• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 196 ile 210 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #787836
    Anonim

      Evet, Hazret-i Üstad, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin sünnet-i seniyesine tam iktidâ etmiştir.

      Bediüzzaman’ın bu hâli de, bütün İslâm mücahitlerine ve umum Müslümanlara bir örnektir. Yani, cihad ile ubûdiyet ve takvâyı beraber yapıyor, birini yapıp, diğerini ihmâl etmiyor. Cebbar ve zâlim din düşmanlarının plânıyla hapishanelere sevk edilip, tecrid-i mutlakta ve gayet soğuk bir odada bırakılması ve şiddetli soğukların ve hastalıkların ızdırapları ve titremeleri ve ihtiyarlığın takatsızlıkları içinde bulunması dahi telifata noksanlık vermemiştir.

      Sıddık-ı Ekber (radiyallahü anh) demiştir ki: “Cehennemde vücudum o kadar büyüsün ki, ehl-i imâna yer kalmasın.” Bediüzzaman, bu gayet ulvî seciyenin bir lem’acığına mazhar olmak için, “Birkaç adamın imânını kurtarmak için Cehenneme girmeye hazırım” diye fedakârlığın şâhikasına yükselmiş ve böyle olduğu, Kur’ân ve İslâmiyetin fedâî ve muhlis bir hâdimi olduğu, seksen senelik hayatının şehadetiyle sabit olmuştur.

      Kur’ân ve imân hizmeti için Bediüzzaman’ın haysiyetini, şerefini, ruhunu, nefsini, hayatını fedâ ettiği, mâruz kaldığı o kadar şedid zulüm ve işkencelere ve giriftâr edildiği çok musibet ve belalara karşı gösterdiği son derece sabır, tahammül ve itidâl, birer şâhid-i sâdık hükmündedirler.

      Bediüzzaman, Kur’ân, imân, İslâmiyet hizmeti için, dünyevî rahatlıklarını fedâ etmiş; dünyevî, şahsî servetler edinmemiş, zühd ve takvâ ve riyâzet, iktisad ve kanaatla ömür geçirerek dünya ile alâkasını kesmiştir.

      Bu cümleden olarak, Müslümanların refah ve saadeti için, bütün ömür dakikalarını sırf imân hizmetine vakf ve hasretmek ve ihlâsa tam muvaffak olmak için, kendini dünyadan tecrit ederek mücerret kalmıştır. Evet, Bediüzzaman imân ve İslâmiyet hizmeti için herşeyden bu derece fedakârlık yapan, fakat bütün bunlarla beraber ubûdiyet, zühd ve takvâda da bir istisna teşkil eden tarihî bir İslâm fedâisi ve Kur’ân-ı Hakîmin muhlis bir hâdimi payesine yükselmiştir.

      #787837
      Anonim

        Lemeât

        مِنْ بَيْنِ هِلاَلِ صَوْمٍ وَهِلاَلِ الْعِيدِ
        1

        Çekirdekler Çiçekleri

        Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

        Müellifi:
        Bediüzzaman Said Nursî

        Tenbih

        BU Lemeât namındaki eserin, sair divanlar gibi, bir tarzda, bir iki mevzu ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalâta, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur’ânîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki, nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. 2وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ sırrının bir nümunesini gösteriyor.
        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

        1 : Ramazan hilâli ile bayram hilâli arasından doğmuştur
        2 : “Biz ona şiir öğretmedik.” Yâsin Sûresi, 36:69.Bu eser, birçok meşâğil ve Dârü’l-Hikmetteki vazife içinde, yirmi gün Ramazan’da, günde iki veya iki buçuk saat çalışmak suretiyle, manzum gibi yazılmıştır. Bu kadar kısa zamanda ve manzum bir sahife on sahife kadar müşkül olduğu cihetle, birden, dikkatsiz, tashihsiz böyle söylenmiş, tab’edilmiştir. Bizce Risale-i Nur hesabına bir harikadır. Hiçbir nazımlı divan bunun gibi tekellüfsüz, nesren okunabilir görülmüyor. İnşaallah bu eser bir zaman Risale-i Nur Şâkirdlerine bir nevi mesnevî olacak. Hem bu eser, kendisinden on sene sonra çıkan ve yirmi üç senede tamamlanan Risale-i Nur’un mühim eczalarına bir işaret-i gaybiye nev’inden müjdeli bir fihrist hükmündedir.

        Risale-i Nur şakirdlerinden
        Sungur, Mehmed Feyzi, Hüsrev

        İhtar

        اَلْمَرْءُ عَدُوٌّ لِمَا جَهِلَ
        1

        kaidesiyle, ben dahi nazım ve kafiyeyi bilmediğimden, ona kıymet vermezdim. Safiyeyi kafiyeye feda etmek tarzında hakikatin suretini nazmın keyfine göre tağyir etmek hiç istemezdim. Şu kafiyesiz, nazımsız kitapta, en âli hakikatlere en müşevveş bir libas giydirdim.

        Evvelâ, daha iyisini bilmezdim. Yalnız mânâyı düşünüyordum.

        Saniyen, cesedi libasa göre yontmakla rendeleyen şuarâya tenkidimi göstermek istedim.

        Salisen, Ramazan’da kalble beraber nefsi dahi hakikatlerle meşgul etmek için, böyle çocukça bir üslûp ihtiyar edildi.

        Fakat, ey kàri, ben hata ettim, itiraf ederim; sakın sen hata etme. Yırtık üslûba bakıp, o âli hakikatlere karşı dikkatsizlikle hürmetsizlik etme.
        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

        1 : “Kişi bilmediği şeyin düşmanıdır.” Ali ibni Ebî Talib, Nehcü’l-Belâğa, s. 780.

        #787838
        Anonim

          İfade-i Meram

          Ey kàri! Peşinen bunu itiraf ederim ki, san’at-ı hat ve nazımda istidadımdan çok müştekîyim. Hattâ şimdi ismimi de düzgün yazamıyorum. Nazım, vezin ise, ömrümde bir fıkra yapamamıştım. Birden bire, zihnime, nazma musırrâne bir arzu geldi. Sahabelerin gazevâtına dair Kürtçe Kavl-i Nevâlâ Sîsebân 1 namında bir destan vardı. Onun ilâhi tarzındaki tabiî nazmına ruhum hoşlanıyordu. Ben de kendime mahsus, onun tarz-ı nazmını ihtiyar ettim, nazma benzer bir nesir yazdım. Fakat vezin için kat’iyen tekellüf yapmadım. İsteyen adam, nazmı hatıra getirmeden, zahmetsiz, nesren okuyabilir. Hem nesren olarak bakmalı, tâ mânâ anlaşılsın. Her kıt’ada ittisal-i mânâ vardır; kafiyede tevakkuf edilmesin. Külâh püskülsüz olur; vezin de kafiyesiz olur; nazım da kaidesiz olur. Zannımca, lâfız ve nazım san’atça cazibedar olsa, nazarı kendiyle meşgul eder. Nazarı mânâdan çevirmemek için, perişan olması daha iyidir.

          Şu eserimde üstadım Kur’ân’dır, kitabım hayattır, muhatabım yine benim. Sen ise, ey kàri, müstemisin. Müstemiin tenkide hakkı yoktur. Beğendiğini alır, beğenmediğine ilişmez. Şu eserim, bu mübarek Ramazan’ın feyzi (HAŞİYE) olduğundan, ümit ederim ki, inşaallah din kardeşimin kalbine tesir eder de, lisanı bana bir dua-i mağfiret bahşeder veya bir Fâtiha okur.
          Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

          1 : Ashab-ı Kirâmın kahramanlıklarından bahseden dört yüz beyitlik uzun bir kasidedir. Zühd ve takvasıyla tanınan Molla Ağa es-Zibarî tarafından Kürtçe kaleme alınmıştır.
          (HAŞİYE) : HAŞİYE Hattâ, tarihi نَجْمُ اَدَبٍ وُلِدَ لِهِلاَلَىْ رَمَضَانَ çıkmış. Yani, “Ramazan’ın iki hilâlinden doğmuş bir edep yıldızıdır.” (1337 eder.)

          #787839
          Anonim

            Ed-Dâî

            1Yıkılmış bir mezarım ki, yığılmıştır içinde
            Said’den yetmiş dokuz emvat 2 bâ-âsâm âlâma.

            Sekseninci olmuştur mezara bir mezar taş,
            Beraber ağlıyor 3 hüsrân-ı İslâma.

            Mezar taşımla pür-emvat enîndar o mezarımla
            Revânım saha-i ukbâ-yı ferdâma.

            Yakînim var ki, istikbal semâvâtı, zemin-i Asya
            Bâhem olur teslim yed-i beyzâ-yı İslâma.

            Zira yemin-i yümn-ü imandır,
            Verir emn ü eman ile enâma.

            #787863
            Anonim

              Denizlerin coşkulu zikirleri…
              25 Mart 2011 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              Sonra, o mütefekkir yolcu her sayfayı okudukça saadet anahtarı olan imanı kuvvetlenip ve mânevî terakkiyatın miftahı olan mârifeti ziyadeleşip ve bütün kemâlâtın esası ve madeni olan iman-ı billâh hakikatı bir derece daha inkişaf edip mânevî çok zevkleri ve lezzetleri verdikçe onun merakını şiddetle tahrik ettiğinden; semâ, cevv ve arzın mükemmel ve kat’î derslerini dinlediği halde, “Hel min mezîd” deyip dururken, denizlerin ve büyük nehirlerin cezbekârâne cûş u huruşla zikirlerini ve hazin ve leziz seslerini işitir. Lisan-ı hal ve lisan-ı kâl ile “Bize de bak, bizi de oku” derler. O da bakar, görür ki:
              Hayattârâne mütemâdiyen çalkalanan ve dağılmak ve dökülmek ve istilâ etmek fıtratında olan denizler, arzı kuşatıp, arz ile beraber gayet sür’atli bir surette bir senede yirmi beş bin senelik bir dairede koşturulduğu halde, ne dağılırlar, ne dökülürler ve ne de komşularındaki toprağa tecavüz ederler. Demek gayet kudretli ve azametli bir Zâtın emriyle ve kuvvetiyle dururlar, gezerler, muhafaza olurlar.
              Sonra denizlerin içlerine bakar, görür ki: Gayet güzel ve ziynetli ve muntazam cevherlerinden başka, binlerce çeşit hayvanatın iaşe ve idareleri ve tevellüdat ve vefiyatları o kadar muntazamdır; basit bir kum ve acı bir sudan verilen erzakları ve tayinatları o kadar mükemmeldir ki, bilbedahe bir Kadîr-i Zülcelâlin, bir Rahîm-i Zülcemâlin idare ve iaşesiyle olduğunu ispat eder.
              Sonra o misafir, nehirlere bakar, görür ki: Menfaatleri ve vazifeleri ve varidat ve sarfiyatları o kadar hakîmâne ve rahîmânedir; bilbedahe ispat eder ki, bütün ırmaklar, pınarlar, çaylar, büyük nehirler, bir Rahmân-ı Zülcelâli ve’l-İkramın hazine-i rahmetinden çıkıyorlar ve akıyorlar. Hattâ o kadar fevkalâde iddihar ve sarf ediliyorlar ki, “Dört nehir Cennetten geliyorlar” diye rivâyet edilmiş. Yani, zâhirî esbabın pek fevkinde olduklarından, mânevî bir cennetin hazinesinden ve yalnız gaybî ve tükenmez bir menbaın feyzinden akıyorlar demektir. Meselâ, Mısır’ın kumistanını bir cennete çeviren Nil-i mübarek, cenup tarafından, Cebel-i Kamer denilen bir dağdan, mütemadiyen küçük bir deniz gibi tükenmeden akıyor. Altı aydaki sarfiyatı dağ şeklinde toplansa ve buzlansa, o dağdan daha büyük olur. Halbuki o dağdan ona ayrılan yer ve mahzen, altı kısımdan bir kısım olmaz. Varidatı ise, o mıntıka-i hârrede pek az gelen ve susamış toprak çabuk yuttuğu için mahzene az giden yağmur, elbette o muvazene-i vâsiayı muhafaza edemediğinden, o Nil-i mübarek âdet-i arziye fevkinde bir gaybî cennetten çıkıyor diye rivayeti gayet manidar ve güzel bir hakikati ifade ediyor.
              İşte, deniz ve nehirlerin denizler gibi hakikatlerinin ve şehadetlerinin binden birisini gördü. Ve umumu bil’icmâ denizlerin büyüklüğü nisbetinde bir kuvvetle Lâ ilâhe illâ Hû der ve bu şehadete denizler mahlûkatı adedince şahitler gösterir diye anladı. (Şualar, Ayet-ül Kübra)
              Bediüzzaman Said Nursi
              SÖZLÜK:
              ÂDET-İ ARZIYE : Yeryüzünün coğrafi kanun ve âdeti.
              BİL İCMA’ : Topluca.
              BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
              CEBEL-İ KAMER : Kamer Dağı.
              CENUB : Güney.
              CEVHER : kıymetli taş.
              CEVV : Yer ile gök arası, feza, atmosfer.
              CEZBEKÂRANE : Cezbeye gelmişcesine.Coşkulu bir şekilde
              CÛŞ U HURUŞ : Coşup taşma, neşe ve âhenk.
              ERZAK : Rızıklar, nîmetler. Yiyecekler
              ESBÂB : Sebepler.
              FEVK : Üst, üzeri.
              HAKÎMÂNE : Her şeyi belli bir gaye ve fayda gözeterek yaparak.
              HAYATTARÂNE : Canlı bir şekilde.
              HAZİN : Hüzün veren, acıklı, kederli.
              HEL MİN MEZİD : Daha yok mu? Daha olmayacak mı? mânâlarında kullanılır.
              İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
              İDDİHAR : Biriktimek, toplamak, depolamak.
              İNKİŞÂF : Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.
              KADÎR-İ ZÜLCELÂL : Büyüklük sahibi ve herşeye gücü yeten Allah.
              KEMÂLÂT : Olgunluklar, mükemmellikler, faziletler.
              LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi.Vücut dili
              LİSÂN-I KAL : Konuşma, anlatma dili.
              MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
              MAHZEN : Hazîne veya defîne gibi şeyleri koruyacak yer; erzak yeri; yer altı deposu.
              MÂRİFET : Bilgi, bilme, tanıma, hüner, anlatma, övme.
              MENBÂ : Kaynak, merkez.
              MINTIKA-İ HÂRRE : Sıcak bölge.
              MİFTÂH : Anahtar.
              MUHÂFAZA : Korumak.
              MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
              MUVÂZENE-İ VÂSİA : Geniş denge.
              MÜTEFEKKİR : İnsanlığın ve müslümanların problemlerini ve çârelerini çok düşünen, âlim kişi.
              RAHÎMÂNE : Şefkat ve merhametli bir şekilde.
              RAHÎM-İ ZÜLCEMÂL : İsim ve sıfatları çok güzel olan ve yaratıklarına karşı sonsuz şefkat sahibi Cenâb-ı Hak.
              RAHMÂN-I RAHÎM-İ ZÜLCELÂL-İ VE’L-İKRAM : Sonsuz ikrâm, haşmet, şefkat, merhâmet sahibi ve bütün varlıkların rızkını veren Allah.
              RİVÂYET : Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.
              SARF : Harcama, masraf, gider
              SARFİYÂT : Sarfedilenler, masraflar.
              TÂYİNAT : Günlük yeme içme ihtiyaçları
              TECÂVÜZ : Haddini aşma
              TERAKKİYÂT : Yükselişler, ilerlemeler.
              TEVELLÜDÂT : Doğumlar.
              VEFİYAT : Vefâtlar, ölümler.
              ZÂHİRÎ : Görünüşte, dıştan, maddî yüze ait.
              ZİYNET : Süs.

              #788064
              Anonim

                Dünya bir saniye dengesini bozsa…
                28 Mart 2011 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                İşte, gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâli göstermiyor mu?
                Ve bilhassa, seyyarattan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika sür’atiyle beraber, zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor.
                Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak.
                Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği gibi, birtek Zât-ı Adl ve Rahîmi gösteriyor.
                Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından birtek ferdin âzâsı, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebettar ve muvazenettedir ki, o tenasüp, o muvazene, bedâhet derecesinde bir Sâni-i Adl ve Hakîmi gösteriyor.
                Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, her şeyin dizgini elinde ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.
                Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında, mizan-ı âzam-ı adaletinde cin ve insin muvazene-i a’mâllerini istib’âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’âdı kalmaz.
                Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey kirli, nezafetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun.
                Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?
                Evet, ism-i Hakîmin cilve-i âzamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı emrediyor.
                Ve ism-i Adlin cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da,
                “Göğü yükseltip aleme nizam ve ölçü verdi.” (Rahman Sûresi: 55:7)
                “Ta ki adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayın” (Rahman Sûresi: 55:
                âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. (Lemalar)
                Bediüzzaman Said Nursi
                SÖZLÜK:
                MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
                MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
                ADL : Adâletli; Allah’ın isimlerinden.
                KADÎR : Her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah.
                ZÂT-I ZÜLCELÂL : Celâl ve büyüklük sâhibi Cenab-ı Hak.
                SEYYÂRÂT : Gezegenler. Bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler.
                TEZYİD : Arttırma, çoğaltma.
                TENKİS : Başaşağı etme. Noksan eksik
                SEKENE : Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar.
                NEBÂTÎ : Bitki cinsinden, bitkiye âit, yerden biten cinsten olan.
                TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
                TEVELLÜDÂT : Doğumlar.
                VEFİYAT : Vefâtlar, ölümler.
                İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
                ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
                MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
                TENÂSÜB : Uygunluk, uyma, tutma; yakınlaşma.
                MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
                BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
                SÂNİ : Herşeyi sanatla yaratan Allah.
                HAKÎM : Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.
                MECRÂ : Suyun aktığı yol, kanal.
                KÜREYVÂT : Mikroskobik hayvanlar, hücreler.
                HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş.
                MAHKEME-İ KÜBRÂ : En büyük mahkeme; âhirette kurulacak olan büyük mahkeme.
                MUVÂZENE-İ A’MÂL : Amellerin tartılması.
                İSTİB’ÂD : Uzaklaşma, uzak görme, ihtimal vermeme, olmayacak sanma
                İSRAF : Boşyere harcama.
                İKTİSAT : Tutum, biriktirme. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınma.
                NEZÂFET : Temizlik.
                BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ
                CİLVE-İ ÂZAM : En büyük tecellî, görüntü.

                #788116
                Anonim

                  Bahar mevsiminde bitkiler ne diyor, dinle
                  29 Mart 2011 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi…

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  On Dokuzuncu Pencere
                  Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (İsrâ Sûresi: 44.)
                  sırrınca, Sâni-i Zülcelâl, semâvâtın ecrâmına o kadar hikmetler, mânâlar takmış ki, güyâ celâl ve cemâlini ifade etmek için semâvâtı güneşler, aylar, yıldızlar kelimeleriyle süslendirdiği gibi, cevv-i semâda dahi olan mevcudâta öyle hikmetler ve mânâlar ve maksadlar takmış ki, güyâ o cevv-i semâyı berkler, şimşekler, ra’dlar, katreler kelimeleriyle intak ediyor ve kemâl-i hikmet ve cemâl-i rahmetini ders veriyor.
                  Ve nasıl zemin kafasını hayvanât ve nebâtât denilen mânidar kelimeleriyle söyleştirip kemâlât-ı san’atını kâinata gösteriyor. Öyle de, o kafanın birer kelimesi olan nebatları ve ağaçları dahi yapraklar, çiçekler, meyveler kelimeleriyle intak edip, yine kemâl-i san’atını ve cemâl-i rahmetini ilân ediyor; ve birer kelime olan çiçekleri ve meyveleri dahi, tohumcuklar kelimeleriyle konuşturup, dekâik-ı san’atını ve kemâl-i rubûbiyetini ehl-i şuura tâlim ediyor.
                  İşte, bu hadsiz kelimât-ı tesbihiye içinde, yalnız tek bir sümbül ve tek bir çiçeğin tarz-ı ifadesine kulak verip dinleyeceğiz; nasıl şehâdet eder, bileceğiz.
                  Evet, herbir nebat, herbir ağaç pekçok lisân ile Sâni’lerini öyle gösteriyorlar ki, ehl-i dikkati hayretlerde bırakır ve bakanlara “Sübhânallah! Ne kadar güzel şehâdet ediyor” dedirtirler.
                  Evet, herbir nebatın çiçek açması zamanında ve sümbül vermesi ânında tebessümkârâne mânevî tekellümleri hengâmındaki tesbihleri, kendileri gibi güzel ve zâhirdir.
                  Çünkü, herbir çiçeğin güzel ağzı ile ve muntazam sümbülün lisâniyle ve mevzun tohumların ve muntazam habbelerin kelimâtıyla hikmeti gösteren o nizam, bilmüşâhede, ilmi gösteren bir mîzan içindedir.
                  Ve o mîzan ise, maharet-i san’atı gösteren bir nakş-ı san’at içindedir. Ve o nakş-ı san’at, lûtuf ve keremi gösteren bir zînet içindedir.
                  Ve o zînet dahi, rahmet ve ihsanı gösteren latîf kokular içindedir. Ve birbiri içinde bulunan şu mânidar keyfiyetler, öyle bir lisân-ı şehâdettir ki, hem Sâni-i Zülcemâlini esmâsıyla tarif eder, hem evsafıyla tavsif eder, hem cilve-i esmâsını tefsir eder, hem teveddüd ve taarrüfünü, yani sevdirilmesini ve tanıttırılmasını ifade eder.
                  İşte, birtek çiçekten böyle bir şehâdet işitsen; acaba zemin yüzündeki Rabbânî bağlarda umum çiçekleri dinleyebilsen, ne derece yüksek bir kuvvetle Sâni-i Zülcelâlin vücûb-u vücudunu ve vahdetini ilân ettiklerini işitsen, hiç şüphen ve vesvesen ve gafletin kalabilir mi? Eğer kalsa, sana insan ve zîşuur denilebilir mi?
                  Gel, şimdi bir ağaca dikkatle bak.
                  İşte, bahar mevsiminde yaprakların muntazaman çıkması, çiçeklerin mevzunen açılması, meyvelerin hikmetle, rahmetle büyümesi ve dalların ellerinde, mâsum çocuklar gibi, nesîmin esmesiyle oynaması içindeki latîf ağzını gör.
                  Nasıl bir dest-i keremle yeşillenen yaprakların dili ile ve bir neş’e-yi lûtufla tebessüm eden çiçeklerin lisâniyle ve bir cilve-i rahmetle gülen meyvelerin kelimâtı ile ifade edilen hikmetli nizam içindeki adilli mîzan;
                  ve adli gösteren mîzan içinde bulunan dikkatli san’atlar, nakışlar;
                  ve maharetli nakışlar ve zînetler içinde rahmet ve ihsanı gösteren ayrı ayrı tatlı tatmaklar;
                  ve ayrı ayrı güzel kokular ve hoş tatmaklar içinde birer mu’cize-i kudret olan tohumlar ve çekirdekler, gayet zâhir bir sûrette, bir Sâni-i Hakîm, Kerîm, Rahîm, Muhsîn, Mün’im, Mücemmil, Mufaddıl’ın vücûb-u vücudunu ve vahdetini ve cemâl-i rahmetini ve kemâl-i rubûbiyetini gösterir.

                  İşte, eğer bütün rûy-i zemindeki ağaçların lisân-ı hallerini birden dinleyebilsen, Göklerde ne var, yerde ne varsa, Allah’ı tesbih eder. (Cumâ Sûresi: 1.) hazînesinde ne kadar güzel cevherler bulunduğunu göreceksin, anlayacaksın.
                  İşte ey nankörlük içinde kendini başıboş zanneden bedbaht gâfil!
                  Bu derece hadsiz lisânlarla kendini sana tanıttıran ve bildiren ve sevdiren bir Kerîm-i Zülcemâl tanımak istenilmezse, bu lisânları susturmalı. Mâdem ki, susturulmaz; dinlemeli. Gafletle kulağını kapasan, kurtulamazsın. Çünkü, sen kulağını kapamakla, kâinat sükût etmez, mevcudât susmaz, vahdâniyet şâhidleri seslerini kesmezler; elbette seni mahkûm ederler. (Sözler, 33. Söz, 19. Pencere)
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  SÖZLÜK:
                  ÂDİL : Adâletli.
                  BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.
                  BERK : Şimşek çakması.
                  BİLMÜŞÂHEDE : Bizzat şâhit olarak, görerek, görür şekilde, görme derecesinde.
                  CELÂL : Sonsuz büyüklük, haşmet, ululuk, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah.
                  CEMÂL : Güzellik, yüz; Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsânı ile tecellisi; hak ile söylenen güzel söz; hüsün.
                  CEMÂL-İ RAHMET : Rahmet güzelliği, İlâhî rahmetteki güzellik.
                  CEVV-İ SEMÂ : Hava âlemi, atmosfer, uzay boşluğu.
                  CİLVE-İ ESMÂ : Allah’ın isimlerinin tecellî etmesi, cilvesinin görünmesi.
                  DEKAİK-I SAN’AT : Sanat incelikleri, derinlikler.
                  DEST-İ KEREM : Kerem eli, karşılıksız verenin eli.
                  ECRÂM : Cansız maddeler, yıldızlar.
                  EVSÂF : Vasıflar, sıfatlar.
                  GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
                  HABBE : Dâne, tohum, parça.
                  HENGÂM : An, zaman, vakit, sıra, çağ.
                  İNTAK : Konuşturma.
                  KEMÂLÂT-I SANAT : Sanat mükemmellikleri.
                  KEMÂL-İ HİKMET : Tam ve eksiksiz hikmet, şaşmaz bir hikmet ve gaye.
                  KEMÂL-İ RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakk’ın yarattıklarını terbiye ve idâre etme sıfatının mükemmelliği.
                  KEREM : Cömertlik, lütuf, ihsan, inâyet, izzet, şeref.
                  KERÎM-İ ZÜLCEMÂL : Bol bol ihsan edip güzelleştiren Cenab-ı Hak.
                  LATÎF : Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi.
                  LÛTUF : ihsan-ikram
                  MAHARET : Ustalık, hünerlilik, beceriklilik.
                  MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
                  MEVZUN : Ölçülü, vezinli, tartılı, düzgün.
                  MEVZUNEN : Vezinli olarak. Ölçülü olarak.
                  MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
                  MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
                  NAKŞ-I SANAT : Sanat nakşı, sanat süsü.
                  NEBAT : Bitki.
                  NESÎM : Esinti, temiz hava.
                  RA’D : Gök gürültüsü.
                  RABBÂNÎ : Terbiye ve idâre eden Cenâb-ı Hakka ait.
                  SÂNİ-İ ZÜLCELÂL : Sonsuz büyüklük sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah..
                  SEMÂVÂT : Gökler.
                  SÜBHÂNALLAH : Allah her türlü eksiklikten uzak ve bütün üstün sıfatlara sahiptir demek; tesbih etmek.
                  ŞAHADET : (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak.
                  TAARRÜF : Karşılıklı tanışma. Kendini hünerleriyle tanıtma.
                  TAVSİF : Vasıflandırma, birşeyin içyüzü ve özelliklerini anlatma.
                  TEBESSÜMKÂRÂNE : Gülerek, gülümseyerek, tebessüm ederek.
                  TEKELLÜM : Konuşma.
                  TEVEDDÜD : Peyderpey sevdirmek; dostluk etmek.
                  VAHDÂNİYET : Allah’ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
                  VAHDET : Birlik.
                  VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
                  ZÂHİR : Görünen, açık, dış yüz.
                  ZÎNET : Değerli Süs.

                  #788118
                  Anonim

                    inşallah aminnnnnnn

                    #788239
                    Anonim

                      İslam’ın bahtını açacak hürriyettir
                      30 Mart 2011 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      Asya’nın bahtını, İslâmiyetin taliini açacak yalnız meşrûtiyet ve hürriyettir. Fakat, Şeriat-ı Garranın terbiyesinde kalmak şartıyla.
                      Tenbih : Mehasin-i medeniyet denilen emirler, Şeriatın başka şekle çevrilmiş birer meselesidir. (Muhakemat)
                      Sual: Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’ân’da nehiy vardır. “Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin.” (Mâide Sûresi: 5:51.) Bununla beraber nasıl dost olunuz dersiniz?
                      Cevap: Evvelâ: Delil kat’iyyü’l-metîn olduğu gibi, kat’iyyü’d-delâlet olmak gerektir. Halbuki tevil ve ihtimalin mecâli vardır. Zira, nehy-i Kur’ânî âmm değildir, mutlaktır. Mutlak ise, takyid olunabilir. Zaman bir büyük müfessirdir; kaydını izhar etse, itiraz olunmaz. Hem de hüküm müştak üzerine olsa, me’haz-ı iştikakı, illet-i hüküm gösterir.
                      Demek bu nehiy, Yahudi ve Nasara ile Yahudiyet ve Nasraniyet olan aynaları hasebiyledir.
                      Hem de bir adam zâtı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat veya san’atı içindir. Öyleyse herbir Müslümanın herbir sıfatı Müslüman olması lâzım olmadığı gibi, herbir kâfirin dahi bütün sıfat ve san’atları kâfir olmak lâzım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir san’atı, istihsan etmekle iktibas etmek neden câiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa elbette seveceksin!
                      Saniyen: Zaman-ı Saadette bir inkılâb-ı azîm-i dinî vücuda geldi. Bütün ezhânı nokta-i dine çevirdiğinden, bütün muhabbet ve adaveti o noktada toplayıp muhabbet ve adavet ederlerdi. Onun için, gayr-ı müslimlere olan muhabbetten nifak kokusu geliyordu. Lâkin, şimdi âlemdeki bir inkılâb-ı acîb-i medenî ve dünyevîdir. Bütün ezhânı zapt ve bütün ukulü meşgul eden nokta-i medeniyet, terakki ve dünyadır.
                      Zaten onların ekserisi, dinlerine o kadar mukayyed değildirler. Binaenaleyh, onlarla dost olmamız, medeniyet ve terakkilerini istihsan ile iktibas etmektir. Ve her saadet-i dünyeviyenin esası olan âsâyişi muhafazadır. İşte bu dostluk, kat’iyen nehy-i Kur’ânîde dahil değildir. (Münazarat)
                      Bediüzzaman Said Nursi
                      SÖZLÜK:
                      ADÂVET : Düşmanlık, kin.
                      ÂMM : Genel, umumî.
                      BAHT : kader, kısmet.
                      BİNÂENALEYH : Bunun üzerine, bundan dolayı.
                      CÂİZ : Geçerli,kabul edilir.
                      EZHÂN : Zihinler.
                      HAREM : Âile, eş.
                      İKTİBAS : İstifâde sûretiyle alma. Alıntı.
                      İLLET-İ HÜKÜM : Hükmün sebebi.
                      İNKILÂB-I ACİBİ MEDENİYET : Medeniyetin acip ve garip değişimi.
                      İNKILÂB-I AZÎM-İ İSLÂMÎ : İslâmın büyük inkılâbı; meydana getirdiği değişiklik.
                      İSTİHSAN : Beğenme, güzel bulma.
                      İŞTİKAK : Türeme.
                      İZHÂR : Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.
                      KAT’İYYÜ’D-DELÂLET : Bir ibârenin, ifâde ettiği mânâya ve hükme işaretinin kesin olması.
                      KAT’İYYÜ’L-METİN : Metnin, ibârenin kesin, şüphesiz oluşu.
                      KAYD : Bağlamak. Sınırlamak.
                      MECALÎ : (Meclâ. C.) Aynalar.
                      MEHÂSİN-İ MEDENİYET : Medeniyetin nîmetleri, güzellikleri.
                      ME’HAZ : Menba’. Bir şeyin alındığı, çıkarıldığı yer.
                      MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.
                      MUHABBET : Sevgi, sevmek.
                      MUHABBET : Sevgi, sevmek.
                      MUKAYYED : Bağlı, kayıtlı, sınırlı.
                      MUTLAK : Salıverilmiş, serbest bırakılmış. Katî, şüphesiz, asla bir şarta bağlı olmayan, yalnız, tek, sınırı ve sonu olmayan.
                      MÜFESSİR : Tefsir eden, izâh eden, anlayabildiği mânâyı söyleyen
                      MÜŞTAK : Arzulu, fazla istekli, iştiyak gösteren.
                      NASARÂ : Hıristiyanlar. Hz. İsâ’ya (a.s.) inananlar.
                      NASRÂNİYET : Hıristiyanlık. İsevîlik.
                      NEHİY : Yasak etmek. Menetmek.
                      NEHY-İ KUR’ANİ :Kur’an’ın yasaklaması.
                      NİFAK : Dıştan Müslüman göründüğü halde inanmamak, ikiyüzlülük, dinde riyâ.
                      ŞERİAT : Doğru yol, hak din yolu; İslâm dini, İslâm’ın bütün hükümleri.
                      ŞERİAT-I GARRÂ : Parlak din; İslâmiyet.
                      TAKYİD : Kayıt ve şarta bağlama.
                      TÂLİ’ : Baht, kısmet, kader.
                      TENBİH : İkaz. Nasihat.
                      TERAKKÎ : Yükselme, ilerleme.
                      TEVİL : Bir fikir veya sözden bir başka mânâ çıkarmak; anlaşılması zor olan âyet ve hadîslerde ne kast edildiğini ve ince mânâları bildirme.
                      UKÛL : Akıllar.
                      ZAMAN-I SAADET : Asr-ı Saadet; Hz. Peygamber (a.s.m.) ve Sahabî devri.
                      ZAPT : Tutma.

                      #788332
                      Anonim

                        Senin Rububiyetin her şeye yetişir
                        31 Mart 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Fettâh-ı Allâm! Ey Fa’âl-i Hallâk!
                        Nasıl arz, bütün sekenesiyle Hâlıkının Vâcibü’l-Vücud olduğuna şehâdet eder, öyle de, Senin-Ey Vâhid-i Ehad! Ey Hannân-ı Mennân! Ey Vehhâb-ı Rezzâk! vahdetine ve ehadiyetine, yüzündeki sikkesiyle ve sekenesinin yüzlerindeki sikkeleriyle ve birlik ve beraberlik ve birbiri içine girmek ve birbirine yardım etmek ve onlara bakan rubûbiyet isimlerinin ve fiillerinin bir olmak cihetinde, bedâhet derecesinde Senin vahdetine ve ehadetiyetine şehâdet, belki mevcudât adedince şehâdetler eder.
                        Hem nasıl zemin, bir ordugâh, bir meşher, bir tâlimgâh vaziyetiyle ve nebâtât ve hayvanât fırkalarında bulunan dört yüz bin muhtelif milletlerin ayrı ayrı cihazâtları muntazaman verilmesiyle, Senin rubûbiyetinin haşmetine ve kudretinin her şeye yetişmesine delâlet eder.
                        Öyle de, hadsiz bütün zîhayatın ayrı ayrı rızıkları, vakti vaktine, kuru ve basit bir topraktan, rahîmâne, kerîmâne verilmesiyle ve hadsiz o efrâdın kemâl-i musahhariyetle evâmir-i Rabbâniyeye itaatleri, rahmetinin her şeye şümûlünü ve hâkimiyetinin her şeye ihâtasını gösteriyor.
                        Hem, zeminde değişmekte bulunan mahlûkât kâfilelerinin sevk ve idâreleri, mevt ve hayat münâvebeleri ve hayvan ve nebâtâtın idâre ve tedbîrleri dahi, her şeye taallûk eden bir ilimle ve herşeyde hükmeden nihayetsiz bir hikmetle olabilmesi, Senin ihâta-i ilmine ve hikmetine delâlet eder.
                        Hem, zeminde kısa bir zamanda hadsiz vazifeler gören ve hadsiz bir zaman yaşayacak gibi istidat ve mânevî cihazât ile teçhiz edilen ve zemin mevcudâtına tasarruf eden insan için, bu tâlimgâh-ı dünyada ve bu muvakkat ordugâh-ı zeminde ve bu muvakkat meşherde, bu kadar ehemmiyet, bu hadsiz masraf, bu nihayetsiz tecelliyât-ı Rubûbiyet, bu hadsiz hitâbât-ı Sübhâniye ve bu gâyetsiz ihsanât-ı İlâhiye, elbette ve herhalde, bu kısacık ve hüzünlü ömre ve bu karışık kederli hayata, bu belâlı ve fânî dünyaya sığışmaz. Belki, ancak, başka ve ebedî bir ömür ve bâkî bir dâr-ı saadet için olabildiği cihetinden, âlem-i bekâda bulunan ihsanât-ı uhreviyeye işaret, belki şehâdet eder.
                        Ey Hâlık-ı Küll-i Şey!
                        Zeminin bütün mahlûkâtı, Senin mülkünde, Senin arzında, Senin havl ve kuvvetin ile ve Senin kudretin ve irâdetin ile ve ilmin ve hikmetin ile idâre olunuyorlar ve musahhardırlar.
                        Ve zemin yüzünde faaliyeti müşâhede edilen bir Rubûbiyet, öyle ihâta ve şümûl gösteriyor ve Onun idâresi ve tedbîri ve terbiyesi öyle mükemmel ve öyle hassastır ve her taraftaki icraatı öyle birlik ve beraberlik ve benzemeklik içindedir ki, tecezzî kabul etmeyen bir küll ve inkısâmı imkânsız bulunan bir küllî hükmünde bir tasarruf, bir Rubûbiyet olduğunu bildiriyor.
                        Hem zemin, bütün sekenesiyle beraber, lisân-ı kâlden daha zâhir hadsiz lisânlarla Hâlıkını takdîs ve tesbih ve nihayetsiz nîmetlerinin lisân-ı halleriyle Rezzâk-ı Zülcelâlinin hamd ve medh ü senâsını ediyorlar.
                        Ey şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ve ey azamet-i kibriyâsından istitâr etmiş olan Zât-ı Akdes! Zeminin bütün takdîsât ve tesbihâtıyla, Seni kusurdan, aczden, şerikten takdîs ve bütün tahmîdât ve senâlarıyla Sana hamd ve şükrederim. (Lemalar, Münacat)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        SÖZLÜK:
                        ÂLEM-İ BÂKÎ : sonsuz olan âlem.
                        ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme.
                        AZAMET-İ KİBRİYÂ : Kibirliliğin büyüklüğü.
                        BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
                        CİHÂZÂT : Cihazlar, maddî-mânevî âletler, lüzumlu edevât.
                        DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
                        EFRÂD : Fertler, şahıslar.
                        EHADİYET : Allah’ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
                        EVÂMİR-İ RABBÂNÎ : Allah’ın terbiye ve idare eden kanunları.
                        FA’ÂL-İ HALLAK : Herşeyi en güzel bir şekilde yaratan, her zaman farklı bir işte olan Allah.
                        FÂTIR-I KADÎR : Herşeye gücü yeten ve herşeyi benzersiz bir şekilde yaratan Cenab-ı Hak..
                        FETTÂH-I ALLÂM : Herşeyi en ince ayrıntılarına varıncaya kadar bilen ve herşeye ayrı ayrı sûretler veren.
                        FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.
                        HADSİZ : Sınırsız, sonsuz.
                        HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
                        HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
                        HAMD : Allah’a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.
                        HANNÂN-I MENNÂN : Merhamet ve ihsanı bol olan Allah.
                        HAVL : Güç, kuvvet
                        HİTÂBÂT-I SÜBHÂNİYE : Allah’ın, kusursuz ve noksansız konuşması.
                        İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
                        İHÂTA-İ İLM : İlmin kuşatması.
                        İHSANÂT-I UHREVİYE : Âhiretteki iyilikler, bağışlar.
                        İNKISAM : Kısımlara ayrılma, bölümler.
                        İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
                        İSTİDÂT : Kabiliyet, yetenek.
                        İSTİTAR : Gizlenme, setredilme.
                        İTAAT : Söz dinleme.
                        KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
                        LİSÂN-I KAL : Konuşma, anlatma dili.
                        MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
                        MEŞHER : Sergi, fuar.
                        MEVT : Ölüm; hayatın sona ermesi.
                        MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
                        MUNTAZAMAN : Düzenli olarak.
                        MUSAHHARİYET : Musahhar oluş, emre boyun eğdirme.
                        MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
                        MÜNÂVEBE : Nöbetle iş görmek, nöbetleşmek.
                        MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
                        NEBÂTÂT : Bitkiler.
                        REZZÂK-I ZÜLCELÂL : Herbirvarlığın rızkını veren büyüklük sâhibi Cenâb-ı Hak.
                        RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
                        SEKENE : Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar.
                        SİKKE : Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür.
                        ŞERİK : Ortak, rakip.
                        ŞİDDET-İ ZUHUR : Şiddetli görünme.
                        ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
                        TAALLÛK : münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
                        TAHMÎDÂT : Tahmidler, Allah’ı övüp hamdetmeler, #Elhamdülillâh# demeler.
                        TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah’ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
                        TÂLİMGÂH : Eğitim yeri.
                        TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
                        TECEZZÎ : Bölünme, parçalanma.
                        TEÇHİZ : Donatma. Cihazlandırma.
                        VÂCİBÜ’L-VÜCUD : Varlığı zarurî ve şart olan, varlığı gerekli olan ve yokluğu düşünülemeyen, varlığı zâtî, ezelî, ebedî olan; varlığı, vücud tabakalarının en sağlamı, en kuvvvetlisi, en esaslısı ve en mükemmeli olan.
                        VAHDET : Birlik.
                        VÂHİD-İ EHAD : Bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah.
                        VEHHÂB-I REZZÂK : Bol bol rızık veren ve çok ihsanda bulunan Allah.
                        ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.

                        #788390
                        Anonim

                          Kardeşlerimizin şerefleriyle iftihar etmeliyiz
                          01 Nisan 2011 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi…

                          Bismillahirrahmanirrahim

                          Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.

                          -1-
                          -1-
                          -2-
                          -3-
                          -4-
                          EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
                          Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,

                          en büyük bir kuvvet,

                          en makbul bir şefaatçi,

                          en metin bir nokta-i istinad,

                          en kısa bir tarik-i hakikat,

                          en makbul bir duâ-i mânevî,

                          en kerametli bir vesile-i makasıd,

                          en yüksek bir haslet,

                          en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

                          Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.

                          (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

                          Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.

                          Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.

                          İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

                          BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
                          Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

                          Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

                          İKİNCİ DÜSTURUNUZ
                          Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.

                          Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

                          Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

                          İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.

                          Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.

                          Bu sırrın sırrı şudur ki:
                          Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)

                          ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                          Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.

                          Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
                          Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.

                          Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.

                          Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
                          Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
                          Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.

                          DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                          Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.

                          Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
                          Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.

                          Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.

                          Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

                          Bediüzzaman Said Nursi

                          SÖZLÜK:
                          BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                          Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
                          CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
                          CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
                          Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
                          DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                          DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
                          ENÂNİYET : Benlik, gurur.
                          ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                          ESBÂB : Sebepler.
                          FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
                          FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
                          FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
                          FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
                          Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
                          Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
                          HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
                          HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
                          Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
                          HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
                          HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
                          HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
                          Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
                          HILLET : Samimî dost.
                          Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
                          HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
                          HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
                          HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
                          Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
                          HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
                          ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
                          İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
                          İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
                          İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
                          İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
                          İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
                          İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
                          İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
                          İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
                          İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
                          KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
                          KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
                          Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
                          KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
                          LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
                          Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
                          MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
                          Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
                          MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
                          Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
                          MÂNİ : Engel.
                          Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
                          MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
                          Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
                          MES’UL : Sorumlu.
                          MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                          MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
                          MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
                          Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
                          MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                          Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
                          Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
                          MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
                          MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
                          MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
                          Müteallikât: İlgili, alakalı.
                          NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
                          NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
                          NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
                          Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
                          Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
                          Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
                          RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
                          SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
                          SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
                          Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
                          SAVLET : Saldırı.
                          SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
                          Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
                          SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
                          SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                          ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
                          ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
                          ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
                          TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
                          Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
                          Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
                          TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
                          TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
                          TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
                          TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                          Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                          TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
                          TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
                          Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
                          Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
                          Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
                          Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                          Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                          UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
                          UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
                          Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
                          UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
                          Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
                          ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
                          Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
                          Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
                          VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
                          VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
                          Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
                          ZİYÂDE : Fazla, çok.

                          #788416
                          Anonim

                            Hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır
                            02 Nisan 2011 / 00:01
                            Günün Risale-i Nur dersi

                            Bismillahirrahmanirrahim

                            İ’lem eyyühe’l-aziz!

                            Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor.

                            Sen de yolcusun.

                            Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır.

                            Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan! (Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

                            Bediüzzaman Said Nursi

                            SÖZLÜK:
                            İ’LEM EYYÜHE’L-AZİZ : “Bil ey aziz, saygıdeğer kardeşim!” mânâsında muhatabı uyarmak ve dikkatini çekmek için kullanılan bir söz
                            MAAHAZA : Bununla beraber.
                            MESRUR : Sevinçli, sürurlu.
                            ÖMR-Ü BÂKİ : Devamlı ömür.
                            SA’Y : Gayret, çalışma, emek.
                            SEKERÂT : Ölüm ânı, can çekiştirme, ölmek üzere olan bir kimsenin kendinden geçmesi.
                            TAVATTUN : Vatan tutmak; yer edinmek, kalmak.
                            TULÛ : Doğma, doğuş, birden zuhur etme; bir şeye vâkıf olup bilme.

                            #788476
                            Anonim

                              Acaba Allah bizden ne fiyat istiyor?
                              03 Nisan 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim

                              SUAL: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba asıl mal sahibi olan Allah ne fiyat istiyor?

                              ELCEVAP: Evet, o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiyat ise üç şeydir:
                              Biri zikir,
                              biri şükür,
                              biri fikirdir.

                              Başta “Bismillâh” zikirdir.
                              Âhirde “Elhamdülillâh” şükürdür.
                              Ortada, bu kıymettar harika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mucize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.

                              Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zahirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.

                              Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen, Allah namına ver, Allah namına al, Allah namına başla, Allah namına işle, vesselâm. (Sözler, Birinci Söz)

                              Bediüzzaman Said Nursi

                              SÖZLÜK:
                              Belâhet : aptallık, ahmaklık
                              Derk etmek : algılamak, anlamak
                              Ebleh : ahmak, aptal, akılsız
                              Ehad : bir olan Allah
                              Miskin : zavallı
                              Mucize-i kudret : Allah’ın kudret mucizesi
                              Mün’im : nimet veren
                              Mün’im-i Hakikî : gerçek nimet verici olan Allah
                              Samed : hiçbir şeye muhtaç olmayan, ama herşey Ona muhtaç olan Allah
                              Tablacı : tezgâhtar, sunucu

                              #788520
                              Anonim

                                Nurculuk siyasi bir teşkilat mıdır?
                                04 Nisan 2011 / 00:01
                                Günün Risale-i Nur dersi…

                                Bismillahirrahmanirrahim

                                Beni istintak eden zatın ve heyet-i hakimenin nazar-ı dikkatlerine,

                                Evvelki ifademe üç maddeyi ilâve ediyorum.

                                Birinci madde:

                                Bizi hayrette bırakan ve gayet şaşırtan ve bir garazı ihsas eden ve bil’iltizam hiçten bir sebeb-i itham icat etmek nev’inden, musırrane, bir cemiyet ve teşkilât varmış gibi soruyorlar “Bu teşkilâtı yapmak için nereden para alıyorsunuz?” diyorlar.

                                Elcevap: Evvelâ, ben dahi soranlardan soruyorum: Böyle bir cemiyet-i siyasiyenin, bizim tarafımızdan vücuduna dair hangi vesika, hangi emareler var ve parayla teşkilât yaptığımıza hangi delil ve hangi hüccet bulmuşlar ki, bu kadar musırrane soruyorlar?
                                Ben, on senedir Isparta vilâyetinde şiddetli tarassut altında bulunmuşum. Bir-iki hizmetkâr ve on günde bir-iki yolcudan başka adamları görmeyen garip, kimsesiz, dünyadan usanmış, siyasetten gayet şiddetle nefret etmiş ve kuvvetli siyasî muhalif cemiyetlerin ne kadar aksülâmeller ile zararlı ve akîm kaldığını mükerrer müşahedatla görmüş ve kendi kavim ve binler dostları içinde, en mühim fırsatta, siyasî cemiyet ve cereyanları reddetmiş ve karışmamış ve iman-ı tahkikînin gayet kudsî ve hiçbir şeyle zedelenmesi caiz olmayan hizmeti bozmak ve ağraz-ı siyasî ile çürütmeyi en büyük bir cinayet telâkki ederek şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçan ve on seneden beri

                                اَعُوذُ بِاللهِ مِنَ الشَّيْطَانِ وَالسِّيَاسَةِ (Şeytanın ve siyasetin şerrinden Allah’a sığınırım.) kendine düstur eden; ve hileyi hilesizlikte bulan, asabî ve bilâ-perva esrarını fâşeden; on sene koca Isparta vilâyetinin hassas ve cessas memurlarına böyle teşkilât sezdirmeyen bu adamdan, “Böyle bir teşkilât var ve siyasî bir dolabı çeviriyorsunuz” diyenlere karşı, yalnız ben değil, belki Isparta vilâyeti ve bütün beni tanıyanlar, belki bütün ehl-i akıl ve vicdan, onların iftiralarını nefretle karşılar ve “Garazkâr plânlanlar ile onu itham ediyorsunuz” diyecekler.

                                Saniyen: Meselemiz imandır. İman uhuvvetiyle bu memlekette ve Isparta’nın yüzde doksan dokuz adamlarıyla uhuvvetimiz var. Halbuki cemiyet ise, ekser içinde ekalliyetin ittifakıdır. Bir adama karşı, doksan dokuz adam cemiyet olmaz. Meğer, gayet insafsız bir dinsiz, herkesi–hâşâ–kendi gibi tevehhüm edip, bu mübarek ve dindar milleti tahkir etmek niyetiyle böyle işaa eder…

                                Salisen: Benim gibi pek ciddî bir muhabbetle Türk milletini seven; ve Kur’ân’ın senâsına mazhariyetleri cihetiyle Türk milletini pek çok takdir eden; ve altı yüz seneden beri bütün dünyaya karşı koyan ve Kur’ân’ın bayraktarı olan bu millete karşı gayet şiddetli taraftar bulunan; ve bin Türkün şehadetiyle, bin milliyetçi Türkçüler kadar Türk milletine bilfiil hizmet eden; ve kıymettar otuz-kırk Türk gençleri, namazsız otuz bin hemşehrilerine tercih etmekle bu gurbeti ihtiyar eden; ve hocalık haysiyetiyle izzet-i ilmiyeyi muhafaza eden ve hakaik-i imaniyeyi pek vâzıh bir surette ders veren bir insanın, on sene ve belki yirmi-otuz sene zarfında, yirmi-otuz değil, belki yüz ve binler talebesi, sırf iman ve hakikat ve âhiret noktasında onunla fedakârane bağlansa ve âhiret kardeşi olsalar çok mudur ve zararı mı var? Hiç ehl-i vicdan ve insaf bunları tenkide cevaz verir mi? Ve bunlara cemiyet-i siyasiye nazarıyla bakabilir mi?

                                Rabian: On sene zarfında yüz banknot ile idare eden ve günde, bazan kırk para ile geçinen ve yetmiş yamalı bir abayı yedi sene giyen bir adam hakkında; “Nereden para alıp yaşıyorsun ve teşkilât yapıyorsun?” diyenler, ne kadar insaftan uzak düştüklerini ehl-i insaf anlar. (Tarihçe-i Hayat, Eskişehir Hayatı, Eskişehir Müdafaası)

                                Bediüzzaman Said Nursi

                                SÖZLÜK:
                                Aba : yünden dokunmuş bir tür kumaştan dikilen hırka veya elbise
                                Âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
                                Akîm : neticesiz, sonuçsuz
                                Banknot : lira mânâsındaki kâğıt para
                                Bilfiil : fiilî olarak
                                Cebren : zorla, baskıyla
                                Celb : çekme,
                                Cemiyet : topluluk, dernek
                                Cemiyet-i siyasiye : siyasî cemiyet, topluluk
                                Cevaz : izin, müsaade
                                Cihet : yön, taraf
                                Desise : hile, aldatma
                                Ehl-i insaf : insaf sahipleri
                                Ehl-i vicdan ve insaf : vicdan ve insaf sahibi insanlar
                                Ekalliyet : azınlık
                                Ekser : çoğunluk
                                Entrika : dalavere, dolap çevirme
                                Fedakârane : fedakârca
                                Fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk
                                Gurbet : doğup büyüdüğü beldeden uzak diyarlarda bulunma
                                Hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
                                Hakikat : gerçek, doğru
                                Hâşâ : asla, kesinlikle öyle değil
                                Haysiyet : özellik
                                Hemşehri : aynı şehir veya bölgeden olan
                                Hükûmet : idare, yönetim, devletin icra mekanizması
                                İğfal : gaflete düşürerek kandırma, aldatma
                                İhtiyar : seçim, istek, tercih
                                İşaa etme : bir haberi yayma, duyurma
                                İttifak : birleşme
                                İzzet-i ilmiye : ilmin izzet ve yüceliği
                                Kıymettar : kıymetli, değerli
                                Mazhariyet : erişme, kavuşma, nail olma
                                Muhabbet : sevgi
                                Muhafaza : koruma
                                Mübarek : hayırlı, uğurlu
                                Nazar : bakış, görüş
                                Rabian : dördüncü olarak
                                Salisen : üçüncü olarak
                                Saniyen : ikinci olarak
                                Senâ : övgü, medih
                                Serbestî : özgürlük
                                Suret : biçim, şekil
                                Şehadet : şahitlik, tanıklık
                                Tahkir : aşağılama, hakaret etme
                                Tatbik : uygulama
                                Tenkit : eleştiri
                                Teşkilât : kuruluş, örgüt
                                Tevehhüm : kuruntuya kapılma, olmayan şeyi var zannetme
                                Uhuvvet : kardeşlik
                                Vâzıh : açık, âşikâr
                                Zarfında : içinde
                                Ağraz-ı siyasî : siyasî gayeler, siyasî tarafgirliğin doğurduğu kin ve düşmanlıklar
                                Akîm : neticesiz, sonuçsuz
                                Aksülâmel : ters tepki
                                Asabî : sinirli
                                Bil’iltizam : bile bile, özellikle
                                Bilâ-perva : pervasız, korkusuz
                                Caiz : sakıncasız, doğru
                                Cemiyet : topluluk, dernek
                                Cemiyet-i siyasiye : siyasî amaçlarla kurulmuş cemiyet, örgüt
                                Cereyan : hareket, akım
                                Cessas : casusluk yapan
                                Düstur : prensip
                                Ehl-i akıl ve vicdan : akıl ve vicdan sahibi kimseler
                                Emare : belirti, işaret
                                Esrar : sırlar, gizemler
                                Fâşeden : açığa vuran
                                Garaz : kötü kasıt
                                Garazkârâne : art niyetli bir şekilde
                                Heyet-i hakime : hakimler kurulu
                                Hizmetkâr : hizmetçi
                                Hüccet : delil
                                İcat : meydana getirme
                                İhsas : hissettirme, hatırlatma
                                İman-ı tahkîki : inandığı şeylerin aslını, esâsını bilerek inanma; sarsılmaz iman
                                İstintak : sorgulama
                                İttiham : itham, suçlama
                                Kavim : millet, uyruk
                                Kudsî : her türlü kusur ve noksandan uzak, kutsal
                                Muhalif : aykırı, karşıt
                                Musırrâne : ısrarlı bir şekilde
                                Müdafaat : mahkemede sunulan savunmalar
                                Mükerrer : tekrar tekrar
                                Müşahedat : yapılan gözlemler
                                Nazar-ı dikkat : dikkat içeren bakış
                                Nev’ : tür
                                Sebeb-i itham : suçlama sebebi
                                Tarassut : gözaltında tutma, gözetim
                                Telâkki : anlama, kabul etme
                                Teşkilât : kuruluş, örgüt
                                Tetimme : ek, tamamlayıcı not
                                Vesika : belge
                                Vilâyet : il
                                Vücud : meydana getirme

                                #788555
                                Anonim

                                  Misyonerler ve Nurcular çok dikkat etmeli
                                  05 Nisan 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim

                                  Hem Salâhaddin’in, Asâ-yı Mûsâ’yı Amerikalıya vermesi münasebetiyle deriz:

                                  Misyonerler ve Hıristiyan ruhanîleri, hem Nurcular, çok dikkat etmeleri elzemdir. Çünkü, herhalde şimal cereyanı, İslâm ve İsevî dininin hücumuna karşı kendini müdafaa etmek fikriyle, İslâm ve misyonerlerin ittifaklarını bozmaya çalışacak. Tabaka-i avâma müsaadekâr ve vücub-u zekât ve hurmet-i riba ile, burjuvaları avâmın yardımına dâvet etmesi ve zulümden çekmesi cihetinde Müslümanları aldatıp, onlara bir imtiyaz verip, bir kısmını kendi tarafına çekebilir.

                                  Her neyse, bu defa sizin hatırınız için kaidemi bozdum, dünyaya baktım. (Tarihçe-i Hayat)

                                  Bediüzzaman Said Nursi

                                  SÖZLÜK:

                                  burjuva : servet ve mal birikimi yapanlar; zenginler sınıfı
                                  hurmet-i riba : faizin haram olması
                                  şimal : kuzey
                                  tabaka-i avâm : halk tabakası
                                  vücub-u zekât : zekâtın farz oluşu

                                15 yazı görüntüleniyor - 196 ile 210 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.