettar : şükran duyma
                                  muhakeme : dâvânın hâkim tarafından ele alınması

                                  mukabele : karşılık
                                  mukaddes : kutsal, yüce
                                  muvaffak : başarılı

                                  mücahede : cihad etme, din uğrunda çaba harcama
                                  mücahid : cihad eden
                                  müfteri : iftiracı
                                  münteşir : yayılmış olan

                                  müthiş : dehşet veren, korkunç
                                  neşir : basma, yayma
                                  nur-u Kur’ân : Kur’ân’ın nuru
                                  nümune-i iktida : örnek alınıp uyulacak nümune, model
                                  nüsha : kopya

                                  rahmet : İlâhî şefkat, merhamet
                                  reis : başkan
                                  saadet : mutluluk

                                  sedd-i Kur’ânî : Kur’ân’ın yıkılmaz seddi, kalesi
                                  selâmet : esenlik, güven
                                  serbestiyet : serbest olma

                                  serdar : kumandan
                                  sertâc : baş tacı
                                  sine : göğüs, kalp
                                  sürur : mutluluk, sevinç

                                  şâmil : kapsayan
                                  şâşaalı : gösterişli, göz alıcı
                                  şecere-i âliye : yüce soy ağacı
                                  şuâ : bir ışık kaynağından çıkan ışık telleri
                                  tahrikât : tahrikler, kışkırtmalar
                                  tayin edilen : atanan, görevlendirilen

                                  tâzim : büyüklüğe karşı duyulan hürmet, saygı
                                  teâlî etmek : yükselmek, yücelmek
                                  terakki : ilerleme

                                  tesis : kurma, yerleştirme
                                  teşkil etme : oluşturma, meydana getirme
                                  tezahür : belirme, görünme
                                  tuğyan : azgınlık, isyan ve inançsızlıkta çok ileri gitme
                                  ulvî : yüce, büyük

                                  zuhur : belirme, görünme
                                  zulmet-i küfür : inkâr karanlığı

                                  zulümat : karanlıklar
                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 31 ile 45 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.