- Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
28 Ağustos 2011: 09:38 #795777
Anonim
[h=1]İsrail’den itiraf: Hiç şansımız yok![/h]
[h=4]Bu görüşleri geçen hafta Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bir kriptoda dile getirmiş[/h][h=6]28.Ağustos.2011,12:26:32[/h]
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 195″]
[/TD]
[TD=”width: 65″]
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]İsrail’in BM’deki Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ron Prosor, Filistin devletinin Eylül ayında BM Genel Kurulu’nda tanınmasını önleme konusunda, İsrail’in hiç şansı olmadığını bildirdi.
Haaretz gazetesi, Ron Prosor’un bu görüşleri, geçen hafta Dışişleri Bakanlığına gönderdiği bir kriptoda dile getirdiğini bildirdi.
Haberde, ülkenin “en tecrübeli ve üst düzey diplomatlarından biri” olarak nitelendirilen Prosor’un, İsrail’in BM’deki oylama sonuçlarını önemli ölçüde etkileyebilme ihtimaline dair çok kötümser bir tahminde bulunduğu; bunu açıkça vurgulamamasına rağmen, ülkesinin diplomatik bir yenilgiye maruz kalacağına işaret ettiği kaydedildi.
“(BM’deki oylama sırasında) elde edebileceklerimiz yolunda umut edebileceğimizin azamisi, bir grup devletin ya çekimser kalması ya da oylamaya katılmamasıdır” diye yazan Prosor, sadece birkaç ülkenin Filistinlilerin girişimine karşı oy kullanacağını belirterek, kriptodaki yorumlarının, son birkaç haftada BM’deki mevkidaşlarıyla yaptığı 60’tan fazla toplantıya dayandığını belirtti.
Filistin Yönetimi Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ın BM Genel Sekreteri’ne 20 Eylül’de başvurarak, Filistin devletinin BM’nin 194. devleti olarak tanınmasını istemesi bekleniyor.İsrailDışişleri Bakanlığı, Filistinlilerin bir Amerikan vetosunu önleyebilmek amacıyla BM Güvenlik Konseyi’nde değil, çıkacak karar daha az bağlayıcı bile olsa BM Genel Kurulu’nda bir oylama yapılması arayışında olduğu görüşünde. Habere göre, BM Genel Kurulu’ndaki oylama muhtemelen Ekim’de yapılacak.
Haaretz’in haberine göre İsrail Dışişleri Bakanlığı, BM’deki üye devletlerin 130 ila 140’ının Filistinlilerin lehine oy kullanacağını tahmin ediyor. Buradaki asıl soru işaretininse AB üyesi 27 ülkenin oylarında olduğu vurgulandı.
AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’un, AB dışişleri bakanlarının 3 Eylül’de yapacakları toplantı öncesinde İsrail ve Filistin’de temaslarda bulunduğu hatırlatılan haberde, Dışişleri Bakanlığında üst düzey bir yetkilinin, şimdiye kadar sadece beş Batılı ülkenin Filistin devletinin tanınmasına karşı oy kullanacağı konusunda İsrail’e söz verdiğini belirttiği kaydedildi ve bunlar ABD, Almanya, İtalya, Hollanda ve Çek Cumhuriyeti olarak sıralandı.
İsrail Dışişleri Bakanlığı yetkilisi, “Batılı ülkelerin çoğu, salonda olup Filistinlilere karşı oy kullanmaya istekli olmayacaktır” değerlendirmesini yaptı.
Bütün bunlara rağmen, Filistin devletinin önereceği, BM kararındaki ifadelerle uyumlu olarak dört Avrupa ülkesinin tavrının da değişebileceği ifade edildi. Metinde ılımlı bir ifade kullanılması, BM’deki oylamanın hemen ardından müzakere masasına dönüleceği ihtimalinin vurgulanması halinde, bu dört ülkenin de karşı oy kullanmaktan vazgeçip, çekimser kalabileceği belirtildi.
Filistin Yönetimi Dışişleri Bakanı Riyad El-Maliki de Filistinlilerin 130 dolayında devletin desteğini kazandığını bildirmiş, Çin Halk Cumhuriyeti de Filistin devleti kararını destekleyeceğini açıklamıştı.
İsrail Başbakanlığı kaynakları ise Başbakan Binyamin Netanyahu‘nun bu yılki BM Genel Kurul çalışmalarına katılmayı düşünmediğini, yerine muhtemelen Cumhurbaşkanı Şimon Peres’in gideceğini ifade ettiler.
29 Ağustos 2011: 15:28 #795802Anonim
[TABLE=”class: stbl”]
[TR]
[TD=”class: sgifhd, colspan: 2″]Ramazan Bayramı Tebriknamesi
[/TD]
[TD=”class: sright”]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”class: sleft”]
[/TD]
[TD=”bgcolor: #e1ff88, colspan: 2″]
[/TD]
[TD=”class: sright”]
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”class: sleft”]
[/TD]
[TD=”class: sgif, colspan: 2″]RİSALE-İ NURDA BAYRAM HAKİKATİNev’-i beşerin ağlanacak gülmelerine, endişe-i istikbal ve akibet-bînlik adesesiyle, gayet şaşaalı bir gece bayramında, hapishane penceresinden bakarken, nazar-ı hayalime inkişaf eden bir vaziyeti beyan ediyorum.
Sinemada, eski zamanda mezaristanda yatanların vaziyet-i hayatiyeleri göründüğü gibi, yakın bir istikbalde mezaristan ehli olanların, müteharrik cenazelerini görmüş gibi oldum. O gülenlere ağladım. Birden bir tevahhuş, bir acımak hissi geldi. Aklıma döndüm, hakikattan sordum: “Bu hayal nedir?” Hakikat dedi ki:
Elli sene sonra, bu kemal-i neş’e ile gülen ve eğlenen zavallılardan, elliden beşi, beli bükülmüş yetmiş yaşlı ihtiyarlar gibi; kırkbeşi, mezaristanda çürümüş bulunacaklar. O güzel sîmalar, o neş’eli gülmeler, zıdlarına inkılab etmiş olacaklar. [FONT="]كُلُّ[/FONT][FONT="] [/FONT][FONT="]آتٍ[/FONT][FONT="] [/FONT][FONT="]قَرِيبٌ[/FONT] kaidesiyle; madem yakında gelecek şeylerin gelmiş gibi görülmesi bir derece hakikattır; elbette gördüğün hayal değildir. Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir. Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istilâ edip, gayr-ı meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha ve şükre çok azîm tergibat vardır. Tâ ki; bayramlarda o sevinç ve sürur nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünki şükür, nimeti ziyadeleştirir, gafleti kaçırır.(Lemalar)ONYEDİNCİ SÖZ
(Bu söz, iki âlî makam ve bir parlak zeylden ibarettir.)Hâlık-ı Rahîm ve Rezzak-ı Kerim ve Sâni’-i Hakîm; şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp bütün esmasının garaib-i nukuşuyla süslendirip küçük-büyük, ulvî-süflî herbir ruha, ona münasib ve o bayramdaki ayrı ayrı hesabsız mehasin ve in’amattan istifade etmeğe muvafık ve havas ile mücehhez bir cesed giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temaşagâha gönderir. Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı; asırlara, senelere, mevsimlere hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlukatına ve nebatî masnuatına birer resm-i geçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhâssa rûy-i zemin, hususan bahar ve yaz zamanında masnuat-ı sagirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melaikeleri ve sekene-i semavatı seyre celbedecek bir cazibedarlık görünüyor ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalaagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir. Fakat bu ziyafet-i İlahiye ve bayram-ı Rabbaniyedeki İsm-i Rahman ve Muhyî’nin tecellilerine mukabil İsm-i Kahhar ve Mümît, firak ve mevt ile karşılarına çıkıyorlar. Şu ise
rahmetinin vüs’at-i şümulüne zahiren muvafık düşmüyor. Fakat hakikatte birkaç cihet-i muvafakatı vardır. Bir ciheti şudur ki: Sâni’-i Kerim, Fâtır-ı Rahîm, herbir taifenin resm-i geçit nöbeti bittikten ve o resm-i geçitten maksud olan neticeler alındıktan sonra, ekseriyet itibariyle dünyadan, merhametkârane bir tarz ile tenfir edip usandırıyor, istirahata bir meyil ve başka bir âleme göçmeğe bir şevk ihsan ediyor ve vazife-i hayattan terhis edildikleri zaman, vatan-ı aslîlerine bir meyelan-ı şevk-engiz, ruhlarında uyandırıyor. Hem o Rahman’ın nihayetsiz rahmetinden uzak değil ki, nasıl vazife uğrunda, mücahede işinde telef olan bir nefere şehadet rütbesini veriyor ve kurban olarak kesilen bir koyuna, âhirette cismanî bir vücud-u bâki vererek Sırat üstünde, sahibine burak gibi bir bineklik mertebesini vermekle mükâfatlandırıyor. Öyle de, sair zîruh ve hayvanatın dahi, kendilerine mahsus vazife-i fıtriye-i Rabbaniyelerinde ve evamir-i Sübhaniyenin itaatlerinde telef olan ve şiddetli meşakkat çeken zîruhların, onlara göre bir çeşit mükâfat-ı ruhaniye ve onların istidadlarına göre bir nevi ücret-i maneviye, o tükenmez hazine-i rahmetinde baîd değil ki bulunmasın. Dünyadan gitmelerinden pek çok incinmesinler, belki memnun olsunlar
Lâkin zîruhların en eşrefi ve şu bayramlarda kemiyyet ve keyfiyyet cihetiyle en ziyâde istifâde eden insân, dünyaya pek çok meftun ve mübtelâ olduğu halde, dünyadan nefret ve âlem-i bekaya geçmek için eser-i rahmet olarak iştiyak-engiz bir hâlet verir. Kendi insâniyyeti dalâlette boğulmayan insân, o hâletten istifâde eder. Rahat-ı kalb ile gider. Şimdi, o hâleti intâc eden vecihlerden, nümûne olarak “Beşini” beyân edeceğiz.
Birincisi: İhtiyarlık mevsimiyle; dünyevî, güzel ve cazibedâr şeyler üstünde fena ve zevalin damgasını ve acı mânâsını göstererek o insânı dünyadan ürkütüp, o fâniye bedel, bir bâki matlubu arattırıyor.
İkincisi: İnsânın alâka peyda ettiği bütün ahbablardan yüzde doksandokuzu, dünyadan gidip diğer bir âleme yerleştikleri için, o ciddî muhabbet sâikasıyla o ahbabın gittiği yere bir iştiyak ihsan edip, mevt ve eceli mesrurane karşılattırıyor.
Üçüncüsü: İnsândaki nihayetsiz zaîflik ve âcizliği, bâzı şeylerle ihsas ettirip, hayat yükü ve yaşamak tekâlifi ne kadar ağır olduğunu anlattırıp, istirahatâ ciddî bir arzu ve bir diyar-ı âhere gitmeye samimî bir şevk veriyor.
Dördüncüsü: İnsân-ı mü’mine nur-u îmân ile gösterir ki: Mevt, idam değil; tebdil-i mekândır. Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nûrâniyyetli âlemlerin kapısıdır. Dünya ise, bütün şaşaasıyla âhirete nisbeten bir zindan hükmündedir. Elbette; zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna çıkmak ve müz’iç dağdağa-i hayat-ı cismâniyyeden âlem-i rahatâ ve meydan-ı tayeran-ı ervaha geçmek ve mahlûkatın sıkıntılı gürültüsünden sıyrılıp Huzur-u Rahmân’a gitmek; bin can ile arzu edilir bir seyahattir, belki bir saadettir.
Beşincisi: Kur’anı dinleyen insâna, Kur’andaki ilm-i hakikatı ve nur-u hakikatle dünyanın mâhiyetini bildirmekliği ile dünyaya aşk ve alâka pek mânâsız olduğunu anlatmaktır. Yâni, insâna der ve isbat eder ki: “Dünya, bir kitab-ı Samedânîdir. Huruf ve kelimâtı nefislerine değil, belki başkasının zât ve sıfât ve esmâsına delâlet ediyorlar. Öyle ise mânâsını bil, al, nukuşunu bırak, git…
Hem bir mezraadır, ek ve mahsulünü al, muhafaza et; müzahrafatını at, ehemmiyet verme…
Hem birbiri arkasında daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevale ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes…
Hem seyyar bir ticaretgâhtır. Öyle ise alış-verişini yap, gel ve senden kaçan ve sana iltifat etmeyen kafilelerin arkalarından beyhude koşma, yorulma…
Hem muvakkat bir seyrangâhtır. Öyle ise, nazar-ı ibretle bak ve zâhirî çirkin yüzüne değil; belki Cemîl-i Bâki’ye bakan gizli, güzel yüzüne dikkat et, hoş ve faideli bir tenezzüh yap, dön ve o güzel manzaraları irae eden ve güzelleri gösteren perdelerin kapanmasıyla akılsız çocuk gibi ağlama, merak etme…
Hem bir misafirhanedir. Öyle ise, onu yapan Mihmandar-ı Kerim’in izni dairesinde ye, iç, şükret. Kanunu dairesinde işle, hareket et. Sonra arkana bakma, çık git. Herzekârane fuzulî bir sûrette karışma. Senden ayrılan ve sana ait olmayan şeylerle mânâsız uğraşma ve geçici işlerine bağlanıp boğulma…” gibi zâhir hakikatlarla dünyanın iç yüzündeki esrarı gösterip dünyadan müfarakatı gayet hafifleştirir, belki hüşyar olanlara sevdirir ve rahmetinin herşeyde ve her şe’ninde bir izi bulunduğunu gösterir. İşte Kur’an şu beş veche işaret ettiği gibi, başka hususî vecihlere dahi âyât-ı Kur’aniyye işaret ediyor.
Veyl o kimseye ki, şu beş vecihten bir hissesi olmaya…
* * *
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]31 Ağustos 2011: 15:26 #795859Anonim
Bayram bir sevinç ve neşe günüdür. Yüce duyguların coştuğu, sevgi ve saygı, hislerinin mü’minler arasında alabildiğine canlandığı güzel günlerden biridir. O günde yardımlaşma ve kaynaşma son sınırına varır.
Bayram insanları kaynaştırıp biraraya getiren en güzel vesilelerden biridir. Öyle ki, bayramda şahlanan yardımlaşma ve hediyeleşme ruhu yalnızca hayatta olanlara bağlı kalmaz, dünyadan gidip kabirlerinde bir Fatiha bekleyenlere kadar uzanır. Onların bu dileğini yerine getirmek için mü’minler bayramda kabirleri ziyaret ederler; ruhlarına Kur’ân’lar, Fatihalar ve dualar okuyarak onları da sevindirirler.
Ramazan Bayramının mü’minler arasında ayrı bir yeri vardır. Çünkü Ramazan Bayramı, hergün tutulan orucun iftar vaktindeki sevinci gibi, tutulan bir aylık orucun toplu bir iftar sevincini ifade eder. Bir ay gibi uzun bir süreyle, özellikle Ramazan’ın yaz mevsimine denk geldiğinde sıcak günlerde nefislerine oruç tutturan mü’minler, sabır imtihanını vererek manevi sorumluluktan kurtulmanın sevincini Ramazan Bayramında yaşama imkânına kavuşurlar.
Ramazan ve Kurban bayramları Hicretin 2. yılından İtibaren kutlanmaya başlanmıştır. Ramazan orucu da ilk defa bu yıl farz kılınmış, bu ayı oruçla geçiren rnü’minler sonraki ayın (şevval) ilk üç gününü bayram olarak kutlamışlardır. Bu sebeple bu bayrama Ramazan Bayramı denmiştir.
“Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namaz kılmaktır”(1) mealindeki hadise dayanarak Ramazan ve Kurban bayramları bayram namazlarının kılınmasıyla başlar.
Hz. Peygamber, “Arefe günü, kurban günü ve teşrik günleri biz Müslümanların bayramıdır. Bu günler yeme içme günleridir”(2) buyurmuştur.
Ramazan Bayramım da bu manada bir gün olarak kabul etmiş ve bu bayramı Ramazan orucunun iftar günü olarak nitelendirmiştir.(3) Bu sır içindir ki, Ramazan ve Kurban Bayramlarında oruç tutmak haram kılınmıştır. Bir gün önce oruç bozmak haramken, bir gün sonra oruç tutmanın haram olması, mü’minlerin düşünce ve duygu dünyasında nimetlerin gerçek Sahibini hatırlatan en etkili bir sebeptir.
Herkes bir gün önce kimin emrine uyarak oruç tutuyorsa, bugün de Onun rızasına uyarak orucunu açar. Ve Onun gerçek nimet Sahibi olduğunu hakkıyla idrak ederek, gerçek bir şükre yol bulur.
Bayram bir aylık orucun toplu bir iftarı olduğu için, günlük iftarların sünnet türünden âdabı bayramda da yerine getirilir. Nitekim orucunu tatlı bir şeyle açmayı adet edinen Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, Ramazan Bayramına da tatlı yiyerek başlarlardı. Bayram sabahında hurma gibi bir tatlı ile bir aylık oruçlarını açmadan evlerinden ayrılmazlardı. (4)
Her vesile ile bizleri ibadete ve ahiret amellerine teşvik buyuran Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam, yılın iki bayram gecesinde kalkıp ibadet etmeyi tavsiye ederlerdi. Bu gecelerde uyanık bulunmanın, kalbin uyanıklığına vesile olduğunu bildirirlerdi. Bunu bir hadis-i şeriflerinde şöyle ifade etmişlerdi:
“Sevabını Allah’tan umarak iki bayram gecesinde kalkıp ibadet eden kimsenin kalbi, kalblerin öldüğü gün ölmez.” (5)Bayramlar saadet asrında da bambaşka bir hava ve neş’e içinde yaşanırdı. Peygamber Efendimiz Aleyhissalâtü Vesselam bayram sabahında namazgaha çıkardı. Peygamber hanımlarının da, diğer hanımlar ve kızlarla birlikte namazgaha çıkması istenirdi. Kadınlar cemaatin arka tarafında yer alırlardı.(6) Kılınan bayram namazından sonra Peygamberimizin Aleyhissalâtü Vesselam cemaate hitaben bir hutbe okuduğunu anlatan îbni Mes’ud (r.a.) devamla şöyle der:
“Resuîullah Aleyhissaiâtü Vesselam üzerine şehadet ederim ki, o namazı hutbeden önce kıldı. Sonra hutbe okudu. Daha sonra kadınlara işittiremediğini düşünüp onların yanına geldi. Onlara hatırlatmalarda bulundu, öğüt verdi ve sadaka vermelerini emretti.
Bilal de elbiselerini açmış, vermelerini işaret etmekte idi. Kadınlar yüzük, halka ve diğer kıymetleri şeyleri atmaya başladılar.” (7)Bu hadiseyi anlatan sahabilerden biri, “Kadınların bu verdikleri Ramazan Bayramı zekatı mı idî?” sualine şöyle cevap verdi: “Hayır, lakin o vakit verdikleri bir sadaka idi. Kadınlar yüzüklerini atıyor ve atıyorlardı.”(
Aynı olaya işaret eden Ebu Saidi’l-Hudri de (r.a.) bayram gününde en çok sadaka verenlerin kadınlar olduğunu anlatır.Ramazan Bayramı, bağışlanmış olmanın bir sevinç işaretidir. Bu bağışlanma müjdesini insanlara melekler veriyor.
Sa’d bin Evs el-Ensârî anlatıyor: Resulullah Sallal-lahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur.
Ramazan Bayramı sabahı melekler yollara dökülür ve şöyle seslenirler:
“Ey Müslümanlar topluluğu! Keremi bol olan Rabbinizin rahmetine koşunuz. O, bol iyilik ve ihsanda bulunur. Sonra onlara bol bol mükâfatlar verilir. Siz gece ibadet etmekle emrolundunuz ve emri yerine getirdiniz. Gündüz oruç tutmakla emrolundunuz, orucu tuttunuz ve Rabbinize itaat ediniz, mükâfatınızı alınız.“Bayram namazını kıldıktan sonra bir münadi şöyle seslenir:
“Dikkat ediniz, müjde size! Rabbiniz sizi bağışladı, evlerinize doğru yola ermiş olarak dönünüz. Bayram günü mükâfat günüdür. Bugün semâ âleminde mükâfat günü olarak ilan edilir.”(9)
Bayram günleri sevinç günleri olduğu için, bu sevincin açıkça gösterilmesine vesile olacak meşru oyun ve eğlencelere de müsaade edilmiştir. Bu hususta Müslim’de ayrı bir bab ayrılmış ve misaller verilmiştir. Bunlardan birinde Hazret-i Âişe (r.a.) şöyle anlatır:
“Bir grup Habeşli, bir bayram günü mızrak ve kalkanlarıyla gösteriler yaparken rakseder gibi oynuyorlardı. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselam beni çağırdı. Başımı onun omuzuna dayadım. Bu vaziyette onların harp oyununa bakmaya başladık. Ta onlara bakmaktan ilk vaz geçen ben oluncaya kadar.”(10)
Ancak bayramdaki sevincin gaflete dönüşecek kadar taşkınlığa varmaması lazımdır. Eğlence meşru dairede olmalı ve günah unsurlarını taşımamalıdır. Esasen bayram Allah’ın bize verdiği İlahi bir ziyafettir. Bu bakımdan, bayram gününde en çok Allah’ı hatırlayıp şükretmeye ihtiyacımız vardır. Zaman şeridi içinde bayram yeni bir değişimin başı, bir dönüm noktası ve bir muhasebe vaktidir. Ömürden bir yılın daha geçip gittiğini, kabir alemine doğru bir adım daha yaklaşıldığını hatırlatan vesilelerden biridir.“Bunun içindir ki, bayramlarda gaflet istila edip gayr-i meşru daireye sapmamak için, rivayetlerde zikrullaha (Allah’ı zikretmeye) ve şükre azim tergibat (büyük teşvikler) vardır. Ta ki, bayramlarda o sevinç ve sürür nimetlerini şükre çevirip, o nimeti idame ve ziyadeleştirsin. Çünkü şükür nimeti ziyadeleştirir,, gafleti kaçırır.” (11)
Nitekim büyük cemaatler halinde kılınan bayram namazları esnasında getirilen tekbirler, gafletin giderilmesine ve şükür vazifesinin yerine getirilmesine en büyük bir vesiledir. Sadece bir ülke halkının değil, yeryüzünde sayısı milyarlara varan Müslümanların hep beraber aynı anda tekbir getirdiklerini hayal ettiğimizde, karşımıza çıkan muhteşem tablo, bayramlarımızı kâinat çapında bir manaya kavuşturur. O anda adeta yeryüzü tek bir ağız olur, tekbir getirip namaz kılar gibi bir hale bürünür. Misâl âleminde birleşen o seslerin bir anda yeryüzünden yükselişi, adeta muhteşem bir koro halinde dünyamızın göklere doğru tevhidi haykırmasıdır.Bu muhteşem manaların yaşandığı bayram günlerinde küçük meselelerden çıkan kırgınlıkların, dargınlıkların ne önemi olabilir? Onun için bayramda her mü’minin kardeşleriyle kardeşlik sözleşmesini yenilemesi, kuvvetlendirmesi, fakirlerin yardımına koşması, çocuklarını sevindirmesi lazımdır ki, o manalar yaşanan hayata geçsin.
Bayramların asıl süsü ve zineti tekbirlerdir. Getirilen her tekbir ruh ve gönüllerde manevi coşkuyu ve heyecanı canlandırır. Kulu, Rabbinin azameti karşısında yüce duygulara taşır.
Ebû Hüreyre anlatıyor:
Resulullah Resulullah Sallallahü Aleyhi Vesellem şöyle buyurmuştur:
“Bayramınızı tekbir getirmek suretiyle süsleyiniz.” (12)Bayramlara sünnet çerçevesinde hazırlanmak bu âdeti de ibadet haline getirir, bu sevinç günlerini biri iman şuuru içinde geçirmeyi temin eder.
Bunun için sünnette yer aldığı gibi bayrama önceden hazırlanmak, temiz ve güzel elbiseleri giymek, gusletmek, misvak kullanmak veya dişleri fırçalamak, güzel kokular sürünmek, güler yüzlü olmak, namazdan önce Ramazan Bayramında hurma vb. tatlı bir şey yemek bugünlerimize ayrı bir mana kazandırır.Asıl itibariyle fıtır sadakası olarak bildiğimiz fitre de bayram günü verilir. Ramazan ayı içinde verilmemişse fitrenin de o gün verilmesi gerekir. Zaten Ramazan Bayramının hadislerde geçen adı “İydü’I-fıtr”, yani Fıtr Bayramı demektir. Yaratılışın gereği olan kulluk görevleri yapıldığı için bu adı almıştır.
Bayramların en güzel şekli tanısın tanımasın mü’minlerin tokalaşarak, kucaklaşarak birbirleriyle bayramlaşması, bayramlarını kutlaması ve tebrikleşmesidir. Saadet Asrında Sahabiler birbirleriyle “Bârekâllâhü lenâ ve leküm” diyerek bayramlaşılardı, yani “Allah bizden de, sizden de kabul etsin” dedikleri rivayet edilir.(13) Bu tebrikleşme bizim dilimizde “Bayramınız mübarek olsun, bayramınızı kutlu olsun, hayırlı bayramlar” gibi sözlerle ifade edilir.Kaynaklar
1) Buhârî, İydeyn: 3; ‘Müslim, edâhi: 7.
2) Ebu Davud, Şavm:50; Tirmizi, Savm:59; Nesai, Menasik:195.
3) îbni Mace, Sıvam: 32.
4) A.g.c., Siyam: 49.
5) A.g.e., Siyam: 67.
6) Müslim, Selatü’l-İydeynyn: 11.
7) A. g .e., Salatü’l-lydeyn, 2.
A.g.e., Salalü’l-İydeyn, 3.
9) el-Tcrgîb ve’t-Terhîb Trc. 2:332.
10) Müslim, Salatiül-îydeyn, 20.
11) Lem’alar, 230.
12) et-Tergîb ve’t-Terhîb Trc. 2:332.
13) İslamiyet . gen . trAllah HEPİNİZİN yar ve Yardımcımız olsun
31 Ağustos 2011: 15:27 #795860Anonim
Amin amin amin ecmain inş.selametle………..ve dua ile……saygılarımla………
1 Eylül 2011: 15:25 #795882Anonim
Bismillah bayramı
01 Eylül 2011 Perşembe 13:55
Bayram, bir şükür ifadesidir. Ramazan bayramı, Müslüman olmanın ve oruçla birlikte bütün bir insan sisteminin oruç tuttuğu ayın sonunda hak edilen bir ”zafer” kutlamasıdır. Kulluk zaferi.
Bu yıl iki zaferi birlikte kutladık. Hatta üç zaferi… Ülke olarak, biri esas, diğerleri tabi olan ek zaferler ve muvaffakiyetler anlamında.
Birincisi ve hakiki zaferimiz, İslam dünyasının kardeşçe ve Müslüman’ca hasret kaldığı bir bayrama daha ulaşıp, kulluk zaferi ile bayramlaşmasıdır. Her ne kadar İslam coğrafyası hüzünlü, işgal altında, aç sefil ve mağdur şartlarda bayrama girse de, bu makus talihin değişmesine ve iyileşmesine dönük müspet inkişaflar kısmen rahatlatıyor.
Müslümanlar, eskiye nispeten daha fazla bir birini kavramaya, tanımaya, yakınlaşmaya ve dayanışmaya başladılar. Son yüzyılın ezikliği ve sinmişliğinden sıyrılan bir ümmet şuuru kendini hissettirme arifesinde.
Bu vesileyle, Risale-i Nur’da izah edilen Bismillah sırrı ile bayram arasındaki münasebete girmek istiyorum.
Bediüzzaman, kainat simasında okunan Bismillah tecellilerinden bahsederken, dört temel esasın işlediğini vurgular. Bunlar; sırasıyla “Teavün, tesanüd, teanuk, tecavüb”tür.
Kainattaki teavün/yardımlaşma sistemi, beşeri sistemlerin ruhunu oluşturursa ve insani zeminde yardımlaşma olursa, dünyada açlığın olmayacağı ve kaynakların herkese yeteceğini biliyoruz.
Yardımlaşma ile birlikte tesanüd/dayanışma artar. . İnsanlık, kainattaki dayanışma modelini baz alsa, yarımlaşmanın bir üst boyutu olan dayanışma sisteminden beslense, o zaman çatışma ve zulüm eserleri azalır.
Yardımlaşmanın ileri aşaması ve pekiştirici özelliği teanuk/kucaklaşma düzeyidir.
Yardımlaşan ve dayanışmayı başarmış insanlar/toplumlar, varlıkların kainattaki dilini daha iyi çözer ve daha iyi bir yönetim, paylaşım ve eşitlik örneği sergileyebilirler.
İşte teanuk/kucaklaşma ise, üst eşik olarak kenetleşmeye sebebiyet veriyor. Bayramlar, teanuku sağlıyor. Kucaklaşmayı/kenetleşme ise birlik ve beraberliğe vesile oluyor.
Kainatta, hakiki birliğin kudret yansıları olarak birbirini saran varlıkların beraberliklerini ve kenetlenmelerini sürekli müşahede ediyoruz. Canlıların birbirine kenetlenmiş ve yardımlaşma ile dayanışmanın altyapısını ortaya koydukları mucizevi beraberlik, beşeri sistemler için çok mükemmel bir Bismillah modelidir. Bismillah’taki teavün/tesanüd/teanuk sırrı, insan ve toplum hayatında bayramlarla taçlanan bir yapıya benzer. Buna Bismillah bayramı diyebiliriz.
Bismillah’taki teanuk sırrı,kaianttaki varlıkların kucaklaşma/kenetleşme hakikatini bize öğretiyor. Bayramlarımız, kenetleşme bayramı olmalı.
Kucaklaşma, aklın ve kalbin birbirine açıldığı, göğüs kafesinin inşirah bulduğu bir hal olmalı. İç dünyasında bir başkasına yardım/gam endişesi olan, yardım eden ve dayanışmayı hizmetkarlık ekseninde fani olmak şeklinde düşünen bir niyet ve yaklaşım, bayramla birlikte kainatla ve kainat mesabesindeki insanlıkla manen ve maddeten kucaklaşır.
Bismillahın bayramı, bayram ötesi bir bayram kalitesini de verir. O da Bismillah’ın kainat simasında okunan dördüncü mertebesi olan tecavüb’tür. Birbirine cevap vermek, haberleşmek, birbirini duymak/okumak/anlamak ve hallenmektir.
Bütün kainat sistemi, varlıkların tecavüb/cevaplaşma ağları ile kenetlenmiş iletişimini ve mükemmel uyumunu bize göstermektedir. Kainat, yardımlaşma/dayanışma/kucaklaşma hakikatini, atomdan varlıklara kadar her aşamada karşılıklı cevaplaşma ile göstermektedir.
“Müfritane irtibatı” konusu, tecavüb düzeyinde bir idrakle okunmalıdır.
Kulluğun zaferi olan Bismillah’taki bu yardımlaşma/dayanışma/kucaklaşma/cevaplaşma hali, özelde bizim ülkede ve İslam dünyasında da yeni ufuklara açılıyor.
Halkıyla kucaklaşma eğilimine giren bir devlet, halkın kazandığı bir milli mücadeleyi/savaşı halkın temsilcisi olan sivil makama devreden bir sivilleşme ve kardeşliği öne çıkaran tevhit eksenli bir tefekkür ve tecdide yönelen diyanet, elbette Bismillah’ın müjdelediği hakiki bayramlara bir adım daha yakındır.
Halkın hakla, hakkın hukukla sistemleştiği bir İslam alemi, Bismillah’ın manasına ve ruhuna sadık kalarak muvaffak olmasını diliyoruz.
Bayramlar,Bismillah sırrında ve kainat simasında esma tecellilerine mazhar olsun inşallah.1 Eylül 2011: 15:27 #795883Anonim
Gidiyorsun, Bayramı’nı bırakarak…
30 Ağustos 2011 Salı 01:53
Gidiyorsun…
Bütün sevenlerinle birlikte kapının önüne çıktık, uğurluyoruz…
Geldiğinde bu kadar farkına varamamıştık; karşılayamamıştık, şimdiki gibi değerini anlayamamıştık…
Şimdi gidiyorsun ve sevenlerin toplandılar…
En çok da bizler buradayız; yetimler, öksüzler, kimsesizler, yaşlılar, şefkat açları, muhtaçları, sokak kedileri…
Sen gelince başlarımız okşandı, göğe erdik…
Seninle birlikte bir sevenimiz oldu… Hep bekleyeceğimiz bir sevgilimiz oldu; ardından şiirler yazacağımız, ilahiler söyleyeceğimiz…
Doyduk… Sahurunda ayrı tadına vardık, iftarında ayrı zevklendik…
Anamız babamız oldu, kardeşlerimize kavuştuk, aynı sofraya oturduk…
Sevgililerimizle buluştuk; coştuk, eğlendik, sevindik…
Ağız kokuları, evlat kokuları, cennetten mektuplar gibi geldi, koklayarak akşam ettik…
Sözün bittiği yerde eller konuştu, avuçlarımız doldu…
Hafızlar sözün kaynağından gelen gürül gürül sesini boşalttılar kulaklarımızın pasına, aşınan gözyaşına, kalbin taşına, özün toprağına…
Nihayet, ellerimizden tutan oldu… Titreyen ellerimize baston olan gençler, güler yüzlü kızlar, sözümüzü karşı kıyıya geçiren delikanlılar…
Tüm acizler toplandık… Kapıya çıktık seni uğurluyoruz… Üzülüyoruz, ama bayram ediyoruz… Seni tanıdığımız için, bir sevenimiz, bir sevdiğimiz olduğu için… Bekleyeceğimiz bir nefesimiz olduğu için… Annelerimiz, babalarımız, kardeşlerimiz, evlatlarımız, coşup coşturacak arkadaşlarımız, desteğimiz gençlerimiz, umutlarımız, dualarımız, ekmeğimiz, suyumuz, kur’anımız, sofralarımız, sesimiz, sözümüz olduğu için…
Gitse de gelecek kimsemiz olduğu için…
Bayram ediyoruz.1 Eylül 2011: 15:29 #795884Anonim
Marksist Andreas’a kapılar açan ayetler
01 Eylül 2011 Perşembe 14:00
İncil’i okuduğunu söylüyordu. Sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşımla bakıyordu hayata. Kendisine hediye edilen Kur’an-ı Kerim’i okumaya başlayınca yeni kapılar açılmıştı Andreas’a
Üniversite öğrenimine yeni başladığımız yıllardı. Tıp öğrencisi Klaus, Müslüman öğrencilerin kaldığı yurdu her hafta ziyaret eder, Hıristiyanlığı anlatmaya çalışırdı. Ne var ki, baba-oğul-kutsal ruh üçlemesinde ikna edici bir açıklama getiremezdi. Sonunda, Müslüman öğrencilere yönelik misyonerlik faaliyetinden vazgeçerek, “sizin için dua edeceğim” deyip gitmişti.
Aslında, Klaus’un Hıristiyan öğrencilerin çoğu için de bu anlamda dua etmesi gerekirdi belki. Çünkü onlar da gerçekte öyle Hıristiyan filan sayılmazdı. Bazıları, açıkça, ateist olduklarını söylüyordu, kimilerinin de düşünce tarzında görülüyordu bu. Örneğin, Marksizm’e ilgi duyan Andreas, Katolik Hıristiyanlığı insanlığın sorunlarına çözüm getirecek inanç ve değerler sisteminden yoksun buluyordu. Karl Marks’ın Din Eleştirisi’nden de esinlenerek, bir yandan dine olumsuz bakıyor, ama diğer yandan da evrensel düzeyde geçerli olacak eşitlikçi ve sosyal adaleti öngören bir öğreti arayışında olduğunu her hâliyle hissettiriyordu.
Andreas’ın soruları
İncil’i okuduğunu söylüyordu. Sorgulayıcı ve eleştirel bir yaklaşımla bakıyordu hayata. Bir konuda anlaşıyorduk Andreas’la, o da dünyada adaletsiz ve insan onurunu çiğneyen bir ekonomik ve siyasal yapının varlığı idi. Marksizm geleneğinden beslendiğinden, “yapı”lar önemliydi onun için. Devlet sömürüsüyle biçimlenen, sermayeye dayalı yapıların dünyadaki çelişkilerden ve emperyalizmden sorumlu olduğuna inanıyordu. Afrika’daki sefalet, aç insanların çaresizliği ikimizi de aynı ölçüde etkiliyordu. O, çareyi sermayenin belirli ülkelerin tekelinden çıkartılıp dünya genelinde sınıfsız bir toplum düzeni oluşturulmasında görüyordu.
Kendisine hediye ettiğimiz Kur’an-ı Kerim’in Almanca mealini okumaya başlamıştı. İncil’i ve Kur’an-ı Kerim’in mealini eşzamanlı olarak okuyorduk. Bir gün Andreas, anlatmak istediği çok önemli şeyler olduğunu söyledi heyecanla. Bir problemi çözmüş gibi, yeni bir şeyler keşfetmiş gibiydi. Konuşmak istiyordu. Gözlerinin maviliğinde ışıldayan bambaşka bir dünyanın yansımasıydı sanki bu.
Kur’anı-ı Kerim’de karşılaştığı bazı ayetler, yeni kapılar açmıştı Andreas’ın dünyasına. O, küresel sömürü düzenine karşı Marksizm’de çözüm yolları ararken, şimdi Marksizm’in de aslında yanlış varsayımlar üzerinde bir ideoloji geliştirmeye çalıştığını söyleyecekti.
Semboller de önemliydi Andreas için. İletişim aracı olan sözcüklerin kökenleri, farklı dillerdeki anlamları üzerinde araştırmalar yapıyordu. Bir komşusuna gelen mektup zarfı üzerindeki Arapça kelimeler ve özellikle de harfler dikkatini çekmiş, bunun üzerine, Arapça kursuna gitmeye başlamıştı.
Akıl, kapı ve görme özdeşliği
Andreas, Kur’an’da birçok yerde akıl ile kapı/kapılar kavramlarının eşanlamlı olduğunu fark etmişti. Bir çıkış yolu anlamında kapı, akıl ile ortak özelliğe sahiptir. Akıl da muhtelif sorunlara bir çözüm bulma, çıkış yolu keşfetme işini üstlenir. Akıl sahipleri, görme yetisine sahip olanlar, kapılar/çıkış yolları ile donanımlı kişiler…Bunlar, iyiyi kötüden ayırt edebilenlerdir. Kur’an’da bunlara çağrı yapıldığını, böylelikle, beşerî ilişkilerin gidişatı konusunda anlama ve kavramayla ilgili formülün de bulunduğunu kendince gören Andreas, söz konusu ayetleri kafasındaki sorulara birer yanıt olarak değerlendiriyordu.
Marksist Andreas’a kapılar açan ayetler
Andreas’ı etkileyen ilk ayetler, sosyal ve ekonomik içeriklidir. Kur’an-ı Kerim’de, inanıp sakınanlar, cennetlik olanlar anlatılırken, bunların nasıl yaşadıkları, nelere riayet ettikleri belirtilerek, “onların mallarında yoksullar için bir hak vardı” anlamında, sosyal boyutlu ve açıklayıcı bir bilgiye yer verilmiş olması (Zâriyât, 19), Marksist Alman gencin İslâm’a ilgi duymasına sebep olmuştu. Malların zenginler arasında dolaşan bir servet olmamasını öngören Kur’an hükmü (Haşr, 7) ise, sermaye birikiminin haksız kazanç ve sömürüye zemin hazırladığını ileri sürüp özel sermayeyi reddeden Marksist teoriden daha gerçekçi idi Andreas için.
Bir de din-insan ilişkisi vardı. Marksizm’in kalkış noktası da ağırlıklı olarak buradaydı. Marks’a göre din, insanın, çelişkiler dünyasındaki yoksunluğuna bir teselli anlamında tasavvur edip kurguladığı bir yanılsama idi. “Ekonomik mahrumiyet içindeki insan”ın bu zihinsel kurgusu bir öte dünya tasavvuruyla onu beklentiye sevk ediyor, yaşadığı dünyada tembelleştiriyordu. Dindar insan, bu dünya için üretmeyen, çalışmayı sevmeyen insan demekti.
Böyle bir bilinç ve varsayımla şartlanmış olan Andreas, Kur’an’da, “insan için çalışmasından başkası yoktur” (Necm, 39) anlamındaki ayeti okuduktan sonra, din-insan ilişkisi konusunda da Marksist söylemin yetersiz gözlemle genel hüküm üreten tarzını artık yanlış buluyordu. Marksizm, öte dünya beklentisinde olan insanın bu dünyada uyuşuk ve çalışma azminden yoksun olacağını ileri sürerken, Kur’an-ı Kerim insan için en belirleyici şeyin onun çalışması olduğunu duyuruyordu. Demek ki din, en azından İslam, Marks’ın ileri sürdüğüne benzer bir davranışı öğütlemiyordu insana. Aksine, onu, dünyada adaletli bir ekonomik ve sosyal düzen tesisi için yükümlü kılıyordu. Allah’ın yeryüzündeki halifesi sayılmıştı insan. Ama başıboş değildi; adaletli ve merhametli olması kadar, haksızlık karşısında celâllenmesi de onun vesayet görevinin bir gereğiydi.
Andreas, Marks’ın yanıldığını görüyordu artık. Biraz Hegel diyalektiği, biraz da Marksizm’in tarihî süreklilik metodu üzerinden ilerleyerek, dinlerle ilgili bir gerçeği daha keşfediyordu. Bunu, Zâriyat Sûresi’nin 36. ayetini okuduğu zaman fark etmişti. Hz. İbrahim zamanında, bir kavim (topluluk) hatasından dolayı helâk edilmeden önce, oradaki inananların ayrı tutulmasından söz edilirken, zaten o toplulukta “bir tek aileden başka Müslüman bulamadık” (Zâriyat,36) ifadesi yer alıyordu.
Bu ifadeden anlaşılıyordu ki, Hz. Adem’den buyana peygamberlerin tebliğ ettiği her din, esas öğretisi itibariyle, Müslümanlık idi. İnsanın Yaratıcı ile ahdine sadakati ve teslimiyetiydi Semavî dinlerin gerçekleştirmek istediği. Bu bir tarihsel süreklilik içerisinde, ama zahiren zaman ve mekân koşullarına bağlı olarak, farklı isimler ve uygulamalarla kendini gösteriyordu. Bu, Andreas için bir başka ikna edici bulgu sayılıyordu. Kendisinin de bir insan olarak ahdine sadakati gerektiğini anlamıştı.
Bir müddet sonra açıkça ilan etti bunu. Sadakat ve teslimiyetini. Müslüman’dı o artık. Adı da Muhammed İsmail olmuştu. Almanya’da bir bayram günü, aynı zamanda mescit olarak da kullanılan bir Türk derneğinde gerçekleşen söyleşide, Andreas, Muhammed İsmail olarak, Müslümanlığı keşif hikâyesini ilginç ayrıntılarla anlatmıştı. Daha sonra Türkiye’de bir gazetede yayımlandı Andreas’ın Muhammed İsmail olma öyküsü.
Sevinç ve umut
Şimdi Türkiye’de bir başka bayram haftasında Afrika’da insan manzaralarını televizyondan izlerken, her şeye rağmen iki hususta sevinç ve umut olduğunu fark ediyorum içimde. Sevinç, Afrika’nın acısını paylaştığımız Marksist Andreas’ın şimdi Müslüman Muhammed İsmail olarak daha farklı bir duyarlıkla hayata bakmasından. Umut, dün Afrika’nın acısı ve yoksulluğu karşısında ancak bireysel ve teorik bir tepkimiz söz konusu iken, şimdi millet ve devlet olarak bu acıyı dindirmek için yola çıkma iradesini ve gücünü kendimizde bulabilmemizdendir. Böyle olursa, bayramları da gerçek bayram sevinci ve coşkusuyla kutlayabiliriz.
haber7
Başbakan ve komutan, camide aynı safta…
31 Ağustos 2011 Çarşamba 06:05
Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı, Başbakan, Genelkurmay Başkanı, bakanlar, kuvvet komutanları Ankara’da Kocatepe Camii’nde aynı safta bir bayram namazı kılsalar. Ne olur? Söyleyeyim; Türkiye’de çifte bayram olur. Hani ordu-millet kaynaşması deniyor ya, hem de ne kaynaşma olur. Laiklik falan da elden gitmez, zedelenmez.
Yakın zamana kadar generaller şehit cenazelerinde camiye kadar gelir, namaza durmazlardı. Sonra, ismini yazmayayım, bir orgeneral geldi ve ön safta namaza katıldı. Bir iki derken, bugün bütün şehit cenazelerinde komutanlar namaz kılıyor. Ve takdir görüyorlar.
Neden namaza mesafeli duruldu? Silahlı kuvvetlere “laik rejimi” koruma kollama vazifesi verilince, iş çığırından çıktı. Belli odaklar, bilhassa da bildik bir medya, mahalle baskısını da aşan bir presleme mekanizması kurdu. Subaylar, generaller tarassut altına alındı. Binlerce askerî personelin oturduğu lojmanlara cami yapılamaz hale gelindi. Malum bir de 28 Şubat’ın fişlemeleri yaşandı. Namaz kılanlar, eşi başörtülü olanlar potansiyel suçlu muamelesi gördü. Başörtülü şehit yakınları bile orduevlerine sokulmadı. Cephelerde muteber olanlara, cephe dışında rencide edici muameleler yapıldı.
Namaz, başörtüsü sembolik değer taşıyor. Asıl yara, milletin değerleri ile generaller arasındaki kopukluğun açtığı yaraydı. Bunun üzerine bir de askerî vesayetin getirdiği acımasız uygulamalar, yönetim zaafları, darbeler, darbe teşebbüsleri, cuntacılıklar eklendi. Daha fazla uzatmaya gerek yok, son emekli Genelkurmay Başkanı Koşaner’in, “özeleştiri” diye sıraladığı “kepazelik”leri hatırlayınız yeter…
Netice olarak şimdi bizzat kendi komutanları tarafından, kurum olarak çok yıpratılmış bir silahlı kuvvetlerimiz var. Fakat bu ordu, bizim ordumuz. Bu yıpranmayı seyredemeyiz ve kabullenemeyiz. Silahlı kuvvetlerimiz üzerinden “cuntacılık” lekesini silmeliyiz. Bünyeyi kurt gibi kemiren darbecilik heveslerini bitirmeliyiz… En kısa zamanda bir çözüm bulmak, milletin değerleriyle sarmaş dolaş olmuş, aynı hedeflere kilitlenmiş, demokratikleşmeye de omuz veren bir Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sahip olmalıyız.
Bu yolda sembolik gelişmeler var. Son birkaç haftada atılan adımları hatırlatayım: Son Yüksek Askerî Şûra’da, Başbakan toplantı masasında tek başına oturdu. Son Milli Güvenlik Kurulu’nda sanki tarafmışlar gibi Cumhurbaşkanı’nın sağında sivillerin, solunda askerlerin ayrı ayrı oturma düzeni son buldu. 27 Nisan muhtırasının bildirisi, Genelkurmay internet sitesinden kaldırıldı. Ve dün 30 Ağustos Zaferi’nin kutlamalarında tebrikleri, Genelkurmay Başkanı değil, Başkomutan sıfatıyla Cumhurbaşkanı kabul etti.
Dediğim gibi bunlar güzel ama sembolik adımlar. Asıl yapılması gereken ise zihniyet değişimi ve işin özüyle ilgili atılacak adımlar.
Bunun için öncelikle, TSK yeni komuta kademesi, demokrasiye olan bağlılığını ve seçilmiş hükümetin emrinde olduğu hakikatini, yüksek sesle beyan etmelidir. TSK’da, bundan böyle darbe teşebbüslerine asla göz yumulmayacağı, bu zihniyet sahiplerinin asla himaye görmeyecekleri kesin bir dille söylenmelidir. Türkiye’nin demokratikleşmesini hızlandırma adına, İç Hizmet Kanunu’nun 35. maddesinin kaldırılması ve TSK’nın Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması gerektiği, bizzat Genelkurmay Başkanlığı’nca açıklanmalıdır. Keza “subayların, sivillerden üstün olduğunu, Türkiye’yi seçilmiş hükümetlerin değil, asıl generallerin yönetmesi gerektiğini” daha lise sıralarından aşılayan askerî müfredat sistemi kaldırılmalı, demokrasiyi, evrensel standartları ve evrensel insani değerleri esas alan eğitim anlayışına geçilmelidir.
Biz de medya olarak, siviller olarak askerin yeniden itibar ve güven kazanmasına destek olmalıyız.1 Eylül 2011: 15:30 #795885Anonim
Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!
31 Ağustos 2011 Çarşamba 06:30
Yaşadığımız Ramazan-ı Şerif, bizlere fevkalade değerli alışkanlıklar kazandırıyor, dinî titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor.
Öyle ki çoğu insanlar Ramazan’da kazandıkları bu önemli dinî aşk ve şevke ruhu gibi sahip çıkıp benimsiyor, bir daha bırakmaksızın ömür boyu dindarlığını sürdürme bahtiyarlığı kazanıyor. Böylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma mutluluğuna kavuşuyor.
Ne var ki herkes böyle bir şuura sahip çıkamıyor, bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dinî hassasiyetini Ramazan’dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da oluyor, Ramazan öncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar dönüyor, sanki Ramazan’da hiçbir dinî hassasiyet kazanmamış gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendinî bırakabiliyor.
İşte bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar dönüş, fevkalade acı ve düşündürücü oluyor.
Halbuki Allah Resulü Efendimiz’in (sas), Ramazan sonrasında eski ihmale düşmemek için yaptığı ikazlarının bizi düşündürmesi gerekiyor. Buyuruyor ki:
– Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan’a mahsus kalmasın.
Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu beş vaktine beş daha ilâve etmiş, elinden tesbihini, başından takkesini düşürmeyen bir sofu insan hâline gelmiş, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmış, Ramazan’dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan’a bırakılmış…
İşte bu tutum, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah’ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, göz, kulak akıl nimeti nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, ömür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb’inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmamalı, ömür boyu devam edip son nefese kadar sürmelidir.
Hatta bu dinî mükellefiyetler bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaç haline gelmiş olmalıdır. Nasıl insan havasız, susuz yaşayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yaşayamaz hâle gelmeliyiz.
Kendinî İslâmi hayata böylesine alıştıran bir mümin, dindarlığını Ramazan’a inhisar ettiremez, Ramazan’dan sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gömleğini giyer hale gelemez. Belki Ramazan’da kazandığı güzellikleri benimser, onunla ömür boyu dinî hayatını sürdürme bahtiyarlığına kavuşmuş olur.
Onun için ‘Ramazan gitti, dinî hayat bitti’ denemez. Ramazan gider; ama dinî hayat devam eder. Çünkü biz sadece Ramazan Müslüman’ı haline gelemeyiz.
Süleymaniye baş imamı merhum Sadık Efendi’nin verdiği şu Ramazan Müslüman’ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.
Bayram namazından sonra yaklaşan biri, elini öpmek istediği hocaefendiden helallik isteyerek der ki:
– Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, hakkınızı helal edin. Gelecek Ramazan’da yine görüşmek üzere haydi Allah’a ısmarladık, kalın sağlıcakla!..
Bayram namazında camiden böyle ayrılan zat, muhtemelen omzunda seccadesi, başında takkesi ve elinde de tesbihiyle evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:
– Hanım al şu seccadeyi, takkeyi, tesbihi.. sandığın en derin yerine sakla. Gelecek Ramazan’da bunlar bana yine lazım olacaktır. O zaman hepsini de eksiksiz isteyeceğim senden…
Evet bu tip Müslümanlık, Efendimiz’in (sas) tavsiye buyurduğu Müslümanlık değildir elbette.
– “Efdalül amali edvemüha!” Amellerin efdali devamlı olanıdır, Ramazan’a mahsus kalıp da kesileni değildir…
Bu itibarla bizler Ramazan Müslüman’ı görüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız ömür boyu, son nefesimize kadar devam eder inşallah…Büyük barış öneriyorum
01 Eylül 2011 Perşembe 10:00
Nihayet bu bayram hayırlara vesile oldu. Şeker tadında gelen bu bayram hepimize hoşgeldi, sefalar getirdi. Bırakın dileyen dilediği gibi söylesin, şeker bayramı desin, ramazan bayramı desin, istiyorsa da fıtr bayramı… Ben yüksek müsaadelerinizle Büyük Bayram demek istiyorum. (Ya da. Büyük Bayram’ın arefesindeyiz desem daha mı doğru?) Sadece sivil siyasete değil, arkadaşlıklara da darbe vuran, dostlukların arasına bir kara kedi gibi giren e-muhtırayı TSK sitesinden kaldırdı.
TSK’nın sitesinden kaldırılan utanç belgesi umarız zihniyetlerden de kalkar.
Evet, O muhtıra ki nice dostlukları bitirdi!.. O muhtıra ki, kimlerin aslında tatlısu demokratı olduğunu fark ettirdi.
Fakat gene o muhtıra sayesinde ki, binlerce yürek bir olup sokaklara taştı ve “27 Mayıs’ta giydirilen deli gömleğini bu ülkeye bir daha giydiremezsiniz” diyerek tek yumruk oldu. O muhtıra ki, aslında aklımızı başımıza getirdi. Bu lekenin izleri hemen geçer mi, bilmiyorum; ama değil mi ki TSK bayram arefesinde önemli bir adım atıp hatasından döndü, bu millet kindar değildir, samimi olduklarına inanmaya başladıklarında affetmek için hazırdır.
***
Bayram bayram size yeniden bu utanç vesikasında neler yazıyordu hatırlatması yapacak değilim. Muhtıra TSK’nın sitesinden kalktı ancak belleklerimizden kalkmadı henüz. Belleklerimizden kalkması TSK’nın bundan sonra atacağı olumlu adımlara bağlı. Acelemiz yok, seksen yıllık zihniyetin ne bir gecede değişmesini bekliyoruz ne seksen günde devrim yapıp yenilenmelerini. Ben Necdet Özel komutanlığındaki TSK’nın bu tavrını, bayramın güzel duygularıyla millete saygı anlamında toplumsal barışa yönelik atılmış bir adım olarak görüyorum. Bir adım atıldı, bir kapı aralandı ama henüz o kapılar sonuna kadar açılmadı.
Evet, Sayın Abdullah Gül ilk kez “Başkomutan” olarak Genelkurmay şeref salonunda tebrikleri kabul etti. “Fetihçi zihniyetin”! arkasında duran birisi olarak duygulanmadım desem yalan söylerim.
Evet, TSK’da başlayan değişim sadece oturma düzeniyle sınırlı değilmiş.
Tamam, Başbakan Erdoğan’ın da bu “utanç vesikasının” TSK’nın sitesinden kaldırılması yönünde talepleri olmuş, ancak ne Koşaner ne Başbuğ Paşalar tınlamamışlar, Necdet Özel’e nasip oldu. Bu bayramı gerçekte Büyük Bayram’ın arefesi olarak görmemin sebebi var.
İşte bu yüzden diyorum ki madem bir adım atıldı, devamı gelsin. Acelemiz yok, üç gün sonra da olur, üç hafta sonra da…
Sayın Özel Paşa, bu sözüm sizedir…
Bir Kürt şairi olan Fegiye Teyran festivalinin olduğu sırada, kucaklarımıza 11 şehit cenazesinin bırakıldığı gün ben de Van’daydım.
İlk kez (ama ürkerek) askeri törenin yapıldığı alana girdim. İtiraf ediyorum, o gün yanımda olan bir bakanımız “sorun çıkmasın” dediği halde şartları zorlayıp içeri girdim. Dört komutanınız geldi, “oraya beni kimin aldığını, niye girdiğimi, ne yapacağımı” öğrenmek için… Başıma toplandıklarında korktuğumu itiraf etmeliyim; sanki ‘düşman hatlarına sızarken yakalanmış bir casus’ gibi hissettim kendimi. Çünkü gördüğüm muamele öyleydi. İlker Başbuğ ile tokalaşırken de yüzünde “nasıl girdin sen buraya” ifadesini gördüm. Şehit cenazelerinin taşındığı tabutlar kadar soğuk geldi o kışla bana… Annelerin bağrından oğullarını alacak kadar “bizden” olan TSK’nın, annelerini askeriyeye almamaları, ordu evlerine almamalarını hiç kabul edemedim. Hukuksuzluğu bir yana bırakın, büyük bir vicdansızlık bu.
Bu ülkede başörtülü kadınların ‘iç düşman’ olarak görülüp ‘sorun’ haline gelmesinin sebebi TSK’dır maalesef. Bu milletin büyük çoğunluğunu ordusuna düşman ettiren bu anlayıştır. Necdet Özel Paşam, size daha büyük bir toplumsal barışı öneriyorum. Başörtüsüyle aranızdaki duvarı yıkın artık. Davet edin bir heyet olarak Genelkurmay’a gelelim… Önümüzde 29 Ekim Cumhuriyet Resepsiyonu var, hadi bir adım daha atın ve bu ülkenin kadınlarına yapılan “eşsiz davetiye” ayıbını da kaldırın ortadan.
Davet edin bizleri… Siz bir adım gelin, biz on adım atmaya razıyız.
Korkmayın.
Hep birlikte güçleneceğiz…
Star1 Eylül 2011: 15:32 #795886Anonim
İslam dünyasının bahtının miftahı
31 Ağustos 2011 Çarşamba 06:32
Büyük İslam mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi, bundan tam bir asır önceki Şam hutbesinde şöyle demişti: “Asya’nın bahtının miftahı, meşveret ve şuradır.”
Bu, bugünkü dille, “Doğu’nun kaderinin anahtarı demokrasidir” demekti. Genç Said, bu vizyonu daha 1910’larda geliştirebilmişti, çünkü o her şeyden önce bir “meşrutiyet aydını” idi. Namık Kemal gibi Genç Osmanlılar’ın inşa ettiği “hürriyetçiliği” ve “istibdad” karşıtlığını benimsemiş, Batı’nın ilerlemesindeki en büyük sırrın yine “hürriyet” olduğunu da fark etmişti.
Fakat ne yazık ki Bediüzzaman’ın demokrasi vizyonu o devirde yeşeremedi; bir “fecr-i kazip” olarak kaldı. Çünkü İslam dünyası iki ayrı krizin içine düştü. Öncelikle Batılı emperyalistler Osmanlı’yı yıkıp ve Arap dünyasının nerdeyse her yanını sömürgeleştirdiler. Bu, anlaşılır bir biçimde, kategorik bir Batı karşıtlığı ve “Batı’da gelişmiş her şeyi reddetme” duygusu geliştirdi. Demokrasi ve hürriyet de arada güme gitti.
İkinci kriz, ilki Kemalizm olan ama daha beter örnekleri de gelişen “laik dikta rejimleri” idi. Bu, İslami zihinlerdeki “kuşatılmışlık” duygusunu artırırken, reaksiyoner bir taassup üretti. Her yeni fikre kuşkuyla bakan, her “tecdid” gayretinin ardında bir “tahrip” niyeti gören katı ve haşin bir “İslamcı” profili doğdu.
Arap Baharı ve Türkler
Fakat şu mübarek bayram gününde hem umudum hem de kanaatim odur ki, hiç kimsenin beklemediği bir anda başlayan ve dalga dalga yayılan “Arap Baharı”, bu yüz yıllık makus talihe bir son verebilecek hayırlı bir evredir. Arap diktatörlükleri bir bir sarsılıp yıkılmakta, yerlerine gelenler demokrasiden ve hatta “Türkiye örneği”nden söz etmektedir.
Ancak üzüntüm de odur ki, Türkiye’nin kendisinde Arap Baharı’nı yanlış değerlendiren, çünkü sözünü ettiğim aşırı reaksiyoner tavra hapsolan zihinler de var. Batı’nın bu süreci aslında başta istemediğini, sonra kerhen desteklediğini, zaten tek bir Batı olmadığını, ve hatta Batı’dan “emperyalizm”in yanında “demokrasi kriterleri”nin de gelebileceğini görmüyorlar. Bu yüzden de, Arap diktatörlerinin tek sığınağı olan “anti-emperyalizm edebiyatı”ndan kolayca etkileniyorlar.
Oysa, aynı filmi Türkiye’de de görmedik mi? Kafayı “Altıncı Filo”yla bozanların istikameti 9 Mart darbeciliği, “ne ABD, ne AB, tam bağımsız Türkiye” diyenlerinki Ergenekonculuk değil miydi? Ve “Milli Görüş gömleği”ne sıkışanların bazıları, AB sürecine ve küreselleşmeye karşı çıkarak, bilmeden de olsa bu çarka destek vermedi mi?
İslam işbirliği
İslam dünyasının aşması gereken bir sorun bu içine kapanmacı reaksiyoner tutum ise, bir diğeri de Müslümanlar-arası haşin üslup.
Bu ikinci meseleyi yeniden aklıma getiren de, dost ve saygıdeğer bir gazetede önceki gün yayınlanan ve İslam İşbirliği Teşkilatı’nı (İİT) yerden yere vurup “yan gelip yatmakla” suçlayan “haber” görünümlü sert yorum.
Kuşkusuz İİT çok daha aktif olabilir ve de olmalı. Ama bu, öncelikle İslam ülkelerinin durumuyla, gücüyle ve “meşveret”iyle ilgili bir mesele. Buna mukabil, İİT’nin aslında 2005’ten bu yana Ekmeleddin İhsanoğlu’nun başarılı yönetiminde pek çok önemli adım attığını, İslamofobi’den Somali’ye, Keşmir’den Arap Baharı’na dek pek çok meselede ön aldığını teslim etmek gerek.
Ve hatta, Ekmeleddin hocanın geçenlerde söylediği “demokrasiden yana durmamız bazı totaliter rejimleri rahatsız etti” sözünü dahi not etmek gerek ki, söz konusu totaliter rejimlerin dezinformasyonları konusunda dikkatli olalım.Ramazan bayramının hepimize mübarek ve tüm Müslüman dünyaya hayırlı olması dileğiyle.
Star1 Eylül 2011: 15:35 #795887Anonim
“İKÖ ne işe yarar” derken, önerilerimiz de vardı!
01 Eylül 2011 Perşembe 09:00
İslam Konferansı Teşkilatı (İKÖ), yeni adıyla İslam İşbirliği Teşkilatı üzerine yazdığımız yazılar, Müslüman dünya büyük bir karmaşanın içindeyken bu devasa örgütün ne işe yaradığına dair sorgulamalar, Yeni Şafak gazetesinin “İKÖ ne işe yarar”, “İKÖ yan gelip yatma yeri değil” başlıklarıyla kamuoyunun dikkatini çekmesi oldukça etkili oldu.
Kamuoyunda aldığımız mesajlar, genel itirazın, rahatsızlığın hatta öfkenin yaygın olduğunu, Türkiye’de çoğu insanın aynı düşünceleri paylaştığını gösterdi. Az çok, etrafıyla ilgilenen, yakın olduğu bölgede neler yaşandığını izleyen, özellikle bugünlerde kitlesel ölümler ve dış müdahaleler arasında sıkışıp kalan insanlarla arasında güçlü bağlar olduğunu farkeden herkes, bu yapıların, organizasyonların ne işe yaradığını, neden ciddi bir tepki vermediğini sorguluyor ve bunda son derece de haklı.
Çünkü Suriye’de ölenlerin acısı Anadolu’da hissediliyor, işgal edilen, yakılıp yıkılan ülkelerin içler acısı durumu İstanbul’da hissediliyor. Eminim; Fas’tan Endonezya’ya kadar bütün coğrafyada, sokaklarda hissediliyor bu.
Yıllardır yakın ilgi duyduğumuz, kendimizden bildiğimiz ülkelerin, toplulukların en büyük çıkmazı, içerideki baskı ile dışarıdan gelen yıkım arasında çaresizlik içinde bırakılmaları, çıkış yolu bulamamaları oldu. Irak işgal edilirken de, Afganistan işgal edilirken de, Somali işgal edilirken de, bu coğrafyanın neredeyse tamamına yönelik saldırganlıklar sırasında da çıkmazımız hep bu oldu.
Şimdi bütün bölge bir değişim yaşıyor. Zalim yönetimlerle demokrasi arasında tercih yapıyor. Ancak demokrasi arayışının arkasından yeni bir denetim projesi geliyor. Aynı durum yine söz konusu. NATO gücüyle demokrasi ya da zalim yöneticiler… Birincisini tercih ettiğimizde yarın NATO üzerinden bölgeye yeniden gelenlerle nasıl bir hesaplaşma içine gireceğiz ya da böyle bir hesaplaşma irademiz, gücümüz, imkanımız olacak mı?
İşte, böylesine yakıcı sorunlarla yüzleşirken bile bölge ülkelerinin kendi aralarında oluşturduğu kuruluşlar, organizasyonlar yine ortada yok. Her kriz anında adeta sıvışıyorlar, sessizleşiyorlar, sanki yoklarmış gibi bir tutum içine giriyorlar.
Biz, bunu sorguluyoruz. Kimse ile kişisel bir hesabımız yok. Bürokratik körlük, böylesine çıkışları kişisel algılıyor. Her şeyi böyle algıladıkları için de hiçbir soruna çözüm üretemiyorlar. Sorun bu anlamda bir algılama sorunudur.
İKÖ, 57 Müslüman ülkeyi içine alan, Birleşmiş Milletler’den sonraki en büyük örgüt. Hani nerede? Libya’da neredeydi, Suriye’de nerede? Bu hantal yapı gerçekten ne yapar? Cidde’de yan gelip yatma yeri mi? Eğer öyleyse biz onları tamamen hayallerimizden çıkaralım.
Peki ne yapalım?
1- Türkiye, bir an önce, İKÖ dışında, bu coğrafyanın merkez ülkeleriyle birlikte yeni bir üst yapı oluşturmalı. Bu coğrafyanın değerleriyle, refleksleriyle kendine ve dünyaya yeni bir bakışın temeli atılmalı. Dar çerçeveli yeni yapılanma, günübirlik değil, 21. Yüzyıl’ın tamamına yönelik hesaplar içinde olmalı, dünyadaki güç kaymalarını iyi izlemeli, pozisyon belirlemeli, bir gelecek ortaklığının temellerini atmalı.
2- Çok acil biçimde, bölgesel ortak çıkarları esas alan, adaleti ve barışı önceleyen, hiçbir ülkenin özel çıkarlarına hapsedilmeyen bir “Acil Müdahale Gücü” oluşturulmalı. Üye ülkelerin ortak askeri gücü zamanla bir “Ortak Güvenlik Teşkilatı”na dönüştürülmeli. Afrika Birliği’nin bile böyle bir gücü var ve Müslüman ülkelerin yok.
3- Demokrasi için, adalet için, iç gerilim için bir girişimde bulunulacaksa bu güç müdahil olmalı. NATO ve diğer uluslararası güçlerin müdahalesine boşluk bırakılmamalı. Bu gücün merkezi Türkiye olmalı.
4- İstanbul’da bir Kriz Merkezi bir de Barış Merkezi kurulmalı. Her türlü sorun kriz haline gelmeden önce Barış Merkezi’nin ilgi alanına girmeli. Kriz Merkezi; varolan kangrenleşmiş sorunların üstesinden gelmeli. İç çatışmalarda tarafları biraraya getirmenin formülleri üzerinde çalışmalı.
5- “İKÖ ne işe yarar” sorusunu sorarken aslında sorudan daha çok önerilerimiz var. Tabiî ne kadar dinletebiliriz, sesimizi duyurabiliriz, bilmiyorum. Şu ana kadarki yöntemlerle hiçbir sorunun çözülmediği ortada. O zaman yeni şeyler yapmanın zamanı.
Önerilerimize devam edeceğiz.
Yeni Şafak2 Eylül 2011: 14:43 #795914Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.2.TAHLİLLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Halim ve selimdir. Fakat heyecana geldiği zaman bir arslan tavrı alır, iki dizinin üstüne doğrulur, bir şâhenşâh gibi konuşur. En sevmediği şey siyasettir. 35 senedir bir gazeteyi eline almış değildir. Dünya şuûnu ile alâkasını kesmiştir. Akşam namazından sonra, ferdâsı öğleye kadar kimseyi kabul etmez, ibadetle meşgul olur. Pek az uyur. Talebelerini de siyasetten şiddetle men eder. Memleketin her tarafında altı bini mütecaviz, belki bir milyonu bulan talebeleri, memleketin en faziletli evlâtlarıdır. Üniversitenin muhtelif fakültelerinde müsbet ilimler tahsil eden şakirtleri pek çoktur; yüzlercedir, binlercedir. Hiçbir Nur talebesi yoktur ki, sınıfının en faziletlisi, en çalışkanı olmasın. Memleketin her tarafında bulunan bu yüz binlerce Risale-i Nur talebesinden hiçbirinin, hiçbir yerde âsâyişi muhil hiçbir hareketi, hiçbir vak’ası yoktur. Her Nur talebesi, hükûmetin, nizam ve intizamın tabiî birer muhafızıdır, âsâyişin mânevî bekçisidir.
İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum:
“Bana ıztırap veren,” dedi. “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!”
“Yüz binlerce imanlı talebeleriniz size âtî için ümit ve tesellî vermiyor mu?”“Evet, büs bütün ümitsiz değilim. Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan garp cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor. Bu müthiş sârî illete karşı İslâm cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, bâtıl formülleriyle mi? Yoksa İslâm cemiyetinin ter ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.
Risale-i Nur’u anlamıyorlar. Yahut anlamak istemiyorlar. Beni, skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müspet ilimlerle, asr-ı hazır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bazı eserler telif eyledim. Fakat ben öyle mantık oyunları bilmiyorum. Felsefe düzenbazlıklarına da kulak vermem. Ben, cemiyetin iç hayatını, mânevî varlığını, vicdan ve imanını terennüm ediyorum. Yalnız Kur’ân’ın tesis ettiği tevhid ve iman esası üzerinde işliyorum ki, İslâm cemiyetinin ana direği budur. Bu sarsıldığı gün, cemiyet yoktur.
Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!
“Beni, nefsini kurtarmayı düşünen hodgâm bir adam mı zannediyorlar? Ben, cemiyetin imanını kurtarmak yolunda dünyamı da feda ettim, âhiretimi de. Seksen küsur senelik bütün hayatımda dünya zevki namına birşey bilmiyorum. Bütün ömrüm harp meydanlarında, esaret zindanlarında, yahut memleket hapishanelerinde, memleket mahkemelerinde geçti. Çekmediğim cefa, görmediğim eza kalmadı. Divan-ı harplerde bir câni gibi muamele gördüm; bir serseri gibi memleket memleket sürgüne yollandım. Memleket zindanlarında aylarca ihtilâttan men edildim. Defalarca zehirlendim. Türlü türlü hakaretlere mâruz kaldım. Zaman oldu ki, hayattan bin defa ziyade ölümü tercih ettim. Eğer dinim intihardan beni men etmeseydi, belki bugün Said topraklar altında çürümüş gitmişti.
Benim fıtratım, zillet ve hakarete tahammül etmez. İzzet ve şehamet-i İslâmiye beni bu halde bulunmaktan şiddetle men eder. Böyle bir vaziyete düşünce, karşımda kim olursa olsun, isterse en zalim bir cebbar, en hunhar bir düşman kumandanı olsa, tezellül etmem. Zulmünü, hunharlığını onun suratına çarparım. Beni zindana atar, yahut idam sehpasına götürür; hiç ehemmiyeti yoktur. Nitekim öyle oldu. Bunların hepsini gördüm. Birkaç dakika daha o hunhar kumandanın kalbi, vicdanı zulümkârlığa dayanabilseydi, Said bugün asılmış ve mâsumlar zümresine iltihak etmiş olacaktı.
İşte benim bütün hayatım böyle zahmet ve meşakkatle, felâket ve musibetle geçti. Cemiyetin imanı, saadet ve selâmeti yolunda nefsimi, dünyamı feda ettim. Helâl olsun. Onlara beddua bile etmiyorum. Çünkü, bu sayede Risale-i Nur, hiç olmazsa birkaç yüz bin, yahut birkaç milyon kişinin-adedini de bilmiyorum ya, öyle diyorlar. Afyon Savcısı beş yüz bin demişti. Belki daha ziyade-imanını kurtarmaya vesile oldu. Ölmekle yalnız kendimi kurtaracaktım; fakat hayatta kalıp da zahmet ve meşakkatlere tahammül ile bu kadar imanın kurtulmasına hizmet ettim. Allah’a bin kere hamd olsun.
Sonra, ben cemiyetin iman selâmeti yolunda âhiretimi de feda ettim. Gözümde ne Cennet sevdası var, ne Cehennem korkusu. Cemiyetin, yirmi beş milyon Türk cemiyetinin imanı namına bir Said değil, bin Said feda olsun. Kur’ân’ımız yeryüzünde cemaatsiz kalırsa, Cenneti de istemem; orası da bana zindan olur. Milletimizin imanını selâmette görürsem, Cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm gül-gülistan olur.”
Hazret coşmuştu. Bir yanardağ gibi lâvlar saçıyordu. Bir fırtına gibi gönül denizini dalgalandırıyordu. Bir şelâle gibi haşmetli zemzemelerle ruhun en derin noktalarına çarpıyordu. Çok heyecanlanmıştı. Millet kürsüsünde coşmuş bir hatip gibi devam ediyor, sözünün kesilmesini istemiyordu. Yorulduğunu hissettim. Bu heyecanlı bahsi değiştireyim, dedim. “Mahkemede sıkıldınız mı?” diye sordum
“Dinî tedrisata, kadınlarımızın, muhterem hemşirelerimizin, terbiye-i İslâmiye dairesinde iffet ve şereflerini muhafaza etmelerine taraftar olmanın, bir suç olduğuna dair kanunlarda bir madde var mı? ‘Kalbe gelen hakikat’ gibi tâbirleri de şahsî nüfuz temini maksadına delil göstermelerinin mânâsını da bu ilimle, hukukla meşgul doçentlerden sorarım.”
Üstadla görüşmemiz çok uzamıştı. Müsaade alıp ayrıldığım zaman vakit hayli geçmişti.
1952 Eşref Edip
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
âsâyiş : emniyet, düzen
asr-ı hazır : şimdiki asır
âtî : gelecek
bahis : konu
basiret : görüş, seziş
beddua : bir kimseye belâ gelmesi için yapılan dua
buhran : bunalım
cânî : cinayet işlemiş
cebbar : zorba, zalim
cefa : büyük sıkıntı, eziyet
cemiyet : toplum
divan-ı harp : askerî mahkeme; sıkı yönetim mahkemesi
esaret : esirlik, kölelik
eza : sıkıntı
fazilet : güzel ahlâk, erdem
fen : bilim
ferdâ : yarın, ertesi gün
fıtrat : yaratılış, mizaç, karakter
gaflet : âhirete, Allah’ın emir ve yasaklarına duyarsız davranma hâli, umursamazlık
Garp cemiyeti : Batı toplumu; Avrupa
Garp : Batı; Avrupa
gönlü gül-gülistan olma : gönlü rahat olma, ferahlama
halim ve selim : yumuşak huylu, uysal
hamd etme : şükür ve övgülerini sunma
hariç : dış, dışarı
hasım : düşman
hatip : hitap eden, konuşan, konuşmacı
hazret : saygıdeğer (saygı ve yüceltme maksadıyla kullanılan bir ifade)
hemşire : kız kardeş, bacı
hodgâm : kendi keyfini düşünen, bencil
hunhar : kan döken, zâlim
hunharlık : kana susamışlık, zalimlik
ıztırap : acı, üzüntü, sıkıntı
iffet : namus
ihtilât : karışma, kaynaşma; insanların arasına girme ve onlar arasında bulunma
iltihak : katılma
intizam : düzenlilik
İslâm cemiyeti : İslâm toplumu; Müslümanlar
istikbal : gelecek
izzet ve şehamet-i İslâmiye : İslâmiyetten gelen cesaret ve üstünlük
küfür : inkâr, inançsızlık
maruz : uğrama, hedef olma, tesiri altında kalma
mâsum : günahsız, suçsuz
medrese : Osmanlı eğitim sistemine bağlı olarak İslâmî ilimleri okutan ve günümüzde az da olsa Doğu illerimizde bulunan resmî olmayan okullar
men : yasaklama
mesai : çalışma, uğraşı
meşakkat : güçlük, sıkıntı
muamele : davranış
muhafız : koruma, bekçi
muhil : ihlâl eden, bozan
muhtelif : çeşitli, değişik
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
mukavemet : dayanma, karşı koyma
musibet : belâ, dert, felâket
muzdarip : ıstıraplı, sıkıntılı, acı duyan
müsbet ilimler : pozitif ilimler, fizik, kimya, matematik gibi
mütecaviz : aşkın, -den fazla
nefis : bir kimsenin kendisi
nizam : düzen
sâri : bulaşıcı
selâmet : esenlik, güven
skolastik : Orta Çağda Hıristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan eğitim usûlü
şâhenşâh : şahlar şahı, en büyük padişah
şahsî nüfuz : kişisel etki, tesir
şakirt : talebe, öğrenci
şuûn : işler, faaliyetler
tabir : açıklama, ifade
tahammül : katlanma, dayanma
tahsil etme : eğitim alma
talebe : öğrenci
tâun : ölümcül hastalık
tedrisat : eğitim, öğretim
tefessüh : kokuşup bozulma
teksif etme : yoğunlaştırma
telif : yazma
ter ü taze : çok taze, pek temiz
terbiye-i İslâmiye : İslâm terbiyesi
terennüm : dile getirme
tesis : kurma
tevhid : birleme, Allah’ı bir olarak bilme ve her şeyi bir olan Allah’a verme ve ilân etme
tezellül : alçalma, kendini küçük düşürme
Türk cemiyeti : Türk toplumu
Üstad : Bediüzzaman Said Nursî
vak’a : olay, hâdise
vaziyet : durum, hâl
veba : bulaşıcı hastalık
yegâne : tek
zemzeme : coşkulu nağme, hoş ses
zillet : alçaklık, aşağılık
zulümkârlık : zalimlik, zulmedicilik
zümre : grup, sınıf, topluluk
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]2 Eylül 2011: 14:49 #795918Anonim
Tarikat dönemi kapandı mı?
02 Eylül 2011 Cuma 06:50
“Halbuki, Risale-i Nur da daima dava edip demişim: ‘Zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsiz cennete gidenler çoktur, imansız cennete giden yoktur’ diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? …”
Bu sözlerin bir bağlamı var mı? Yani mutlak olarak mı söylenmiş yoksa bir konjonktüre müstenit mi? Buradan Bediüzzaman’ın günümüzde tasavvufu nefyettiğini anlayabilir miyiz?
Burada dikkat çekici hususlardan birisi ‘zaman tarikat zamanı değildir’ ifadesidir. Burada iki anahtar kelimi var. Bunlardan birisi zaman diğeri de tarikattır. Zaman kaydı düşülmesi bu ifadelerin konjonktürel bağlamda olduğunu gösteriyor. Yani mutlak değil. Bu ifadelerden tamirat devresinde diğer kurumlar gibi tarikatlar meselesinin de tamirinin mümkün olabileceğini anlıyoruz. Tarikat yok demek başka zamanı değil demek daha başkadır.
Tasavvuf esasında İslam’ın içinde mündemiç ve rakaik ilmi olarak da anılan batini fıkhı ifade eden bir kavramdır. Batini fıkıh ise manevi hastalıklar ve tedavisidir. Yani sabır ve şükür gibi makamlardan bahseden ve nefsin mertebelerini teşhis eden ve tezkiye ve terbiye ile nefse sınıf ve derece atlatan bir ilim ve terbiye dalıdır. Tabir caizse manevi fıkıhtır. Tasavvufun İslam içinde olduğunu söylemiştik ve bunu kavramlaştıran ve işleyerek kuvveden fiile çıkartan şeyhler, pirler ve tasavvuf erbabı olmuştur. Fıkıhta herkes nasıl Ebu Hanife’nin iyali ise ve içtihad dairesini genişletmiş ve diğer mezheplere ve ekollere öncülük etmişse keza Cüneyd-i Bağdadi de sertarik olarak bütün tarikatlara ebelik ve mürşitlik etmiştir. Bundan dolayı da lakabı ‘seyyidü’t taife’ olarak anılmıştır. Bu alan ham iken bu alanı işleyen ve kuvveden fiile çıkartan tasavvuf erbabı olmuştur. Tasavvufta ikinci yüzyıldan itibaren bir ekolleşme olmuş ve bu ekolleşmeye ve ekollere tarikat denmiştir. Fıkıhtaki ekolleşmeye mezhep dediğimiz gibi tasavvuftaki ekolleşmeye de tarikat demişiz. Dolayısıyla tasavvuf İslam gibi evrensel ve onun boyutlarından birisidir. ‘İslam’ın özü’ diye tarif edilmiştir. Tarikat ise içtihadi bir durumdur ve konjonktüreldir. Bundan dolayı Abdulkadir Geylani’den menkul bir söz bu manaya yorumlanabilir: “Bütün yollar kapanır ama kıyamete kadar bizim yolumuz bakidir.” Şah-ı Geylani’ye göre, Kadiri ocağının közleri ve külleri kıyamete dek yanar.
*
Tarikat konjonktürel bir durumdur, kurumdur ve tasavvufi anlayıştır ve yorumdur. Tarikatların parladığı dönemler olduğu gibi zayıfladığı dönemler de olur. Bu anlamda Bediüzzaman kurumsal tasavvufa atıfta bulunmuştur. Kurumsal olmayan tasavvuf ise kıyamete kadar bakidir. Tarikatlar pedagojik ve ahlaki ekollerdir. Zamanın ilerlemesiyle birlikte dönem dönem şeriat-ı garra nasıl ki tatbik mevkiinden düşmüş ise tarikatlar da zeminini kaybetmiş ve silikleşmiştir. Bunun en temel nedenlerinden birisi sosyolojik bağlamda modernizm, felsefi bağlamda ise pozitivizm ve türevi olan diğer dinsizlik hastalıklarıdır. Burada varmak istediğimiz hülasa şudur: Tasavvuf tarikatların usulüdür ve geniş yoludur. Tarikatlar ise onun bir yorumu ve taavvuz etmiş ve kurumsallaşmış halidir. Bu anlamda zaman zaman tarikatlar tökezleyebilir. Bu tökezleme de konjonktüreldir. Konjonktür değişince o da aslına avdet eder. Ya da sufilerin anonim deyimiyle yolların sonu başa dönmektir. Kısa devre yaptığında yeni bir devreye girer.
Salahaddin Eyyübi döneminden sonra tarikatlar yeniden yapılandırılmıştır. Dolayısıyla ahirzamının tamirat devresinden tarikatlar veya tasavvuf da nasibini alacaktır. Zaten Bediüzzaman’ın da bunu iş’ar eden ifadeleri vardır. Bediüzzaman pratik anlamda sosyolojik zemini kalmadığı için ‘zaman tarikat zamanı değildir’ demiştir. Yoksa bu haliyle toptan inkar değildir. Tekrar zemin kazandığında tarikatlar da fonksiyonlarına geri döneceklerdir. Zira tarikatlar geniş dairenin kurumlarıdır.
*
Esasında 100 yıldan ve belki daha fazladan beri yani Bediüzzaman’dan önce de sonra da tasavvufun kurumsal döneminin kapandığını söyleyenler çıkmıştır. Hatta Gazali’den beri şeyhlerin kibrit-i ahmerden daha nadirü’l vücut olukları ileri sürülmüştür. Osmanlı’nın son dönemlerinde Kuşadalı İbrahim Halveti (1845) kurumsal tasavvuf döneminin kapandığını söylemiş veya ifade etmiştir. Esasında her asırda müçtehidin olacağın savunanlar gibi şeyhin de olacağını aksi takdirde İslam’ın salahiyetinin kalkacağın söyleyenler de olmuştur. Bununla birlikte İslam’ın içinde bir nevi fetret asırları da vardır. Nasıl Allah her asır için bir müceddit tekeffül etmişse şeyhler için de böyledir ve hiçbir asır şeyhten hali kalmaz diyenler de vardır. Maliki fukahasından Ahmet Zeruk ders alınacak şeyhlerin kalmadığın ve adimü’l vucut olduklarını söylemiştir. Buna mukabil, Darkavi/Şazeli geleneğinden gelen İbni Acibe, İbni Zeruk’u haklı bulmakla birlikte bunun tamiminin doğru olmadığını savunmuştur. Herhalde şeyhlerin yetersizliği ve kalitesizliği zamanla artmış ve hakiki mürşitler hiç veya kibrit-i ahmer hükmünde olmuşlardır. Nadir olan da yok hükmündedir ve bundan dolayı bazıları meseleyi tamim etmiştir. Lakin İbni Acibe’nin buna dair yorumu orta yolu temsil etse gerektir. (1) Ahmet Zeruk tarikat evradı ve zikri yerine Kur’an ve sünnete tabi olmanın yeteceğini savunmuş ve diğerlerinden de yüz çevirmek gerektiğini söylemiştir. Ahmet Zeruk’tan en az 100 yıl hatta daha da sonra Hamalı Şeyh Muhammed el Hamid günümüzde gerçek şeyhin kalmadığına hükmetmiştir. Şeyh Hamid sadece teberrük yani fahri şeyhlerinin kaldığını ifade etmiş ve tarikat evradı yerine salavat getirilmesini tavsiye etmiştir.
*
Tarikat döneminin kapandığı fikri zamanla anonim hale gelmiştir. Son Mevlevi postnişlerinden ve çelebilerden Veled Çelebi İzbudak, 2 Eylül 1925 tarihinde tekke ve zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatların zamanının dolduğuna ve işlevini kaybettiğine inanarak şu rübaiyi döktürmüştür:
Hak ehli olunca içimizden mefkud
Cahiller edince arş-ı irşada suud
Beyhude figan etmeyelim layıktır
Dergahlarımız boş idi oldu mesdud… (2)
28 Şubat sürecinden sonra değişen İslamcılarla ilgili şöyle bir tespit aktarılmıştır: Aslında 28 Şubat bahane oldu İslamcıların birçoğu değişime önceden teşne ve hazırdı, istiyordu. 28 Şubat süreci fırsat oldu. Doğrusu tekkelerin bir kısmı içten kapanmış yasak kararıyla birlikte sadece dış kapıya kilit vurulmuştur. Lakin, tarikatlar kapanmakla yerleri doldurulabilmiş değildir. Onların ehliyetlerinin düşmesiyle tarikatlar kapandı ama tarikatların kapanmasıyla birlikte ruhların meşk ettiği ocaklar da sönmüştür. Şimdi ruhların kanat çırptığı fezalar yok artık. Kısaca sağlıklı ve dört başı mamur ve bayındır bir cemiyet istiyorsak her zaman tarikatlara ihtiyaç vardır.
Tasavvuf zevk, şuhut ve kemal mesleğidir. Kemale ermeyen fertlerin teşkil ettiği topluluk veya toplum ham kalacak; salih ve muslih olma özelliğinden mahrum olacaktır. Ruh inceltilmek ve damıtılmak ister. Bunun yolu da tarikatlar ve onların kurumları olan tekkelerdir.
1-Et Tasavvuf kevayin ve mümaresetin, Dr. Abdulmücid Sağir, s: 124
2-Tekke’den Meclis’e/Sıra Dışı Bir Çelebi’nin Anıları, Timaş Yayınları, s:932 Eylül 2011: 14:51 #795919Anonim
Bediüzzaman’ın bayramları
02 Eylül 2011 Cuma 07:13
Bayram sevincini derin bir hüznün kardeşi olarak hissederim hep! Bu his biraz da çocukluk günlerinden itibaren gurbet ehli olarak yaşamaktan kaynaklansa gerek.
Hatırladığım bir dua şöyle yazılmıştı: “Gurbet akşamlarında gariplerin gönlüne düşen hüzün hakkına…!”
Gurbette bu bayram akşamı asrın garibi Üstadımın bayramlarını araştırmak geldi aklıma.
Sonunda pişman oldum! Bu olayı anlatacak ne bir safi lisan ne de anlayacak bir hazin kalp bulmak mümkün değil günümüzde. Ama yola çıktık bir kere!
İKİNCİ SAİD’İN BAYRAMLARI
Üstad’ın ilk sürgünü bayram günlerine rastlar. “Zigana’da Bayram münasebetiyle tatlı verildi” der Son Şahitler’den biri. Sürgün’de ikinci bayramını Burdur’da karşılar Üstad.
Eğridir’den ancak kayıkla gidilebilen Barla karyesinin sessizliğine misafir olur ardından. Burada onu bağrına basan saf Anadolu irfanı arasında, nispeten sesiz, ama çok sevdiği yakın akrabalarının vefat haberleri için döktüğü göz yaşları ile yaşar bayramları.
Bu küçük kasabada nasıl bir baskı altına alınmıştır bilinmez. Ama hamiyetli bir talebesi Üstadına seslenirken şöyle feryad eder:
“Senelerden beri zalimlerin pençe-i zulmünde inleyen bu bîçare müslüman kardeşlerinizle geçirmekte olduğunuz bu mübarek bayramın belki dokuzuncusunu hücra köşelerinde, dostlarınızdan uzak, akraba ve taallukatınızdan mahrum bir vaziyette, teâli ve terakkisi için çalıştığınız cem’iyet-i İslâmiye arasından uzaklaştırıldığınız bir halde geçireceğinizi hatırladıkça yüreğim parçalanıyor, ruhum azîm bir elemle yanıyor, gözlerimden yaşlar dökülüyor. Kalbimden yükselip gelen bir ses ‘Ağla hem çok ağla! Belki rahmet-i İlahiyenin nüzulü ve âlem-i İslâmın saadet ve selâmeti için ağlayanlarla beraber ağla!’ diyor.” (1)
Bu ağlamalar çare olmaz, Üstad baskıları azaltmak için kapısına şu ilanı asar:
“Kalben rahatsızlığım dolayısıyla, Kurban Bayramına kadar Süleyman Efendi, Şamlı Hâfız Tevfik, Abdullah Çavuş ve Mustafa Çavuş’tan başka kimseyi kabul etmiyorum. Affedersiniz gücenmeyiniz! Said Nursî” (2)
Bu tedbire rağmen bayram gecesini şöyle geçirir:
“1935 senesi Kurban bayramı olan 16 Nisan gününde, bu mübarek bayramın dört gününde bir polis bulundurmak suretiyle; benim gibi garib, ihtiyar, hastalıklı bir adama şüphe isnat ederek tarassud ettirmek…”
Bütün dostları O’dan uzaktır. Ellerinden gelse O’na nefes almayı yasaklayacaklar! Nasıl bir kalp taşıyorlardı Rabbim!
Oda hapsi işe yaramaz! Bir süre sonra içeri alınır. 1936 Ramazanı’nı Eskişehir hapsinde geçirecektir. Gerçi ona yapılanlar sadece zulme esir kalpleri karartır. Yoksa o ehl-i dünyanın mahkumu değildir. Bir şey anlamışlar mıydı bilinmez ama bir gardiyan şöyle anlatır:
“Günlerden Ramazan Bayramıydı. Savcıyla Müdür Otpazar Camiine bayram namazı kılmak için gitmişlerdi. Camiye vardıklarında bakıyorlar ki, Bediüzzaman en ön safta oturuyor. Namazdan sonra kapının iki tarafına durarak Hocayı beklemeye başlıyorlar. Nihayet herkes çıkıyor, fakat bir türlü Bediüzzaman’ı kapıdan çıkarken göremiyorlar. en son camiin imamı çıkarken soruyorlar, içeride başka kimse var mı diye. İmam, içeride hiç kimsenin olmadığını söylüyor.” (3)
Yıl 1943 yine bir Ramazan bayramıdır. Üstad ve nur talebeleri Isparta’da göz altına alınır. Talebelerini teselli için yazdığı mektubunda şöyle demektedir. “Bu dershane-i Yusufiyedeki muvakkat sıkıntıların daimi lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zatlara acımak ve rikkatten ağlamak haletini tebrik… Hem uhuvvetimizin, hem Risale-i Nur’un, hem Ramazanımızın, hem sizin bu yüzden öyle faydaları var ki; Perde açılsa; “Ya Rabbena şükür, bu kaza ve kader-i İlâhi hakkımızda bir inayettir” dedirtecek, kanaatım var.” (16.10.1943) (4)
Ne bu bayramda ne de takip eden Kurban Bayramı’nda hapiste yanında bulunan talebeleriyle de görüştürülmez! (27.12.1943) (5)
Denizli Hapsinden çıkar ama zorunlu ikamete tabi tutulduğu Emirdağ adeta açık hava hapishanesidir. Yıl 1947 Üstad kendisi anlatır: “Bayramın ikinci gününde, teneffüs için kırlara çıktığım zaman, ehemmiyetli bir memur tarafından beş vecihle kanunsuz bir taarruza maruz kaldım. Cenab-ı Hak rahmet ve keremiyle, belime, başıma yüklenen Risale-i Nur eczalarını ve ruhuma ve kalbime yüklenen şakirdlerinin haysiyet ve izzet ve rahatlarını muhafaza için, fevkalâde bir tahammül ve sabır ihsan eyledi. Yoksa bir plân neticesinde beni hiddete getirip Risale-i Nur’un, bahusus “Âyet-ül Kübra”nın fütuhatına karşı bir perde çekmek…” (6) için bir hadise planlamışlardı. Geri evine döndü. Sessizce ağlamış mıydı acaba!
Kalem dile geldiğinde şöyle yazdı: “Demek bu yirmi senede bana verilen azab, bütün bütün kanunsuz ve keyfî bir muameledir. Bu yirmi sene kırk bayramımı münzevi, yalnız geçirdim. Artık yeter! Kabir kapısındayım, beni dünyaya baktırmayınız. Hattâ bu yirmi bayramdır, bir ikisinden başka umumlarında, bu gurbette, kendi odamda yalnız mahpus gibi geçirdim.” (7)
Gurbette bir odada mahpus 40 bayram geçirdi Üstad. Ancak bu kadarı yeter denmeyecekti.
1948-1949 iki Ramazan ve iki Kurban bayramı yine hapiste geçti! Öldürücü zehir ve dondurucu kış ortamında Cevşen bir zırh gibi kuşatacaktı O’nu!
Buna rağmen bir çoğunun evi ve ailesi sahipsiz kalan 100 kadar talebesini yine O teselli edecekti:
“Madem bayramlaşmamız mahkemenin muvakkat hapis menzilinde oldu, ben de bayram tatlısı olarak; Konya kahramanı Zübeyir’in bana getirdiği zemzem ile Nurs Karyesi’nin bence çok manidar balını gönderdim. Siz bal matarasına su koyun, karıştırınız. Sonra zemzemi içine bırakınız, kemal-i âfiyetle içiniz.”
Matarasının balını kör ve sağır şeflerin acı zulümlerini bal eylemek için kullandı!
Bediüzzaman’a yapılan zulümler tek partili şeflerin saltanatını bir daha dirilememek üzere karanlığa gömecekti! Ama sabır lazımdı kökleri derin çeteler peşini bırakmayacaklardı. 1951 yılı Ramazan bayramı akşamıydı. Yine zehirlemişlerdi. Bir ehl-i vicdanın isyanına şahit oldu satırlar: “Kendisini milletine hasreden seksen yaşındaki ihtiyar bir din âlimi öldürülmek isteniyor; hem de Ramazan Bayramı akşamı, iftar yemeğine zehir konulmak suretiyle. Bu ne fecî, bu ne tahammül edilmez bir haldir. Tecrit edilmiş, daimî bir tarassut altında, kapısında bekçi. O içerde ölümle başbaşa bırakılıyor. Heyhat! Geliniz ey ehl-i İslâm. Hep beraber ağlaşalım. Hayır, hayır! Gözyaşlariyle, feryat ile tedavisi mümkün değil bu derdin… Allah için uğraşalım.” (
Son suikast 25 Aralık1953 tarihinde Kurban Bayramı’nın 2. gününde yapıldı. O’nun zehiri bal yapma sırrını bilmeyenler O’nu yine zehirlemişlerdi.
Uzak beldelerde gözyaşı döken talebelerinin duaları imdadına yetişti.
SON BAYRAMDAN ÖNCE
Ahrarların ilk iktidarı yalancı fecrin müjdesiydi. İmam Bediüzzaman, tatlı hatıralar bırakmak ve büyük bayramı müjdelemek için yollara düştü.
Bir gün İstanbul’daydı: “Bir Kurban bayramındaydı. Sabah namazından sonra kapı çalındı. ‘Muhammed kardaşım! Muhammed kardaşım!’ diye bir ses çağırıyordu. Kapıya çıktım. Baktım ki Üstad. Boynuma sarıldı ve ‘Sen Kur’ân’a çok hizmet ediyorsun. Benim yanıma gelenleri çok tâciz ediyorlar. Seni tâciz etmemeleri için, benim yanıma gelmesin, diye haber gönderdim’ dedi.” (9)Bir gün Emirdağ’daydı: “Bayram namazında yine Üstadla beraberdik. Bu defa Üstad, namazı ikinci katta müezzinlikte kıldı. Namazdan sonra halk, bilhassa çocuklar, Üstadın başına üşüşüp ellerinden öpüyor, cübbesinin eteklerine yapışıyorlardı. Üstad, onların başlarını şefkatle sıvazlıyor ve dualar ediyordu.” (10)
Ve bir gün 50 yıldır beklediği büyük bayram gelmişti:
“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’cazıyla ve Risale-i Nur’un kuvvetli bürhanlarıyla ve şakirdlerin ihlası ile, izn-i İlahî ile üzerinden kapılarını açtırıp beraet kazandıran ve o günde bize ve âlem-i İslâma bayram yaptıran ve hakikaten Risale-i Nur’ları “Nurun alâ nur” olduğunu isbat ederek kıyamete kadar serbest okunup ve yazılmasına hak kazandıran ve âlem-i İslâmın Kur’an-ı Azîmüşşan’ın gıda-i kudsîsiyle ve Nur’un uhrevî taamıyla ve şakirdlerinin iştihasıyla ekmek, su ve hava gibi bu Nurları okuyup yazanlardan binler kişinin imanla kabre girdiği… Risale-i Nurlar Ankara’da, matbaalarda binlerce basılıyormuş. Bu en büyük bayramımızdır. Bu bayram, bütün dünyadaki din kardeşlerimizin bayramıdır.” (11)
Bayram başlamıştı ama O, çektiği zulümlerin karşılığını dünyada almamak için yine bir bayram öncesi dünyayı bırakıp ahirete gitti! O’nu için asıl bayram bu olmalıydı.
TEBRİK
Üstadım dünyanın en güzel dualarıyla bayramını tebrik ediyorum. Lütfen kabul buyur. Sana bütün ruhumla minnet borçluyum. Sen bu zulümleri yaşmasaydın, şimdi ben -yine sana duacı olan yavrularımla- bu gurbet bayramını iman ve Kur’an dolu sofralarda yaşayamazdım!
Allah’ım bütün cedlerinle birlikte seni, Cennetü’l- firdevsinde konuk eylesin! Amin
DİPNOTLAR:
1-Barla Lahikası, Ahmed Hüsrev, s. 226
2-Barla Lahikası, s. 359
3-N. Şahiner, Son Şahitler, Hasan Zaimoğlu, s.333
4-Şualar, Envar Neşriyat, s. 274
5-A. Badıllı, Mufassal Tarihçe-i Hayat; s.
6-Emirdağ Lahikası 1, s.72
7-Tarihçe-i hayat, s.221
8-Tarihçe-i Hayat, Nihat Yazar, s.635
9-Şahiner, Gönenli Mehmed Efendi, s.264
10-Şahiner, Ali Tayyar, s. 202
11-Şualar, s. 2752 Eylül 2011: 14:56 #795922Anonim
Müslümanlığımız ömür boyudur, bir aylık değil!
31 Ağustos 2011 Çarşamba 06:30
Yaşadığımız Ramazan-ı Şerif, bizlere fevkalade değerli alışkanlıklar kazandırıyor, dinî titizlik ve hassasiyetler elde etmemize sebep oluyor.
Öyle ki çoğu insanlar Ramazan’da kazandıkları bu önemli dinî aşk ve şevke ruhu gibi sahip çıkıp benimsiyor, bir daha bırakmaksızın ömür boyu dindarlığını sürdürme bahtiyarlığı kazanıyor. Böylece ebedi hayatını bir Ramazan vesilesiyle kurtarma mutluluğuna kavuşuyor.
Ne var ki herkes böyle bir şuura sahip çıkamıyor, bir de bakıyorsunuz ki Ramazan boyunca kazandığı çok değerli dinî hassasiyetini Ramazan’dan sonra bayramlık elbise çıkarır gibi çıkaranlar da oluyor, Ramazan öncesi eski ilgisizlik ve bilgisizliğine tekrar dönüyor, sanki Ramazan’da hiçbir dinî hassasiyet kazanmamış gibi ibadetsiz ve itaatsiz hale kendinî bırakabiliyor.
İşte bu eski ihmal ve ilgisizliğe tekrar dönüş, fevkalade acı ve düşündürücü oluyor.
Halbuki Allah Resulü Efendimiz’in (sas), Ramazan sonrasında eski ihmale düşmemek için yaptığı ikazlarının bizi düşündürmesi gerekiyor. Buyuruyor ki:
– Allah için yapılan ibadet ve amellerin en makbulü, en devamlı olanıdır! İsterse o devamlı amel az olsun; yeter ki devamlı olsun! Yani Ramazan’a mahsus kalmasın.
Diyelim ki, bir insan Ramazan boyu beş vaktine beş daha ilâve etmiş, elinden tesbihini, başından takkesini düşürmeyen bir sofu insan hâline gelmiş, ama bu titizlik ve dikkat, sadece Ramazan ayına mahsus kalmış, Ramazan’dan sonra tesbihler, seccadeler sandığa, dinî titizlik ve hassasiyetler de gelecek Ramazan’a bırakılmış…
İşte bu tutum, Allah yanında makbul olan tutum değildir. Allah’ın insanlara ihsan ettiği el, ayak, göz, kulak akıl nimeti nasıl sadece Ramazan ayına inhisar etmiyor, ömür boyu insan onları kullanıyorsa, Rabb’inin emirlerine olan bağlılığı da Ramazan ayına mahsus kalmamalı, ömür boyu devam edip son nefese kadar sürmelidir.
Hatta bu dinî mükellefiyetler bizde hava, su gibi vazgeçilmez ihtiyaç haline gelmiş olmalıdır. Nasıl insan havasız, susuz yaşayamazsa, biz de dinî mükellefiyetlerimizi yerine getirmeden yaşayamaz hâle gelmeliyiz.
Kendinî İslâmi hayata böylesine alıştıran bir mümin, dindarlığını Ramazan’a inhisar ettiremez, Ramazan’dan sonra gömlek çıkarır gibi dinî hayatı çıkarıp eski gaflet gömleğini giyer hale gelemez. Belki Ramazan’da kazandığı güzellikleri benimser, onunla ömür boyu dinî hayatını sürdürme bahtiyarlığına kavuşmuş olur.
Onun için ‘Ramazan gitti, dinî hayat bitti’ denemez. Ramazan gider; ama dinî hayat devam eder. Çünkü biz sadece Ramazan Müslüman’ı haline gelemeyiz.
Süleymaniye baş imamı merhum Sadık Efendi’nin verdiği şu Ramazan Müslüman’ı misalini her bayramda acı bir tebessümle hatırlarım.
Bayram namazından sonra yaklaşan biri, elini öpmek istediği hocaefendiden helallik isteyerek der ki:
– Hocam, ay boyunca teravihimizi kıldırdınız, hakkınızı helal edin. Gelecek Ramazan’da yine görüşmek üzere haydi Allah’a ısmarladık, kalın sağlıcakla!..
Bayram namazında camiden böyle ayrılan zat, muhtemelen omzunda seccadesi, başında takkesi ve elinde de tesbihiyle evinin yolunu tutar, kapıya gelince de seslenir:
– Hanım al şu seccadeyi, takkeyi, tesbihi.. sandığın en derin yerine sakla. Gelecek Ramazan’da bunlar bana yine lazım olacaktır. O zaman hepsini de eksiksiz isteyeceğim senden…
Evet bu tip Müslümanlık, Efendimiz’in (sas) tavsiye buyurduğu Müslümanlık değildir elbette.
– “Efdalül amali edvemüha!” Amellerin efdali devamlı olanıdır, Ramazan’a mahsus kalıp da kesileni değildir…
Bu itibarla bizler Ramazan Müslüman’ı görüntüsüne giremeyiz. Bizim Müslümanlığımız ömür boyu, son nefesimize kadar devam eder inşallah…2 Eylül 2011: 15:05 #795927Anonim
Bediüzzaman’ın müjdelediği o mucitler
01 Eylül 2011 / 17:09
Bediüzzaman’ın 100 yıl öncesinden müjdelediği o mucitlerin sayısı arttı, patent sayısı 5’e katlandıRisale Haber – Fatih Karaşahan
Türk Patent Enstitüsü (TPE) tarafından son 5 yılda verilen patent sayısı 5 kattan fazla artış gösterdi.
Milliyet gazetesinde yer alan habere göre TPE tarafından verilen patent sayısı 2006 yılında 122 iken, bu sayı geçen yıl 642’ye yükseldi. Bu yılın 7 aylık döneminde ise toplam 492 buluşa patent verildi.
100 yıl önce Bediüzzaman şark [doğu] vilayetlerinde hürriyet fikrini halka anlatırken, gerçek bir hürriyetin medeniyeti bir mutluluk sarayına dönüştüreceğini söylüyordu. Bu sarayda hürriyetin en belirgin özelliğinin de insanların yeni fikirler üretme ve yeni buluşlara imza atma olacağını söylemişti. Bediüzzaman’ın 100 yıl önce kurduğu özgürlük denkleminde icat ve buluşları bireysel girişimciliğin takip edecektir. Fikri ve maddi girişimlerin özgürlüğün mayası olacağı belirtilir.
Bediüzzaman’ın konuyla ilgili ifadeleri şöyle:
“Evet, mâzinin sahrâlarında [çölllerinde] keşmekeşliğinize [karışıklığınıza] sebebiyet veren her birinizdeki meylü’l-ağalık [ağalık eğilimi] ve fikr-i hodserâne [kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi] ve enaniyet [benlik], şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde [medeniyetin sunduğu mutluluk sarayı] fikr-i icada [buluş yapma ve yeni şeyler icat etme] ve teşebbüs-ü şahsiyeye [bireysel girişimcilik] ve fikr-i hürriyete [hürriyet düşüncesi] inkılâp [dönüşecek] edecektir, inşaallah.”
TPE istatistiklerinden yapılan derlemeye göre, Türkiye’de son yıllarda teknolojik gelişimi sağlamaya yönelik çalışmaların teşvik edilmesi, yeni buluş ve icatlarda adeta patlama yaşattı. Türkiye’de son 5 yılda toplam 1874 patent alındı. Yeni buluş ve icatlarını tescil ettirerek patent alanların sayısı 2006 yılında 122 iken bu sayı 2007 yılında 317, 2008 yılında 337, 2009 yılında 456, 2010 yılında ise 642’ye yükseldi. Buna göre ülke genelinde son 5 yılda alınan patent sayısı 5 kattan fazla arttı.
Türkiye genelinde son 5 yılda verilen 1874 patent belgesinin 1028’sini İstanbul aldı. Bu şehri, aldığı 208 patent ile Ankara, 98 patent ile İzmir, 95 patent ile de Bursa izledi.
Aralarında Diyarbakır, Kastamonu, Muş ve Yozgat’ın da bulunduğu 23 şehir ise TPE istatistiklerinin tutulmaya başlandığı 1995 yılından bu yana hiç patent alamadı. Çankırı ve Karabük ise ilk kez bu yıl bir buluşa patent aldı.
Bu yılın 7 aylık döneminde de toplam 2 bin 259 patent başvurusundan 492’si tescillendi. İstanbul, bu dönemde de yapılan 878 başvurunun 235’ine aldığı patent tescil belgesiyle iller arasında ilk sırada yer aldı. İstanbul’u 54 patent tesciliyle Ankara, 39 patent tesciliyle de Bursa izledi.
Ocak-Temmuz döneminde patent almak için 58 şehirden toplam 2 bin 259 başvuru yapıldı. Bu dönemde İstanbul’dan 878 başvuru yapılırken bunların 235’i patent almaya hak kazandı. Başkent Ankara’dan ise bu dönemde yapılan patent başvuru sayısı 260, alınan patent sayısı ise 54 oldu. Bursa’dan yapılan 230 başvurudan ise 39’una patent verildi.
Ayrıca Manisa’nın 30, Konya’nın 22, Kocaeli’nin 21, İzmir’in 16, Antalya’nın 7 buluşu tescillendi. Kayseri’nin 6, Afyonkarahisar, Sakarya ve Tekirdağ’ın 5’er, Adana, Kütahya, Samsun ve Trabzon’un 4’er, Malatya, Rize ve Zonguldak 3’er, Aydın, Balıkesir, Denizli, Eskişehir ve Gaziantep’in 2’şer buluşuna patent verildi. Birer tescil belgesi alan iller ise Bilecik, Çankırı, Çorum, Edirne, Erzurum, Hatay, Isparta, Mersin, Nevşehir, Sinop, Uşak ve Karabük oldu.
Dünya savaşlarıyla artan bir hızda gelişen sanayileşme, dünyada yeni özgürlük akımlarına dönüştü ve bugün dünya özgürleşmenin birinci dönemini tamamlarken; Türkiye’nin ve İslam aleminin geriden takip ettiği bu dönüşüm Bediüzzaman’ın müjdelediği fikri ve maddi özgürlüğe kavuşmak üzere. Özellikle İslam dünyasının kalbi sayılan Türkiye’de gelişen sanayi ve artan icat sayısı dünyadaki özgürlük fikrinin ikinci dönemine büyük katkılar sağlayacak.
http://www.risalehaber.com
“Bu haber hakkında ne düşünüyorsunuz?” -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.