• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 211 ile 225 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #788607
    Anonim

      Ben (asm) şu kâinat Hâlıkının meb’usuyum
      06 Nisan 2011 / 00:01
      Günün Risale-i Nur dersi…

      Bismillahirrahmanirrahim

      Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm iddia-yı nübüvvet etmiş, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir fermanı göstermiş ve ehl-i tahkikin yanında bine kadar mu’cizât-ı bâhireyi göstermiştir.1 O mu’cizat, heyet-i mecmuasıyla, dâvâ-yı nübüvvetin vukuu kadar vücutları kat’îdir. Kur’ân-ı Hakîmin çok yerlerinde en muannid kâfirlerden naklettiği sihir isnad etmeleri gösteriyor ki, o muannid kâfirler dahi mu’cizâtın vücutlarını ve vukularını inkâr edemiyorlar. Yalnız, kendilerini aldatmak veya etbâlarını kandırmak için hâşâ sihir demişler.

      Evet, mu’cizât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) yüz tevatür kuvvetinde bir kat’iyeti vardır. Mu’cize ise, Hâlık-ı Kâinat tarafından, onun dâvâsına bir tasdiktir, sadakte hükmüne geçer. Nasıl ki, sen bir padişahın meclisinde ve daire-i nazarında desen ki, “Padişah beni filân işe memur etmiş.” Senden o dâvâya bir delil istenilse, padişah “Evet” dese, nasıl seni tasdik eder. Öyle de, âdetini ve vaziyetini senin iltimasınla değiştirirse, “Evet” sözünden daha kat’î, daha sağlam, senin dâvânı tasdik eder.

      Öyle de, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm dâvâ etmiş ki:

      “Ben, şu kâinat Hâlıkının meb’usuyum. Delilim de şudur ki: Müstemir âdetini, benim dua ve iltimasımla değiştirecek. İşte, parmaklarıma bakınız, beş musluklu bir çeşme gibi akıttırıyor. Kamere bakınız, bir parmağımın işaretiyle iki parça ediyor. Şu ağaca bakınız, beni tasdik için yanıma geliyor, şehadet ediyor. Şu bir parça taama bakınız, iki üç adama ancak kâfi geldiği halde, işte, iki yüz, üç yüz adamı tok ediyor.”

      Ve hâkezâ, yüzer mu’cizâtı böyle göstermiştir.

      Şimdi, şu zâtın delâil-i sıdkı ve berâhin-i nübüvveti, yalnız mu’cizâtına münhasır değildir. Belki, ehl-i dikkat için, hemen umum harekâtı ve ef’âli, ahval ve akvâli, ahlâk ve etvârı, sîret ve sureti, sıdkını ve ciddiyetini ispat eder. Hattâ, meşhur ulema-i Benî İsrailiyeden Abdullah ibni Selâm gibi pek çok zâtlar, yalnız o Zât-ı Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın simasını görmekle,“Şu simada yalan yok;şu yüzde hile olamaz”diyerek imana gelmişler.1

      Çendan muhakkıkîn-i ulema, delâil-i nübüvveti ve mu’cizâtı bin kadar demişler; fakat binler, belki yüz binler delâil-i nübüvvet vardır. Ve yüz binler yolla yüz binler muhtelif fikirli adamlar, o zâtın nübüvvetini tasdik etmişler. Yalnız Kur’ân-ı Hakîmde kırk vech-i i’câzdan başka, nübüvvet-i Ahmediyenin (a.s.m.) bin burhanını gösteriyor.

      Hem madem nev-i beşerde nübüvvet vardır. Ve yüz binler zât, nübüvvet dâvâ edip mu’cize gösterenler gelip geçmişler.2 Elbette, umumun fevkinde bir kat’iyetle, nübüvvet-i Ahmediye (a.s.m.) sabittir. Çünkü, İsâ Aleyhisselâm ve Mûsâ Aleyhisselâm gibi umum resullere nebî dedirten ve risaletlerine medar olan delâil ve evsaf ve vaziyetler ve ümmetlerine karşı muameleler, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmda daha ekmel, daha câmi bir surette mevcuttur.

      Madem hükm-ü nübüvvetin illeti ve sebebi, zât-ı Ahmedîde (a.s.m.) daha mükemmel mevcuttur. Elbette, hükm-ü nübüvvet, umum enbiyadan daha vâzıh bir kat’iyetle ona sabittir. (Mektubat, On Dokuzuncu Mektup)

      1 : Tirmizî, Kıyâme: 42; İbni Mâce, İkame: 174, Et’ıme: 1; Dârîmî, Salât: 156; İsti’zân: 4; Müsned, 5:451.
      2 : Müsned, 5:266; Hatib-i Tebrizî, Mişkâtü’l-Mesâbîh, 3:122; İbnü’l-Kayyım el-Cevzî, Zâdü’l-Meâd (tahkik: el-Arnavud), 1:43-44.

      Bediüzzaman Said Nursi

      SÖZLÜK:

      ahval : haller, davranışlar
      akvâl : sözler
      Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
      berâhin-i nübüvvet : peygamberlik delilleri
      burhan : güçlü delil, kanıt
      çendan : gerçi, her ne kadar
      daire-i nazar : görüş dairesi
      dâvâ : iddia
      delâil-i nübüvvet : peygamberlik delilleri
      delâil-i sıdk : doğrulayıcı deliller
      ef’’âl : fiiller, hareketler
      ehl-i dikkat : dikkat sahipleri
      etvâr : tavırlar, haller
      hâkezâ : bunun gibi
      Hâlık : yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah
      harekât : hareketler
      hile : aldatma
      iltimas : istirham, rica
      kâfi : yeterli
      kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
      kamer : ay
      kat’i : şüphesiz, kesin
      Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
      meb’us : gönderilen, peygamber
      memur etme : görevlendirme
      mu’cizât : mu’cizeler; Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareketler
      muhakkıkîn-i ulema : gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen âlimler
      muhtelif : çeşitli, değişik
      münhasır : mahsus, ait
      müstemir : sürekli, devamlı
      nübüvvet : peygamberlik
      nübüvvet-i Ahmediye : Hz. Muhammed’in peygamberliği
      Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed
      sadakte : “doğru söyledin”
      sıdk : doğruluk
      sima : yüz, çehre
      sîret : ahlâk, karakter
      suret : biçim, dış görünüş
      şehadet : şahitlik, tanıklık
      taam : gıda, yiyecek
      tasdik : doğrulama, onaylama
      ulema-i Benî İsrailiye : İsrailoğullarının (Yahudilerin) âlimleri
      umum : bütün, genel
      vech-i i’câz : mu’cizelik yönü
      Zât-ı Ekrem : çok şeref ve itibar sahibi bir zât olan Hz.Muhammed
      Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
      delâil : deliller
      ekmel : en mükemmel
      envâ-ı kâinat : varlıkların çeşitleri
      envâr-ı hakikat : hakikat nurları
      evsaf : vasıflar
      hakaik : gerçekler, doğrular
      Hâlık : yaratıcı, herşeyi yaratan Allah
      hedâyâ-yı mâneviye : mânevî hediyeler
      hoşâmedî : hoş geldin deme
      hükm-ü nübüvvet : peygamberlik hükmü
      illet : esas sebep, maksat
      kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
      kat’iyet : kesinlik, şüphesizlik
      mazhar : ayna, görünme yeri
      meb’us : gönderilmiş, peygamber
      mecma : toplanma yeri
      mu’cize : Allah’ın izniyle peygamberler tarafından ortaya konulup bir benzerini yapmakta başkalarını aciz ve hayrette bırakan olağanüstü hal ve hareket
      mümessil : temsilci
      mütenevvi : çeşitli
      nebî : peygamber
      nübüvvet-i Ahmediye : Hz. Muhammed’in peygamberliği
      nükte : ince ve anlamlı söz
      padişah-ı zîşân : şanlı padişah
      Resul-i Ekrem : Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed
      risalet : peygamberlik, elçilik
      Sultan-ı Ezel ve Ebed : başlangıç ve sonu olmaksızın, hüküm ve saltanatı ezelden ebede devam eden Sultan, Allah
      vâzıh : açık, âşikar
      yaver-i ekrem : çok değerli, yüksek rütbeli memur
      zât-ı Ahmedî : Peygamberimiz Hz. Muhammed’in zâtı, kişiliği

      #788654
      Anonim

        İhtiyarlık bana ihtar etti ki…
        07 Nisan 2011 / 00:01
        Günün Risale-i Nur dersi…

        atolye3_250x250_n2s1vs2.jpg

        Bismillahirrahmanirrahim
        ALTINCI RİCA
        Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında, Çam dağının tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız, sessiz, yalnız, ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses, rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki: Gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi; öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâp edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi:
        Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden, iman-ı billâh imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etseydi, yine o teselli kâfi gelirdi.
        Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem O var; bizim için herşey var. Madem O var; melâikeleri de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur. Zîşuur ibâdından başka, Onun nuruyla, Onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer, lisan-ı halle bizimle konuşabilirler ve eğlendirirler.
        Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna şehadet eden; ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır. (Lemalar 26. Lema 6.rica)
        Bediüzzaman Said Nursi
        LÜGAT:
        Acz : Güçsüzlük
        Berzah : Kabir Âlemi
        Bilmecburiye : Zorunlu Olarak
        Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
        Cihazat : Cihazlar, Donanım
        Dergâh : Allah’ın Yüce Katı
        Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
        Enîs : Yarattığı Varlıklara Karşı Çok Yakın, Dost Olan Allah
        Eski Said :
        Garibâne : Garip Olarak
        Garip : Yalnız, Kimsesiz
        Gurbet : Gariplik, Yabancılık
        Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
        Hâli : Boş, Issız
        Hâmî : Koruyan, Sahip Çıkan Allah
        Hazîn : Hüzün Veren, Acıklı
        Hüzün : Üzüntü
        İbâd : İbadet Edenler, Kullar
        İhtiyare : Yaşlı Kadın
        İman-I Billâh : Allah’a İman
        İnâyet : Allah’tan Gelen Yardım, İhsan, İyilik
        İnkılâp Etmek : Dönüşmek
        Kâfi : Yeterli
        Kâinat : Evren
        Kerîm : Sonsuz Cömertlik Ve İkram Sahibi Allah
        Kitab-I Âlem : Âlem Kitabı, Kâinat
        Lisan-I Hâl : Hâl Ve Beden Dili
        Makbul : Kabul Edilen
        Mat’ûmât : Yiyecekler
        Medar-I Şefkat : Şefkat Sebebi
        Melâike : Melekler
        Mevcudat : Varlıklar
        Mufarakat : Ayrılık
        Mûnis : Cana Yakın, Dost
        Muzaaf : Katmerli, Kat Kat
        Nimet : Maddî Ve Manevî İhtiyaç Duyulan Şeyler; Yenilip İçilecek Şeyler
        Rahîm : Rahmeti Herşeyi Kuşatan Her Bir Varlığa Ayrı Ayrı Şefkatini Gösteren Allah
        Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
        Rica : Ümit
        Sâni : Herşeyi Mükemmel Ve San’atlı Bir Şekilde Yaratan Allah
        Şefaatçi : Af İçin Aracılık Eden
        Şehadet Eden : Şahitlik, Tanıklık Eden
        Tezâuf Etmek : Katlanarak Artmak
        Ünsiyet : Dostluk, Alışkanlık
        Vahşet : Ürküntü
        Vaziyet : Durum
        Vedûd : Kullarını Çok Seven Ve Şefkat Eden, Kendisine Çok Sevgi Beslenen Allah
        Vücud : Varlık
        Yeni Said :
        Zeval Bulan : Gelip Geçen, Yok Olan
        Zîruh : Ruh Sahibi
        Zîşuur : Şuur Sahibi
        Ziyade : Çok, Fazla

        #788748
        Anonim

          İslam kardeşliğinin uyanışıyla…
          09 Nisan 2011 / 00:01
          Günün Risale-i Nur dersi…

          Bismillahirrahmanirrahim
          Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu.
          Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
          İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
          İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
          İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
          İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
          İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.
          Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi. (İbret alınız)
          (Zaruret yasakları mübah kıldığı gibi zorlukları da kolaylaştır.) korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle câmusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret…
          Hem darb-ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukavemete inkılâp eder; boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte harika bir şecaat…
          Fıtrî meyelan, mukavemet-sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa mâruz bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.
          Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün burudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.
          Bununla beraber imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.
          Birgün olur elbette doğar şems-i hakikat
          Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem? (Sünuhat, Rü’yanın Zeyli)
          Bediüzzaman Said Nursi
          SÖZLÜK:
          ÂH Ü FÎZAR : Ah edip ağlama.
          ÂLEMPESEND : f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
          ÂLİYE : Yüksek, yüce.
          BA’DE HARAB-İL BASRA : Basra harab olduktan sonra. * Mc: İş işten geçtikten sonra.
          BÎÇARE : Çaresiz, zavallı.
          BURÛDET : Soğukluk.
          CÂMUS : Su sığırı. Manda.
          DARB-I MESEL : Atasözü.
          FITRÎ : Doğuştan, yaratılıştan, fıtrata âit ve yaratılışla ilgili.
          GAZAP : Hiddet, öfke, kızgınlık.
          HÂRİKULÂDE : Muhteşem, şaşırtıcı derecede
          HAVF : Korku, korkma.
          HAYR-I MAHZ : Hayrın tâ kendisi; mutlak hayır; tam hayır.
          HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
          HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek.
          IZTIRAR : Mecburiyet, çâresizlik, zor durumda olmak.
          İHMAL : Ehemmiyet vermemek, yapılması gereken bir işi sonraya bırakmak.
          İHZAR : Hazırlamak.
          İNKILÂP : Bir halden diğer bir hâle geçme; değişme, köklü değişim.
          İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
          İSTİHDÂM : Bir işte kullanmak için alıkoyma, çalıştırma, kullanma, hizmet ettirme.
          KÂFİRÂNE : Kâfirce, kâfire yakışır şekilde.
          KAHR : Zorlama, cebr, ezme, mahvetme; Allah’ın şiddetli ve azap verici vasıflarının tecellisi, lütfun zıddı.
          KEFFÂRETÜ’Z-ZÜNÛB : Günahların keffâreti, mü’minlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen hastalık ve musîbetler.
          KESSARE : Çoğaltan. Artıran.
          MÂRUZ : Birşeyin karşısında ve tesiri altında bulunan, uğrama.
          MASLAHAT-I UMÛMİYE : Umûmun kabulü, hoşgörüsü, faydalı bulması.
          MEYELÂN : Bir tarafa eğilmiş, ziyâde meyil gösterme, yönelme.
          MEYL-İ İMBİSAT : Genişleme meyli arzusu.
          MOJİK : Rus köylüleri emperyalizme karşı büyük mücadele vermişler.
          MUKAVEMET : Dayanma, karşı koyma, direnme, direnç.
          MUKAVEMET-SUZ : f. Dayanmayı te’sirsiz hâle koyan. Tahammülsüzlük veren. Mukavemeti kıran.
          MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
          MÜEBBED : Ebedi, sonsuz.
          SİYASET : Memleket idare etme san’atı. Devlet idare tarzı.
          SÜKÛT : Suskunluk, sessizlik.
          ŞECAAT : Hak ve hakîkat yolunda hiçbirşeyden korkmama. Cesâret, öfke duygusunun orta derecesi.
          ŞEDD-İ RAHL : Yolculuğa çıkma.
          ŞEFKAT-İ CİNSİYE : Kendi cinsine duyulan şefkat, muhabbet.
          ŞEHÂMET : Cesaretlilik.
          ŞEMS-İ HAKİKAT : Hakikat güneşi. Gerçeğin tâ kendisi.
          ŞERR-İ MAHZ : Her yönüyle kötü olan.
          TAARRÜF : Karşılıklı tanışma. Kendini hünerleriyle tanıtma.
          TAZAMMUN : İçinde bulundurma, içine alma, ihtivâ etme, muhît olma.
          TEÂVÜN : Yardım etme, yardımlaşma.
          TEŞRİKÜ’L-MESÂİ : Ortak beraber çalışma. Birlikte çalışmak.
          TEVHİD-İ EFKAR : Fikir birliği, ortak akıl.
          UHUVVET-İ İSLÂMİYE : İslâm kardeşliği.
          VÂLİDE : Anne.
          VÂSİA : Genişçe, büyükçe.
          VÂVEYLÂ : Çığlık, feryat, yaygara, bağırma.
          ZEYL : Ek, ilâve, bir şeyin altı, devamı.
          ZULMET-İ ALEM: Alemin karanlığı.
          ZÜNUB : (Zenb. C.) Günahlar. Kabahatlar, suçlar. * (Zeneb. C.) Kuyruklar.

          #788774
          Anonim

            Fırtınalarda birlikteliğinizi bozmayın
            12 Nisan 2011 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi…

            Bismillahirrahmanirrahim
            Aziz, sıddık kardeşlerim,
            Bu şiddetli maddî ve manevi kıştaki ğalâ ve varlık içinde kaht ve derd-i maişet fukaralara ağır basması cihetinde, ekseri fakirü’l-hal olan Risale-i Nur şakirtlerinin bu dehşetli hale karşı sarsılmaları ve tesanütleri bozulması ihtimaliyle ziyade endişe ediyordum.
            Sizler her zamandan ziyade bu fırtınada
            tesanüdünüzü
            ve ittihatınızı
            ve birbirinin kusuruna bakmaması,
            birbirini tenkit etmemesi,
            Risale-i Nur’un vazife-i kudsiye-i imaniyesi hesabına mükellef ve muhtaçsınız.
            Sakın birbirinizden gücenmeyiniz ve tenkit etmeyiniz. Yoksa az bir zaaf gösterseniz, ehl-i nifak istifade edip sizlere büyük zarar verebilirler. Derd-i maişet zaruretine karşı, iktisat ve kanaatle mukabele etmeye zaruret var. Menfaat-i dünyeviye, çok ehl-i hakikati, ehl-i tarikatı dahi bir nevi rekabete sevk ettiği için endişe ederim.
            Risale-i Nur şakirtleri içinde şimdiye kadar bu cihet onları zedelememiş. İnşaallah yine zedelemez. Fakat herkes bir ahlâkta olamaz. Bazıları meşru dairede rahatını istese de, itiraz edilmemeli. Zarurete düşen bir şakirt zekâtı kabul edebilir. Risale-i Nur’un hizmetine hasr-ı vakit eden rükünlere ve çalışanlara zekâtla yardım etmek de Risale-i Nur’a bir nevi hizmettir.
            Hem yardım edilmeli. Fakat hırs ve tamah ve lisan-ı hal ile istemek olmamalı. Yoksa, ehl-i dalâlet ki, hırs ve tamah yolunda dinini feda etmiş; onlar nazarında kıyas-ı binnefs cihetiyle, “Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri dahi, dinini dünyaya âlet ediyorlar” diye çirkin bir ithamla taarruzlarına meydan açar.
            Sizler, ara sıra, İhlâs ve İktisat Lem’alarını ve bazan Hücumat-ı Sitte risalesini mâbeyninizde beraber okumalısınız. Sizin şimdiye kadar fevkalade sebat ve metanet ve tesanüt ve ittifakınız, bu memlekete medâr-ı iftihar olacak ve istikbalini kurtaracak derecededir. Dikkat ediniz, bu yeni fırtına sizin tesanüdünüzü bozmasın. (Kastamonu Lahikası)
            Bediüzzaman Said Nursi
            SÖZLÜK:
            AZÎZ : İzzetli, çok izzetli, mânevî kuvvet ve kudret sahibi mağlûp edilmesi mümkün olmayan ve dâima galip olan mânâsında Allah’ın bir ismi.
            DERD-İ MAÎŞET : Geçim sıkıntısı.
            EHL-İ NİFAK : Münafık (içi dışı bir olmayan) kimseler.
            EKSERÎ : Genellikle, çoğunlukla.
            ENDİŞE : f. Korku. Düşünce. Merak, keder, kuruntu.
            FAKİRÜ’L-HÂL : Muhtaç ve fakirlik içinde olmak.
            FEVKALÂDE : Olağanüstü.
            GALÂ : Pahalılık; bir şeyin haddini aşması.
            HASR-I VAKİT : Vaktini tamamen vermek.
            HÜCUMÂT-I SİTTE : Altı hücum; şeytanın altı hücûm ve desisesini alt üst eden bir Nur Risâlesi.
            İKTİSAT : Tutum, biriktirme. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınma.
            İSTİKBÂLÎ : Geleceğe âit.
            İTHAM : Suçlama.
            İTTİHAD : Birleşmek, birlik, aynı fikirde olmak.
            KAHT : Kıtlık, kuraklık.
            KANAAT : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek, kısmetine râzı olmak; inanç.
            KIYÂS-I BİNNEFS : Kendini, nefsini kıyaslayarak.
            LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi. Vücut dili
            MÂBEYN : Ara; iki şey arası. Sekreterlik. Özel kalem.
            MEDÂR-I İTTİFAK : Birlik ve beraberliğin sebebi.
            MENFAAT : Fayda.
            MEŞRÛ : Helâl, İslâma uygun, haram ve yanlış olmayan.
            METÂNET : Kararlılık, dayanıklılık, sağlamlık.
            MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
            RÜKÜN : Temel, esas.
            SEBAT : Dayanmak, kararlı olmak.
            SIDDIK : Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
            ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
            TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
            TAMAH : (Tımah – Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
            TESÂNÜD : Dayanışma, birbirini destekleme.
            VAZİFE-İ KUDSİYE-İ ÎMÂNİYE : İmânın kıymetli ve temiz pak ve yüce vazifesi.
            ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
            ZARÛRET : İster istemez, çaresiz olarak, ihtiyaç
            ZEKÂT : Malın belli bir miktarını her sene fakirlere dağıtmak.

            #788778
            Anonim

              Kainatın lambası güneş, Rabb’in varlığına şahit
              11 Nisan 2011 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              Yirmi Birinci Pencere
              “Güneş de onlar içinde bir delildir ki, kendisine tayin edilmiş bir yere doğru akıp gider. Bu, kudreti her şeye galip ve ilmi herşeyi kuşatan Allah’ın taktiridir.” (Yasin Sûresi: 38.)
              Şu kâinatın lâmbası olan güneş, kâinat Sâniinin vücuduna ve vahdâniyetine güneş gibi parlak ve nurânî bir penceredir.
              Evet, Manzume-i Şemsiye denilen küremizle beraber on iki seyyâre,
              cirmleri küçüklük büyüklük itibâriyle pekçok muhtelif
              ve mevkîleri uzaklık-yakınlık noktasında pekçok mütefâvit
              ve sürat-i hareketleri çok mütenevvi’ olduğu halde,
              kemâl-i intizam ve hikmet ile ve kemâl-i mîzan ile ve bir sâniye kadar şaşırmayarak, hareketleri ve deveranları ve güneşle câzibe kanunu tâbir edilen bir kanun-u İlâhî ile bağlanmaları, yani onlar imamlarına iktidâları, büyük bir mikyasta, bir azamet-i kudret-i İlâhiyeyi ve vahdâniyet-i Rabbâniyeyi gösterir.
              Çünkü, o câmid cirmleri, o şuursuz büyük kütleleri nihayet derecede intizam ve mîzan-ı hikmet içinde muhtelif şekillerde ve muhtelif mesafelerde, muhtelif hareketlerde döndürmek, istihdam etmek, ne derece bir kudreti ve bir hikmeti ispat ettiğini kıyas et.
              Bu büyük ve ağır işe zerre miktar tesadüf karışsa, öyle bir patlayış verecek ki, kâinatı dağıtacak. Çünkü, bir dakika tesadüf, birisini tevkif etse, mihverinden çıkmasına sebebiyet verir, başkaları ile müsâdeme etmesine yol açar.
              Küre-i arzdan bin defa büyük cirmlerle müsâdemenin ne derece dehşetli olduğunu kıyas edebilirsin.
              Manzume-i Şemsiyenin, yani şemsin, me’mûmları ve meyveleri olan on iki seyyârenin acâibini ilm-i muhît-i İlâhîye havale edip, yalnız gözümüzün önünde seyyâremiz bulunan arza bakıyoruz, görüyoruz ki;
              bu seyyâremiz bir azamet-i şevket-i Rubûbiyeti ve haşmet-i saltanat-ı Ulûhiyeti ve kemâl-i rahmeti ve hikmeti gösterir bir sûrette, güneşin etrafında emr-i Rabbânî ile, Üçüncü Mektubda beyân edildiği gibi, pek büyük bir hizmet için, bir uzun seyr ü seyahat ona ettiriliyor. Bir sefine-i Rabbâniye olarak, acâib-i masnuât-ı İlâhiye ile doldurulmuş ve zîşuur ibâdullaha seyrangâh gibi bir mesken-i seyyar vaziyeti verilmiş. Ve evkât ve hesâbı bildirecek saat akrebi gibi, kamer dahi dakîk hesablarla azîm hikmetlerle ona takılmış; ve o kamere, başka menzillerde, ayrı seyr ü seyahat verilmiş.
              İşte bu mübârek seyyâremizin şu halleri, küre-i arz kuvvetinde bir şehâdetle, bir Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücudunu ve vahdetini ispat eder. Mâdem şu seyyâremiz böyledir; Manzume-i Şemsiyeyi ona kıyas edebilirsin.
              Hem şemse, kendi mihveri üstünde, câzibe denilen mânevî ipleri yumak yaptırmak için, dolap ve çıkrık hükmünde olan güneşi bir Kadîr-i Zülcelâlin emriyle döndürüp, o seyyârâtı o mânevî iplerle bağlayıp tanzim etmek ve güneşi bütün seyyârâtı ile, saniyede beş saatlik bir mesafeyi kestirecek kadar bir süratle, bir tahmine göre Herkül Burcu tarafına veya Şemsü’ş-Şümûs cânibine sevk etmek, elbette Ezel ve Ebed Sultanı olan Zât-ı Zülcelâlin kudretiyle ve emriyledir.
              Güyâ, haşmet-i rubûbiyetini göstermek için, bu emirber neferleri hükmünde olan Manzume-i Şemsiye ordusu ile bir manevra yaptırır.
              Ey kozmoğrafyacı efendi! Hangi tesadüf bu işlere karışabilir?
              Hangi esbâbın eli buna ulaşabilir?
              Hangi kuvvet buna yanaşabilir?
              Haydi sen söyle! Hiç böyle bir Sultan-ı Zülcelâl, aczini gösterip mülküne başkasını karıştırır mı?
              Bâhusus kâinatın meyvesi, neticesi, gâyesi, hulâsası olan zîhayatları başka ellere verir mi? Başkasını müdâhale ettirir mi’?
              Bâhusus o meyvelerin en câmii ve o neticelerin en mükemmeli ve zeminin halîfesi ve o sultanın âyinedar bir misafiri olan insanları başıboş bırakır mı?
              Ve onları tabiata ve tesadüfe havale edip, haşmet-i saltanatını hiçe indirir mi, kemâl-i hikmetini sukut ettirir mi? (Sözler, 33. Söz, 21. Pencere)
              Bediüzzaman Said Nursi
              SÖZLÜK:
              ACAİB : (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
              AZAMET : Büyüklük.
              BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
              CÂNİB : Yan, yön, cihet, taraf.
              CÂZİBE : Çekme kuvveti, çekicilik.Gravitasyon kuvveti.
              CİRM : Hacim, vücut, kütle, yıldız, gök cismi.
              DEVERAN : Dönmek, dolaşmak, devretmek.
              DOLAP : (C.: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine.
              ESBÂB : Sebepler.
              EVKAT : Vakitler.
              HAŞMET-İ SALTANAT-I İLÂHİYE : İlâhî saltanatın ihtişâmı, büyüklüğü.
              İBÂDULLAH : Allah’a ibâdet edenler.
              İLM-İ MUHİT : Geniş ve her tarafı kuşatıcı ilim.
              İSTİHDÂM : Bir işte kullanmak için alıkoyma, çalıştırma, kullanma, hizmet ettirme.
              KAMER : Ay.
              KEMÂL-İ İNTİZAM : Tam düzen, mükemmel intizam.
              KÜRE : Yuvarlak cisim. Dünya
              MANEVRA : Tatbikat, gösteri.
              MANZÛME-İ ŞEMSİYE : Güneş Sistemi.
              MASNUÂT-I İLÂHİYE : Allah’ın sanatlı olarak yarattığı varlıklar.
              ME’MUM : İmama uyan kimse. İlerdekine uyan.
              MENZİL : Ev, oda, yer, mekân, durak.
              MESKEN : Konut, kalınan, oturulan yer.
              MİHVER : Yörünge. Eksen. Arzın dönmesiyle çizdiği hayâli hat.
              MİZÂN-I HİKMET : Hikmet terâzisi, faydalılık ölçüsü.
              MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
              MÜSÂDEME : Çarpışma, vuruşma, birbirine çarpma.
              MÜTEFÂVİT : Çeşitli, farklı.
              MÜTENEVVİ’ : Çeşit çeşit, muhtelif, çeşitli, değişik, türlü türlü.
              RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
              SÂNİ : Herşeyi sanatla yaratan Allah.
              SEFİNE-İ RABBÂNİYE : Bütün varlıkları terbiye ve idâre eden Cenâb-ı Hakk’ın gemisi.
              SEYR Ü SEYAHAT : Gezip dolaşmak ve ibret alarak bakmak.
              SEYRANGÂH : Gezinti yeri, gezilecek yer seyredilecek yerler, muhteşem manzaralı yerler.
              SEYYAR : Bir yerde durmayıp yer değiştiren; sâbit ve devamlı olmayan.
              SEYYARE : Gezegen. Bir yerde durmayıp yer değiştiren; sâbit ve devamlı olmayan.
              ŞEMS : Güneş.
              ŞEMSÜ’Ş-ŞÜMÛS : Güneşlerin güneşi. Pekçok seyyarenin etrafında döndüğü veya ona doğru gittiği en büyük yıldız.
              ŞEVKET : Kudret ve kuvvetten gelen büyüklük, padişaha mahsus heybet ve saltanat.
              TEVKİF : Hapsetmek, durdurmak.
              VAHDÂNİYET : Allah’ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
              VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
              ZÎŞUUR : Akıl, şuur sâhibi.

              #788864
              Anonim

                Neden dünyanın küçük meselelerini takip ediyoruz?
                13 Nisan 2011 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Azîz kardeşlerim, siz katî biliniz ki, Risâle-i Nur ve şâkirtlerinin meşgul olduklan vazife rûy-i zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür.
                Onun için, dünyevî merakâver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyve’nin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz, kuvve-i mâneviyeniz kırılmasın.
                Evet, ehl-i dünyanın bütün muazzam meseleleri, fânî hayatta zâlimâne olan düstur-u cidâl dairesinde gaddarâne, merhametsiz ve mukaddesât-ı dîniyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader-i İlâhî, onların o cinâyetleri içinde, onlara bir mânevî cehennem veriyor.
                Risâle-i Nur ve şâkirtlerinin çalıştıkları ve vazifedar olduklan fânî hayata bedel, bâkî hayata perde olan ölümü ve hayat-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gâyet dehşetli ecel celladının hayat-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i îmânın saadet-i ebediyelerine birer vesîle olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde katî ispat etmektedir; şimdiye kadar o hakîkati göstermişiz.
                Elhâsıl, ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücâdele ediyorlar.
                Bizler, ölüme karşı nûr-u Kur’ân ile cidâlde onların en büyük meselesi (muvakkat olduğu için) bizim meselemizin en küçüğüne (bekâya baktığı için) mukâbil gelmiyor. Mâdem onlar dîvânelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenezzül edip karışmıyorlar;
                biz, neden, kudsî vazifemizin zararına, onların küçük meselelerini merakla takip ediyoruz?
                Bu âyet “Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez.” (Mâide Sûresi: 105.) ve usûl-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan “Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez. Sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayasınız…” düsturun mânâsı, “Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz. Ona şefkat edip acınmaz.”
                Mâdem bu âyet ve bu düstur, bizi zarara bilerek râzı olanlara acımaktan menediyor, biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri mâlâyânî bilip, vaktimizi zâyi etmemeliyiz. (Emirdağ Lâhikası-I)
                Bediüzzaman Said Nursi
                SÖZLÜK:
                BÂKÎ : Ebedî, dâimî, sonu gelmez, ölmez, sonsuz.
                CELLÂD : İdâma mahkûm olanları îdam etmekle vazifeli şahıs.
                CİDÂL : Sözle mücâdele, ateşli konuşma; muhârebe; cenk; kavga, mücadele, çarpışma, çekişme.
                DÜSTUR-U CİDAL : Çarpışma kaidesi. Sürekli çarpışma.Hayat bir mücadeledir kuralı.
                ECEL : Her mahlûkun ve canlının Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti.
                EHL-İ DALÂLET : Doğru ve hak yoldan sapanlar, îmân ve İslâmdan çıkmış olanlar.
                ELHÂSIL : Kısacası, netice olarak, özetle.
                FÂNÎ : Geçiçi, sonu olan, son bulan
                FÜTUR : Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
                GADDARÂNE : Zâlimcesine, hiddet ederek.
                HASRETMEK : Bir şeyi içine almak. Yalnız birşeye mahsus kılmak.
                HİDÂYET : Doğru inanç ve yaşayış üzere olmak.
                KATÎ : Kesin.
                KUVVE-İ MÂNEVÎ : Mânevî kuvvet. Moral gücü.
                MÂLÂYÂNÎ : Mânâsız, faydasız, boş şey.
                MERAKÂVER : Merak verici, düşündürücü.
                MESÂİL : Meseleler.
                MEŞGUL : (Şugl. den) Bir işle uğraşan. * Dalgın. * Doldurulmuş, tutulmuş, işgal olunmuş.
                MUAZZAM : Büyük, iri, kos koca.
                MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                MUKADDESÂT-I DİNİYE : Dînen kudsî ve kusursuz sayılan şeyler.
                MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
                PERESTİŞKÂR : İbâdet edercesine seven, çok ileri sevgi ve hürmet besleyen.
                RÛY-İ ZEMİN : Yeryüzü.
                ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
                USÛL-Ü İSLÂMİYET : İslâmiyetin prensipleri, usûlleri.
                VAZİFE-İ BÂKİYE : Daimi vazifeler.
                ZÂYİ : Elden çıkan, kaybolan, zarar, ziyan, kayıp.

                #788940
                Anonim

                  İnsanın kabiliyetleri, baki aleme bakıyor
                  14 Nisan 2011 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi…

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Ey Rahmânürrahîm, ey Sâdıku’l-Va’di’l-Emîn, Ey Mâlik-i Yevmiddîn,
                  Senin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmının tâlimiyle ve Kur’ân-ı Hakîminin irşadıyla anladım ki:
                  Madem kâinatın en müntehap neticesi hayattır. Ve hayatın en müntehap hülâsası ruhtur. Ve zîruhun en müntehap kısmı zîşuurdur. Ve zîşuurun en camii insandır. Ve bütün kâinat ise hayata musahhardır ve onun için çalışıyor.
                  Ve zîhayatlar zîruhlara musahhardır; onlar için dünyaya gönderiliyorlar. Ve zîruhlar insanlara musahhardır; onlara yardım ediyorlar.
                  Ve insanlar fıtraten Hâlıkını pek ciddî severler ve Hâlıkları onları hem sever, hem kendini onlara her vesile ile sevdirir. Ve insanın istidadı ve cihazat-ı mâneviyesi, başka bir bâki âleme ve ebedî bir hayata bakıyor.
                  Ve insanın kalbi ve şuuru, bütün kuvvetiyle beka istiyor ve lisanı, hadsiz dualarıyla beka için Hâlıkına yalvarıyor.
                  Elbette ve herhalde, o çok seven ve sevilen ve mahbub ve muhib olan insanları dirilmemek üzere öldürmekle, ebedî bir muhabbet için yaratmış iken, ebedî bir adâvetle gücendirmek olamaz ve kâbil değildir. Belki, başka bir ebedî âlemde mes’udâne yaşaması hikmetiyle, bu dünyada çalışmak ve onu kazanmak için gönderilmiştir.
                  Ve insana tecellî eden isimlerin, bu fâni ve kısa hayattaki cilveleriyle âlem-i bekada onların aynası olan insanların, ebedî cilvelerine mazhar olacaklarına işaret ederler.
                  Evet, ebedînin sâdık dostu ebedî olacak. Ve bâkinin âyine-i zîşuuru bâki olmak lâzım gelir.
                  Hayvanların ruhları bâki kalacağını ve hüdhüd-ü Süleymanî (a.s.) ve Neml’i ve Nâka-i Salih (a.s.) ve kelb-i Ashâb-ı Kehf gibi bazı efrad-ı mahsusa hem ruhu, hem cesediyle bâki âleme gideceği ve her bir nevin, arasıra istimâl için cesedi bulunacağı, rivâyet-i sahihadan anlaşılmakla beraber; hikmet ve hakikat, hem rahmet ve rubûbiyet öyle iktiza ederler. (Şualar)
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  SÖZLÜK:
                  ADÂVET : Düşmanlık, kin.
                  ÂLEM : Dünya, kâinat,evren.
                  ÂLEM-İ BEKA : Sonsuzluk âlemi.
                  ÂYİNE-İ ZÎŞUUR : Şuurluca âyinedarlık, şuurlu bir âyine.
                  BÂKÎ : Ebedî, dâimî, sonu gelmez, ölmez, sonsuz.
                  CÂMÎ : Kapsayıcı;birçok şeyle alâkalı olan; toplayan ve ihtivâ eden.
                  CİHÂZÂT-I MÂNEVİYE : Mânevî organlar; hisler ve duygular.
                  CİLVE : Görünme, akis, yansıma; Allah’ın isimlerinin varlıklar üzerinde aksederek görünmesi.
                  EBEDÎ : Sonsuz, sonsuzla ilgili, bitmeyen.
                  EFRÂD-I MAHSUSA : Seçilmiş fertler, ayrı bir özelliğe sahip olanlar, peygamberler.
                  FITRATEN : Yaratılış olarak, yaratılış bakımından.
                  HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
                  HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
                  HULÂSA : Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
                  HÜDHÜD-Ü SÜLEYMÂNÎ : Hz. Süleyman (a.s.) zamanında, Hicaz ile Yemen arasında bulunan ve Sabâ denilen ülkede kraliçe olan ve güneşe tapan Belkıs ile Süleyman (a.s.) arasında haberleşmeye vesile olan kuşun ismi.
                  İRŞAD : Doğru yolu gösterme; gafletten uyandırıp hidâyet yolunu gösterme.
                  İSTİDÂT : Kabiliyet, yetenek.
                  İSTİMÂL : Kullanma.
                  KÂİNAT : Allah’ın dışında var olan herşey, bütün varlıklar, EVREN
                  KELB-İ ASHÂB-I KEHF : Ashab-ı Kehf’in Kıtmir isimli köpeği.
                  MAHBÛB : Sevgili, sevilen, muhabbet edilen.
                  MÂLİK-İ YEVMİDDÎN : Âhiret gününün sahibi.
                  MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
                  MES’UDÂNE : Mutlu bir şekilde, saadet içerisinde.
                  MUHİB : Seven, hayrı isteyen, muhabbet eden.
                  MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
                  MÜNTEHAP : Seçilmiş.
                  NÂKA-İ SÂLİH : Hz. Salih’in (a.s.) devesi.
                  NEML : Karınca.
                  RAHMÂNÜ’R-RAHÎM : Cenâb-ı Hakk’ın yarattıklarını şefkatiyle beslemesi, koruması ve merhamet etmesi vasfı.
                  RİVÂYET-İ SAHÎHA : Senet ve delillerle sabit, şüphesiz, doğru rivâyet.
                  RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
                  SÂDIKU’L-VA’Dİ’L-KERÎM : Verdiği sözü yerine getiren ve çok cömertlik olan Cenâb-ı Hak.
                  TÂLİM : Öğretme, yetiştirme, eğitme.
                  TECELLÎ : Görünme, bilinme; Allah’ın herbir isminin mânâsını icrâ etmesi; Allah’ın Rezzak ismiyle rızık vermesi, Muhyî ismiyle diriltmesi, Şâfi ismiyle hastalara şifâ vermesi gibi.
                  VESÎLE : Sebep, vasıta, fırsat, bahane.
                  ZÎRUH : Ruh sahibi, canlı.
                  ZÎŞUUR : Akıl, şuur sâhibi.

                  #788976
                  Anonim

                    İhlas Risalesi 15 günde bir okunmalı
                    15 Nisan 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi…

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
                    b424.gif-1-
                    b700.gif -1-
                    b701.gif -2-
                    b702.gif -3-
                    b703.gif -4-
                    EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
                    Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
                    en büyük bir kuvvet,
                    en makbul bir şefaatçi,
                    en metin bir nokta-i istinad,
                    en kısa bir tarik-i hakikat,
                    en makbul bir duâ-i mânevî,
                    en kerametli bir vesile-i makasıd,
                    en yüksek bir haslet,
                    en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
                    Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
                    b704.gif (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
                    Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
                    Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm b705.gif (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
                    İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
                    BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
                    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
                    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
                    İKİNCİ DÜSTURUNUZ
                    Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
                    Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
                    Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
                    İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
                    Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
                    Bu sırrın sırrı şudur ki:
                    Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
                    ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                    Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
                    Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
                    Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
                    Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
                    Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
                    Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
                    Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, b706.gif (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
                    DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                    Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
                    Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
                    Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
                    Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
                    Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                    Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
                    CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
                    CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
                    Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
                    DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                    DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
                    ENÂNİYET : Benlik, gurur.
                    ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                    ESBÂB : Sebepler.
                    FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
                    FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
                    FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
                    FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
                    Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
                    Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
                    HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
                    HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
                    Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
                    HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
                    HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
                    HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
                    Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
                    HILLET : Samimî dost.
                    Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
                    HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
                    HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
                    HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
                    Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
                    HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
                    ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
                    İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
                    İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
                    İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
                    İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
                    İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
                    İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
                    İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
                    İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
                    İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
                    KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
                    KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
                    Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
                    KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
                    LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
                    Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
                    MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
                    Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
                    MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
                    Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
                    MÂNİ : Engel.
                    Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
                    MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
                    Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
                    MES’UL : Sorumlu.
                    MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                    MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
                    MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
                    Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
                    MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                    Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
                    Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
                    MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
                    MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
                    MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
                    Müteallikât: İlgili, alakalı.
                    NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
                    NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
                    NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
                    Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
                    Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
                    Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
                    RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
                    SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
                    SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
                    Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
                    SAVLET : Saldırı.
                    SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
                    Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
                    SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
                    SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                    ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
                    ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
                    ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
                    TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
                    Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
                    Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
                    TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
                    TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
                    TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
                    TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                    Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                    TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
                    TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
                    Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
                    Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
                    Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
                    Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                    Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                    UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
                    UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
                    Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
                    UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
                    Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
                    ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
                    Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
                    Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
                    VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
                    VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
                    Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
                    ZİYÂDE : Fazla, çok.

                    #789047
                    Anonim

                      Gıybet, mesut bir ailenin hayatını mahveder
                      16 Nisan 2011 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât Sûresi, 49:12)
                      Gıybet şu âyetin kat’î hükmüyle nazar-ı Kur’ân’da gayet menfur ve ehl-i gıybet, gayet fena ve alçaktırlar. Gıybetin en fena ve en şenîi ve en zâlimâne kısmı, kazf-i muhsanât nev’idir. Yani, gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen bir insan, bir erkek veya kadın hakkında zinâ isnat etmek, en şenî bir günah-ı kebâir ve en zâlimâne bir cinayettir, hayat-ı içtimâiye-i ehl-i imanı zehirlendirir bir hıyanettir, mesut bir ailenin hayatını mahveden bir gadirdir.
                      Evet, Sûre-i Nur bu hakikati o kadar şiddetle göstermiş ki, vicdan sahibini titretiyor ve tüylerini ürperttiriyor.
                      “Onu işittiğinizde, ‘Bunu söylemek bize yakışmaz. Hâşâ, bu büyük bir iftiradır’ demeniz gerekmez miydi?” (Nur Sûresi, 24:16)
                      şiddetle ferman ediyor ve diyor ki: Gözüyle görmüş dört şahidi gösteremeyen, merdûdü’ş-şehadettir; ebedî şehadetlerini kabul etmeyiniz. Çünkü yalancıdırlar. Acaba böyle kazfe cesaret eden hangi adam var ki, gözüyle görmüş dört şahidi gösterebilir? Kur’ân-ı Hakîm bu şartı koşturmakla, “Böyle şeylerde şakk-ı şefe etmeyiniz, bu kapıyı kapayınız demektir.”
                      “İman edenler arasında çirkin söz ve hareketlerin yayılmasından hoşlananlar…” (Nur Sûresi, 24:19.) tehdidiyle, öyleleri münafık gibi ehl-i imanın hayat-ı içtimâiyelerini böyle işâalarla ifsad ediyorlar, ifade ediyor.
                      Ve bilhassa böyle gıybet ehl-i namus ve ehl-i haysiyet hakkında olsa ve bilhassa ehl-i ilim hakkında olsa ve bilhassa akıldan hariç bir tarzda olsa…
                      Meselâ, namuslu bir zât, kendi gayet yakışıklı, bir cihetle mükemmel ve ailesine kemâl-i itimadı olduğu halde, hiçbir cihetle ona mukabil gelemeyen ve onun hizmetkârı hükmünde ve ona nispeten çirkince bir insan ve dünyada onların içtimâını hiçbir fıtrat ve vicdan kabul etmediği bir surette, o biçare ailesini o suretle gıybet etmek, bu nevi gıybetin en şenîidir.
                      Böyle eşne’ gıybetin sebebi, olsa olsa, insanın dest-i ihtiyarında olmayan bir muhabbet vasıtasıyla, yine kadınların kıskançlığından ve habbeyi kubbe görüp ve kendi iffetini göstermekle başkasını ittiham etmek nev’inden bu nevi şayialar meydan alıyorlar. Bu işâadan tevbe etsinler; yoksa kahr-ı İlâhî gelmesi kaviyen memuldür. Öyle iftira edenler, böyle iftiraya maruz kalacakları, cezâ-yı amelleri olmak ihtimalini düşünsünler! (Barla Lahikası)
                      Bediüzzaman Said Nursî
                      SÖZLÜK:
                      Bahis : Konu
                      Cihet : Şekil, Yön
                      Ebedî : Sonsuza Dek, Hiçbir Zaman
                      Ehl-İ Gıybet : Gıybet Eden, Arkadan Çekiştiren Kimseler
                      Ehl-İ Haysiyet : Haysiyet, İtibar Ve Şeref Sahipleri
                      Ehl-İ İlim : İlim Ehli, Âlimler
                      Ehl-İ İman : Allah’a İnanan
                      Ehl-İ Namus : Namus Sahibi
                      Ferman Etme : Buyurma, Emretme
                      Gadir : Zulüm, Acımasızlık
                      Gayet : Çok
                      Gıybet : Bir Kimsenin Arkasından Hoşlanmayacağı Şekilde Konuşma, Çekiştirme
                      Günah-I Kebâir : Büyük Günahlar
                      Hâtime : Sonuç, Son Bölüm
                      Hayat-I İçtimâiye : Sosyal Hayat
                      Hayat-I İçtimâiye-İ Ehl-İ İman : Mü’minlerin Toplumsal Hayatı
                      Hıyanet : Hainlik, İhanet
                      İfsad Etme : Bozma
                      İsnat : Dayandırma
                      İşâa Etme : Yayma, Duyurma
                      Kat’î : Kesin
                      Kazf : İftira
                      Kazf-İ Muhsanât : Temiz Ve Namuslu Birisini Zina İle Suçlama, İftira Etme
                      Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
                      Mahveden : Yok Eden, Harap Eden
                      Menfur : Nefret Edilen
                      Merdûdü’ş-Şehadet : Şahitliği Kabul Edilmeyen
                      Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
                      Nazar-I Kur’ân : Kur’ân’ın Nazarı, Bakış Tarzı
                      Nev’i : Çeşit, Tür
                      Sûre-İ Nur : Kur’ân’ın 24. Sûresi Olan Nur Sûresi
                      Şakk-I Şefe : Ağzını Açıp Konuşma
                      Şehadet : Şahidlik, Tanıklık
                      Şenî : Kötü, Çirkin, Alçakça
                      Zâlimâne : Zâlimce
                      Zeyl : İlâve, Ek

                      #789121
                      Anonim

                        Habibullah’ın Sünnet-i Seniyyesine uymak…
                        18 Nisan 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        BEŞİNCİ NÜKTE
                        De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin. (Al-i İmrân Sûresi: 31.)
                        Ayet-i azîmesi, ittibâ-ı sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor. Evet, şu âyet-i kerime, kıyâsât-ı mantıkıye içinde, kıyas-ı istisnâî kısmının en kuvvetli ve kat’î bir kıyasıdır. Şöyle ki:
                        Nasıl mantıkça kıyas-ı istisnâî misali olarak deniliyor: “Eğer güneş çıksa gündüz olacak.” Müsbet netice için denilir: “Güneş çıktı. Öyleyse netice veriyor ki, şimdi gündüzdür.” Menfi netice için deniliyor: “Gündüz yok. Öyleyse netice veriyor ki, güneş çıkmamış.” Mantıkça, bu müsbet ve menfi iki netice katîdirler.
                        Aynen böyle de, şu âyet-i kerime der ki: Eğer Allah’a muhabbetiniz varsa, Habibullaha ittibâ edilecek. İttibâ edilmezse, netice veriyor ki, Allah’a muhabbetiniz yoktur. Muhabbetullah varsa, netice verir ki, Habibullahın Sünnet-i Seniyyesine ittibâı intaç eder.
                        Evet, Cenâb-ı Hakka İmân eden, elbette Ona itaat edecek. Ve itaat yolları içinde en makbulü ve en müstakimi ve en kısası, bilâşüphe, Habibullahın gösterdiği ve takip ettiği yoldur.
                        Evet, bu kâinatı bu derece in’âmât ile dolduran Zât-ı Kerîm-i Zülcelâl, zîşuurlardan o nimetlere karşı şükür istemesi, zarurî ve bedihîdir. Hem bu kâinatı bu kadar mucizât-ı san’atla tezyin eden o Zât-ı Hakîm-i Zülcelâl, elbette, bilbedâhe, zîşuurlar içinde en mümtaz birisini Kendine muhatap ve tercüman ve ibâdına mübelliğ ve imam yapacaktır.
                        Hem bu kâinatı had ve hesaba gelmez tecelliyât-ı cemal ve kemâlâtına mazhar eden o Zât-ı Cemîl-i Zülkemal, elbette, bilbedâhe, sevdiği ve izharını istediği cemal ve kemal ve esmâ ve san’atının en câmi ve en mükemmel mikyas ve medarı olan bir zâta, herhalde en ekmel bir vaziyet-i ubudiyeti verecek ve onun vaziyetini sairlerine numune-i imtisal edip herkesi onun ittibâına sevk edecek. Tâ ki o güzel vaziyeti başkalarında da görünsün.
                        Elhasıl: Muhabbetullah, Sünnet-i Seniyyenin ittibâını istilzam edip intaç ediyor. Ne mutlu o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeye ittibâından hissesi ziyade ola. Veyl o kimseye ki, Sünnet-i Seniyyeyi takdir etmeyip bid’alara giriyor. (Lemalar, 11. Lema)
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        SÖZLÜK:
                        BEDİHÎ : Ap açık, belli.
                        BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                        BİLÂŞÜPHE : Şüphesiz.
                        BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
                        CÂMÎ : Kapsayıcı;birçok şeyle alâkalı olan; toplayan ve ihtivâ eden.
                        CENÂB-I HAK : Allah.
                        EKMEL : Kusursuz, en mükemmel, olgun, tam.
                        ESMÂ : Adlar, nâmlar, isimler.
                        HABÎBULLAH : Allah’ın en sevdiği Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).
                        İBÂD : Kullar.
                        İN’AMÂT : Nîmetlendirmeler, yiyecek, içecek ve rızık vermeler.
                        İNTÂC : Netice verme, doğurma.
                        İSTİLZAM : Gerektirmek, lüzumlu kılmak.
                        İTTİBÂ : Uyma, tâbî olma, arkasından gitme.
                        İTTİBÂ-I SÜNNET : Peygamberimizin (a.s.m.) sünnetine uyma.
                        İZHÂR : Ortaya koymak, açığa çıkarmak, göstermek.
                        KIYÂSAT-I MANTIKIYE : Mantık ölçüleri, kıyaslamaları.
                        KIYÂS-I İSTİSNAÎ : Neticesi veya zıddı bizzat kendisinde zikredilen kıyas. Mesela, # Eğer bu cisim ise, yer kaplar.# gibi.
                        MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli
                        MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
                        MENFÎ : Nefyedilmiş, noksan, negatif, müsbetin zıddı, olumsuz.
                        MİKYAS : Ölçek, kıyas edecek âlet, ölçü âleti, ölçü.
                        MU’CİZÂT-I SANAT : Sanat mu’cizeleri.
                        MUHABBET : Sevgi, sevmek.
                        MUHATAP : Söyleyeni dinleyen, kendisine hitap edilen.
                        MÜBELLİĞ : Tebliğ eden, bildiren.
                        MÜMTAZ : Seçkin, üstün.
                        MÜSBET : Olumlu, uygun, yapılması memnuniyet veren, pozitif.
                        MÜSTAKÎM : İstikamette giden, doğru yolda olan.
                        NÜMÛNE-İ İMTİSÂL : Örnek alınacak model.
                        SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
                        SÜNNET-İ SENİYYE : Peygamberimizin (a.s.m.) sözlerine, emirlerine ve hareketlerine dâir en yüksek ve kıymetli haller, tavırlar, hareket düsturları.
                        TECELLİYÂT : Tecellîler, görüntüler.
                        TERCÜMAN : Tercüme eden, çeviren.
                        TEZYİN : Süslemek, donatmak, bezemek.
                        VAZİYET-İ UBÛDİYET : Kulluk, ibâdet vaziyeti, tarz ve hareketi.
                        VEYL : Yazıklar olsun
                        ZARÛRÎ : Mecburî, vazgeçilmez, karşılanması zorunlu ihtiyaç.
                        ZÂT-I CELÎL-İ ZÜLCEMÂL : Sonsuz güzellik sahibi ve sonsuz büyük olan Allah.
                        ZÂT-I HAKÎM : Hikmetle iş gören zât.
                        ZÂT-I KERÎM : Kerîm ve cömert olan Zât; Allah.
                        ZÎŞUUR : Akıl, şuur sâhibi. Bilinçli.
                        ZÜLCELAL : Sonsuz büyüklük, haşmet, ululuk, yücelik ve haşmet sahibi olan Allah.

                        #789274
                        Anonim

                          Günün Risale-i Nur dersi…
                          Bismillahirrahmanirrahim
                          MERAKLI SUAL

                          Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum.

                          Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:

                          Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner.

                          Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.

                          Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet,
                          ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır.

                          Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok. (Lemalar, 16. Lema)

                          Bediüzzaman Said Nursi
                          LÜGAT:
                          Âciz : Güçsüz, Elinden Bir Şey Gelmeyen
                          Âsâyiş : Düzen
                          Bid’a : Dinde Olmayıp Sonradan Dine Zarar Verecek Şekilde Ortaya Çıkan Şey
                          Çare-İ Yegâne : Tek Çare
                          Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
                          Def’ : Ortadan Kaldırma, Yok Etme
                          Ecnebî : Yabancı
                          Ehl-İ Dünya : Dünyaya Dalıp, Âhireti Düşünmeyenler
                          Ehl-İ İslâm : Müslümanlar
                          Fena : Kötü, Çirkin
                          Ferec : Tasa Ve Sıkıntıdan Kurtulma, Ferahlık
                          Fütuhat : Fetihler, Zaferler
                          Galebe Çalmak : Üstün Gelmek
                          Hakikî : Asıl, Gerçek
                          Hamiyet-İ İslâmiye : İslâmiyetin Temel Değerlerini Koruma Duygusu Ve Gayreti
                          Islah Olmak : Düzelme, İyileşme
                          İhyâ : Canlandırma, Kuvvetlendirme
                          İman : İnanç
                          İngiliz :
                          İnkılâp : Dönüşme
                          İtalya :
                          Kâfi Gelmek : Yeterli Olmak
                          Kâfir : Allah’ı Veya Allah’ın Bildirdiği Kesin Olan Bir Şeyi İnkâr Eden Kimse
                          Kuvve-İ Mâneviye : Mânevî Güç, Moral
                          Küfür : İnkâr
                          Lehinde : Tarafında
                          Maddî Cihad : Din Uğrunda Mal Ve Canla Mücadele
                          Medar : Dayanak Noktası
                          Menba : Kaynak
                          Muhtasar : Kısa, Özet
                          Mukteza : Bir Şeyin Gereği
                          Mübtedi’ : Bid’at Ortaya Atanlar, Bid’alara Taraftar Olanlar
                          Mühim : Önemli
                          Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
                          Mürted : Dinden Dönen
                          Nifak : Münafıklık, İkiyüzlülük
                          Nokta-İ İstinad : Dayanak Noktası
                          Sed Çekmek : Engel Olunmak
                          Suret : Biçim, Şekil
                          Sürur : Mutluluk
                          Şeâir-İ İslâmiye : İslâmiyete Sembol Olmuş İş Ve İbâdetler
                          Tarafgirlik : Taraftarlık
                          Tecavüzat : Tecavüzler, Saldırılar
                          Tehyiç Etmek : Harekete Geçirmek

                          #789287
                          Anonim

                            Sünnet-i Seniyye’nin mertebeleri vardır

                            19 Nisan 2011 / 00:01

                            Günün Risale-i Nur dersi…

                            Bismillahirrahmanirrahim

                            ALTINCI NÜKTE

                            Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: “Her bid’at dalâlettir ve her dalâlet Cehennem ateşindedir.” (Müslim)

                            Yani, “Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim.” (Mâide Sûresi: 5:3.)

                            Sırrıyla, kavaid-i Şeriat-ı Garrâ ve desâtir-i Sünnet-i Seniyye tamam ve kemâlini bulduktan sonra, yeni icadlarla o düsturları beğenmemek veyahut-hâşâ ve kellâ-nâkıs görmek hissini veren bid’aları icad etmek dalâlettir, ateştir.

                            Sünnet-i Seniyyenin merâtibi var.

                            Bir kısmı vâciptir, terk edilmez. O kısım, Şeriat-ı Garrâda tafsilâtıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır, hiçbir cihette tebeddül etmez.

                            Bir kısmı da nevâfil nevindendir. Nevâfil kısmı da iki kısımdır:

                            Bir kısmı, ibadete tâbi Sünnet-i Seniyye kısımlarıdır. Onlar dahi şeriat kitaplarında beyan edilmiş; onların tağyiri bid’attır.

                            Diğer kısmı, “âdâb” tabir ediliyor ki, Siyer-i Seniyye kitaplarında zikredilmiş. Onlara muhalefete bid’a denilmez; fakat âdâb-ı Nebevîye bir nevi muhalefettir ve onların nurundan ve o hakikî edepten istifade etmemektir.

                            Bu kısım ise, örf ve âdât, muamelât-ı fıtriyede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tevatürle malûm olan harekâtına ittibâ etmektir. Meselâ, söylemek âdâbını gösteren ve yemek ve içmek ve yatmak gibi hâlâtın âdâbının düsturlarını beyan eden ve muaşerete taallûk eden çok sünnet-i seniyyeler var. Bu nevi sünnetlere “âdâb” tabir edilir. Fakat o âdâba ittibâ eden, âdâtını ibadete çevirir. O âdâbdan mühim bir feyiz alır. En küçük bir âdâbın mürââtı, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı tahattur ettiriyor, kalbe bir nur veriyor.

                            Sünnet-i Seniyyenin içinde en mühimi, İslâmiyet alâmetleri olan ve şeâire de taallûk eden sünnetlerdir. Şeâir, adeta hukuk-u umumiye nev’inden, cemiyete ait bir ubudiyettir. Birisinin yapmasıyla o cemiyet umumen istifade ettiği gibi, onun terkiyle de umum cemaat mes’ul olur. Bu nevi şeâire riyâ giremez ve ilân edilir. Nafile nev’inden de olsa, şahsî farzlardan daha ehemmiyetlidir. (Lemalar, 11. Lema)

                            Bediüzzaman Said Nursi
                            SÖZLÜK:
                            FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
                            KAVÂİD-İ ŞERİAT-I GARRÂ : Büyük İslâm Şeriatının kaideleri, prensipleri.
                            DESÂTİR-İ SÜNNET-İ SENİYE : Hz. Peygamberin (a.s.m.) sünnetinin kaideleri, prensipleri.
                            KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
                            İCAD : İslami olmayan yenilikler ve kurallar koymak.
                            HÂŞÂ VE KELLÂ : Asla ve katiyen olmaz. Asla öyle değil.
                            NÂKIS : Noksan, eksik, tamam olmayan.
                            BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                            DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                            SÜNNET-İ SENİYYE : Peygamberimizin (a.s.m.) sözlerine, emirlerine ve hareketlerine dâir en yüksek ve kıymetli haller, tavırlar, hareket düsturları.
                            MERÂTİB : Mertebeler, dereceler.
                            VÂCİP : Yerine getirilmesi Müslüman için gerekli ve borç olup, yapılmadığı takdirde büyük günah olan İlâhî emir.
                            ŞERİAT-I GARRÂ : Parlak din; İslâmiyet.
                            TAFSİLÂT : Açıklamalar, etraflı bilgiler, izahlar.
                            BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
                            MUHKEMÂT : Sağlam ve kuvvetli hükümlerdir.
                            TEBEDDÜL : Yenilenme, değişme.
                            NEVÂFİL : Nâfile ibâdetler.
                            TAĞYİR : Bozarak değiştirme, başkalaştırma.
                            BİD’AT : (Bid’a) Sonradan çıkarılan âdetler. * Fık: Dinin aslında olmadığı hâlde, din namına sonradan çıkmış olan adetler.
                            ÂDÂB : Usûl, görgü kuralları, davranış kaideleri.
                            ÂDÂB-I NEBEVÎYE : Hz. Peygamberimizin (a.s.m.) edebi, hal ve davranışları, Sünnet-i Seniyyesi.
                            MUÂMELÂT-I FITRİYE : doğuştan gelen, fıtrî olan muâmeleler.
                            TEVÂTÜR : İçinde yalan ihtimâli bulunmayan ve birbirlerine kuvvet veren haberlerden oluşan büyük bir topluluğa ait haber.
                            MÂLÛM : Bilinen.
                            İTTİBÂ : Uyma, tâbî olma, arkasından gitme.
                            HÂLÂT : Hâller, durumlar, keyfiyetler.
                            MUÂŞERET : İnsanlarla sünnet dâiresinde münâsebet.
                            TAALLÛK : Bağlılık, münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
                            FEYİZ : Bolluk, bereket; ilim, irfan; mânevî gıdâ; şan, şöhret; ihsan, fazîletli.
                            MÜRÂÂT : Uymak, tatbik etmek, uyum.
                            TAHATTUR : Akla gelmek, hatırlamak.
                            ŞEÂİR : Alâmet; İslâmın alâmeti olan şeyler. (Dînî kıyâfet, ezan, kurban gibi.)
                            HUKÛK-U UMUMİYE : Genel hukûk.
                            NEV’Î : Nev’e ait, çeşit ile alâkalı.
                            CEMİYET : Topluluk, birlik, heyet.
                            RİYÂ : Özü sözü bir olmamak, inandığı gibi hareket etmeyiş, gösteriş, iki yüzlülük.

                            #789352
                            Anonim

                              O Zat (sav) saadet-i ebediyenin sebebidir
                              21 Nisan 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              ON İKİNCİ REŞHA
                              İşte şu zât, şu mevcudât Hâlıkının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zât, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vüsûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesîle-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.

                              İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki, güyâ şu cezîre, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem’in zaman-ı Adem’den asrımıza, Kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duâsına âmin diyorlar.

                              Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât, niyazına, “Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz” deyip iştirak ediyorlar.

                              Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duâsına iştirak ettiriyor.

                              Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için duâ ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekâya, ulvî vazifeye çıkarıyor.

                              Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duâsına “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.

                              Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm’den hâcetini istiyor ki, bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü, istediğini-velev lisân-ı hal ile olsun-verir ve öyle bir sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır. (Sözler, 19. Söz)

                              Bediüzzaman Said Nursi

                              SÖZLÜK:
                              A’LÂ-YI İLLİYYÎN : Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.
                              ARŞ : Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî yeri.
                              ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme.
                              BENÎÂDEM : İnsanoğlu, âdemoğlu; insanlık âlemi.
                              BÜRHAN-I KATI’ : Kat’î, en sağlam ve şeksiz delil.
                              BÜRHÂN-I NÂTIK : Konuşan delil.
                              CEMAAT-İ UZMÂ : Büyük topluluk, cemaat.
                              CEZÎRE : Yarımada.
                              DELİL-İ SÂDIK : Doğru delil.
                              DELİL-İ SÂTI : Parlak delil.
                              ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası.
                              FAKİRÂNE : Fakir ve muhtaç bir şekilde.
                              FÎZÂR-I İSTİMDATKÂRANE : Yardım isteyerek inleyip ağlamak.
                              GÜYÂ : Sanki.
                              HÂCET : İhtiyaç.
                              HÂCET-İ ÂMME : Umumî ihtiyaç, herkesin ihtiyacı.
                              HAKKANİYET : Haktan ve doğruluktan ayrılmama, gerçeklik, doğruluk.
                              HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
                              HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş.
                              İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak.
                              İTTİBÂ : Uyma, tâbî olma, arkasından gitme.
                              KÂMİL : Olgun, kemâl sâhibi.
                              MAHBÛBÂNE : Sevilerek.
                              MAKAM : Durulacak yer, rütbeli yer.
                              MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
                              MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
                              MÜŞTAKÁNE : Şevkle, çok isteyerek.
                              NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ.
                              NİYAZ-I İSTİRHAMKÂRÂNE : Merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak
                              NÛRÂNÎ : Nûrlu, ışıklı, aydınlık.
                              SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk.
                              SALÂT-I KÜBRÂ : En büyük namaz.
                              SEBEB-İ HUSÛL : Meydana gelme sebebi.
                              SEBEB-İ VÜCUD : Varlık sebebi.
                              SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                              SÛRET-İ HAKÎMÂNE : Hikmetli bir sûret.
                              TAZARRÛKÂRÂNE : Yalvarıp yakararak.
                              VAHDÂNİYET : Allah’ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
                              VECD : Aşk, muhabbet; kendinden geçecek ve kendini unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi.
                              VESÎLE-İ İCÂD : İcad vesilesi. Yaratma nedeni.
                              VESÎLE-İ VÜSÛL : Kavuşmanın vesilesi.

                              #789423
                              Anonim

                                Her şey O’ndan uzak, O ise her şeye yakındır
                                22 Nisan 2011 / 00:01
                                Günün Risale-i Nur dersi…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Evet, meselâ her baharda, nebatattan ve hayvanattan dört yüz bin nev’in hadsiz efradlarını, beraber ve birbiri içinde, bir anda ve bir tarzda, yanlışsız, hatasız kemâl-i hikmet ve hüsn-ü san’atla icad etmek ve idare ve iaşe etmek;
                                hem kuşların misal-i musağğarları olan sineklerden tâ numune-i ekberleri olan kartallara kadar hadsiz efratlarını yaratmak ve hava âleminde, seyahat ve yaşamalarına yardım eden cihazatı verip gezdirmek ve havayı şenlendirmekle beraber, yüzlerinde mu’cizâne birer sikke-i san’at ve cisimlerinde müdebbirâne birer hâtem-i hikmet ve mahiyetlerinde mürebbiyâne birer turra-i ehadiyet koymak;
                                hem zerrât-ı taamiyeyi hüceyrat-ı bedeniyenin imdadına ve nebatatı hayvanatın imdadına ve hayvanatı insanların yardımına ve umum valideleri iktidarsız yavruların muavenetine hakîmâne, rahîmâne koşturmak, göndermek;
                                hem dâire-i kehkeşandan ve manzume-i şemsiyeden ve anâsır-ı arziyeden, tâ göz hadekasının perdelerine ve gül goncasının yapraklarına ve mısır sümbülünün gömleklerine ve kavunun çekirdeklerine kadar mütedâhil dâireler gibi cüz’î ve küllî hükmünde aynı intizam ve hüsn-ü san’at ve aynı fiil ve kemâl-i hikmetle tasarruf etmek, elbette bedahet derecesinde ispat eder ki:
                                Bu işleri yapan hem vâhiddir, birdir; her şeyde sikkesi var.
                                Hem de hiçbir mekânda olmadığı gibi her mekânda hazırdır.
                                Hem, güneş gibi, her şey Ondan uzak, O ise her şeye yakındır.
                                Hem daire-i Kehkeşan ve Manzume-i Şemsiye gibi en büyük şeyler Ona ağır gelmediği gibi, kandaki küreyvat, kalbdeki hatırat ondan gizlenmez, tasarrufundan hariç kalmaz.
                                Hem her şey, ne kadar büyük ve çok olursa olsun, en küçük, en az bir şey gibi ona kolaydır ki, sineği kartal sisteminde ve çekirdeği ağacın mahiyetinde ve bir ağacı bir bahçe suretinde ve bir bahçeyi bir bahar san’atında ve bir baharı bir haşir vaziyetinde suhuletle icad eder. Ve san’atça çok kıymettar şeyleri bize çok ucuz verir, ihsan eder.
                                İstediği fiyat ise bir Bismillah ve bir Elhamdülillâhtır. Yani, o çok kıymettar nimetlerin makbul fiyatları, başta Bismillâhirrahmanirrahim ve âhirinde Elhamdülillâh demektir. (Şualar 7. Şua)
                                Bediüzzaman Said Nursi
                                SÖZLÜK:
                                ANÂSIR-I ARZİYE : Yeryüzündeki unsurlar, elementler.
                                BEDÂHET : Açıklık. Belli, apaçık.
                                CİHÂZÂT : Cihazlar, maddî-mânevî âletler, lüzumlu edevât.
                                EFRÂD : Fertler, şahıslar.
                                HADEKA : Gözbebeği.
                                HAKÎMÂNE : Her şeyi belli bir gaye ve fayda gözeterek yaparak.
                                HÂTEM : Mühür, tescil. En son.
                                HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
                                HÜCEYRAT-I BEDENİYE : Bedene ait hücreler.
                                HÜSN-Ü SANAT : Sanat güzelliği.
                                İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
                                İCAD : Yoktan yaratmak.
                                KEHKEŞAN : Samanyolu.
                                KEMÂL-İ HİKMET : Tam ve eksiksiz faydalılık, şaşmaz bir hikmet ve gaye.
                                MÂHİYET : Birşeyin aslı, içyüzü, esâsı.
                                MANZÛME-İ ŞEMSİYE : Güneş Sistemi.
                                MİSÂL-İ MUSAĞĞAR : Küçültülmüş örnek, nümûne; birşeyin bütün özelliklerini taşıyan, ondan daha küçük olan örneği.
                                MU’CİZÂNE : Mu’cizeli bir şekilde.
                                MUÂVENET : Yardımlaşma, yardım.
                                MÜDEBBİRÂNE : Müdebbir olana yakışır şekilde, tedbirlice, her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek.
                                MÜREBBİYÂNE : Terbiye edene yakışır şekilde, terbiye ederek, yetiştirerek.
                                MÜTEDÂHİL : İç içe, birbiri içinde.
                                NEBÂTÂT : Bitkiler.
                                NEV’Î : Nev’e ait, çeşit ile alâkalı.
                                NÜMÛNE-İ EKBER : En büyük örnek.
                                RAHÎMÂNE : Şefkat ve merhametli bir şekilde.
                                SİKKE : Damga; nereye ve kime âit olduğunun bilinmesi için konulan mühür.
                                SUHULET : Kolaylık.
                                TURRA-İ EHADİYET : Allah’ın birliğini ilân eden mühür.
                                VÂHİD : Zâtında, sıfatlarında tek ve yegâne olan.
                                VÂLİDE : Anne.
                                ZERRÂT-I TAÂMİYE : Yiyecek zerreleri, yemek tanecikleri.

                                #789602
                                Anonim

                                  Benimle Risalelerde sohbet edebilirsiniz
                                  24 Nisan 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Allah’ın adıyla.
                                  O Zat ki, “yedi gök, arz ve bunların içinde bulunanlar Onu tesbih ederler. Ve hiçbirşey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin.” (Îsra Sûresi: 44)
                                  Yazılan, okunan ve kıyamet gününe kadar havada temessül eden Risale-i Nur’ların harfleri adedince Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi sizin üzerinize olsun.
                                  Aziz, sıddık, mübarek kardeşlerim ve hizmet-i Kur’aniye ve imaniyede ihlaslı ve kuvvetli ve şanlı arkadaşlarım,
                                  Cenab-ı Hakka hadsiz şükür ve hamd ederim ki, İhtiyarlar Risalesindeki ümidimi ve Müdafaat Risalesindeki iddiamı sizinle tasdik ettirdi.
                                  Evet, (Ezelden ebede kadar bütün zerreler sayısınca Allah’a hamd olsun.) sizinle otuz bine mukabil gelen otuz Abdurrahman’ı, belki yüz otuz, belki bin yüz otuz Abdurrahman’ı Risaletü’n-Nur’a ihsan etti.
                                  Hem unutulmayan, her vakit yanımda bulunan kardeşlerim, Risale-i Nur’a sizin gibi pek ciddi sahip ve muhafız ve vâris ve hakikatbin ve kıymetşinas zatların benim yerimde benden daha kuvvetli, ihlaslı olarak vazife-i Kur’aniye ve imaniyede çalıştıklarını gördüğümden, kemal-i ferah ve sürur ve itminan ve istirahat-i kalble ecelimi ve mevtimi ve kabrimi karşılıyorum, bekliyorum.
                                  Ben, sizi yazılarınızda ve hatırımdan çıkmayan hidematınızda günde müteaddit defalar görüyorum. Ve size olan iştiyakımı tatmin ediyorum. Siz de bu biçare kardeşinizi risalelerde görüp sohbet edebilirsiniz.
                                  Ehl-i hakikatin sohbetine zaman, mekân mâni olmaz; manevi radyo hükmünde biri şarkta, biri garpta, biri dünyada, biri berzahta olsa da rabıta-i Kur’aniye ve imaniye onları birbiriyle konuşturur.
                                  Mâşaallah, barekallah!.. “Kerâmât-ı Aleviye”nin Risaletü’n-Nur’a imzasını bu zamanda tam tasdik ettiren kerâmât-ı kalem-i Alevî (Ali). Ve Kur’an’a çok kıymettar hizmeti ve Mucizat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) harika bir kerametini gözlere gösteren ve Kur’an’ın altın bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî değil yalnız bizleri, belki ruhânîleri ve melekleri de sevindiriyorlar.
                                  Bu defa elmas kalemli mübarekler tarafından bir sual var. Şimdilik cevap elimde değil. Eğer elime verilse, size gelir. Hergün hatırımda bulunan Rüştü, Refet, Süleyman, B. M. ve H. K. ve Abdullah ve sair isimlerini beyan etmediğim kıymettar kardeşlerimle hususi konuşmadığımdan gücenmesinler.
                                  Çünkü hizmetinizin azameti ve ehemmiyeti ve muârızların kuvveti ve şeytaneti nispetinde ihtiyata ve dikkate mecburuz.
                                  Hafız Ali ile Hüsrev’in birbirleriyle ciddi bir mahviyet içinde kardeşlik irtibatları, Risale-i İhlâsın tam sırrına mazhar olduğunuzu bana ihsas etti, ümitlerimi fevkalade kuvvetlendirdi.
                                  Ben daha ziyade yazacaktım, fakat şimdi birisi postaneye gitmek üzere olduğu için acele ettiğinden kısa kestim. (Kastamonu Lâhikası)
                                  Duanıza muhtaç
                                  Bediüzzaman Said Nursî
                                  SÖZLÜK:
                                  BÂREKÂLLAH : Allah ne mübârek yaratmış; Allah hayırlı ve bereketli kılsın.
                                  HAKİKATBÎN : Hakîkati gören, hakîkati anlayan ve hakîkate inanan.
                                  HAMD : Allah’a hamd etme; Onu övme,medhetme, şükür.
                                  HİDEMÂT : Hizmetler, vazifeler, hizmetliler.
                                  İSTİRAHAT-İ KALB : Kalbin rahatlaması.
                                  İŞTİYAK : Aşırı istek, ihtiyaç duymak.
                                  İTMİNÂN : İnanma, tam olarak bilme, kararlılık, tatmin olmuşluk.
                                  KABR : (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer.
                                  KEMÂL-İ FERAH : Mükemmel bir sevinç, neşe
                                  KERÂMÂT-I ALEVÎYE : Hz. Ali’nin (r.a.) kerâmetleri.
                                  KIYMETŞİNAS : Kadir kıymet bilen.
                                  MAHVİYET : Tevâzu, alçak gönüllülük.
                                  MÂŞAALLAH : Allah’ın istediği gibi.
                                  MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
                                  MEVT : Ölüm; hayatın sona ermesi.
                                  MUÂRIZ : Karşı, zıd, ters.
                                  MUHÂFIZ : Koruyan.
                                  MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                                  MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
                                  MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
                                  RÂBITA-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın bağı.
                                  RÛHÂNÎ : Cisim olmayıp gözle görülmeyen cin ve melâike gibi bir mahlûk; ruhâ âit; ruhtan meydana gelmiş melek.
                                  SIDDIK : Dürüst
                                  SÜRUR : Neşe, sevinç.
                                  VÂRİS : Mirasçı, kendisine miras düşen, vefât eden birisinin mal ve mülkünü kullanmaya yetkili olan.
                                  VAZİFE-İ KURANİYE : Kur’anın emrettiği vazifesi.

                                15 yazı görüntüleniyor - 211 ile 225 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.