• Bu konu 660 yanıt içerir, 33 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 496 ile 510 arası (toplam 666)
  • Yazar
    Yazılar
  • #797228
    Anonim

      Yanlış soruya doğru cevap verilemez
      24 Eylül 2011 Cumartesi 06:51
      – İsrail Gazze’yi bir açık hava hapishanesine çevirdi, kimseden “gık” çıkmadı.
      – İsrail güvenlik paranoyası nedeniyle Filistin halkına göz açtırmadı, kimse tınmadı.
      – İsrail, Filistin kentlerine bomba yağdırdı, kimse ses etmedi.
      – İsrail, haksız ve hukuksuz bir şekilde toprak işgallerini sürdürdü, kimse en küçük bir tepki koymadı.
      – İsrail, Birleşmiş Milletler kararlarını hiçe saydı ve Birleşmiş Milletler bile sesini çıkarmadı.
      Sorarım size:
      Bu durumda “Neden İsrail’le uğraşılıyor” sorusunu sormak mı doğrudur, “Neden İsrail’le uğraşılmıyor” sorusu sormak mı?
      Hürriyet

      #797230
      Anonim

        Dün JİTEM, bugün PKK
        24 Eylül 2011 Cumartesi 06:50
        Son kaybettiği iki kızıyla birlikte teröre üç evladını veren Siirtli Nurettin Evin, ağlayarak diyor ki; “Yine ölen biziz.” İşte bütün yaşananların özü, ruhu, en özlü ifadesi bu üç kelimede saklı! Önce 12 Eylül cuntası, sonra JİTEM, şimdi de PKK…

        Nurettin Evin, “Kızım üniversiteye gidecekti. Bunun için dışarıda yemeğe çıkıyorlar. Yemek yedikten sonra geliyorlar ve ateş içinde kalıyorlar. Bu, çok acı bir şey. Bu gençlerin ölümüne neden olabilecek bir gerekçe var mı?” diye soruyor. Evet bu Kürt gençlerin ölmesi için bir gerekçe var mıdır? Hani PKK, Kürtlerin haklarını korumak, onlara baskıyı önlemek için vardı? Şu son saldırıları alt alta koyup bir bakalım. PKK aslında kimi öldürüyor, bunu bir kere daha soralım. Siirt saldırısı PKK’nın bir Kürt örgütü olmadığını çok açık seçik ortaya koymamış mıdır?

        Bu kadar laçka, bu kadar ciddiyetsiz ve itibarsız bir örgüt olabilir mi? Hatırlayın; Reşadiye saldırısını üç gün sonra üstlendiler. Meğer PKK rozetini takan birileri Reşadiye saldırısını gerçekleştirmiş. Örgüt bunu üç gün sonra fark edebildi! Hakkari’de, biri çocuk dokuz kişinin öldüğü, biri bebek dört çocuğun da yaralandığı Geçitli saldırısını da PKK, önce üstlenmedi. Sonra olayın failleri PKK’lı çıktı. Gerçek anlaşılınca, örgüt kargaların bile güldüğü bir gerekçe ortaya koyup olayı üstlendi. Sonra Batman’da 4 kişinin ölümüne sebep olan mayınlı saldırı… Kardeşinin ifadesiyle iradesini PKK’ya teslim etmeyen Salih Özdemir’in de aralarında bulunduğu dört kişi, mayınlı saldırı sonucu öldü. Altından da yine PKK’lılar çıktı. Bunlar, bir anda insanın aklına gelenler… Araştırmaya kalksak kim bilir daha nelerle karşılaşacağız.

        Son olarak, Ankara’daki saldırı için ‘biz yapmadık’ diyen örgüt, saldırganın PKK’lı olduğunun tespit edilmesi üzerine ‘kendi holdingi içinden ortaya çıkarttığı yeni terör şirketine’ olayı havale etti. PKK, üstlenmeyi konjonktürel olarak uygun görmediği eylemler için ‘TAK yaptı’ deyip kenara çekiliyor. Sanki başka bir örgütmüş gibi…

        Hele, iki gün önce yaşanan Siirt saldırısı, PKK’nın hayasızlığının zirve yaptığı bir eylem olarak tarihe geçecek. PKK artık tahlil edilmekten, anlaşılabilir olmaktan çoktan çıkmış durumda. Belki de kendi ağalarının bile kontrol edemediği bir Frankenstein’e dönüştü. Evet, Frankenstein, ağaların elinden kurtuldu ve herkese silah sıkıyor. Korkarım ki bu kez savaş ağaları da büyük tehdit altında. Bölgeyi ve Türkiye’yi kontrol altında tutmak için üretilip ortaya çıkartılan bu canavar, şimdi parayı kim veriyorsa onun için silah sıkıyor. Şu sıralar bu kurşunların hedefine ise en çok Kürtler konuluyor.

        Ya da başka bir şey var ortada. Dün JİTEM’i kurup Kürtleri öldürenler, bugün JİTEM’in derdest edilip ortadan kaldırılmasından sonra PKK’yı onun yerine ikame ediyorlar. Savaş ağaları Bodrum’da tatil yaparken, Güneydoğu’yu kan ve irin deryası içinde tutmaya devam ediyorlar. JİTEM’in çekilmesi, devletin oraya şefkat elini uzatması bir işe yaramıyor. PKK, JİTEM’in görevini devraldı. Diyarbakır’da polis memuruna ateş ederken, hemen yanındaki Kürt tamirci esnafının canı zerre kadar umurunda değil. Kurşunu sıkarken bu kadar pervasız, bu kadar hesapsız, bu kadar dertsiz sıkıyor.

        İki kızını PKK kurşunlarına veren Nurettin Evin ne diyordu: “Yine ölen biziz.”
        Zaman

        #797231
        Anonim

          Kim Allah’tan razıysa Allah da ondan razıdır…
          24 Eylül 2011 Cumartesi 06:48
          “İnsanlar, yalnız inandık demeleriyle bırakılıvereceklerini, kendilerinin imtihana çekilmeyeceğini mi sandılar? Andolsun biz, onlardan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbet sadık olanları da bilir, yalancı olanları da bilir.” (Ankebut Suresi, 3-4. ayetler)

          İmtihan deyince aklıma Peygamberimiz (sas) geliyor. Çünkü en büyük imtihana Peygamberimiz ve peygamberler muhatap olmuştur. İki Cihan Serveri Efendimiz yurdundan çıkarılıyor, taşlanıyor, çocukları ölüyor, hanımı ölüyor, kuşağının altına taş bağlayacak kadar aç kalıyor. O, bir kişi, bütün dünya O’na düşman… Böylesine büyük imtihanlara karşı, Efendimiz’in (sas) tepkisi nasıldı?

          Razı olmak… Başına ne gelirse Allah’tan bilmek, her hadiseyi Allah’ın bir ikramı kabul etmek…

          On ciltlik İslam tarihini okuduğumda, savaştaki Müslümanların şehit olmadan evvel aldıkları mızrak darbesi karşısında, “Çok şükür kurtuldum.” dediklerine şahit oldum. Sahabe, başına gelen en büyük felaketi, Allah’ın rahmeti olarak kabul ediyor. Mesela Bilal-i Habeşi’yi (ra) sıcak kumlar üzerine yatırıyorlar. Göğsüne ağır taşları koyuyorlar. Taşlar, Habeşi (ra)’nin ciğerlerine baskı yapıyor, nefes alamaz duruma geliyor. Amma o, durmadan ‘Ehad!’ diyor, Allah birdir… Asr-ı saadette değil de 21. asırda yaşayalım önemli değil; her zaman ve her şartta Allah’ın verdiğine razı olmak önemli. Çünkü kim Allah’tan razıysa Allah da ondan razıdır.

          Mü’minler şu hayat âleminde halden hale girerler. Her hal, bir imtihandır. Hastalık, sağlık, mevki, makam, iyilik, kötülük, evlilik, çocuk… Bunların her biri bir imtihan olup bakılır ki, mü’min hayatın her anında ve her hadisede İslamiyet ölçülerine tâbi oluyor mu, İslamiyet’i yaşıyor mu?

          Dikkat ettiniz mi bilmem, namaz kılmak belki Allah’ı fazla hatırlatmaz. Allah’ı asıl hatırlatan, hadiselerdir.

          Ey tepemizde uçan kuş, kimin var?

          Ey toprağın altında dolaşan solucan, kimin var?

          Ey nazenin çiçek, kimin var?

          Ey dağları, denizleri, insanları ve hayvanları yüklenip fezada dolaşan Dünya, kimin var?

          Kimsesi olmayanlar, yalnızlığını anladığı an Allah’a sığınırsa, her şey onun olur.

          Bir veliyi, ilim meclisine çağırırlar. İçeri girince ıslandığını görürler. Birisi der ki, “Yağmur yağıyordu, neden şemsiye almayıp ıslandınız?” Veli der ki: “Şemsiye alsaydım iyiydi, fakat başıma taş yağmayıp yağmur yağdığına şükrederek buraya geldim.” Hiçbir şey Allah’ın iradesi dışında olamaz. Öyleyse şükretmek lazım. Şükür, derdi binden bire indirir. “Derdi vereni buldunsa, sefa içinde sefadır bil!..” Altın, kuyumcunun elinde kıymetlenir. Ateşe girdikçe, çekiç yedikçe yeni şekiller alır, kıymeti daha da artar. Peygamberlerin başına gelen hadiseler, onların makamını yükseltmiştir. Biz de onların ümmetiyiz. Her hadiseyi, manevi makamımıza merdiven bilmeliyiz.

          Taif’te “taşlanmak”, Medine’de “aç kalmak”, Uhud’da “yaralanmak” da sünnettir…
          Zaman

          #797248
          Anonim

            Zaten kurulup ortaya çıktığı o kara günden beri pkk nın ne kürtlerin haklarıyla ne de barış ve demokrasiyle zerre kadar bir alakası yoktur. Kürtler de kürtlerin hakları da umurlarında değildir. Bunlar sadece işin bahaneleridir. Bu güne kadar kürtlere pkk dan ve bdp den daha çok zarar veren başka bir şey yoktur.

            #797265
            Anonim

              Kur’an’dan ders alıp mal varlığımızı bağışladık
              25 Eylül 2011 / 15:34
              Cevdet Yaşaroğlu, 16 yıl arayla iki çocuğunu kaybeden bir işadamı. Şimdi 50 gencin babası…

              İnci Döndaş’ın röportajı
              Cevdet Yaşaroğlu, 16 yıl arayla iki çocuğunu kaybeden bir işadamı. Şimdi 50 gencin babası. Bir vakıf kuran, tüm mal varlığını oraya bağışlayarak şu an kirada oturan Yaşaroğlu, üniversite öğrencilerine burs veriyor, yazma eserleri çevirip basıyor, kültürel değerleri hatırlatan kongreler düzenliyor. İşte Yaşaroğlu’nun herkese örnek hikayesi…
              Hayatta herkesin bir amacı, bir duruşu, acılara karşı ise bir dayanma gücü var. 46 yaşındaki işadamı Cevdet Yaşaroğlu’nun yaşam hikayesi belki pek çok kişiye örnek olacak türden. Yaşaroğlu, kendisini topluma karşı hep sorumlu hisseden, bugüne kadar kazandığı maddi-manevi kazançları başkaları için de kullanan, gençlere yol göstermek için eşiyle bir vakıf kuran, genç yaştaki iki evladını kaybettikten sonra ise tüm mal varlığını ve mesaisini kurduğu vakfa bağışlayan bir isim.
              Bayburt’un Güneydere köyünde doğdu, orada okula gitti. Üniversiteyi Ankara’da okudu, ODTÜ Kamu Yönetimi ve Siyaset Bilimi Bölümü’nü bitirdi. Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın başbakanlık yaptığı dönemde sekiz yıl bürokrat olarak görev yaptı. Sonra Ankara’dan İstanbul’a gelerek bir altın şirketinde yöneticilik yaptı. Ak Parti’nin kuruluş aşamasında çalışan 10 kişiden biriydi. Partinin kurulduğu gün aktif olarak siyasete girmedi, çünkü istemiyordu. Daha sonra bir kuyumculuk şirketi kuran Yaşaroğlu, 60’a yakın ülkede bilfiil ticaret yaptı. Şirketi hala çalışıyor ama hayatında yaşadığı tecrübe onu farklı bir alana yöneltti… 16 yıl arayla iki çocuğunu kaybeden Yaşaroğlu, işten güçten iyice elini çekti, çocuk ve gençlere yönelik çalışmak üzere iki yıl önce Kalıcı Değerler ve Maarif Vakfı’nı kurdu. Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı olan Yaşaroğlu, kızını kaybettikten sonra şimdi 24 saatini vakıf için harcıyor.
              Vakfı eşimle beraber kurduk
              Yıllarca bürokrat olarak çalıştınız, sonra iç ve dış ticaret yaptınız, şimdi de her şeyi bırakıp Kalıcı Değerler ve Maarif Vakfı’nı kurarak gençlere destek oluyorsunuz. Neden?
              Bu kadar tecrübe yaşayıp ticari faaliyetler de belli bir olgunluğa erişince toplumun insana yüklediği sorumlulukları yerine getirmek lazım. Çünkü tüm bireysel faaliyetlerinizde toplumun kaynaklarını kullanıyorsunuz; havasını, suyunu, yetişmiş insan kaynağını… Zaten tüm kadim değerler de fertlerin topluma karşı sorumlu olduğunu ifade ediyor. Hizmet edilmesi ve yatırım yapılması gereken en değerli şey insanın kendisi. İnsanın iradesiyle bütün istidatları paralelinde başarılı bir kimlik ve kişilik geliştirmelerine ne kadar katkıda bulunursanız, üst kurumlar o kalitenin üzerine gelişir. Eşim Ayşegül ile birlikte bunu yapmaya karar verdik. Bürokrasi, sosyal çevremiz ve ticaret hayatında birlikte olduğumuz arkadaşlarla bir yol yürümeye karar verdik. İyi de bir katılım oldu, istişare heyetimizde 60 kişi var. Bizim başka bir hikayemiz daha tetikledi bu vakfı.
              Ekonomik açıdan sıkıntılı bir çocukluk mu geçirdiniz?
              İlkokul üçüncü sınıfa kadar köydeydik. İlk gördüğüm şehir Gümüşhane’ydi. Dokuz yaşındaydım. Çok büyük görünmüştü gözüme. Üniversite sınavlarına gireceğim zaman Ankara ve Erzurum’u ilk kez gördüm. Hatta ‘Çıkmışken ben birkaç şehir daha göreyim’ dedim. Sınavdan sonra otogara gittim, otobüslere baktım, hareket eden ilk otobüse bindim. Otobüs Mersin’e gidiyormuş. Oralarda dolaştım, gezdim. Maddi açıdan sıkıntılı değildi ama kaynağını bu dünyadan almayan bir hissedişim vardı.
              O ne demek?
              Her zaman hüzünlü bir kalbim oldu. Neşeli anlarımın içinde bile hep hüzün vardı. Yaradılışımdan gelen bir özellik olabilir. Varolmayı yedi-sekiz yaşında sorgulamaya başladım. Sonuçta maddi olarak her çocuğun yaşadığı sıkıntıları yaşadım. Köyde naylon ayakkabılar olurdu, onlar lastikten daha lükstü. Ama erken kopardı, altı çabuk yarılırdı. Ayağıma dikenlerin batışını hatırlıyorum fakat bunlar her çocuğun başından geçen şeyler.
              Her şeyimi topluma iade ettim
              Bu vakıf aracılığıyla ne yapıyorsunuz?
              Kur’an-ı Kerim’de bir ayet var; ‘Allah size ihsan etti, siz de ihsan edin’ diyor. Diyor ki ‘Edindiğiniz zenginliklerin beşte biri Allah ve peygamberlerinindir’. Biz bunu ‘tüm insanlığa hizmet etmeli’ diye yorumlayarak bir karar verdik. Her ne kadar beşte biri olsa da biz bunun hepsini Allah’tan aldık. Bir de bizim iki evladımız vardı, ikisini de kaybettik. Mal varlığımızın beşte birini değil tamamını eşimle birlikte topluma iade etmeye karar verdik. Bir hadis-i şerif var, insanların Allah’ın ailesinden olduğunu söyler. Madem bu ailenin içindeyiz, iki çocuğumuz vardı onlar şimdi ahiret yurduna göçtüler ama bütün insanlar aynı kıymette yaratılmış, hepsini kendi ailemizden saysak ne olur?
              Yaşadığınız acılardan olumlu sonuç çıkararak hayata devam etmişsiniz. Neticede hayata da küsebilirdiniz de…
              Ben zaten üniversite hayatına başlarken, 17-18 yaşlarımdayken de aynı duygulara sahiptim. Tabii ki çocuklarımızın vefatı büyük bir vaka. Oğlumuzu 5-6 yaşında, kızımızı ise geçen 13 Mayıs’ta kaybettik. Kızım liseyi bitirmişti, 19 yaşındaydı. Bir ilaç getirtmiştik ABD’den, Sağlık Bakanlığı’nın izniyle… Fakat uçak havadayken kızım vefat etti. Sonra o ilacı kanser hastası olan bir doktora verdik kullanması için.
              Oğlunuz neden vefat etti?
              Bir kaza sonucu. Sene 1995’ti. O zaman Ankara’daydık. 5-6 yaşındaki oğlum bahçedeki su havuzunda bir kaza sonucu öldü. Nasıl olduğunu anlamadık. Dünya ve ahiret… İkisi de birer hayat düzlemi. Şu an hasretini çektiğimiz çocuklarımız aslında (insan inanıyorsa) insan ruhu itibariyle ölümlü bir varlık değil, ahirette. Bana sorduklarında ‘Kaç çocuğun var?’ diye, yine iki çocuğum olduğunu söylüyorum. Nerede olduklarını soranlara ‘Onlar ahirette biz dünyadayız’ diyorum.
              Peki kızınız?
              Kızımız kanser hastasıydı. Bir tür kemik kanseri. Son iki yılımız mücadeleyle geçti. Geçen 13 Mayıs’ta vefat etti. O mücadele vakıf çalışmalarımızı geciktirdi. Mukadder olan olunca tüm birikimimizi ve varlığımızı vakfa verdik.
              Google gibi bir site yapacağız tarihimizi öğrenip hatırlayacağız
              Vakfın burs dışında başka faaliyetleri nedir?
              Burs demek çok da hoşuma giden bir şey değil. Paylaşım diyelim. Biz vakıf için üç ayrı faaliyet kompartımanı tanımladık. Her faaliyet kompartımanının bir eşiği ve nihai hedefi var. Birincisi öğrencilere öğrenim hayatları süresince maddi-manevi eşlik etmekten başlayan ileride topluma karşı sorumluluk hisseden bireyler olmalarına yönelik çalışmalar. Bu gençlerin iradelerine hiçbir zaman müdahil olmayı düşünmüyoruz, kendi seçimlerini kendileri yapsınlar ama bu seçimleri yaparken onların bütün fırsatlarla buluşmalarını sağlamak istedik.
              İkincisi?
              İkincisi toplum alanındaki faaliyetimiz. İçinde yaşadığımız toplumun bir gelişme süreci var ama biz toplum olarak bir travma yaşamış durumdayız. Toplum da yeryüzünde yetim ve öksüz kalabilir. Ben bizim toplumumuzu bir fert gibi görüyorum, gençlik çağına yeni yönelmiş ama birtakım travmalar da yaşamış bir fert… Tarihle bağı bir ölçüde kopmuş, geçmişle bağı travmatik olarak zedelenmiş. Aslında kadim değerlere sahip bir toplum. Ama bu değerleri kurumsallaştıramamış. İkinci faayet olarak kadim değerleri tamir etmek için kültürel çalışmalar yapacağız. Mesela yazma eserlerle ilgili çalışmalar yapıyoruz. Düşünsenize Süleymaniye’den Taşkent’teki Ebu Reyhan’a, British Museum’dan Hint kütüphanelerine her yerde bu eserler var. Bir yayınevi kurduk adı Fanus. Kızımız ve oğlumuzun adından geliyor, Fatmanur ve Nusrettin’den… Bu adı eşim buldu. Bu yazma eserleri çevirerek topluma kazandırmayı hedefliyoruz. Bir de çok yakında yazma eserler kütüphanesi kuracağız.
              Üçüncü kompartımanda neler var?
              Bulunduğumuz coğrafya yani Hazar coğrafyası bizim evimiz. Dil ve din ayrımı yapmadan bu kadar kültürle birlikte tarih serüveni yaşamamız gökten zembille inen bir şey değil. Ama birbirimizden habersiziz. Dünya dertleri yüzünden dağılmış aile fertlerini kültürel faaliyetlerle yeniden buluşturma heyecanımız var. Birlikte sinema filmi çekebiliriz, sempozyum düzenleyebiliriz… Ne kadar çok birlikte bir şey yaparsak o kadar birbirimizi yeniden tanırız.
              Animasyon kongresi de yapacağız
              Peki bununla ilgili ne yapacaksınız?
              Çocuklar genelde Uzakdoğu ve diğer ülkelerde hazırlanan animasyonları izliyorlar. Pek çok iyi şey öğreniyorlar ama kendi kültürümüzü öğrenmeden… Vakıf olarak önümüzdeki ilkbaharda İstanbul’da bir animasyon kongresi düzenleyeceğiz. Hazar coğrafyasında kimin elinde ne varsa gelip burada paylaşmalarını isteyeceğiz. Bir başka çalışmamız ise Google gibi web portal. Bu, Kültür Bakanlığı ve Türk Tanıtma Fonu ile birlikte yürütülecek bir proje. Biz tarihimizi de başkalarından öğreniyoruz ya… Mesela İbn-i Sina hakkında bir şey merak edip de Google’a girince karşınıza çıkan İbn-i Sina ile ilgili bilgiler o kadar gözetimsiz ve iğreti ki… Yani adlarını sahipleniyoruz ama kim olduklarından habersiziz. Bir web portalla denetimli bir şekilde kendimizi kendimiz tanıyıp, tanıtacağız. İsmi ‘Zaman Haritası’ olacak. Üç yıl içinde yayına geçecek.
              Ne kadara mal olacak?
              Daha bilmiyoruz ama şu an ön gördüğümüz rakam 5 milyon dolar. Bu bütçe kullanım aşamasına kadar taşıyabilir, sonuçta sürekli inşa edilecek bir web sitesi.
              Varlığımızı vakfa bağışladık şimdi vakfın kiracısıyız
              Varlığınızın beşte birini mi hepsini mi vakfa bağışladınız?
              Tamamını… Şu an vakfın evinde oturuyoruz. Kiracıyız. Bir kuyumculuk şirketimiz var, onun gelirinin beşte biri de vakfın.
              Genelde kişiler yaşamlarını yitirdikten sonra mal varlıklarını bağışlar.
              Biz şu an vakfın misafiriyiz.
              Eşiniz Ayşegül Hanım da mı vakfın yönetiminde?
              Evet. Birlikte yola çıktık. Eşimle üniversite birinci sınıftayken evlendik. O ODTÜ’de mimarlık okuyordu, ben kamu yönetimi ve siyaset bilimi…
              Şu an vakıf olarak kaç öğrenciye burs veriyorsunuz?
              Bu sene 50 öğrenci oldu. Hedefimiz 300 öğrenci. Sayıdan ziyade nitelikle ilgileniyoruz.
              Nasıl?
              Adalet ilkesi her şeyi kuşatıyor. Tüm çocuklar toplumun değeri, herkese de bu yardımı yapamayacağımıza göre seçime nereden başlayabiliriz diye düşündük. Yetim ve öksüzler, parçalanmış aile üyelerinden başladık. Bunların arasında da maddi durumu iyi olmayanları tercih ettik. İlk hedefimiz üniversite öğrencileri. Ama şu an doktora öğrencimiz de var, lise öğrencimiz de.
              Star

              #796173
              Anonim

                Selîm Bir Kalp [TABLE=”align: center”]
                [TR]
                [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                “O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a selîm bir kalple gelen müstesnâ!” (Şuarâ, 88-89)
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”][/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                “Allahım, senden dinde sebât isterim….. Doğru söyleyen dil ve selîm bir kalp isterim.” (Tirmizî, Deavât, 23; Nesâî, Sehv, 61)
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”][/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD] Kalp, insanın gerek Allah, gerekse kullar ile münasebetlerinde merkezî bir yere sâhiptir. İmânî ve ahlâkî boyutu bu derece önemli olan kalbin, sâfiyeti bozulmadan korunması gerekmektedir. Âlimler, selîm kalbi umumiyetle “küfür ve günahlara yönelmekten uzak kalmış”, “şirk ve şüpheden arınmış”, “Allah’ın hak olduğuna, kıyametin vuku bulacağına ve öldükten sonra dirilmeye inanmış”, “bâtıl inanç ve dünyevî şehvetlere yönelmekten kurtulmuş”, “kötü ahlaktan sıyrılıp güzel ahlâk ile zinetlenmiş” ve “bid’atten kaçarak sünnetle mutmain olmuş” kalp diye tavsif etmişlerdir. (Beydâvî, IV, 106; Râzî, XXIV, 338; Kurtubî, XIII, 114; İbn-i Kesîr, Tefsîr, III, 352)
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”][/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                el-Celil: Azamet sahibi, celâlet ve ululuk sahibi demektir.
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”][/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD] Kısa Günün Kârı
                Selîm kalp, ahlâkî ve akîdevî hastalıklardan arınmış, Allah’a ve Rasûlü’ne itaatle huzura kavuşmuş olan kutsî bir makamdır.
                [/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD=”align: center”][/TD]
                [/TR]
                [TR]
                [TD] Lügatçe
                selîm: Doğru, dürüst, kusursuz.
                müstesnâ: Apayrı.
                sebât: Dayanmak, kararlı olmak.
                sâfiyet: Saflık.
                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #797332
                Anonim

                  [TABLE=”align: center”]
                  [TR]
                  [TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”align: center”] “Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın. Boşanmaya sebep uydurup iftira ederek, göz göre göre günaha girerek bunu almanız hiç münasip olur mu? Nasıl alabilirsiniz ki birbirinize karılıp katıldınız, bir yastığa baş koydunuz, Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te’minat da aldılar?” [Nisa Suresi 4,20-21]

                  Hz. Ömer (r.a) halife iken evlenmeyi kolaylaştırmak için mehir mikdarına üst sınır koymak isteyince, mescidin arka tarafından bir hanım da bu âyeti okuyarak: “Ya Emire’l-müminîn! Allah’ın verdiği imkânı almak doğru olur mu?” deyince Hz. Ömer derhal inceliğin farkına varmış, cemaatin huzurunda o hanımın haklı olduğunu kabul etmiştir.

                  [/TD]
                  [/TR]
                  [TR]
                  [TD=”width: 600, align: center”][/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]

                  #797369
                  Anonim

                    [h=2]Vatan uğruna ölenler ŞEHİTTİR[/h]

                    Şehit, Allah yolunda öldürülenler değil, gerçeğin tanığı olan bilginlerdir. “Allah, kendisinden başka tanrı olmadığına şahittir. Melekler ve ilim sahipleri de adaletle şahittir (ki O’ndan başka Tanrı yoktur). O, azizdir, hakimdir”

                    (Al-i İmran: 94/18). Şehadet, olayı görenin veya orada bulunanın olay hakkında bildiğini söylemesidir. Gerçeği bilen ve söyleyene şahit, şehit, çoğulu şüheda denilir. Gerçeği bilen ve söyleyen bilginlere de şüheda (gerçeğin tanıkları) denilir.

                    Başta yüce Allah şahittir. Hiçbir şey O olmadan vuku bulamaz. O her şeye tanıktır. Benim kanaatime göre şehitler başta peygamberler olmak üzere gerçeğin tanığı olan din bilginleri, rabbani âlimlerdir. Şehit, esas itibariyle gerçeğin tanığı olan rabbani âlim demek ise de Allah yolunda öldürülen insan da bu mertebeye yükseldiği için şehit sıfatını kazanır. “Eğer size bir yara dokunduysa, o topluluğa da benzeri bir yara dokunmuştu. O günler… onları biz insanlar arasında çevirip dururuz (kâh bir kavme, kâh ötekine galibiyet veririz. Bazen bir topluma iyi veya kötü günler gösteririz, bazen ötekine). Allah inananları ortaya çıkarmak, sizden şehitler edinmek için (zamanı kâh lehinize, kâh aleyhinize çevirmektedir). Allah, zalimleri sevmez” (Al-i İmran: 140) ayetindeki şüheda, temel anlamından çok Allah yolunda canını feda eden müminler anlamında kullanılmıştır.

                    Şehit, çoğulu şüheda Kur’ân’da, savaşta öldürülen anlamında değil, hakikatin tanığı, gerçek bilgin anlamında ise de hadislerde Allah yolunda öldürülen anlamını kazanmış ve bu anlam, İslâm literatüründe kelimenin temel anlamını gölgede bırakmıştır. Artık şehit denince hemen akla, Allah yolunda savaşta öldürülen insan gelir. Kur’ân, Allah yolundaki savaşta öldürülen kimselerin, gerçekte ölmediklerini vurgulamaktadır: “Allah yolunda öldürülenlere, ‘ölüler’ demeyiniz. Hayır, onlar diridirler ama siz farkında olmazsınız” (Bakara: 92/154), “Allah yolunda öldürülenleri ölüler sanma. Hayır, (onlar) diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar” (Al-i İmran: 94/169). Bakara: 154 ve Al-i İmran: 169‘uncu ayetler, Allah yolunda öldürülenlere ölü denmemesini, çünkü onların diri ve Rableri katında rızıklanmakta olduklarını fakat insanların bunu fark etmediklerini bildirmektedir. Evini, namusunu korumak için canını feda eden de şehittir, haksız yere öldürülen de şehittir. Öyle ise vatan uğruna öldürülen de şehit olur. Çünkü vatan demek özgürlük demek, namusun korunması, malın korunması, dinin ve maneviyatın korunması demektir. Vatan özgür olmayınca insan istediği gibi yaşayamaz, namus payimal olur, mabetler çiğnenir, inançlara hakaret edilir. Özgürlüğün olmadığı yerde cuma namazı dahi kılınmaz.

                    Süleyman Ateş..


                    Vatanımızı düşmanlardan korumak için vefat eden, askerlerimiz şehit olduğu gibi, iç karışıklıklarda vefat eden polis, jandarma ve askerlerimizde şehittir.

                    Bununla beraber devlet reisine ittiba etmek için kışın soğuğunda donan askerimiz de şehittir.

                    Ayrıca Müslüman bir ülkenin karışıklığını önlemek ve yabancı askerler yerine Müslüman askerlerin gitmesi gereken yere, devletin emri ve izni ile gidip öldürülen askerimizde şehittir.
                    Sorularla İslamiyet..

                    #797370
                    Anonim

                      S.a. Hocam valla biraz yavaşladı forum birşeyi çok geç yapıyor nedenini bende bilimiyorum.ilgililere duyrulur inş. Düzeltilir düzelir.selametle kalın inş..hocam……

                      #797371
                      Anonim

                        Üç hak
                        26 Eylül 2011 Pazartesi 06:14
                        Kur’an ülkesinde seyahat ederken, bir hak üçlüsü ile karşılaşır insan. Âlemlerin Rabbi, defaatle gökleri ve yeri hak ile yarattığını buyurur. İnsan da hak ile yaratılmıştır. Ve Kur’ân hak ile indirilmiştir.
                        Kâinata, insana ve Kur’ân’a dair bu ‘hak ile’ kaydı, insan için, Kur’ân-insan-kâinat arasındaki denkliği ve uyumu fark etme davetiyesi niteliğindedir. Âlemlerin Rabbi, kâinatın da, insanın da, Kur’ân’ın da aynı özden beslendiğini ve üçü arasında mutlak bir uyum olduğunu bize bildirmektedir. Kâinatı yaratan O’dur. Kâinat içinde insanı yaratan da O’dur. Kâinat içinde yarattığı insana kâinat içinde ne için ve nasıl yaşadığı takdirde kâinatın ve kendisinin varoluş gayesini gerçekleştireceğini Kur’ân ile bildiren de O’dur.
                        Kâinat, insan ve Kur’ân arasındaki bu denkliğe binaen, Kur’ân, Hz. Peygamberi müşriklerin iddiaları karşısında defaatle teselli eder. Onlar istedikleri kadar zanlarının peşinde koşup dursunlar, kâinat Allah’ın varlığını da, birliğini de göstermekte; kendi üzerinde görünen tecellileri ile, O’nun güzel isimlerini insana güzelce bildirmektedir. Bizatihî insan da, hem maddî yaratılışı, hem iç âlemleri ile, O’nun varlığının ve birliğinin bir delilidir. O yüzden, Kur’ân ile gelen hak davete kulak tıkayan veya hatta dil uzatan münkirlere karşı, âlemlerin Rabbi, kâinatın ve insanın bu hakka olan şahitliklerine işaret ederek Peygamberini teselli etmektedir: “Sen yüzünü hanîf olarak dine çevir. Allah’ın insanları yaratmış olduğu fıtrata; ki onda bir değişiklik bulamazsın.” (Rûm, 30:30)
                        Kâinatın ve insanın Kur’ân ile bildirilen hakikati nasıl doğruladığı, yine Kur’ân’ın bildirdiği üzere, İblis’in ve onun yolunda gidenlerin yaptıklarına bakılarak da anlaşılır. Âyetlerin bildirdiği üzere, İblis’in en büyük çabası, hak ile yaratılmış kâinatta hak ile yaratılmış insanın hak üzere inen Kur’ân’la yaşamasının önüne geçmek için, gerçekleri saptırmaktır. Hakkı bâtıl, bâtılı hak gibi gösterme çabasındadır İblis. Açıkça, “Onları saptırmak için her halde Senin doğru yoluna oturacağım. Sonra onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokulacağım. Sen de çoğunu şükredici bulmayacaksın” demektedir (A’raf, 7: 16-17).
                        Ama daha bu sözünde, aczini itiraf eder haldedir İblis. Ancak ‘saptırabildiği’ takdirde insanları ‘şükredici halde bulmayacağını’ iflah olmaz bir inatla âlemler Rabbine söylerken, insanın özü itibarıyla sağlam, fıtratıyla şükre meyyal ve müstaid olduğunu da zımnen itiraf etmektedir. İblis, bu gerçeği, zımnen değil, açıkça da itiraf etmektedir. Başka sûrelerin yanında, Hicr sûresinde de bildirildiği üzere, “Ey Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki, kesinlikle ben yeryüzünde onlar için tezyinat yapacağım ve hepsini azdıracağım!” diyen İblis, kendi diliyle bir istisna kaydı da düşmektedir: “Ancak içlerinden ihlasa erdirilen kulların hariç!” (Hicr, 15:39-40). Buna cevaben, “Gerçekten senin, Benim o kullarım üzerinde hiçbir gücün yoktur; ancak, azgınlardan sana uyanlar müstesna!” diye buyurur Rabbü’l-âlemîn.
                        ‘İhlas,’ katıksızlık hali, sâfiyet ve arınmışlık ifadesidir. Demek ki, özünü koruyan, fıtratını bozmayan her insan, el’an imanla tanışmamış olduğu durumda bile, ‘potansiyel’ bir mü’min adayıdır. Onu özünde varolan hakikatle tanıştırmak zor değildir. Nitekim, en başta Kureyş’in içinde, gözlerine şirk perdesi düşürülmüş olsa bile özleri hâlâ sağlam kalmış nice insan, ama Hz. Ömer gibi bir günde, ama Halid b. Velid gibi onyedi yıl içinde hakkı görüp ona hakkıyla teslim olabilmiştir. Fıtratını bozmamış bir insana karşı, bir süre çelmelese ve sendeletse bile, sonuçta İblis’in yapabileceği pek bir şey yoktur.
                        O halde, âlemler Rabbinin karşısında “Hata ettim, affet” demek yerine “Ben haklıydım” gururuna saplanan, isyanını haklılaştırma gibi kör bir inada sarılan ve ancak Âdem’in bütün evlatlarını düşürebildiği takdirde kendi haklılığını isbatlayabilir durumda olan İblis, stratejisini fıtratı bozmak üzerine kuracaktır. Çünkü fıtrat, ancak hak ile sükûn bulur ve ancak hakkın teslimi ile teskin olur. İblis’in ise, bâtılını hak gibi gösterebilmesi için hakkı gizlemesi veya bâtıl gibi göstermesi gerekir. Dolayısıyla hakkı hak, bâtılı bâtıl olarak gösteren fıtrat, İblis’in düşmanıdır.
                        Nitekim, “Ve mutlaka onları saptıracağım ve her durumda onları düşürüp, olmayacak kuruntularla aldatacağım” diye yemin eden İblis, doğrudan fıtratı hedef alan stratejisini şöyle dile getirmektedir: “Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler” (Nisa, 4:119).
                        Bu yemininden anlaşıldığı üzere, İblis’in hem hak üzere yaratılan mahlukatın ile, hem de hak üzere yaratılan insanın fıtratı ile barışık değildir. Bilakis, fıtrata müdahaleyi, onu bozmayı, onu olduğu kemal halinden çıkarıp noksanlaştırmayı üstüne vazife bilmektedir. Çünkü, olduğu haliyle, ne kâinat üzerinde hiçbir mahlukun üzerinden ehadiyet mührünü söküp atabilir, ne de Allah’ın onu yaratmış olduğu fıtrat üzere kaldığı halde insanı kalıcı surette aldatabilir. Yaratılışa müdahale etmeli, ‘kulakları yarmalı’dır ki, oradan önce şirke, sonra küfre bir yol bulabilsin. Allah’ın yarattığını değiştirmelidir ki, fıtraten mükerrem olup hakkı arayan, nitekim ‘kalbi ancak Allah’ı anmakla mutmain olan’ insanı hak yoldan çekip alabilsin.
                        İblis’in, elbette farkında olalım diye Kur’ân haber verdiği bu yemini adesesinden hadisata bakınca, genetiği değiştirilmiş gıdalardan görüntünün iktidarına ve dolayısıyla estetiğe yönelik ihtimama; eşcinselliği teşvike adanmış küresel ittifaklardan bâtılı hak gösterme yolundaki çabalara, nice olay ve nice olgu bambaşka bir anlam kazanıyor.
                        Elbette, panzehiri de:
                        “Sen, yüzünü hanîf olarak dine yönelt. Allah’ın insanları yaratmış oludğu fıtrata; ki onda bir değişiklik göremezsin. İşte dosdoğru din, budur.” (Rûm, 30:30)

                        #797372
                        Anonim

                          Kur’anı Risale-i Nur’dan öğrendim-1
                          26 Eylül 2011 Pazartesi 06:11
                          Ne zaman Risale-i Nurlar ile iştigalı arttırsam onunla hemhâl oluyorum. Mübalağa yapmıyorum. Risale-i Nurlar aynı zamanda benim Kur’an-ı Kerim hocam. Elif-ba’yı zar zor okuyabildiğim zamanlarda bir arkadaşımdan bana Kur`an öğretmesini istemiştim. Çalışacak Kur`an dili kitabımız yoktu. Belki de vardı ben çok hazzetmemiş de olabilirim. Risale-i Nurların büyük boy Sözler`ini açtık ve nerede ayet var ise arkadaş tek tük okumasını öğretti. Şimdi anlıyorum ki çok çabuk öğrenmemdeki sır Risale-i Nur’da imiş. Belki inanmıyacaksınız ama o ayetleri okumaya başlamıştım ve o sene içerisinde rahatlıkla Kur`anı tilavet edebiliyordum. Malum haftalık çe-te-le-lerimiz de, Kur’anı öğrendikten bir sene sonra ki ramazanda 1 hatim indirebilmiştim. Kur`an ve onun elmastan kılıncı olan tefsir-i azamı Risale-i Nur’ların, elimden tutması ve bana acıması sayesinde bugün bir sayfayı 2 dk’da ve bazı hocalarımızın da yardımıyla yanlışsız okumaya gayret ediyorum. Ne kadar hamd edilse az.
                          Risale-i Nur’ların iklimine ve onun sabah esintisi ve nisan yağmuru gibi rahmet kokulu sayfalarına ve hatta satırlarına dünyalar verilse az. Rahmet, o’nun sayfalarına içirilmiş adeta. Rahmet-i mücesseme Aleyhissalatu vesselam sanki sayfalarda sizinle diz dize oturuyor ve sohbet ediyor ve taa ötelerden insibağ-ı nuranisinin esintilerini sayfalarda hissettiriyor. Ayrı bir sîbgası var. Risaleler işte bu yüzden okunurken rahatsızlık vermiyor. Risaleler benim hocam! Nur Risaleleri alaka nisbetinde bizleri adım adım takip ediyor.
                          Bizi takip edip yol gösterici eserler
                          Birgün Safa isimli bir çocuğu “bununla ilgilen” diye bana teslim ettiler. Ben Kur`an öğretmeye başladım. ama başlayamadım. Safa ismi itibariyle hakikaten safiyane ve herşeye öyle çok aklı ermeyen ve çevresel şartların biraz bozduğu ama kalbindeki temizliğin nişanesi yüzüne ve sözlerine akseden nurani hali beni çok etkilemiş ve bende çok derin izler bırakmıştı.
                          Safa adeta saf çocuğuydu masum Anadolu’nun. Safa, ilk defa benim yanımda abdest almış ve ilk defada bizimle herhalde namaza durmuştu. Safa’nın bir diğer özelliği Arapça duaların ve namazlardaki telaffuzların hemen hemen hiçbirini çıkartamamasıydı ki 50 yıllık Kur’an hocası Nizam Hocamı bile çileden çıkartmıştı. Dili dönmüyordu ve çıkartamıyordu. Artık onu öylece kabullenmiştik. Ben o’nu çok seviyordum. Kafası basmaz gibi görünürdü ama sevdiği kişinin uğrunda yapamayacağı şey yok idi ve sadıktı. Hatta sıddık olma potansiyeline bile sahipti. Allah kabul etsin beni takip ederek bir keresinde namaz kıldık. O sadece takip ediyor. Oturmasını kalkmasını beceremiyor ve çok zorlanıyordu. Namaz bitince tesbih ve duasını göstererek öğrettim. Bitiminde de Risale’yi aldım elime ve tefe’ül yaptım. Tefe’ül de neyi niyetlendiğimi bilmiyorum şimdi ama çıkan bölüm o kadar enteresandı ki benim için inanılmazdı:
                          “O Mâlik hem Kadîrdir, hem Rahîmdir. Kudretine istinad et; rahmetini itham etme. Kederi bırak, keyfini çek. Zahmeti at, safâyı bul. Hem der ki: Mânen sevdiğin ve alâkadar olduğun ve perişaniyetinden müteessir olduğun ve ıslah edemediğin şu kâinat, bir Kadîr-i Rahîmin mülküdür. Mülkü sahibine teslim et. Ona bırak; cefâsını değil, safâsını çek.” (20. Mektub 4. kelime) Bu paragraf ile karşılaşıpta okuduktan sonra Safa’ya durup dedim ki: “Sana müjde Safacım. Üstad seninle ilgilenmemi istiyor. Bak Safa’yı bul ve Safa’yı çek diyor yani ilgilen diyor” dedim. “Bundan sonra hiçbiryere ayrılma” dedim.
                          Evet Risaleler bizleri terbiye ediyor ve eğitiyor ve yol gösteriyor. Hatta Risale-i Nur’lar bizi adım adım takip ediyor. Kudsi hadiste belirtilen dünyaya muhabbetten ve arkasından koşturanlardan , dünyanın insandan kaçması hadisesinin tam tersine Risale-i Nur’lara ilgi, alaka, aşk ve muhabbet artıkça eşsiz güzelliğinin önündeki peçeyi sıyırıyor ve harîm-i pakine sizi alıp sizin gerçek bir enis’iniz oluyor. Çevrenizdeki Safa-misalleri bulun ve ilgilenin onlarla… Belki bu sayede iki cihanda safayı bulmuş oluruz.
                          Risale-i Nurlar alaka nisbetinde bizleri adım adım takip ediyor.

                          #797373
                          Anonim

                            Mekke ve Medine’den selam-3
                            26 Eylül 2011 Pazartesi 06:10
                            9 Ağustos, Ramazan-ı Mübareğin ilk günü ve oruçluyuz. Manisa’da iken cemaatle birlikte okumak ve her gün bir hatim çıkarmak üzere düzenlenen listeden iki cüz almıştım. Bir hatim de ben ayrıca çıkarayım dedim ve günde üç cüz okumaya başladım. Ramazan sonunda 61 hatim çıkarmış olacaktık. Farz namazlardan önce ve farza duruncaya kadarki arada hizbül hakaikten birer bölüm okumak. Ve her günde bu dua kitabını bitirmek ve farz namazlardan sonra da birkaç sahife risale okumak.
                            İftarları otele gitmeden birkaç lokma ile açmak ve yatsıdan sonra teravihi müteakiben otele iftar yemeği için gitmek ve kıymet dar zamanı yollarda otelde geçirmemeye çalışmak niyetindeydim. Hamdolsun bu minval üzere Ramazanımızı geçirmeye Cenab-ı Hak muvaffak etti.
                            Bu sene Mescid-i Haramda bayanların çokluğu herkesin dikkatini çekiyor. Nereye baksan, umreye gelen binlerle tesettürlü bayan. Şallı, çarşaflı, fistanlı ve peçelilerin çokluğu dikkat çekiyor. Hakikaten, Mekke’nin 50 dereceye varan sıcağında ,oruçlu ve çarşaflı ve peçeli yüz binler bayanlar. Barekallah bu bayanlara diyorum. Allah sevgisinin verdiği hale bak. Bu insanları böyle zor bir ibadet zevkine ve şevkine maddi hangi kıstaslar sokabilir. Sıcaktan, terden bunalan yüzü başı kolları açık erkeklerin yanında bir de çarşaf ve peçe ile tam tesettüre bürünen bayanlar.
                            Rahmet-i İlahiye, bayanların bu fedakarane ve kahramanane tarzı ubudiyetlerini elbette karşılıksız koymayacaktır.
                            Nefsimi yokluyorum kalp ve ruha teslim olmuş gibi menfi hiçbir duyguya kapılmıyor. Şeytanın, bu kadar fazla kadın-erkek karışımı ve yakın teması olduğu böyle bir yerde, süfli meyanda hemen hiçbir telkinatı, üflemesi yok. Zira kimse böyle bir menfi üflemeyi kale alacak durumda değil. Kabe civarında ve sair yerlerde de hiçbir umre yapan kadın-erkeğin süfli bir niyet ve bakış beslediğini göremiyorum. Hemen her yüzüne dikkat ettiğim mü’mini, büyük bir huşu ile adeta kendinden geçmiş ve etrafında olanlardan, hiçbir şeyden haberi yok gibi, kendi vazife-i ubudiyetiyle meşgul görüyorum.
                            Umum gözler nemli, yaşlı, bir çoğu kapalı. Yüzlerde mahzuniyet ve mahcubiyetle sükunet var, sakinlik var. Bakışlarda nedamet var. Biribirine sevgi ile nazar, muhabbetle tebessüm, samimane uhuvvet var. Gözlerin kam alması, sağa sola keyfi bakması bulunmuyor, bakışlarda hıyanet ve hırsızlık yok.
                            Bu zor ibadetlerde şeytan daha ziyade nefsin tembelliğini ve bezginliğini nazara vererek, Kabe’ye yakın sıkışık ve kalabalık yerlere yaklaştırmamaya çalıştırdığını, bu gibi sevaplı yerlerden uzaklaştırıp Mescid-i Haram dışına, avlulara, hatta Mescid-i Harama gitmeyip otelin bulunduğu mahaldeki camilerde namaz kılmayı hoş gösterip, aldananları oralarda oyalama noktasından tahşidat yaptığını anlıyorum.
                            Çok umrecilerin, sıkıntı ve zahmetleri ve basit bir kısım bahaneleri ileri sürerek, otelin bulunduğu mahalledeki camilerde vakit namazlarını ve teravihleri kıldıklarını, iftar yemeği bahanesiyle hep otelde kaldıklarını ve ara sıra yetişirlerse yatsı ve teravih namazını Kabe’de kıldıklarını görüyordum. Halbuki bu mübarek beldelere Mescidi Haramda ekseri vakitleri geçirmeye, günlerimizi hep dolu dolu geçirecek ibadete gelmiştik. Maalesef şeytanın bir kısım insanın acz ve tembellik damarını işleterek bu maksattan kopardığını yukarıda izah ettiğim gibi görüyordum.
                            Evet, Mescid-i Haram’da günah kapısı kapalı. Günaha ve günah işlemeye duygular kapalı. Nefis ve şeytan milyonlar müttehit ehl-i imanın bu yekvücut azamet-i ubudiyetinin haşyetinden, haşmetinden ve şevketinden ve lezzetinden baygın vaziyetteler. Şeytan Mekke’nin dışına kaçmış. Bazı avaneleri bir şeyler yapmaya çalışıyor. Nefis, akıl, kalp ve ruhun teslim olup kandığı hakikate teslim olmuş gibi, hıyanete, cinayete, harama, gıybete, kin ve adavete mecali yok. Meydan kalp ve ruha kalmış gibi. Zira memleketimde, günde bir iki hizip ve birkaç sahife risale ve cevşen okumaya sabredebilirken Ramazanda oruç haliyle beş vakti Mescid-i Haramda geçirmeye, hemen her namazda 2 saat orada bulunmaya, günde üç cüz Kur’an okumaya, baştan sona 200 sahifelik hizbul hakaiki okumaya, kaç sahife kitap okumaya yeter demiyor, sesini çıkarmıyor. Usanç yok, bıkmak yok. Ben de uslanan nefsimi tebrik ediyorum. Elhamdülillah.
                            Ramazanın ilk Cuması ve ben geceyi Mescid-i Haramda geçiriyorum. Sabah namazından sonraki 2–3 saatlik uyku fevkalade dinlendirmişti. Manisa’da günde 7–8 sat uyku ancak kâfi gelirken, burada iki-üç, bilemedin dört saat insana kâfi geliyor. İlk cumayı çok kalabalık bir cemaatle kılıyoruz. Mescid-i Haramın avluları ve üç katı ful dolu. Cumadan sonra halıların üzerinde biraz kaylule yapmıştım. Uyandığımda dilimin damağımın kuruduğunu gördüm. Ramazanın ilk günleri idi. Mescid-i Haramda kaldığımdan iftar ve sahurda pek bir şey yiyememiş ve su içememiştim. İftarda birkaç hurma ve bir kâse yoğurt, sahurda da ona benzer şeyler. Çok susamıştım. Akşamı nasıl edecektim. Mekke’nin sıcağı insanı kavuruyordu.
                            Kendimi yorgun ve bitkin hissediyordum. Dakikalar geçmek bilmiyordu. Bugün bu orucu nasıl bitireceğim diye düşünüyordum. Dilim damağım kurumuştu. Pervaneler sıcak hava üflüyor ve faydasız. Başıma yüzüme zemzem dökerek serinlemeye çalışıyorum. Kâbe ve etrafı çok kalabalık, Ramazanın ilk günleri olduğu için umre yapanlara bakıyorum onlar da benim gibi oruca henüz alışamamışlar ve insanlar koyun sürüleri gibi gölgelik ve serin yerlere uzanmışlar, kıpırdayamaz haldeler ve hepsinin dudakları kuru ve çatlak, sabırsızlıkla iftarı bekliyorlar.
                            Bilhassa yaşlıların görüntüsü dokunaklı, perişan ve bitkin bir halde sağa sola yıkılmışlar. Cenab-ı Hakka yalvarıyorum içten içe. “Ya Rabbi sıcakta susuzluktan ve bitkin vaziyette kıpırdayamaz halde senin rızan için oruç tutan ve sabreden bütün müminleri Cehennem ateşinden azad eyle” âmin.
                            İftara bir saat kala bakıyorum insanların yüzde sekseni yerlerde uzanmış vaziyette bekliyor. Ağustosun en sıcak günlerinde bu Ramazanı zor geçireceğimiz belli oluyor. Türkiye’de de havaların normallerin üzerinde çok sıcak geçtiğini ve oruç tutanların çok zorlandıklarını gelen haberlerden duyuyoruz. Evet, Cennet ucuz değil. Risale Haber’de soğuk suyu verebilseydim diye bir makale bir zamanlar yayınlamıştım. O makaleyi hatırladım. Makaledeki mana haza hakikatti. Okuyanlar hatırlar. Şimdi dünyada benim ve oruçluların gözünde dünyada bir bardak soğuk sudan daha kıymetli ne olabilirdi.
                            İftarı saniye saniye herkes iple çekiyordu. Sofralara bardaklarla su biriktiriliyordu. Müezzin “Allahuekber” deyince herkes suya hücum edecekti. Kimsenin aklına yemek gelmiyordu. Yeter ki su içeyim. İnsanlar ne kadar aciz ve zayıf. Milyonlar bir bardak suya muhtaç. Vakit gelmeden kimse su içemiyor. Demek biz insanlar hiçbir şeye malik değiliz. Elimizi suya uzatamıyoruz. Ve nihayet beklediğimiz an geldi. Ezan-ı Muhammedi (ASM) okununca suya hücum edildi. Milyonlarca mü’min elinde bardak kana kana zemzem içiyorlar. 7–8–10 bardak su içen var. Tam iftar vaktinde iftara bir iki dakika kalsa şu sular bir an buharlaşsa düşünüyorum insanlar ne yapabilir. Ne eder. Çoğu hemen çıldırır ve bir bardak su için biri birini çiğner her halde. Düşünüyorum acaba bir aylık Ramazan umresinde yapacağım bütün ibadetler bir bardak suyun şükrü olamaz her halde. Nefsim dahi tereddütsüz sadakte diyor. Öyleyse nazlanmadan, üşenmeden, Rabbi Vahide, bütün nimetlerin sahibine hamde, şükre şevkle devam, nimetlerin kadrini bildiren, nefsime tam kanaat verdiren oruca devam.
                            Cenab-ı Hakkın nice böyle nimetleri var ki sınırlı şükürlerimizle karşılığını vermek mümkün değil. Ancak külli bir dua ve şükür niyetiyle nimetlere insan mukabele edebiliyor. Dünyadaki bütün suların zerratının kâinatın zerrat ve mürekkebatıyla çarpımı neticesi hâsıl olan rakamlar adedince suyun ve sair nimetlerin halikı, Cenab-ı Hakka hamdolsun. Demek Ramazanın orucu, bütün nimetlerin kıymetini bildirmede ve insanın acz ve zafını hatırlatmada ve bu nimetlere ne derece ihtiyacının olduğunu bildirmede ve bu nimetlerle hayatının devam edebileceğini ve bunları ihsan ve ikram eden Rahmanürrahimdir fikrini kazandırarak, O Rabbi Rahime halis bir şükrü yaptırmanın anahtarı oluyor. Bize bu tarzı ubudiyeti ders ve talime vesile olan şefimiz (ASM)‘a sonsuz selatü selam olsun.
                            Ramazan umresinin fevkalade yorucu olması tembel nefisleri ve nefsimi sızlanmaya ve sıkıntılardan şekva ve şikâyet etmeye zorluyor. Ağrıları, sızıları, açlığı, sıcağı, uykusuzluğu yol sıkıntılarını bahane edip gevşeklik göstermeye, kıymetdar vakitleri çarşı pazarda malayaniyatla geçirmeye çalışarak ibadetlerimi azaltmaya, ibadetlerimden çalmaya çalıştığını görüyorum.
                            Bu mübarek beldede kıymettar zamanımı boşa geçirmemek için nefsimle ciddi mücadeleye giriyorum. İmani meselelere tahşidat yapma ihtiyacı hissediyorum. Yanımda getirdiğim Mesnevi-i Nuriyeye ve sair risalelere hazır bir Üstad gibi daha çok müracaat ediyorum. Nefis ve şeytanın semli üflemelerini, iman ve ibadete dair vehimlerini ve vesveselerini o kitaplardaki hakikatlerle dağıtıyorum.
                            Risale-i Nurlar olmasa idi bu asi ve mütemerrit nefsimle nasıl baş edebileceğimi düşünüyorum. Başka türlü mümkün değil. Cenab-ı Hak Üstadım Bediüzzaman’dan ebediyen razı olsun diyorum. Nurların kıymeti nazarımda daha da artıyor. Risale-i Nur’lara her yerde olduğu gibi bu mukaddes beldelerde de daha çok ihtiyaç var. Asileşen nefsim ve müvesvis şeytanın desise ve evham bulutlarını dağıtmada daha da ihtiyaç olduğunu hissediyorum.

                            #797374
                            Anonim

                              Bediüzzaman’ın laiklik telâkkisi
                              26 Eylül 2011 Pazartesi 06:20
                              Son günlerde ‘laiklik’ yeniden gündeme geldi. Bu vesileyle Bediüzzaman Said Nursî’nin ‘laiklik telâkkisi’ üzerinde durmak istiyorum.

                              Zira o “Padişahlık (Mutlâkiyet), Meşrûtiyet ve Cumhuriyet” olmak üzere üç devre şahitlik etmiş ve bu dönem içerisinde siyaset ve devlet yönetimiyle ilgili son derece önemli fikirlerde bulunmuş bir şahsiyet. Dahası tartışmasız büyük bir âlim, büyük bir müceddid… Dolayısıyla onun “laiklik telâkkisi”, özellikle bu topraklarda yaşayanlar, insan-toplum-siyaset konuları üzerinde kalem oynatan entelektüeller ve günümüz siyasetçileri açısından önemlidir diye düşünüyorum.
                              Bu kısa girizgâhtan sonra, onun laiklikle ilgili fikirlerinin analizine geçebiliriz.

                              “LÂ İKRÂHE…” VE LAİKLİK
                              Bediüzzaman’ın laikliğe bakışını daha iyi idrak etmek adına, öncelikle onun, daha Türkiye Cumhuriyeti kurulmadan önce beyan ettiği bazı fikirlerine bakmak yerinde olacaktır. Buna bir misâl olarak, 1909’da Volkan mecmuasında yayımlanan “Reddü’l-Evham” başlıklı makalesinde geçen satırlar oldukça manidardır. O, gayr-i müslimlerin, İslâm coğrafyasında, asırlarca “Lâ ikrâhe fi’d-dîn” (Dinde zorlama yoktur) âyetinin şemsiyesi altında inançlarını rahatça yaşadıklarına şöyle dikkat çekmişti:
                              “..gayr-i müslimler Kurûn-u Vustâda [Orta Çağ’da] ve vahşî oldukları zamanlarda, ferman-ı ‘Lâ ikrâhe fi’d-dîn’ ile [‘Dinde zorlama yoktur’ (Bakara Sûresi, 2:256) âyetiyle] bu kadar edyan [dinler] ve akvâm-ı muhtelife [muhtelif kavimler] medeniyet-i İslâmiyede masun [korunmuş] kaldıklarından..” (Eski Said Dönemi Eserleri, Yeni Asya Neş, İst.-2009, s. 72)
                              Bediüzzaman, bu cümleleri sarf ettikten 35 sene sonra, 1944’te Denizli Hapishanesi’nde telif ettiği Meyve Risâlesi’nin 11. Meselesi’nde, ilginçtir ki, laikliği de bu âyet bağlamında izah eder. Ve yine enteresandır ki, asırlarca İslâm coğrafyasında gayr-i müslimlerin hak ve hürriyetlerini rahatça yaşamalarına kaynaklık teşkil eden bu âyet, cifir hesabıyla da, insanlık âleminde laikliğin kabul edilmeye başlandığı tarihlere işaret etmektedir:
                              “‘Dinde zorlama yoktur; doğruluk sapıklıktan, îman küfürden iyice ayrılmıştır.’ (Bakara Sûresi, 2:256.) cümlesi, makam-ı cifrî ve ebcedî ile bin üç yüz elli (1350) * tarihine parmak basar ve mânâ-yı işârî ile der: Gerçi o tarihte, dini, dünyadan tefrik [ayırmak] ile dinde ikraha ve icbara [zorlamaya] ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan ‘hürriyet-i vicdan’, hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner…”
                              Evet, Bediüzzaman’ın da işaret ettiği gibi, Batı medeniyeti, İslâmın asırlar önce getirdiği ve tatbik ettiği “din ve vicdan hürriyeti” manasındaki bir esasın kıyısına, o zamanlar, daha yeni yeni gelmeye başlamıştır.
                              Malûmunuz, Ortaçağ’da Kilise tahakkümü altında olan Avrupa’da fikir hürriyeti yoktu. Fikir ve vicdan hürriyeti, “din adına” engelleniyordu. Zaten Avrupa’da “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması” veya “lâdinilik” (dindışılık) anlamındaki laikliğin kabul edilmesi de bu sebepledir. Bir anlamda tahrif edilmiş dinin baskısından kaçış olmuştur laiklik. Böylelikle muharref Hıristiyanlık, yani Kilise, devlet idaresinden elini çekmiş; Avrupa insanı, papazların istibdadından kurtulmuştur.
                              Aslında bu kurtuluş, her ne kadar Pozitivizm ve Materyalizm akımlarının da etkisiyle, Avrupa insanının, dinden kopuk bir hayat tarzını (sekülarizm) benimsemesini beraberinde getirse de, hakikati daha rahat görerek, tevhid dinine yaklaşmalarını da sağlamıştır. “Beşer dinsiz kalamaz” fıtrî hükmü gereği, Kilisenin baskısından kurtulan Avrupalı’nın hak dini kabulü daha da kolaylaşmıştır. Nitekim Bediüzzaman da, gelişen “fikr-i hürriyet ve meyl-i taharri-i hakikat” sayesinde, papazların ve ruhanî reislerin tahakkümlerinden kurtulmalarının, insanlığın İslâm hakikatlerini kabulü açısından müsbet bir gelişme olarak görür. (H. Şamiye, s. 34)
                              Neticede; Avrupa’da “din ve vicdan hürriyeti” büyük ölçüde sağlanmıştır. Bediüzzaman, II. Meşrûtiyet yıllarında “Avrupa İslâmiyete hâmiledir; bir İslâm devleti doğuracak” derken, bu mânâyı da kastetmiş olmalı. Zira, “din ve vicdan hürriyeti”, İslâm medeniyetinde asırlarca uygulanagelmiş bir prensiptir.
                              Ne acıdır ki, tam da bu vasatta, yani Avrupa’nın “din ve vicdan hürriyeti”ni kabul ettiği bir zamanda, adeta felek tersine dönmüş, bir İslâm coğrafyası olan Osmanlı’da asırlarca tatbik edilen “din ve vicdan hürriyeti”, aynı topraklar üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti devletince “İslâm aleyhine” bozulmuştur. İslâm dışı her türlü cereyana müsaade edilirken; İslâm baskı altına alınmış, düşman ilân edilmiştir. Gerçi Türkiye Cumhuriyeti de, sözde Avrupa’yı taklit ederek “laiklik” prensibini kabul etmiş, ancak Türkiye’de laiklik ‘dinden kopuk / dine yer vermeyen bir hayat tarzını dayatma’ aracı olarak uygulanmıştır.
                              Buna mukabil Bediüzzaman da, zulmen sevk edildiği mahkeme müdafaalarında, laikliği şöyle telâkki ettiğini/edebileceğini ifade etmiştir:
                              “Nasıl ki, hükûmet-i cumhuriye ‘dini dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak’ prensibini kabul etmiş; dinsizlere, dinsizlikleri için ilişmediği gibi, dindarlara da, dindarlıkları için ilişmemesi o prensibin icâbâtındandır.” (Tarihçe-i Hayat, s. 212)
                              “Eğer laik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki; laik, mânâsı bîtaraf kalmak; yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkkî ederim.” (Tarihçe-i Hayat, s. 358)

                              LAİKLİK VE ‘DİN İÇİN SİLÂHLA CİHAD’
                              Bediüzzaman, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, laikliğin ille de bir devlet prensibi olarak kabul edilecekse “Dinde zorlama yoktur” âyeti bağlamına telâkki edilmesine çalışmakta ve bu doğrultuda izah etmektedir. Onun bu minvalde yaptığı “dinde ikraha ve icbara ve mücahede-i diniyeye ve din için silâhla cihada muarız olan hürriyet-i vicdan hükümetlerde bir kanun-u esasî, bir düstur-u siyasî oluyor ve hükümet, lâik cumhuriyete döner” vurgusu da önemlidir. Zira artık—haricî düşman saldırısı olmadığı sürece—”din için silâhla cihad” devri kapanmıştır. “Düşmanlarınızın seyyiâtı (kötülüğü)—tecavüz olmamak şartıyla—adavetinizi (düşmanlığınızı) celbetmesin” ifadesi de bu mânâdadır. Çünkü iki dünya savaşı, düşmanlık duygusunun ne kadar zararlı olduğunu göstermiştir.
                              Bediüzzaman’ın şu sözleri de, değişen dünya şartlarında “İslâmî cihad anlayışı”nın da değiştiğini ortaya koyması bakımından dikkat çekicidir:
                              “Zaman-ı medeniyette ecnebîler medenî ve kuvvetli olduklarından, zararlı olan husumet ve taassup zâil olmuştur. Zira din nokta-i nazarından medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Ve İslâmiyeti, mahbup ve ulvî olduğunu, evâmirine imtisalen ef’al ve ahlâk ile göstermekledir. İcbar ve husûmet, vahşîlerin vahşetine karşıdır.”
                              Bu tarz bir “cihad anlayışı” içinse, inanç ve fikir hürriyetinin şemsiyesi olarak tatbik edilecek bir laiklik, iyi bir zemindir. Nitekim Bediüzzaman, “Dinde zorlama yoktur…” âyetinin laikliğe işaret ettiğini söylediği yerin devamında, devletlerde laiklik prensibinin kabul edilmeye başlanmasına mukabil, “iman-ı tahkikî kılıcıyla mânevî bir cihad-ı dinî” döneminin başladığından da söz etmektedir.
                              Bütün bu mânâlar çerçevesinde, laiklik “din ve vicdan hürriyeti” olarak tatbik edildiği sürece, İslâma uygun ve dinî hizmetlerin önünü açan bir esas olarak görülebilir.

                              “DİN İLE DÜNYA İŞLERİNİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI”
                              Türkiye’de her ne kadar laiklik, öteden beri, bir kesim tarafından “din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılması” yönüyle sûistimal edilerek, bizzat devlet eliyle vatandaşlara “dinden soyutlanmış bir hayat tarzını” dayatmak ya da güncel deyimiyle “dini kamusal hayatta görünür olmaktan çıkarmak” şeklinde anlaşılmaya ve tatbik edilmeye çalışılıyorsa da, Bediüzzaman, bu şekildeki bir anlayış ve tatbikin, fıtrat gerçekleriyle uyuşmayacağını şu sözleriyle vurgulamıştır:
                              “Hükûmetin laik cumhuriyeti dîni dünyadan ayırmak demek olduğunu biliyoruz. Yoksa, hiçbir hatıra gelmeyen dîni reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak demek olduğunu, gayet ahmak bir dinsiz kabul eder. Evet, dünyada hiçbir millet dinsiz olarak yaşamadığı gibi…”
                              Bediüzzaman aslında bu şekilde “laiklik” prensibini tadil etmiştir. Tabiri caizse hizaya çekmiştir. Tıpkı “sınırsız hürriyet” anlayışına getirdiği izah gibi. Neticede o, eserlerinin pek çok yerinde yaptığı “Beşer dinsiz kalamaz”, “Dinsiz insan en bedbaht bir mahlûktur” vurgusunu, laiklik konusunda da bu şekilde yapar.
                              Öyleyse, Bediüzzaman “dini dünyadan tefrik etme (ayırma)”yı nasıl telâkki etmekte, nasıl bir mânâ vermektedir?
                              Meselâ bir yerde bu tanımı; “..hükûmet-i cumhuriye ‘dini dünyadan tefrik edip bîtarafane kalmak’ prensibini kabul etmiş..” şeklinde ifade eder.
                              Peki Bediüzzaman, bir vakıa olarak günün sosyal ve siyasî hareketleriyle ilgili yaptığı bu tesbiti, Türkiye Cumhuriyeti devleti açısından nasıl yorumlamaktadır? Yani Türkiye, laikliği “bütün dinlere ve mensuplarına eşit mesafede durmak” mânâsıyla tatbik etse veya etmiş olsa, bunu yeterli görmekte midir?
                              Bununla ilgili düşüncesini, Eskişehir müdafaalarında geçen şu cümlelerinden anlamak mümkün:
                              “Ekser-i hükemânın [filozofların çoğunluğunun] garbda [batıda] ve Avrupa’da zuhuru ve ağleb-i enbiyânın [peygamberlerin çoğunluğunun] şarkta ve Asya tulûları, kader-i ezelinin bir işaret ve remzidir ki, Asya’da hâkim, galip, din cereyanıdır. Elbette, Asya’nın ileri kumandanı olan bu hükûmet-i cumhuriye, Asya’nın bu fıtrî hâsiyetinden ve mâdeninden istifade edecek. Ve bîtarafane [tarafsız kalma] prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temayül ettirecektir [meylettirecektir].”
                              Son cümlenin altını çizmek gerekir: “bîtarafane [tarafsız kalma] prensibini, değil dinsizlik tarafına, belki dindarlık tarafına temayül ettirecektir [meylettirecektir].”
                              1950’den sonra “Reis-i Cumhura ve Başvekil”e gönderdiği mektubunda da aynı noktaya parmak basar Bediüzzaman:
                              “Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve filozofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakkî ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi [İslâmî geleneği] bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat’iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir.”
                              Bediüzzaman, “lâdinî bir esas yapsanız” dediği laikliktir. Bunu “..siz kendinize ‘lâdinî’ ismi vermekle ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilân ettiğiniz hâlde..” ifadesinden de anlamak mümkün.
                              Görüldüğü gibi o, Türkiye Cumhuriyeti devletinin, tarafsız kalarak, laikliği “bütün dinlere eşit mesafede durmak” anlamında benimsese bile, İslâmiyete taraftar olması gerektiğini, sosyolojik bir tahlille izah etmektedir. Bu tahlilin diğer bir ifadesi şudur: “..Şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değildir. Madem Şarkı intibaha getirdiniz; fıtratına muvafık bir cereyan veriniz.”
                              Öte yandan şu ifadeler de, Bediüzzaman’ın, laiklik esasını kabul etmiş Türkiye Cumhuriyeti’yle ilgili mânidar bir değerlendirmesidir: “Ben, hükûmet-i cumhuriyeyi, ilcaat-ı zamana [çağın mecburiyetlerine] göre bir kısım kanun-u medenîyi [medenî kanunları] kabul etmiş ve vatan ve millete zarar veren dinsizlik cereyanlarına meydan vermeyen bir hükûmet-i İslâmiye biliyorum.”

                              ADNAN MENDERES’İN KONYA NUTKU
                              Adnan Menderes de, Türkiye’de devletin dinî hizmetlerin önünü açmasının, dahası dinî hizmetleri teşvik etmesinin, laikliğin “dini dünyadan ayırma” prensibine ters düşmediğiyle ilgili Konya’da bir nutuk vermiş ve Bediüzzaman da bu nutkun bir kısmını Emirdağ Lâhikası isimli eserine iktibas etmiştir. Bediüzzaman’ın bu nutka eserlerinde yer vermesi elbette dikkat çekicidir.
                              Menderes’in nutkundan ilgili kısmı, günümüz tartışmalarına da ışık tutması bakımından, buraya aynen almakta fayda var:
                              “Şimdi size lâiklik telâkkimizden de bahsetmek istiyorum. Lâiklik bir taraftan din ile siyasetin birbirinden ayrılması, diğer taraftan ise vicdan hürriyeti mânâsına gelir. Din ile siyasetin kat’î surette birbirinden ayrılması esasında en küçük tereddüde dahi tahammülümüz yoktur.
                              “Vicdan hürriyeti bahsine gelince: Türk milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esasını ve kaidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez bir şartıdır. Halbuki mekteplerde din dersi olmayınca, evlâdına kendi dinini telkin etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar bu imkânlardan mahrum edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu, dinini öğrenmek gibi pek tabiî bir haktan mahrum edilmemek icabeder. Böyle mahrumiyet ve imkânsızlık vicdan hürriyetine uygundur denilmez. Bu itibarla orta mekteplerimize din dersleri koymak, yerinde bir tedbir olacaktır.
                              “Dinsiz bir cemiyetin, bir milletin pâyidar olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi din ile siyaset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asil milletimize taassup isnadı reva görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umumiyetle dini en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdanında en musaffâ seviyesini bulmuştur. Müslümanlığı ve onun esaslarını, farizalarını ve kaidelerini kifayetle telkin edip öğretecek öğretmenlerimizin yetiştirilmesine ayrıca gayret sarf edilecektir. Gelecek sene lise derecesinde ilk mezunlarını verecek olan Konya İmam Hatip Mektebinin ileri seviyede din tahsili veren bir tedris müessesesi haline getirilmesi ve bu müesseselerin benzerlerinin yurtta fazlalaştırılması uygun olacaktır.”

                              SONUÇ
                              Devlet, hangi dinden ve etnik kökenden olursa olsun vatandaşlarının (devlete terettüp eden/edebilecek olan) dinle ilgili taleplerini dikkate almalıdır. Hele hele yüzde doksan dokuzu Müslüman olarak ifade edilen Türkiye’de, Müslüman milletin kendi inançlarıyla ilgili talepleri mutlaka dikkate alınmalı, devlete terettüp eden gerekli hizmetler yerine getirilmelidir. Zaten devlet millet içindir, millete hizmet için vardır…
                              Bu açıdan; devlet dine karışmasa bile, en azından dinin gerek fert, gerekse toplumsal anlamda yaşanmasına engel olacak düzenlemelere asla girmemelidir.
                              Bütün bu hususların gerçekleşmesi de, elbette “devlet”in kutsanmadığı, “devlet”in değil, “birey”in öncelendiği bir anlayışla mümkündür.

                              Dipnot:
                              * Bu tarih Hicrîdir. Milâdî olarak 1931’e tekabül eder.
                              Yeni Asya

                              #797375
                              Anonim

                                Laiklik Müslümanın nesine lazım
                                26 Eylül 2011 Pazartesi 06:30
                                Başbakan Erdoğan, tüm dünyanın gözü önünde özgürlükçü bir laiklik savunarak, Kemalistlerin sandığının aksine bugüne dek bu konuda “takiyye” yapmadığını ispatladı. Ancak bununla başlayan tartışma da gösterdi ki, AK Parti’ye oy veren herkes, “Milli Görüş gömleğini” çıkarmamış.

                                Kuşkusuz laiklik tartışması, Kemalizm’in 80 yıldır dayattığı “ucube” üzerinden yapılmamalı. Din özgürlüğüne saygılı bir “din ve devlet ayrımı”ndan bahsediyoruz burada.

                                Bu konudaki kayda değer itirazlardan birini, bizim gazetenin köşe yazarlarından muhterem Sibel Eraslan hanımefendi getirdi. Laikliğin bir Aydınlanma fikri olduğunu, oradan çıkan her şeyin “insanın Tanrı ile hesaplaşıp, onu göklere hapsettikten sonra birey ol[uşuyla]” işlediğini, yani İslam’la temelden çeliştiğini savundu.

                                Oysa, daha önce de vurguladığım gibi, bizde nedense “standart görüş” olan bu Aydınlanma ve “birey” tanımı, gerçekte Avrupa ve bilhassa Fransız tecrübesini yansıtır. (Ve benim buna muhalefetim Sibel hanımınki kadar net ve kesindir.) Bundan çok farklı olan Anglo-Sakson geleneği ise, aklın ve imanın uyumu, bireyin “Allah’a karşı şahsi sorumluluk” üzerinden tanımlanması gibi fikirler içerir.

                                Pratik bir çözüm

                                Nitekim, Amerika’daki laiklik, “Tanrı’yı göklere hapsedip birey olduk, şimdi işimize bakalım” diyen “nefisperest”lerin keyfi için kurulmamıştır. Aksine, hepsi de koyu dindar olan (hatta Massachusetts’te düpedüz “teokrasi” kuran) farklı Protestan mezheplerini bir arada yaşatacak pratik bir çözüm olarak gelişmiştir. Altında, “devletin resmi bir mezhebi olursa diğerlerine haksızlık olur, o yüzden devlet tarafsız olsun, dine karışmasın” diye özetlenebilecek bir mantık yatar.

                                Peki Batı’da doğmuş olan “modern devlet”i ister istemez ithal etmiş olan Müslümanların da ihtiyacı olabilir mi böylesi bir “modern pratik çözüm”e?

                                Bu soruya olumsuz yaklaşan bir argümanı, muhterem Hayrettin Karaman hocanın Yeni Şafak’taki köşesinde okudum. Hayrettin hoca, “laik devlet” yerine “İslâmî’ devlet”i savunurken, bu ikincisinin farkını şöyle açıkladı:

                                “Halkın iradesi veya yöneticinin tasarrufları, İslam’ın değişmez hükümleri ile çatışamaz; çatıştığı halde halkın iradesi egemen olursa o devlet ‘İslâmî’ niteliğini yitirmiş olur.”

                                Bunu okuduğumda ister istemez şunu soru aklıma geldi: “İslam’ın değişmez hükümleri”nin ne olduğuna kim karar verecek? Hangi mezhep, hangi ekol, hangi alim, hangi cemaat?

                                Çoklukta laiklik

                                Hayrettin hoca da bu problemi görmüş olacak ki, bir sonraki yazısında şunu yazdı:

                                “İslâmî gruplar aralarında yapacakları danışmalar ve görüşmelerle, bütün grupların ortak oldukları bir İslam anlayışını referans almada ittifak edeceklerdir.”

                                İdeal bir dünyada ideal bir çözüm olurdu kuşkusuz bu. Ama gerçek dünyada pek mümkün gözükmüyor. Pakistan’da 80’lerde denenen “kanunların İslamileştirilmesi” projesi tam da bu açıdan çıkmaza girmiş, çünkü her mezhep “doğru İslam budur” diye kendi bildiğini dayatmıştı. Türkiye gibi İslam anlayışlarının giderek daha da çeşitlendiği ülkelerde ise böyle bir “ittifak” daha da zor gözüküyor.

                                İşte, laiklik fikri, İslam dünyasına asıl bu yüzden lazımdır. Gayrımüslimler ve seküler insanlar bir yana, farklı meşreplerdeki Müslümanları baskıya veya çatışmaya düşürmeden yaşatmak için gereklidir.

                                Çünkü İslam mükemmel, ama onu anlayanların hepsi eksik ve kusurludur. Dolayısıyla her mümin, Bediüzzaman’ın güzel ifadesiyle, “benim mesleğim (ekolüm) en güzeldir” diyebilir, fakat “hak yalnız benim mesleğimdir” diyemez. Dinen tarafsız bir devlet, işte bu tevazudan kaynaklanan çoğulluğu korumak için lazımdır.
                                Star
                                İnsan bir mucizedir
                                25 Eylül 2011 Pazar 06:09
                                Yaradılış, kuşkusuz bir mucize.
                                Ya insan kaç mucizenin eseri? Bir düşünsenize; her insanın yüzü başka. Sayımız kaç milyar olsa da bu gerçek değişmiyor. Parmak izlerimiz farklı. Seslerimiz de öyle. DNA yapılarımız çok yakın olmasına rağmen her insanınki değişik. Bu böyle ama her siyasi rejim ve ideoloji (kökeni dünyevi veya semavi olsun) insanları davranışta ve düşünüşte benzer kılmaya çalışıyor. Bu bir çelişki değil mi? O nedenle insan, bir topluluğun içinde sayı (kalabalıktan biri) olarak değil, birey olarak var olmak istiyor. Birey olarak tercihler yapmak; birey olarak inanmak… Bu topluluk üyeliğinin ötesinde bir özgürlük ve eylem alanı arayışı.
                                Denir ya, “insan davranışının gayesi fark yaratmaktır” ama topluluklar, örgütler onu hep hizaya sokmak, standart bir davranışa yöneltmek isterler. O yüzden birey hep kolektivitelerle ve onların disiplini ile kavga halindedir.
                                Antik çağın büyük Yunan filozofu Eflatun’a sormuşlar: “İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?”
                                Filozof sıralamış:
                                – Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler…
                                – Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler, sonra sağlıklarını geri almak için para öderler…
                                – Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar…
                                – Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler…
                                Sıra gelmiş ikinci soruya;
                                “Peki siz ne önerirsiniz?”
                                Bilge yine sıralamış:
                                “Kimseye kendinizi beğendirmeye kalkmayın! Herkesi kazanmanız imkânsızdır. Siz iyi ve doğru olan şeyi yapın. Onu takdir eden insanlar zaten sizi beğenir. Böylece daha akıllı ve nitelikli insanları etrafınızda toplarsınız.
                                Önemli olan; hayatta en çok şeye sahip olmak değil en az şeye ihtiyaç duymaktır.”
                                Bunlar çok bilgece sözler ama kaçımız bu takdir ettiğimiz mantığa uygun olarak yaşıyoruz?.. Baksanıza sigara paketleri üzerinde ne korkutucu şeyler yazıyor ama görmezden gelip yine de içiyoruz. Acaba bu hayat anlayışında Neyzen Tevfik’in şu sözlerinin etkisi var mı?
                                “Hayat, çatlak bardaktaki suya benzer.
                                İçsen de tükenir içmesen de.
                                Bu yüzden hayattan tat almaya bak.
                                Çünkü yaşasan da biteceeeek yaşamasan da…”
                                “Demirperde” varken ardındaki ülkelerde de insanlar falcıya giderdi, kapitalist ülkelerde de. İnsanlar bilinmeyene hep merak duymuşlardır. Bugün astrolog, medyum gibi çeşitli adlar altında “bilinmeyene” merakı gideren kişiler, bildik falcıların yanında yer aldılar. Fazladan kurşun döküyorlar, dualar ediyorlar. Ne kadar çok şey yaparlarsa o kadar ücret alıyorlar.
                                Onları biz yarattık. Bilinmeyene olan merakımızın ve ne olacağımıza dair endişelerimizin ürünü onlar. Ama galiba kalıcı olarak hayatımıza girdiler. Baksanıza en eski kitaplarda bile adları geçiyor. Onların tavsiyeleriyle savaş ve barış ilan ediliyor.
                                Keşke o Bodrum deyişindeki gibi bakabilsek hayata: “Boş ver goyver gitsin aldirme.” Bu gamsız sahil rehavetini benimsiyorsun yine de seni eleştiriyorlar:
                                Boş veriyorsun gamsız diyorlar.
                                Aklı başında davranıyorsun, bu kadar uslu olunmaz diyorlar…
                                İç biraz kafayı dağıt diyorlar.
                                İçiyorsun, sen de çok içiyorsun diyorlar.
                                Alttan alıyorsun, tepene çıkardın diyorlar.
                                Bağırıyorsun, sakin ol diyorlar.
                                Üzülüyorsun, takma diyorlar.
                                Kızıyorsun, değmez diyorlar.
                                Konuşuyorsun, muhatap olma diyorlar.
                                Çekip gidiyorsun, mücadele et diyorlar.
                                Ölünce ne diyecekler acaba?
                                Muhtemelen, “Ölüm ona yakışmadı…”
                                O yüzen galiba insan kendi iç sesini dinlemeli. Hata yapacaksa kendi hatalarını yapmalı ki onlardan ders çıkarabilsin. Mevlana’nın dediği gibi “Soru da bilgiden doğar, cevap da.” Sonra ekler; “Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol.
                                Hataları örtmede gece gibi ol.
                                Tevazuda toprak gibi ol.
                                Öfkede ölü gibi ol.
                                Her ne olursan ol ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.”
                                Güzel sözler bunlar ama kaçımız onlara uygun davranıyoruz ki? Aramızdaki iktidar mücadelesi ve edinme güdüsü, ilişkileri hoşgörü ve işbirliğinden çok çatışma ve yıkıcı rekabet ekseninde belirliyor. Bu da bizi yoruyor ve yıpratıyor. Ondan sonra gelsin psikiyatrisiler ve yaşam koçları, kişisel gelişim programları… Yaşam bu kadar çelişkili olmasa ilginç olur muydu?

                                #797376
                                Anonim

                                  yeni asya……..Kendimizdekini düzeltmek ve TÜSİAD

                                  25 Eylül 2011 Pazar 06:05
                                  Geçtiğimiz hafta TÜSAİD’ın davetlisi olarak, önümüzdeki Salı günü içeriği kamuoyuyla paylaşılacak olan “Vizyon 2050 – Türkiye” raporunun tanıtım toplantısındaydım. Toplantının esas çerçevesini “sürdürülebilirlik” kavramı oluşturdu. Sürdürülebilirlik; yani dünyadaki mevcut kaynakları inanılmaz bir açgözlülük ve bencillikle tüketen insanoğlu dünya üzerinde yaşamayı sürdürebilecek mi?
                                  TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner, toplantıda çok çarpıcı gerçeklere işaret etti. “Kaç dünya tüketiyoruz?” başlığıyla gösterilen bir harita aslında hali pür melalimizi olduğu gibi özetliyordu. Amerika Birleşik Devletleri tek başına “4 dünya”dan fazlasını tüketirken, Afrika ülkelerinin çoğunluğu “1 dünya”dan azını tüketebiliyordu. Dünyadaki ölümcül obez insan sayısının açlıktan ölen insan sayısıyla nerdeyse eşit olduğunu düşünürsek, bu tablonun vahameti daha da iyi anlaşılır sanıyorum. Ümit Boyner insanoğlunun gitmekte olduğu acı sonu şu cümleyle özetledi: “Gelişen piyasa ekonomileri tüketim talepleri aynı eğilimde devam ederse sürdürebileceğimiz bir dünya kalmayacak.”

                                  “Başka bir ümmet mümkün” başlıklı yazımda şöyle sormuştum: İnsanların açlıktan dolayı öldüğü bir dünya, Rezzâk ismine sahip bir Allah’ın yarattığı dünya olabilir mi? O ki rızık ihsan eden, tekrar tekrar, bol bol rızıklandırandır. O’nun yarattığı bir dünyada “açlıktan ölmek” gibi bir zulmü mümkün kılan da yine bozgunculuk yapan insan değil midir?
                                  Dünyada sınırlı kaynaklar var. Ancak mevcut kapitalist düzen bize sınırsızca tüketmemizi öğütlüyor. Daha doğrusu bizi sınırsızca tüketmeye kışkırtıyor. Daha çok tüketebilmek için daha çok kazanmak hırsıyla dolduruluyoruz. Alt sınıf orta sınıf, orta sınıf, üst-orta sınıf, üst-orta sınıf üst sınıf olmak iştiyakıyla başlıyor her yeni güne… Böyle bir düzende iş dünyasının bu sorunun üzerine eğilmesinin sebebiyse elbette ahlâki kaygılar değil. Tüketecek kaynak kalmazsa, ortada iş dünyası da kalmayacağı için can çekmekte olan sistemin biraz daha soluk almasını sağlamak istiyorlar. Ancak motivasyonları ne olursa olsun, hepimiz aynı gezegeni paylaştığımızdan mezkûr kaygı hepimizi aynı şekilde ilgilendiriyor.
                                  Kırk yıl sonra dünya nüfusunun dokuz milyar olması bekleniyor. Mevcut tüketim alışkanlıkları olduğu şekliyle devam ederse 2050 yılında bildiğimiz anlamıyla dünya olmayacak. Eğer insanoğlu hayatta kalmayı devam ettirmesini istiyorsak, dokuz milyar insanın sadece “1 dünya” tüketecek sınırda yaşamasını sağlamak zorundayız. Bu minvalde toplantıda tek bir soru sordum ki bana kalırsa işin can alıcı noktası da burada yatıyordu: “Sunumunuzda yaşam standartlarımızı düşürmeden sürdürülebilir bir dünyayı inşa edebiliriz dediniz. Fakat dokuz milyarın bir dünya tüketecek seviyede olmasını sağlamak yaşam standartlarını aynen muhafaza ederek nasıl mümkün olacak?”
                                  Soruma hem Ümit Boyner hem de TÜSİAD yönetim kurulu üyeleri Ali Kibar ve Cansen Başaran Symes teker teker cevap verdiler. Ancak eminim onlar da yaşam standartlarını olduğu gibi muhafaza ederek, dünya nüfusunun geri dönüşüm yapıp “yeşil ürünler” tüketmesini sağlayarak dünyayı sürdürülebilir kılmanın imkânsız olduğunun farkındalar. Ama iş dünyasının içinden gelen isimlerin “yaşam standartlarını düşürmek”ten bahsetmesi düzenin temeline ters olduğundan bundan bahsetmek onlar için hayli zor. Sorum üzerine bir başka basın mensubu da “Mesela TÜSİAD üyeleri yüksek motor hacimli arabalarını kullanmaktan vazgeçecekler mi? diye sordu. Ümit Hanım ise “Tavsiyede bulunuruz elbette ama kendi kanaatleridir” dedi. Daha fazlasını yapmaya kimsenin gücü yetmez elbette. Ama imkânsızı istememiz için gerçekçi olmamız gerekiyorsa, sürdürülebilir bir dünya arzusunda olan herkesin bu israf düzeninin nerelerde ve nasıl parçası haline geldiğini sorgulaması şart. Balık baştan koktuğundan, bu sorgulamanın öncelikle “baş”takilerden gelmesiyse kaçınılmaz.
                                  Önümüzeki soru açık: Bozgunculardan mı olacağız, ıslah edicilerden mi? Dünya nüfusunun büyük çoğunluğu şu an için ilkini seçmiş görünüyor çünkü bozguncuların sömürdükleri insanlar bile bir gün zenginleşip bozgunculardan olmayı hayal ediyor. Çoğunluğu ikincisine ikna etmekse ekonomik kaygıların ahlâkî kaygılarla birleştirilmesinden geçiyor.
                                  Kapitalist ahlâk hüküm sürdüğü müddetçe gerektiğinde kendi nefsinden feragat edebilen bir öznelliğin ortaya çıkması mümkün değil. Daha çok yakıt tüketirse başkalarının hakkına gireceğini bilen insanın “kıyamet senaryoları”yla korkutulmaya da ihtiyacı yoktur zaten. O’nun korkusu gelecek odaklı değil, “şimdi ve burada”dır. Kendimizde olanı düzeltmedikçe, dünyanın da mucizevî bir biçimde düzelmeyeceğini kabul etmemiz ve işe önce kendimizden yani nefsimizden başlamak gerekiyor. Bu çağrımsa önce kendi nefsime sonra da tüm TÜSİAD üyelerine olsun.
                                  ‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi?’
                                  24 Eylül 2011 Cumartesi 06:52
                                  Sabah iç kapatıcı kaotik bir gündem ile karşılaşınca iştahsızlığım arttı, işi neresinden tutacağımı sanki bilemedim…
                                  Filistin Lideri Mahmud Abbas başta hiçbir Arap yöneticisinin dinlemeye nedense gitmediği Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki konuşması…
                                  Dört bir yanımızla dalaşmaya başladığımız ve ‘savaş’ ihtimalinin gittikçe daha fazla seslendirildiği dış politikadaki garip durum ile içeride çözümsüz hale gelmiş gibi duran ‘Kürt Sorunu’ nedeniyle nefes almadan tırmanan terör…
                                  Amerikan Merkez Bankası’nın strateji değişimine ters tepki veren dünya piyasaları ve buna bağlı olarak içerde alıp başını giden dolar…
                                  Ve Van’dan İstanbul’a arabayla sevk edilmek istenen beş mahkûmun ihmal nedeniyle cayır cayır yandığının ortaya çıkması…
                                  İçim kasıldı…
                                  ***
                                  Kendi kendime, ‘umarım hızlıca yeniden toparlanırız’ temennisinde bulundum…
                                  Ancak toparlanmak için en azından kimi kavramların tüm toplumda tartışmasız bir şekilde aynı içerikle kullanılması gerektiğini de, geçen gün yayınladığım ‘neden Ermeni bir generalimiz yok’ başlıklı yazımla ilgili yoğun mesaj trafiğiyle bir kez daha gördüm…
                                  Orada şöyle yazıyordum:
                                  “Örneğin, Mısır’a ‘laik bir anayasa’ öneren Erdoğan laiklik tanımını da şöyle yapıyor:
                                  ‘Laik devlet, her inanç grubuna eşit mesafededir. İster Müslüman olsun, ister Hıristiyan olsun, ister Musevi olsun, ister ateist olsun. Hepsinin güvencesidir. Olayın aslı budur. Ama bu tanım Türkiye’de hiçbir zaman geçerli olmadı…
                                  Sanırım bugün okula başlayan çocuklarımız da kendi ömürleri içinde Ermeni bir general göremeyecek…
                                  Neden?
                                  Başbakan’ın çok net biçimde tarif ettiği gerçek laikliğe henüz kavuşamadığımız için. Ancak Başbakan’ın beyanlarının sevindirici yanı, bu ifadelere uygun bir anlayışın Türkiye’de bundan böyle daha fazla geçerli olacağının işaretini vermesi…”
                                  Yazıdaki amaç, eğer laiksek, dinine, ırkına, mezhebine bakmadan tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının her makama çok rahatlıkla ulaşabilmesi gerektiğinin altını çizmekti… 2011 yılında bunu hatırlatmak ve altını çizmek aslında zül ama çok sınırlı bir kesimde de olsa henüz ‘laiklik’ ve ‘vatandaşlık’ tanımının yerleşmediğini, konuya ‘vatandaş’ kavramı açısından değil, ‘din, ırk, mezhep’ açısından bakarak, ‘Türk, Müslüman ve Sünni’ olmayana ‘yabancı’ muamelesi yapıldığını gördüm…
                                  Bu ufak bir azınlık için söz konusu olsa dahi bu kavramların, üstelik bu çağda, tüm toplumda yerleşik hale gelmemesi açısından üzücüydü…
                                  ***
                                  Yazımla ilgili sürpriz ise ‘Said Nursi Ermeni bir general ister miydi’ başlıklı ve Ahmet Bilgi imzalı bir yazıya ‘risalehaber.com’da rastlamam oldu.
                                  Yazının son bölümü şöyleydi:
                                  “Gayrimüslimlerin Türkiye’de bürokratik ve askeri makamlara gelmesiyle ilgili sorular yaklaşık 100 yıl önce de gündemdeydi. Doğuda aşiretlere başta meşrutiyet olmak üzere hak ve hürriyetler bağlamında birçok konuyu anlatan Bediüzzaman Said Nursi, gayrimüslimlerle ilgili soruyu Münazarat adlı eserinde cevaplamıştı.
                                  İşte o soru ve Bediüzzaman’ın cevabı:
                                  Sual: Şimdi Ermeniler kaymakam ve vali oluyorlar. Nasıl olur?
                                  Cevap: Saatçi ve makineci ve süpürgeci oldukları gibi… Zira meşrutiyet, hâkimiyet-i millettir. Hükûmet hizmetkârdır. Meşrutiyet doğru olursa, kaymakam ve vâli, reis değiller, belki ücretli hizmetkârlardır. Gayr-ı müslim reis olamaz, fakat hizmetkâr olur. Farz ediniz ki, memuriyet bir nev’i riyaset (başkanlık) ve bir ağalıktır. Gayr-ı müslimlerden üç bin adamı ağalığımıza, riyasetimize şerik (ortak) ettiğimiz vakitte, millet-i İslâmiyeden aktâr-ı âlemde (dünyanın her köşesi) üç yüz bin adamın riyasetine yol açılıyor. Biri zayi (kayıp) edip bini kazanan, zarar etmez.”
                                  ***
                                  Umarım hızlıca yeniden toparlanırız diyorum ama bu köklü ve kalıcı bir toparlanma olacak ise yüz yıldır aynı şeyleri konuşmaktan da kurtulmamız gerekecek… Aslında ‘vatandaşlık’ ve ‘temel hak ve özgürlükleri’ toplum olarak içselleştirsek, gerisi kolay da, o virajı bir türlü alamıyoruz galiba…
                                  Star

                                15 yazı görüntüleniyor - 496 ile 510 arası (toplam 666)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.