• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 181 ile 195 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #787093
    Anonim

      İhlası kazanmanın 4 kısa yolu
      15 Mart 2011 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi

      İhlası kazanmanın 4 kısa yolu
      15 Mart 2011 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi

      Bismillahirrahmanirrahim
      Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
      b424.gif-1-
      b700.gif -1-
      b701.gif -2-
      b702.gif -3-
      b703.gif -4-
      EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
      Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
      en büyük bir kuvvet,
      en makbul bir şefaatçi,
      en metin bir nokta-i istinad,
      en kısa bir tarik-i hakikat,
      en makbul bir duâ-i mânevî,
      en kerametli bir vesile-i makasıd,
      en yüksek bir haslet,
      en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
      Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
      b704.gif (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
      Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
      Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm b705.gif (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
      İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
      BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
      Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
      Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
      İKİNCİ DÜSTURUNUZ
      Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
      Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
      Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
      İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
      Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
      Bu sırrın sırrı şudur ki:
      Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
      ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
      Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
      Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
      Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
      Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
      Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
      Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
      Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, b706.gif (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
      DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
      Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
      Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
      Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
      Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
      Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
      Bediüzzaman Said Nursi
      SÖZLÜK:
      BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
      Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
      CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
      CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
      Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
      DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
      DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
      ENÂNİYET : Benlik, gurur.
      ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
      ESBÂB : Sebepler.
      FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
      FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
      FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
      FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
      Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
      Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
      HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
      HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
      Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
      HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
      HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
      HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
      Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
      HILLET : Samimî dost.
      Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
      HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
      HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
      HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
      Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
      HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
      ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
      İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
      İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
      İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
      İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
      İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
      İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
      İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
      İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
      İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
      KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
      KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
      Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
      KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
      LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
      Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
      MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
      Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
      MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
      Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
      MÂNİ : Engel.
      Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
      MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
      Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
      MES’UL : Sorumlu.
      MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
      MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
      MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
      Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
      MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
      Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
      Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
      MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
      MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
      MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
      Müteallikât: İlgili, alakalı.
      NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
      NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
      NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
      Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
      Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
      Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
      RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
      SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
      SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
      Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
      SAVLET : Saldırı.
      SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
      Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
      SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
      SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
      ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
      ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
      ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
      TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
      Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
      Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
      TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
      TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
      TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
      TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
      Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
      TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
      TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
      Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
      Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
      Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
      Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
      Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
      UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
      UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
      Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
      UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
      Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
      ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
      Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
      Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
      VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
      VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
      Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
      ZİYÂDE : Fazla, çok.

      #787210
      Anonim

        Ahiret dalalet ehlini reddediyor
        16 Mart 2011 / 00:01
        Günün Risale-i Nur dersi…

        Bismillahirrahmanirrahim
        Ehl-i dalâletin şerrinden
        kâinatın kızdıklarını
        ve anâsır-ı külliyenin hiddet ettiklerini
        ve umum mevcudatın galeyana geldiklerini,
        Kur’ân-ı Hakîm, mucizâne ifade ediyor.
        Yani, kavm-i Nuh’un başına gelen tufan ile semâvat ve arzın hücumunu
        ve kavm-i Semud ve Âd’ın inkârından hava unsurunun hiddetini
        ve kavm-i Firavuna karşı su unsurunun ve denizin galeyanını ve Karun’a karşı toprak unsurunun gayzını
        ve ehl-i küfre karşı âhirette (“Neredeyse öfkeden parçalanacak!” Mülk Sûresi, 67:8.) sırrıyla Cehennemin gayzını ve öfkesini ve sair mevcudatın ehl-i küfür ve dalâlete karşı hiddetini gösterip ilân ederek gayet müthiş bir tarzda ve i’câzkârâne ehl-i dalâlet ve isyanı zecrediyor.
        Bediüzzaman Said Nursi
        SÖZLÜK:
        Ehl-i dalâlet: Dalâlet ehli; yoldan çıkanlar, azgın ve sapkın kimseler.
        Şer: Daha kötü, en kötü. Allah’a isyan etme, emirlerine uymama.
        Anasır-ı külliye: Külli unsurlar, dünyanın her tarafına yayılmış olan unsurlar. (Su, hava gibi)
        Galeyân:1-Coşma, çalkalanma, kaynama. 2-Tuğyan ve azgınlık.
        Mu’ciz-âne: Mucizeli bir şekilde.
        Kavm-i Nûh: Hz. Nuh’un peygamber olarak gönderildiği kavim.
        Tûfân: Çok şiddetli yağmur ve sel
        Gayz: Hiddet, öfke, kızma, kızgınlık başlangıcı, hınç.
        İ’câz-kârâne: 1-İ’cazlı bir şekilde. 2-Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
        Zecr: 1-Önleme, yasak etme, yasaklama. 2-Zorlama, icbar etme. 3-Kovma. 4-Eziyet, sıkma. 5-Angarya çalıştırma.

        #787214
        Anonim

          Aziz, sıddık kardeşlerim,

          Evvelâ: Bütün ruh u canımla geçmiş Mevlid-i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.

          Saniyen: Sizin Nurun neşrindeki muvaffakiyetinizi âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emareleri görünüyor ki: Ezcümle bir nümunesi, Pakistan Maarif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale-i Nur’un bir kısmını aldı. “Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım” dedi. Aldı, gitti.

          Hem bu kadar aleyhimizde münafıklar çalıştıkları halde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risale-i Nur’u götürmüşler.

          Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.

          Hem dahilde ehl-i iman, en ziyade muarızlar olan eski başbakan ve dahiliye vekili yasak ettikleri Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikar’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemal-i şevkle okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyadedir.

          Hem birkaç yerde hapishane müdürleri iki üç vilâyette karar vermişler ki: “Biz hapishaneleri medrese-i Nuriye yapacağız ki, bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar.”

          Salisen: Merhum Burhan, Nurun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Medresetü’z-Zehra şakirtlerini tâziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş altı gün zarfında belki bin defa ona dua etmişim. Çünkü altı günde virdimde dört yüze yakın

          1اَجِرْناَ مِنَ النَّارِ dediğimde onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhan’a hediye ediyorum.

          Rabian: Nurlar, mektepleri tam nurlandırmaya başladı. Mektep şakirtlerini medrese talebelerinden ziyade Nurlara sahip ve nâşir ve şakirt eyledi. İnşaallah, medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahip çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar.

          Şimdi en mühim tekkeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahip çıkmaları lâzım ve elzemdir. (HAŞİYE) Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “Tarikat zamanı değil, bid’alar mâni oluyor” dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.

          Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlûp olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.

          Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur’âniyedir.

          Rehber Risalesindeki Leyle-i Kadir meselesi, şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için, şimdiki bu hükûmetimizin hakikî kuvveti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla, ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar.

          Sâdisen: Yanıma Nur talebesi bir meb’us geldi, dedi ki:

          “Ben Adliye Bakanlığına gittim. Afyon’da Nurların müsadere kararını söyledim.” Adliye Vekili Özyörük dedi ki: “Ben Afyon Mahkemesine Nur’ların tamamen verilmesine emir verdim. Hattâ bendeki Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iade edeceğim diye bana söyledi. Halil Özyörük’ün bu sözü Demokratlara ve Nurlara taraftarlığını gösteriyor.”

          Umuma binler selâm.

          2اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى

          Kardeşiniz

          Said Nursî

          • • • Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

          1 : Bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar.
          2 : Bâkî olan sadece Odur.
          (HAŞİYE) : HAŞİYE İşte mühim bir nümunesi: Seydişehirli Hacı Abdullah’ın bütün mensupları, hem Kastamonu’da, hem Isparta’da, hem Eskişehir’de Risale-i Nur dairesini kendi tarikat daireleri telâkki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârâne sahip çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah…

          #787215
          Anonim

            2وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

            اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَداً دَاۤئِمًا
            3

            Emirdağ’daki kardeşlerime,

            Benim hakkımda evham edenlere deyiniz ki:

            Biz, hizmet ettiğimiz bu adamın yirmi senelik hayatının bütün mahrem ve gayr-ı mahrem mektuplarını ve kitaplarını ve esrarını hükûmet şiddetli taharriyatla elde etti. Dokuz ay, hem Isparta, hem Denizli, hem Ankara adliyeleri tetkikten sonra, birtek gün cezayı, birtek talebesine vermeyi mûcib bir madde—beş sandık kitaplarında ve evraklarında—bulunmadı ki, hem Ankara ehl-i vukufu, hem Denizli Mahkemesi ittifakla beraatine karar verdiler.

            Hem, bu zarurî işlerini ihtiyarlığına hürmeten gördüğümüz adam, mahkemece dâvâ etmiş ve bütün hazır arkadaşlarını şahit gösterip, tasdik ettirmiş ki: Yirmi senedir hiçbir gazeteyi ve siyasî eserleri ne okumuş, ne sormuş, ne bahsetmiş; ve on senedir, hükümetin iki reisinden ve bir vali ve bir mebusundan başka hiçbir erkânı ve büyük memurlarını bilmiyor ve tanımıyor ve tanımaya merak etmemiş. Ve üç senedir Harb-i Umumîyi ne sormuş, ne bilmiş, ne merak etmiş, ne radyo dinlemiş. Ve intişar eden yüz otuz telifatından, yirmi sene zarfında yüz bin adamın dikkatle okudukları halde ne idareye, ne âsâyişe, ne vatana, ne millete hiçbir zararı hükûmet görmemiş. Beş vilâyetin dikkatli zabıtaları ve taharri memurları ve mahkeme işiyle iştigal eden üç vilâyetin ve merkez-i hükûmetin dört adliyelerinin ağır ceza mahkemeleri en ufak bir suç bulmamış ki, tahliyelerine mecbur oldular.

            Eğer bu adamın dünya iştihası ve siyasete meyli olsaydı, hiç imkânı var mı ki, bir tereşşuhatı ve emâreleri bulunmasın? Halbuki mahkeme safahatında hiçbir emâre bulamadılar ki, muannid bir müddeiumumî, mecbur olup vukuat yerinde imkânatı istimal ederek mükerreren iddianamesinde “Yapabilir” demiş ve “Yapmış” dememiş. “Yapabilir” nerede, “Yapmış” nerede? Hattâ mahkemede Said ona demiş: “Herkes bir katli yapabilir; bu iddianızla herkesi ve sizi mahkemeye vermek lâzım geliyor…”

            Elhasıl: Ya bu adam tam bir divanedir ki, bu derece dehşetli umûr-u dünyaya karşı lâkayt kalıyor; veyahut bu vatanın ve bu milletin en büyük bir saadetine ihlâsla çalışmak için, hiçbirşeye tenezzül etmez ve ehemmiyet vermez. Öyleyse bunu tâciz ve tazyik etmek, vatan ve millete ve âsâyişe bir nevi ihanettir. Ve onun hakkında bu çeşit evham etmek, bir divaneliktir.

            • • • Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

            1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
            2 : “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
            3 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi ebediyen, dâima üzerinize olsun.

            #787319
            Anonim

              İnsan dua ile Rabbine sığınır
              17 Mart 2011 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              Hem, duâ bir ubûdiyettir; ubûdiyet ise, semerâtı uhreviyedir.
              Dünyevî maksadlar ise, o nevi duâ ve ibâdetin vakitleridir; o maksadlar, gàyeleri değil.
              Meselâ, yağmur namazı ve duâsı bir ibâdettir. Yağmursuzluk, o ibâdetin vaktidir; yoksa, o ibâdet ve o duâ, yağmuru getirmek için değildir. Eğer sırf o niyet ile olsa, o duâ, o ibâdet hâlis olmadığından, kabule lâyık olmaz.
              Nasıl ki, güneşin gurûbu, akşam namazının vaktidir; hem güneşin ve ayın tutulmaları, küsûf ve husûf namazları denilen iki ibâdet-i mahsusanın vakitleridir. Yani, gece ve gündüzün nurânî âyetlerinin nikaplanmasıyla bir azamet-i İlâhiyeyi ilâna medâr olduğundan, Cenâb-ı Hak, ibâdını, o vakitte bir nevi ibâdete dâvet eder. Yoksa, o namaz, açılması ve ne kadar devam etmesi, müneccim hesâbiyle muayyen olan ay ve güneşin husûf ve küsûflarının inkişafları için değildir.
              Aynı onun gibi, yağmursuzluk dahi, yağmur namazının vaktidir.
              Ve beliyyelerin istilâsı ve muzır şeylerin tasallutu, bâzı duâların evkat-ı mahsusalarıdır ki, insan o vakitlerde aczini anlar; duâ ile, niyaz ile Kadîr-i Mutlakın dergâhına ilticâ eder.
              Eğer duâ çok edildiği halde, beliyyeler def’ olunmazsa, denilmeyecek ki, “Duâ kabul olmadı.” Belki denilecek ki, “Duânın vakti, kazâ olmadı.” Eğer Cenâb-ı Hak, fazl ve keremiyle, belâyı ref’ etse, nurun alâ nur, o vakit duâ vakti biter, kazâ olur.
              Demek duâ, bir sırr-ı ubûdiyettir. Ubûdiyet ise, hâlisen livechillâh olmalı. Yalnız aczini izhâr edip, duâ ile Ona ilticâ etmeli; Rubûbiyetine karışmamalı. Tedbîri Ona bırakmalı, hikmetine itimad etmeli, rahmetini ittiham etmemeli. (Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)
              Bediüzzaman Said Nursi
              SÖZLER:
              BELÂ : Afet. Sıkıntı.
              İSTİLÂ : Kaplama, yayılma, ele geçirme.
              SEMERÂT : Meyveler, faydalar, kârlar, menfaatler.
              UHREVİYE : Ahirete âit.
              DÜNYEVÎ : Dünyaya âit, dünya ile ilgili.
              MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
              SIRF(E) : Sadece, yalnızca.
              HÂLİS : Hilesiz, katıksız, saf, duru
              LÂYIK : (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır
              GURÛB : Batma, batış, batıda görünmez olmak.
              KÜSÛF VE HUSÛF : Ay ve güneş tutulması.
              İBÂDET-İ MAHSUSA : Herbir varlığın kendisine özel ibâdeti.
              NİKAP : Yüz örtüsü, peçe, perde, örtünme.
              AZAMET-İ İLÂHİYE : Allah’ın büyüklüğü.
              MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle.
              İBÂD : Kullar.
              MÜNECCİM : Yıldızların hareket ve hâllerini incelemekle uğraşan, hareketlerinden mânâ ve hüküm çıkaran, astrolog.
              MUAYYEN : Kesin olarak belli olan, belli, ölçülü, tâyin ve tesbit edilmiş olan.
              HUSÛF : Ay tutulması, perdelenmek
              KÜSÛF : Güneş tutulması, Ay’ın dünya ile Güneş arasına gelerek Dünya üzerinde gölge yapması.
              İNKİŞÂF : Gelişme, açılma
              BELİYYELER : Belâlar, musibetler.
              MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
              TASALLUT : Birini rahatsız etme, musallat olma, hükmü altına girme, tahakküm.
              EVKAT-I MAHSUSA : Husûsi, özel vakitler.
              KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
              DERGÂH : Allah’a ibâdet edilen yer; büyük bir huzura girilecek kapı; padişahların kapısı.
              İLTİCÂ : Sığınma.
              DEF’ : Ortadan kaldırmak
              KAZÂ OLMADI :buradaki manası: Bitmedi
              FAZL : Lütuf, bağış, ihsan, karşılıksız iyilik
              KEREM : Cömertlik, lütuf, ihsan, inâyet, izzet, şeref.
              REF’ : Kaldırmak. Hükümsüz bırakma.
              SIRR-I UBÛDİYET : Kulluk sırrı.
              HÂLİSEN : Hâlis olarak. Yalnızca Allah rızasını kazanmak arzusuyla.
              LİVECHİLLÂH : Allah için, Allah nâmına, Allah aşkına, Allah rızasına.
              RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.

              #787376
              Anonim

                Mükafatımız gazilik ve şehitlik oldu
                18 Mart 2011 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Biri sordu:
                “Musibet, cinayetin neticesi, mükafatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musîbet-i amme ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükafatınız nedir?”
                Dedim:
                “Mukaddemesi üç mühim erkan-ı İslamiyedeki ihmalimizdir: salat, savm, zekat. Zîra, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Halık Teala bizden istedi; tenbellik ettik. Beş sene, yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile, bir nevî namaz kıldırdı. Hem, senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi; nefsimize acıdık. Keffareten, beş sene oruç tutturdu. “On’dan, ya “kırk”tan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekat istedi; buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterakim zekatı aldı. El cezâu mincinsi’l-amel…
                “Mükafat-ı hazıramız ise; fasık, günahkar bir milletten, hums olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musîbet, mazi günahını sildi.”
                Yine biri dedi:
                “Bir amir hata ile felakete atmış ise?..”
                Dedim:
                Musîbetzede mükafat ister; ya amir-i hatadarın hasenatı verilecektir-o ise hiç hükmünde-veya hazîne-i gayb verecektir. Hazîne-i gaybda böyle işlerdeki mükafatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.”
                Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım; terli, el pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti… (Tarihçe-i Hayat)
                Bediüzzaman Said Nursi
                SÖZLÜK:
                âmir : emreden, yönetici
                âmir-i hatâdar : hâtâlı idareci, yönetici
                buhl etme : cimrilik yapma
                derece-i şehadet : şehitlik derecesi
                ekseriyet : çoğunluk
                El cezâu mincinsi’l-amel : “mükâfat veya ceza, yapılan iş cinsindendir.”
                erkân-ı İslâmiye : İslâmın esasları, şartları
                fâsık : günahkâr
                fehmetme : anlama
                hakikat : gerçek, doğru, esas
                Hâlık Teâlâ : herşeyi var eden, yüce yaratıcı, Allah
                hasenat : sevaplar, güzellikler, iyilikler
                hazine-i gayb : gayb hazinesi; görünmeyen âlemdeki hazine
                hums : beşte bir
                ihmal : boş verme, önem vermeme
                ihsan etmek : ikram etmek, bağışlamak
                istihsan etmek : beğeniyi dile getirmek, güzel bulduğunu ifade etmek
                kefâreten : günahın bağışlanmasına vesile olarak, bedel olarak
                libas : elbise
                mâzi : geçmiş
                mesâil : meseleler, konular
                meşakkat : güçlük, sıkıntı
                mukaddeme : başlangıç
                musibet : belâ, büyük sıkıntı
                musibet-i âmme : genel felâket, geneli içine alan felâket
                musibetzede : belâya, sıkıntıya düşmüş olan kimse
                mükâfat : ödül
                mükâfat-ı hâzıra : mevcut olan mükâfat, şu anki mükâfat
                müşterek : ortak
                müterakim : birikmiş, biriken
                nakletme : aktarma
                nefs : kişinin kendisi; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
                neşet eden : doğan, kaynaklanan
                nevi : tür, çeşit
                salât : namaz
                savm : oruç
                şehadet : şehitlik; Allah rızası yolunda hayatını feda etmek
                tağyir etme : değiştirme
                tahrik : harekete geçirme
                talim : eğitim ve öğretim
                tecrid etme : soyutlama, sıyırma
                terettüp etmek : sonuç olarak ortaya çıkmak, neticelenmek
                velâyet : velilik
                zekât : belli bir mal varlığına sahip olan Müslümanın, her yıl şeriat tarafından belirlenen miktarını tayin edilen yerlere vermesi

                #787382
                Anonim

                  Bu dinsizleri mağlup etmek için, yeni tahsili de yapalım diyenler veya yapanlar, Nur Risalelerini devam ve sebatla mütalâa ederek, bu hedeflerine vâsıl olurlar ve çâre-i yegâne de budur. Hem böylelikle, mektep mâlûmatları da maârif-i İlâhiyeye inkılap eder.

                  Ey, bin seneden beri İslâmiyetin bayraktarlığını yapan bir milletin torunları olan cengâver ruhlu kardeşlerim! Bu zamanın ve gelecek asırların Müslümanları ve bizler, Kur’ân-ı Azimüşşânın tefsiri olan öyle bir rehbere muhtacız ki, tahkikî imân dersleriyle, imân mertebelerinde terakki ve teâli ettirsin. Hem korkak değil, bilâkis Risale-i Nur talebeleri gibi cesur ve kahraman ve faal ve amel-i salih sahibi, mütedeyyin, müttaki ve bununla beraber, şahsî rahatlık ve menfaatlarını imân ve İslâmiyetin kurtuluşu uğrunda fedâ eden, fedâi ve mücahid Müslümanlar yetiştirsin, neme lâzımcılıktan kurtarsın. Hem, taarruz ve işkenceler ve ölüm ihtimalleri karşısında, tahkikî imân kuvvetinden gelen bir cesaretle, Kur’ân ve İslâmiyet cephesinden asla çekilmeyen, “Ölürsem şehidim, kalırsam Kur’ân’ın hizmetkârıyım” diyen ve yılgınlık haline düşmeyen sâdık ve ihlâslı, yalnız Allah rızası için hizmet eden, Nur talebeleri gibi İslâmiyet hâdimleri yetiştirsin, böyle muazzez Müslümanlar meydana getirsin.

                  Evet, bu asra öyle bir Kur’ân tefsiri lâzım ve elzemdir ki, Risale-i Nur gibi, akıl, fikir ve mantıkı çalıştırsın, ruh ve kalb ve vicdanı tenvir etsin. Müslümanları, beşeri uyandırsın, intibah versin, gafletten kurtarsın. Sırât-ı müstakim olan Kur’ân yolunu göstersin. Sünnet-i seniyeye ve İslâmiyetin şeâirine muhalif olarak yaptırılan ve yapılan şeyleri fark ettirip, sünnet-i Peygamberîye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ittibaı ders versin ve ihya etmek cehdini uyandırsın.

                  İşte Risale-i Nur’un böyle hâsiyetleri hâvi bir Kur’ân tefsiri olduğu, otuz seneden beri meydandadır ve ehl-i hakikatın tasdikiyle sabittir. Hem, amansız din düşmanlarının plânlarıyla mahkemelere sürüklenen Risale-i Nur talebelerinin müdafaaları ve bu talebelerin İslâmiyete hizmetleri esnasında, gizli İslâmiyet düşmanı, insafsız, cebbar zâlimlerin entrikalariyle maruz kaldıkları işkencelerden yılmamak, şahıslarını düşünmeden, yani, şahsî refahlarını İslâmın refah ve saadeti için fedâ ederek, sıddıkıyetle sebat etmeleri ve eşedd-i zulme mukavemet etmeleri, âşikâr bir delil teşkil etmektedir.

                  Evet, hem yirmi beş seneden beri Risale-i Nur’la imân hizmetine, bütün varlığını vakfeden ve şimdiye kadar “gaddar din düşmanlarının” çok defalar tecâvüz ve taarruzuna ve taharriyata mâruz kaldığı halde, yirmi beş senedir inziva içinde, Risale-i Nur’un nâşirliğini yapan Nur kahramanları ağabeylerimiz, bizlere birer nümune-i imtisal olan, imân ve İslâmiyet fedâileridir.

                  İşte biz Müslümanlar, böyle bir tefsir-i Kur’ân arıyor, böyle bir hâdiyi bekliyorduk. O ihlâslı Nur talebeleri ki, “Cenâb-ı Hak, Hafîzdir, ben onun inâyeti ve himâyeti altındayım, başıma ne gelse hayırdır” diye imân etmekle beraber amel ederler. İmân hizmetini yaparlar. Din düşmanlarına yakalanmamak ve canlarından kıymetli olduğuna inandıkları Nur risalelerini, onlara kaptırmamak için de ihtiyat ederler. Şahıslarına gelecek zararları nazar-ı itibara almadan hizmetlerine devam ederler. Hapse, zindana atılıp, işkence yapıldığı zaman da, onlar yine, üstadları Bediüzzaman ile alâkadardırlar. Eğer gizlice bir imkân bulurlarsa, onlar yine Risale-i Nur ile meşguldürler. Hattâ, “Belki hapse atılırım, Nur risalelerimi vermezler, çalışmaktan mahrum kalırım” diye bazı Nur’ları ezberleyen talebeler de olmuştur.

                  Muhlis bir Nur talebesi, hapishaneden çıkarıldığı vakit, gûya o kırbaçlı, falakalı, türlü türlü işkenceli hapishane, ona bir kuvvet, bir enerji kaynağı olmuş, sadâkat ve teyakkuzla Nur hizmetinde koşturmak için bir kırbaç tesiri yapmış gibi Üstadına daha ziyade yakınlaşır ve eskisinden daha fazla Nur’lara çalışır, neşriyat yapar.

                  Afyon hadisesinde, Bediüzzaman hapiste iken, muallim bir Nur talebesi, savcılıkta Risale-i Nur ve Üstadı hakkında kahramanca cevaplar verdiği için savcı kızmış, “Şimdi seni hapse atarım” diye tehdit etmiş. O İslâm fedâisi muallim de cevaben “Ben hazırım, derhal hapse gönderin” demiştir.

                  Yine Afyon mahkemesinde, bir Nur talebesi hakkında tevkif kararı veriliyor, fakat adliye bulamaz. O talebe bundan haberdar olur. Diğer Nur kardeşleri gibi, “Üstadım ve kardeşlerim hapiste iken, nasıl hariçte kalabilirim” diyerek savcılığa teslim olup, hapse girer.

                  Aynı, bu hapishanede, bir Nur talebesini sehven tahliye ederler, o da “Üstadım ve kardeşlerim henüz hapistedirler. Hem istinsahını tamamlayacağım yeni telif edilen Nur risaleleri var” diye düşünerek, hapishane müdürüne, “Benim, kırk gün sonra tahliye edilmem lâzım. Ceza müddetim daha bitmedi” der. Hesap ederler ki, hakikaten böyledir, tekrar hapse koyarlar.

                  Hamiyet-i diniye meziyetine lâyık anlayışlı kardeşlerim,

                  Said Nursî, kendi hakkında verilen böyle bir mâlûmatı görürse, diyeceklerdir ki, “Niçin böyle yapıyorlar? Şahsımın ehemmiyeti yok. Kıymet, Kur’ân’dan tereşşuh eden ve Kur’ân-ı Hakîmin malı olan Risale-i Nur’dadır. Ben bir hiçim.”

                  Üstadın şahsının mazhar ve âyine olduğu, Kur’ânî hakikatlar ve Nur’lar itibariyle ve neşrettiği imân ve İslâmiyet dersleriyle, ihlâs-ı tâmmı ile, umumî ve küllî bir tarzda Kur’ân’a ve dine hizmet etmesiyle, onun hakkındaki takdir ve tahsinler, mânâ-yı harfî ile şahsına ait kalmıyor. Kur’ân ve İslâmiyete râcidir. Allah nam ve hesabınadır. Din düşmanları tarafından, ona yapılan düşmanlık ve taarruzlar da, Bediüzzaman’ın hâdimliğini yaptığı Kur’ân ve İslâmiyetin ortadan kaldırılması maksad-ı mahsusuna mâtuftur. Zira hakaik-i Kur’âniye ve imâniyeyi câmi’, o cihanşümûl Risale-i Nur eserleri ona ihsan edilmiştir.

                  İşte, bu bedihî hakikatı bilen maskeli, gizli ve münâfık imân ve İslâmiyet muârızları ve düşmanları yarım asra yakındır, Bediüzzaman’ın çürütemedikleri şahsını, yalan ve yaygaralarla hâlâ çürütmeye çabalıyorlar. Maksatları, Risale-i Nur, rağbet ve revaç görüp intişar etmesin, imân ve İslâmiyet inkişaf etmesin. Halbuki, Said Nursî’ye iliştikçe Risale-i Nur parlıyor. Neşriyat dairesi genişliyor. Birer nümune olan yirmi beş sene içindeki hadiseler meydandadır.

                  İslâmiyet düşmanları, bir taraftan tamamıyla yalan propagandalarına ve taarruzlarına devam ederken, diğer taraftan da Nur talebelerinin Üstadları ve Risale i Nur hakkında istidatları nisbetinde, istifade ve istifâzelerinden doğan minnet ve şükranlarını ifade eden takdirkâr yazı ve sözlerden mürekkep, bir nevi müdafaalarını perdeler arkasından men etmeye çalışıyorlar. Bunun için, sâfdil gördükleri dostların dostlarına veya dostlara samimî görünerek “İfrata gidiyorsunuz” gibi, bir takım şeyler söylettiriyorlar. İşte, böyle sinsi, böyle dessas, böyle entrikalı, çeşitli iftiralarla bizi korkutmaya, yıldırmaya ve susturmaya çalışıyorlar.

                  Evet, acaba hiç akıl kârı mıdır ki, din düşmanları, iftira ve yalanlardan ibaret yaygaralarını yapsınlar da, bizler hakikatı izhar tarzıyla müdâfaa etmekte susalım? Acaba hiç mümkün müdür ki, İslâmiyet düşmanlığıyla, Üstad Bediüzzaman hakkında zâlimâne ve cebbarâne haksızlıkları irtikâb eden, o insafsız propagandacılar, yalanlarını savururken, biz, Üstad ve Risale-i Nur’un hakkaniyetini ilân ederek o acip yalanlarını akîm bırakmaya çalışmayalım? Acaba eblehlik ve sâf-derunluk olmaz mı ki; Kur’ân ve imânın hunhar ve müstebid zâlim düşmanları, Kur’ân ve İslâmiyeti ve dini, Risale-i Nur’la küfr-ü mutlaka karşı müdafaa ve muhafaza hizmetini yapan Bediüzzaman aleyhtarlığında, mütemadiyen uydurmalarla seslerini yükseltsinler de, biz hak ve hakikati beyan ve ilân etmekte sükût edelim, susalım veya “biraz susun” gibi birşeyle, paravanalar, perdeler arkasında icra-i faaliyet yapan o gizli dinsizlere bir nevi yardım etmiş veya desteklemiş olalım? Asla ve kellâ, kat’a ve asla susmayacağız! Ve hem susturamayacaklardır. Durmayacağız ve hem durduramayacaklardır. Bu can, bu kafesten çıkıncaya kadar, bu ruh, bu cesetten ayrılıncaya kadar, bu nefes, bu bedenden gidinceye kadar, Risale-i Nur’u okuyacağız, neşredeceğiz. Risale-i Nur’un mahz-ı hakikat ve ayn-ı hak olduğunu ve Bediüzzaman Said Nursî’nin, yapılan ithamlardan tamamıyla münezzeh ve müberra olduğunu, iftiracı ve tertipçi, hunhar din düşmanlarına mukabil, izhar ve ilân edeceğiz…

                  Kıymetli kardeşlerim, İslâm tarihinde, altın sahifelerde mevkileri bulunan, büyük ve nazîrsiz zâtlar meydana gelmiştir. O misilsiz zâtların tefsirleri ve eserleri, hiçbir Avrupalı feylesofun eseriyle kabil-i kıyas olmayacak derecede emsâlsizdir. O büyük İslâm müellifleri ve İslâm dâhileri, herhangi bir hükümetin, senelerce ağır bir esâret ve koyu bir istibdâdı tahtında olmaksızın, Kur’ân ve İslâmiyete hakkıyla ve hâlis bir surette hizmet etmişlerdi. Tarihte eşine rastlanmayanFakat, o musibetler, Cenâb-ı Hakkın imdadı ile, tahrik ve istihdam olunan Bediüzzaman Said Nursî gibi, ihlâs-ı tâmmı kazanmış olan bir zât vasıtasıyla, Rahmet-i İlâhî ile mededres ve şifâresan ve cihanpesend ve cihanşümûl bir mâhiyeti hâiz Risale-i Nur eserlerinin meydana gelmesine sebep olmuştur. Ve aynı zamanda, Müslümanları uyandırmış; onları halâs, kurtuluş çarelerini aramaya sevk etmiştir. Ebedî âhiret hayatlarını kurtarmak için, hakiki imân derslerini almak ve Allah’a ilticâ ve emirlerine itâat etmek ihtiyacını şiddetle hissettirmiş ve bu husustaki gaflet ve kusuratı; o musibetlerin ihtar ettiğini, idrâk ettirmiştir. Zaten, insanların, mü’minlerin başına gelen belâ ve musibetlerin hikmeti budur.

                  Evet, o ecnebilerin, canavarlar gibi yaptıkları muamele ve zulümler, İslâm dünyasında, hürriyet ve istiklâl ve ittihâd-ı İslâm cereyanını da hızlandırmıştır. Nihayet, müstakil İslâm devletlerinin teşkilini intaç etmiştir. İnşaallahü Teâlâ, cemâhir-i müttefika-i İslâmiye de meydana gelecek ve İslâmiyet, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır. Rahmet-i İlâhîden kuvvetle ümit ve niyaz ediyoruz.

                  İşte, Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman Said Nursî, öyle bir mücahid-i İslâmdır ki, ve telifâtı Risale-i Nur, öyle uyandırıcı ve öyle halâskâr ve öyle fevkalade ve cihangir bir eserdir ki, din aleyhindeki bütün o komitelerin bellerini kırmış, mezkûr, muzır ve habis faaliyetlerini akamete dûçar ve dinsizlik esaslarının temel taşlarını, param parça etmiş ve köküyle kesmiştir ve İslâmî ve imânî fütûhâtı, perde altında, kalbden kalbe inkişaf ettirmiş ve Kur’ân-ı Azimüşşânın hâkimiyet-i mutlakasına zemin ihzar etmiştir.

                  Evet, Risale-i Nur, o tahribatı Kur’ân’ın elmas hakikatleriyle ve Kur’ân-ı Kerimdeki en kısa ve en müstakim bir tarikle tamir ve o yaraları, Kur’ân-ı Hakîmin eczahâne-i kübrasındaki edviyelerle tedavi ediyor ve edecektir. Hem, mâsum Müslümanların kanlarını sömüren ve servetleri, tahaccür etmiş millet kanı olan, parazit, tufeylî ve aç gözlü canavar ve barbar emperyalistleri, müstemlekecileri ve onların içimizdeki, sadece şahsî menfaat zebûnu, zâlim, hunhar, haris ve müstebid uşaklarını, hâk ile yeksân edip izmihlâl ve inhidâm-ı mutlakla mağlup eden ve edecek yegâne çarenin, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın bu asırda bir mu’cize-i mânevisi olan Risale-i Nur eserleri olduğunda, basiretli İslâm mücahitleri ve âlimleri, icraat ve müşâhedâta müstenid, yakînî bir kanaat-ı kat’iye ile müttefiktirler.

                  Evet, tarih-i beşer, Risale-i Nur gibi bir eser göstermiyor. Demek anlaşılıyor ki: Risale-i Nur, Kur’ân’ın emsâlsiz bir tefsiridir.

                  Evet, Bediüzzaman Said Nursî’ye, yalnız âlem-i İslâm değil, Hıristiyan dünyası da medyun ve minnettardır ki, dinsizliğe karşı umumî cihadında mazhar olduğu muvaffakiyet ve galibiyetten dolayı Roma’daki Papa dahi, kendisine resmen tebrik ve teşekkürnâme yazmıştır.

                  Şimdi Risale-i Nur Külliyatından, imân, Kur’ân ve Hazret-i Peygamber (Aleyhissalâtü Vesselâm) Efendimiz hakkında olan eserlerden bazı kısımları aynen okuyacağım. Siz bu eserleri elde edip tamamını okursunuz. Okurken, belki izah edilmesini isteyen kardeşlerimiz olacaktır. Fakat, bu hususta arzedeyim ki, üstadımız Bediüzzaman, bir Nur talebesine Risale-i Nur’dan bazan okuyuvermek lûtfunu bahşederken izah etmiyor, diyor ki: “Risale-i Nur, imanî meseleleri lüzumu derecesinde izah etmiş. Risale-i Nur’un hocası, Risale-i Nur’dur. Risale-i Nur, başkalarından ders almaya ihtiyaç bırakmıyor. Herkes istidadı nisbetinde kendi kendine istifade eder. Aklınız herbir meseleyi tam anlamasa da, ruh, kalb ve vicdanınız hissesini alır. Ne kadar istifade etseniz, büyük bir kazançtır.”

                  Okunan Türkçe veya Arapça bir risalenin izahı, başka bir risalede varsa, onu getirip okuyor. Risale-i Nur’daki gayet ince nükteleri derk eden basiretli âlimler de der ki: Bir âlimin yüksek bir ilmi olabilir, fakat Risale-i Nur’u cemaate okurken tafsilâta girişip eski mâlûmatlarıyla açıklarsa, bu izahatı, Risale-i Nur’un beyan ettiği, asrımızın fehmine uygun ve ihtiyacına tam cevap veren hakikatların

                  #787383
                  Anonim

                    anlaşılmasında ve tesiratında ve Risale-i Nur’un mahiyetinin derkine bir perde olabilir. Bunun için, bazı lûgatların mânâlarını söyleyerek aynen okumak daha müessir ve daha efdaldir.

                    İstanbul Üniversitesindeki kardeşlerimiz de böyle okuyorlar. Biz de hulâsaten deriz ki: Risale-i Nur, gayet fasîh ve vecîzdir. Sözün kıymeti, îcazındadır, kısalığındadır. Bir mesele-i imâniye ve Kur’âniye, umuma ders verilirken, mücmel olarak tedrisinde, daha fazla istifaza ve istifade vardır.

                    Ey Üstadımız Efendimiz,

                    Umum kadirşinas insanlar Risale-i Nur’u ve sizi ebediyen tebcil ve tekrim edeceklerdir. Tahkikî imân dersleriyle imânımızı kurtaran cihanbahâ ve cihandeğer bir kıymette olan Risale-i Nur’u, bütün ruhu canımızla, bütün mevcudiyetimizle seviyor ve tekrim ediyoruz. Bu aşk ve bu muhabbet, bu tâzim ve bu hürmet, nesilden nesile, asırdan asıra, devirden devire intikal edecektir.

                    Evet, Risale-i Nur’daki hakaik-i Kur’âniye öyle bir kuvvettir ki, bu kudret karşısında, küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin temelleri târümâr olacak, inhidam çukurlarına yuvarlanarak geberecektir. Bâki kalanlar, imân ve Kur’ân nuruyla felâh ve necat bulacaklardır.

                    Evet, dağları, taşları, pamuk gibi dağıtacak, demir ve granitleri yağ gibi eritecek derecede olan bu kuvvet-i Kur’âniye dünyayı Nur ve saadete gark edecek. Bu Nur-u Kur’ân, imânların kurtuluşunda, dünyaya hâkim ve hükümran olacaktır.

                    وَاٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ ِللهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
                    1
                    Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                    1 : “Onların duaları ise şu sözlerle sona erer: ‘Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” Yûnus Sûresi, 10:10.

                    #787384
                    Anonim

                      | Risale-i Nur Külliyatı | Sözler | KONFERANS بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

                      يَا اَللهُ – يَا رَحْمٰنُ – يَا رَحِيمُ – يَا فَرْدُ – يَا حَىُّ –
                      يَا قَيُّومُ – يَا حَكَمُ – يَا عَدْلُ – يَا قُدُّوسُ

                      İsm-i Âzamın hakkına ve Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın hürmetine ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın şerefine, bu mecmuayı bastıranları ve mübarek yardımcılarını Cennetü’l-Firdevste saadet-i ebediyeye mazhar eyle. Âmin. Ve hizmet-i imaniye ve Kur’âniyede daima muvaffak eyle. Âmin. Ve defter-i hasenatlarına, Sözler mecmuasının herbir harfine mukabil, bin hasene yazdır. Âmin. Ve nurların neşrinde sebat ve devam ve ihlâs ihsan eyle. Âmin.

                      Yâ Erhamerrâhimîn! Umum Risale-i Nur şakirtlerini iki cihanda mes’ut eyle. Âmin. İnsî ve cinnî şeytanların şerlerinden muhafaza eyle. Âmin. Ve bu âciz ve biçare Said’in kusuratını affeyle. Âmin.

                      Umum Nur şakirtleri namına
                      Said Nursî

                      LEMEÂT /

                      #787613
                      Anonim

                        Hayatı ve ölümü veren O’dur (c.c)
                        20 Mart 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        ALTINCI KELİME

                        يُحْيِى Yani, hayatı veren O’dur. Ve hayatı rızıkla idame eden de O’dur. Ve levazımat-ı hayatı da ihzar eden yine O’dur. Ve hayatın âli gayeleri Ona aittir ve mühim neticeleri O’na bakar; yüzde doksan dokuz meyvesi O’nundur. İşte şu kelime, şöyle fâni ve âciz beşere nidâ eder, müjde verir ve der:

                        Ey insan! Hayatın ağır tekâlifini omuzuna alıp zahmet çekme. Hayatın fenâsını düşünüp hüzne düşme. Yalnız dünyevî, ehemmiyetsiz meyvelerini görüp, dünyaya gelişinden pişmanlık gösterme. Belki, o sefine-i vücudundaki hayat makinesi, Hayy-ı Kayyûma aittir. Masarıf ve levazımatını O tedarik eder. Ve o hayatın pek kesretli gayeleri ve neticeleri var ve O’na aittir. Sen o gemide bir dümenci neferisin. Vazifeni güzel gör, ücretini al, keyfine bak. O hayat sefinesi ne kadar kıymettar olduğunu ve ne kadar güzel faideler verdiğini ve o sefine sahibi Zâtın ne kadar Kerîm ve Rahîm olduğunu düşün, mesrur ol ve şükret. Ve anla ki, vazifeni istikametle yaptığın vakit, o sefinenin verdiği bütün netâic, bir cihetle senin defter-i a’mâline geçer, sana bir hayat-ı bâkiyeyi temin eder, seni ebedî ihyâ eder.

                        YEDİNCİ KELİME

                        وَيُمِيتُ Yani, mevti veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:

                        Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır. (Mektubat, 20. Mektup)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        LÜGAT:
                        Âciz : Güçsüz
                        Adem : Yokluk
                        Âli : Yüce, Yüksek
                        Âzâd : Serbest Bırakma
                        Beşer : İnsan
                        Cihet : Yön, Taraf
                        Cin Ve İns : Cinler Ve İnsanlar
                        Defter-İ A’mâl : Amel Defteri, Yapılan İyilik Ve Kötülüklerin Kaydedildiği Defter
                        Ebedî : Sonsuz
                        Ehemmiyetsiz : Önemsiz
                        Faide : Fayda
                        Fâil : Bir İşi Yapan; Fiilin Sahibi
                        Fâil-İ Hakîm-İ Rahîm : Herşeyi Sonsuz Hikmet Ve Rahmetle Yapan Allah
                        Fâni : Gelip Geçici
                        Fenâ : Son Bulma, Yok Oluş
                        Firak-I Ebedî : Sonsuz Ayrılık
                        Hayat-I Bâkiye : Devamlı Ve Kalıcı Hayat
                        Hayat-I Fâniye : Gelip Geçici Hayat
                        Hayy-I Kayyûm : Her An Diri Olup Her Canlıya Hayat Veren Ve Herşeyi Ayakta Tutan, Allah
                        Hüzün : Üzüntü
                        İdame Eden : Devam Ettiren
                        İhyâ Etmek : Hayat Vermek
                        İhzar Etmek : Hazırlamak
                        İn’idam : Yok Oluş
                        İnkıraz : Son Bulma
                        İstikamet : Doğruluk
                        Kerîm : İkram Sahibi; Sonsuz Cömertlik Ve İkram Sahibi Olan Allah
                        Kesretli : Çok
                        Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                        Külfet-İ Hizmet : Hizmet Yükü
                        Levazımat : Gerekli Olan Şeyler
                        Levazımat-I Hayat : Hayat İçin Gerekli Olan Şeyler
                        Masarıf : Masraflar, Giderler
                        Mesrur : Sevinçli
                        Mevt : Ölüm
                        Nefer : Asker, Er
                        Netâic : Neticeler
                        Nidâ Etmek : Seslenmek
                        Rahîm : Rahmet Sahibi; Rahmetinin Çok Özel Tecellîleri Olan, Sonsuz Şefkat Ve Merhamet Sahibi Allah
                        Sefine : Gemi
                        Sefine-İ Vücud : Vücut Gemisi
                        Tebdil : Değiştirme
                        Tebdil-İ Mekân : Mekân Değişikliği
                        Tedarik : Elde Etmek
                        Tekâlif : Yükler, Vazifeler
                        Terhis : Serbest Bırakma

                        #787650
                        Anonim

                          Netice: Üzülecek hiçbir şey yok, zulüm olursa ömrü de az olur. Kader herşeyden üstündür.

                          Hülâsa: Müjde var! Muktezi ise herşey var. Bir manevî sefer var, Risale-i Nur’u okuyarak Üstada kavuşuncaya kadar…

                          Müjde var arkadaşlar, müjde var. Said yaşıyor, yaşayacak! İşte misal:

                          Yakînim var ki, istikbal semavatı, zemin-i Asya
                          Bahem olur teslim, yed-i beyza-yı İslâma…”
                          Gel, bugün Nevruz-u Sultanidir
                          21 Mart 2011 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi

                          Bismillahirrahmanirrahim

                          Gel, bugün Nevruz-u Sultanîdir. (Haşiye) Bir tebeddülât olacak, acîb işler çıkacak. Şu baharın şu güzel gününde, şu güzel çiçekli olan şu yeşil sahrâya gidip bir seyran ederiz.
                          İşte bak, ahali de bu tarafa geliyorlar. Bak, bir sihir var; o binâlar birden harab oldular, başka bir şekil aldı. Bak, bir mu’cize var; o harab olan binâlar birden burada yapıldı. Âdetâ, bu hâlî bir çöl, bir medenî şehir oldu. Bak, sinema perdeleri gibi her saat başka bir âlem gösterir, başka bir şekil alır. Buna dikkat et ki, o kadar karışık, süratli, kesretli, hakiki perdeler içinde ne kadar mükemmel bir intizam vardır ki, her şey yerli yerine konuluyor. Hayalî sinema perdeleri dahi bunun kadar muntazam olamaz. Milyonlar mâhir sihirbazlar dahi bu san’atları yapamazlar. Demek, bize görünmeyen o padişahın çok büyük mu’cizeleri vardır.

                          Ey sersem! Sen diyorsun: “Nasıl bu koca memleket tahrip edilip, başka yere kurulacak?”

                          İşte görüyorsun ki, her saat, senin aklın kabul etmediği o tebdil-i diyar gibi, çok inkılâblar, tebdiller oluyor. Şu toplanmak, dağılmak ve şu hallerden anlaşılıyor ki, bu görünen süratli içtimâlar, dağılmalar, teşkiller, tahripler içinde başka bir maksad var. Bir saatlik içtimâ için on sene kadar masraf yapılıyor. Demek bu vaziyetler maksud-u bizzat değiller; bir temsildir, bir takliddirler. O zât, mu’cize ile yapıyor. Tâ sûretleri alınıp terkib edilsin ve neticeleri hıfzedilip yazılsın. Nasıl ki, manevra meydan-ı imtihanının Herşeyi kaydediliyordu ve yazılıyordu. Demek, bir mecmâ-ı ekberde muâmele, bunlar üzerine devam edip dönecek. Hem, bir meşher-i âzamda dâimî gösterilecek. Demek, şu geçici, kararsız vaziyetler; sabit sûretler, bâkî meyveler veriyorlar.

                          Demek, bu ihtifâlât bir saadet-i uzmâ, bir mahkeme-i kübrâ, bilmediğimiz ulvî gâyeler içindir.

                          Haşiye: Meselâ, Nevruz günü bahar mevsimine işarettir; çiçekli, yeşil sahrâ ise bahar mevsimindeki rûy-i zemindir. Değişen perdeler, manzaralar ise fasl-ı baharın ibtidâsından yazın intihâsına kadar, Sâni-i Kadîr-i Zülcelâlin, Fâtır-ı Hakîm-i Zülcemâlin kemâl-i intizam ile değiştirdiği ve kemâl-i rahmet ile tazelendirdiği ve birbiri arkasında gönderdiği mevcudât-ı bahariye tabakâtına ve masnuât-ı sayfiye tâifelerine ve erzak-ı hayvaniye ve insaniyeye medâr olan mat’umâta işarettir. (Sözler sh. 58)

                          Bediüzzaman Said Nursi

                          SÖZLÜK:

                          NEVRUZ : İlkbahar, yeni gün. Baharın başlangıcı olan 21 Mart günü.
                          TEBEDDÜLÂT : Yenilenmeler, değişmeler.
                          SEYRAN : Gezip görme, seyretme, bakma; açılma, ferahlama.
                          AHÂLİ : Halk.
                          MU’CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
                          KESRET : Çokluk, sıklık, çeşitlilik.
                          İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak.
                          MÂHİR : Hünerli, sanatkâr, becerikli.
                          TAHRİB : Yıkma, harap etme, bozma.
                          TEBDİL-İ DİYAR : Mekân değişikliği, yer değiştirme.
                          İÇTİMÂ : Toplantı, toplanma.
                          TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
                          MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
                          MASRAF : Harcama.
                          MAKSUD-I BİZZAT : Asıl maksatlar, esas kasdedilen.
                          TERKİB : Bir kaç şeyin bir araya getirilerek birleştirilmiş hâli.
                          HIFZ : Korumak, ezberlemek, saklamak.
                          MANEVRA : Tatbikat, hareket kabiliyeti.
                          MEYDAN-I İMTİHAN : İmtihan meydanı.
                          MECMÂ-I EKBER : En büyük toplanma yeri; âhiret.
                          MEŞHER-İ A’ZAM : Büyük teşhir yeri. Ahiret meydanı. Haşir meydanı.
                          İHTİFALAT : (İhtifal. C.) Törenler, merasimler. * Cenaze alayları.
                          SAÂDET-İ UZMA : Büyük saâdet. Âhiret saâdeti, saâdet-i ebediye.
                          MAHKEME-İ KÜBRÂ : En büyük mahkeme; âhirette kurulacak olan büyük mahkeme.
                          ULVÎ : Yüce, yüksek.
                          RÛY-İ ZEMİN : Yeryüzü.
                          FASL-I BAHAR : İlkbahar
                          İBTİDA : Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
                          İNTİHÂ : Sonuç, nihayet.
                          SÂNİ-İ KADÎR-İ ZÜLCELÂL : Herşeyi bir izzet, heybet ve hikmet ile yaratıp, sanat ile donatan Allah.
                          FÂTIR-I HAKÎM : Herşeyi bir maksada uygun ve hikmetle, benzersiz bir şekilde yaratan Allah.
                          ZÜLCEMÂL : Sonsuz güzellik ve cemal sahibi olan Allah.
                          KEMÂL-İ İNTİZAM : Tam düzen, mükemmel intizam.
                          MEVCUDÂT-I BAHARİYE : Baharda dirilen varlıklar.
                          MASNUAT-I SAYFİYYE : Cenab-ı Hakk’ın yaz mevsiminde yarattığı san’atlı güzel eserler.
                          TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
                          ERZAK-I HAYVANİYE : Hayvânî rızıklar,hayatı devam ettirebilmek için gerekli rızıklar;yiyecek ve içecekler.
                          MAT’UMÂT : Yemekler, taamlar.
                          MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.

                          Nur Talebeleri

                          #787727
                          Anonim

                            Said Nursi: işte benim mezar vasiyetim
                            23 Mart 2011 / 00:01
                            Günün Risale-i Nur dersi…

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            “Benim kabrimi gayet gizli bir yerde, bir iki talebemden başka hiç kimse bilmemek lâzım geliyor. Bunu vasiyet ediyorum. Çünkü, dünyada sohbetten beni men eden bir hakikat, elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu surette beni mecbur ediyor.”
                            Biz de Üstadımızdan sorduk:
                            “Kabri ziyarete gelenler Fatiha okur, hayır kazanır. Acaba siz ne hikmete binaen kabrinizi ziyaret etmeyi men ediyorsunuz?”
                            Cevaben Üstadımız dedi ki:
                            Bu dehşetli zamanda,
                            eski zamandaki firavunların dünyevî şan ve şeref arzusuyla heykeller ve resimler ve mumyalarla nazar-ı beşeri kendilerine çevirmeleri gibi,
                            enaniyet ve benlik, verdiği gafletle, heykeller ve resimler ve gazetelerle nazarları, mânâ-yı harfîden mânâ-yı ismiyle tamamen kendilerine çevirtmeleri
                            ve uhrevî istikbalden ziyade dünyevî istikbali hayal edinmiş olmaları ile,
                            eski zamandaki lillâh için ziyarete mukabil, ehl-i dünya kısmen bu hakikate muhalif olarak mevtanın dünyevî şan ve şerefine ziyade ehemmiyet verir. Öyle ziyaret ediyorlar.
                            Ben de Risale-i Nur’daki âzamî ihlâsı kırmamak için ve o ihlâsın sırrıyla, kabrimi bildirmemeyi vasiyet ediyorum.
                            Hem şarkta, hem garpta, hem kim olursa olsun, okudukları Fatihalar o ruha gider.
                            Dünyada beni sohbetten men eden bir hakikat,
                            elbette vefatımdan sonra da o hakikat bu suretle, beni sevap cihetiyle değil, dünya cihetiyle men etmeye mecbur edecek” dedi. (Emirdağ Lâhikası)
                            Bediüzzaman Said Nursi
                            SÖZLÜK:
                            ENÂNİYET : Benlik, gurur.
                            LİLLÂH : Allah için.
                            MÂNÂ-İ HARFÎ : Birşeyin Yaratıcısına bakan, onu târif eden ve tanıtan mânâsı.
                            MÂNÂ-İ İSMÎ : Birşeyin bizzat kendisine bakan ve kendisini tanıtan mânâsı.
                            MEVTÂ : Ölü.
                            NAZAR-I BEŞER : İnsanın bakışı, insanın gözü.
                            UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.

                            #787811
                            Anonim

                              Musibetlerin kader-i İlahi yönü
                              24 Mart 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Aziz kardeşlerim,
                              Meyvenin meselelerinin tekmil edilmesine meydan vermeyen mânilerin zevâliyle inşaallah yine başlanacak ki, birisi soğuk, birisi masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musibette kader-i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâp eder.
                              Evet, Risale-i Kaderde beyan edildiği gibi, her hadisede iki sebep var:
                              Biri zâhirîdir ki, insanlar ona göre hükmederler, çok defa zulmederler.
                              Biri de hakikattır ki, kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder.
                              Meselâ, bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binaen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder.
                              İşte bu meselemizde elmaslar şişelerden, sıddık fedakârlar mütereddit sebatsızlardan ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:
                              Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet-i diniyedir. Zulm-ü beşer buna baktı.
                              İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanütle tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı. Şimdi kader-i İlâhî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki, birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zayiatları sadakaya çevirdi.
                              Ve yazdıkları risaleleri her taraftan nazar-ı dikkati celb etmek ve dünyanın mal ve evlâdı ve istirahati pek muvakkat ve geçici ve herhalde bir gün onları bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i imana kahramanâne bir nümune-i imtisâl, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir.
                              Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor.
                              Nasıl bir parmak yaralansa göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar. Öyle de, bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız, yarasıyla kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder.
                              Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hal beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb-ı Hak bu gaflet halini de bir mücahede-i fikriye nev’inden kabul etmek ihtimaliyle teselli buldum.
                              Risale-i Nur’un kıymettar muallimi Hafız Mehmed’in kardeşi Ali Gül’ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava’nın bütün ahyâ ve emvâtına binler selâm ve dua ederim. (Şualar)
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              SÖZLÜK:
                              AHYÂ : Canlılar, hayatta olanlar.
                              CELB : Kendi tarafına çekmek, götürmek, kazanmak ,elde etmek.
                              DEHŞET : Ürkmek, korkmak, şaşırmak, telaşlanmak.
                              EMVÂT : Ölüler, meyyitler.
                              EVHAM : Olmayan birşeyi olur zannı ile meraklanmak, vehimler, kuruntular.
                              FEVKALÂDE : Olağanüstü.
                              HAKİKAT : Gerçek.
                              HÂLİS : Hilesiz, katıksız, saf, duru; her işi sırf Allah rızâsı için olan.
                              İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
                              İNKILÂP : Bir halden diğer bir hâle geçme; değişme, köklü değişim.
                              İSTİKBÂL : Gelecek zaman.
                              KADER-İ İLÂHÎ : Allah’ın takdiri.
                              LİYÂKAT : Lâyık olmak, iktidar, ehliyet.
                              MÂNİ : Engel.
                              MASON : Dinsiz, îmânsız; din ve îmân düşmanı bir cemiyete mensup.
                              MENFAAT : Fayda.
                              MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
                              MUHLİS : İhlâslı, samimî, sırf Allah rızasını gözeten.
                              MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
                              MÜCÂHEDE-İ FİKRİYE : Fikrî cihad, savaş. Fikirle yapılan hizmet.
                              MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.Birbirine aşık
                              MÜTEREDDİD : İki şey arasında gidip gelen, kararsız olan, tereddütte kalan.
                              NAZAR-I DİKKAT : Dikkat bakışı, dikkatli bakma.
                              NEV’Î : Nev’e ait, çeşit ile alâkalı.
                              NÜMÛNE-İ İMTİSÂL : Örnek alınacak model.
                              SADAKA : Allah rızâsı için fakirlere verilen para, mal gibi şeyler.
                              SEBAT : Dayanmak, kararlı olmak.
                              SİRKAT : Çalma, hırsızlık.
                              TAHAMMÜL : Sabretme, katlanma, dayanma.
                              TEKMİL : Tamamlamak, kemâle erdirmek, mükemmelleştirmek.
                              TESÂNÜD : Dayanışma, birbirini destekleme.
                              ZÂHİRÎ : Görünüşte, dıştan, maddî yüze ait.
                              ZARÛRET : İster istemez, çaresiz olarak, ihtiyaç.
                              ZÂYİAT : Kayıplar, zararlar.
                              ZEVAL : Zâil olma, sona erme.
                              ZULMEDER : Zulüm eder.
                              ZULMEN : Haksız bir şekilde, zulüm olarak..
                              ZULÜM : Haksızlık, eziyet.

                              #787833
                              Anonim

                                Evet, Bediüzzaman nâdire-i hilkattır. Fakat, yirmi beş senedir hem kendini, hem talebelerini siyasetten men etmiştir, dünyevî işlerle meşgul değildir.

                                Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’u telif ettiği zamanlarda ve hizmet-i Kur’âniyede istihdam edildiği anlarda; zekâsı, fetâneti, aklı, mantığı, zihni, hayâli, hâfızası, teemmülü, ferâseti, seziş ve kavrayışı, sür’at-i intikali ve ruhî, kalbî, vicdanî hâsseleri, duyguları ve mânevi letâifinin emsalsiz bir tarzda olması, istihdam edildiğine âşikâr bir delildir ki; kendi ihtiyariyle, keyfiyle değil, inâyet-i İlâhiye ile Kur’ân’a hizmetkârlık etmiş bir derecede olduğu, basiretli ehl-i ilim ve ehl-i kalbçe musaddak ve müstahsendir.

                                Mısır’da fâzıl ulemâdan, merhum Abdülâziz Çâviş, Bediüzzaman’ın fatinü’l-asr olduğu ve müthiş bir fart-ı zekâya mâlik bulunduğu mevzuunda, Mısır matbuatında makale neşretmiştir.

                                Büyük ve salâbetli bir âlim olan Şeyhü’l-İslâm merhum Mustafa Sabri Efendi, Mısır’da Risale-i Nur’a sahip çıkmış ve Câmiü’l-Ezher Üniversitesinde en yüksek bir mevkiye koymuştur.

                                Risale-i Nur, İslâmiyetin gayet keskin ve elmas bir kılıcıdır. Bu hakikatlara bir delil ise, Bediüzzaman’ın zâlim hükümdarlara ve kumandanlara, ölümü istihkar ederek, hakikatı pervasızca tebliğ etmesi ve dünyayı saran dinsizlik kuvvetine mukabil hakaik-ı Kur’âniye ve imâniyeyi, kendini fedâ ederek, istibdadın en koyu devrinde neşretmesi ve bu kudsî hakikata cansiperâne hizmet etmesidir.

                                Bir müdde-i umumî, iddianâmesinde: “Bediüzzaman, ihtiyarladıkça artan enerjisiyle dinî faaliyete devam etmektedir.” Denizli mahkemesi, ehl-i vukuf raporunda: “Evet, Said Nursî’de bir enerji vardır, fakat bu enerjisini tarikat veya bir cemiyet kurmakta sarf etmemiş, Kur’ân hakikatlarını beyan ve dine hizmete sarf ettiği kanaatına varılmıştır” denilmektedir.

                                #787835
                                Anonim

                                  Bediüzzaman’ın, Risale-i Nur dâvâsında öyle bir itmi’nânı, öyle bir sıdk ve sadakatı, öyle bir sebat ve metaneti, öyle bir ihlâsı vardır ki, din düşmanlarının o kadar şiddetli zulüm ve istibdatları, o kadar hücum ve tazyikatları ve bunlarla beraber maddî yokluklar içinde bulunması, dâvâsından vazgeçirememiş ve küçük bir tereddüt dahi îka’ edememiştir.

                                  Said Nursî, Eski Said tâbir ettiği gençliğinde felsefede çok ileri gitmiştir. Garbın Sokrat’ı, Eflâtun’u, Aristo’su gibi hakikatlı feylesofları ve şarkın İbn-i Sina, İbn-i Rüşd, Fârâbî gibi dâhi hükemâlarından felsefe ve hikmette Kur’ân-ı Hakîmin feyziyle çok ileri geçmiş ve Kur’ân’dan başka halâskâr ve hakikî rehber olmadığını dâvâ etmiş ve Risale-i Nur eserlerinde ispat etmiştir. Bu hakikatlarda şüphesi olan olursa, Üstad âhirete teşrif etmeden bizzat şüphesini izâle edebilir.

                                  Said Nursî, Kur’ân ve imâna hizmet mesleğini ihtiyar edip, hiçbir maddî ve mânevi menfaat, salâhat ve velîlik gibi mânevi makamları maksat ve gaye etmeden, sırf Cenâb-ı Hakkın rızası için hizmet yapmıştır. Basiretli ehl-i ilim tarafından bütün Müslümanlarca “Zuhuru beklenen siyasî ve dinî bir halâskârdır” gibi şahsına verilen yüksek mertebeyi Bediüzzaman hiddetle reddetmiş, kendisinin ancak Kur’ân’ın bir hizmetkârı ve Risale-i Nur talebelerinin bir ders arkadaşı olduğuna inanmış ve beyan etmiştir.

                                  Millî Müdafaa Vekâletinde yirmi beş sene hizmet görmüş muhterem, âlim bir zâtın, şimdi aramızda bulunan bir kısım arkadaşlarımızla, evvelki gün ziyaretine gittiğimiz vakit, Bediüzzaman Hazretleri hakkında demişti ki: “Bediüzzaman’ın nasıl bir zât olduğunu anlayabilmek için, Risale-i Nur külliyatını dikkatle, sebatla okumak kâfidir. Size bir misal olarak, yalnız dünyevî iktidarı bakımından derim ki: Bediüzzaman, Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsiyle yalnız bir devleti değil, dünya yüzündeki milletlerin idaresi ona verilse, onları selâmet ve saadet içinde idare edecek bir iktidar ve inâyete mâliktir.”

                                15 yazı görüntüleniyor - 181 ile 195 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.