- Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
29 Nisan 2011: 12:18 #790052
Anonim
Yirmi Dördüncü Söz
Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ
اَللهُ لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ لَهُ اْلاَسْمَاۤءُ الْحُسْنٰى 1
ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :1 : “O Allah ki, Ondan başka ibadete lâyık hiçbir ilâh yoktur. En güzel isimler Onundur.” Tâhâ Sûresi, 20:8.
BİRİNCİ DAL
Nasıl ki bir sultanın kendi hükûmetinin dairelerinde ayrı ayrı ünvanları ve raiyetinin tabakalarında başka başka nam ve vasıfları ve saltanatının mertebelerinde çeşit çeşit isim ve alâmetleri vardır. Meselâ, adliye dairesinde hâkim-i âdil; ve mülkiyede sultan; ve askeriyede kumandan-ı âzam; ve ilmiyede halife daha buna kıyasen sair isim ve ünvanlarını bilsen anlarsın ki, birtek padişah, saltanatının dairelerinde ve tabaka-i hükûmet mertebelerinde bin isim ve ünvana sahip olabilir. Güya o hâkim, herbir dairede şahsiyet-i mâneviye haysiyetiyle ve telefonuyla mevcut ve hazırdır; bulunur ve bilir. Ve her tabakada kanunuyla, nizamıyla, mümessiliyle meşhud ve nâzırdır; görünür, görür. Ve herbir mertebede, perde arkasında hükmüyle, ilmiyle, kuvvetiyle mutasarrıf ve basîrdir; idare eder, bakar.Öyle de, Ezel-Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn için, rububiyetinin mertebelerinde ayrı ayrı, fakat birbirine bakar şe’n ve namları; ve ulûhiyetinin dairelerinde başka başka, fakat birbiri içinde görünür isim ve nişanları; ve haşmetnümâ icraatında ayrı ayrı, fakat birbirine benzer temessül ve cilveleri; ve kudretinin tasarrufâtında başka başka, fakat birbirini ihsas eder ünvanları var. Ve sıfatlarının tecelliyâtında başka başka, fakat birbirini gösterir mukaddes zuhurâtı var. Ve ef’âlinin cilvelerinde çeşit çeşit, fakat birbirini ikmal eder hikmetli tasarrufâtı var. Ve rengârenk san’atında ve mütenevvi masnuâtında çeşit çeşit, fakat birbirini temâşâ eder haşmetli rububiyâtı vardır.
29 Nisan 2011: 12:21 #790053Anonim
Bununla beraber, kâinatın herbir âleminde, herbir taifesinde Esmâ-i Hüsnâdan bir ismin ünvanı tecellî eder. O isim o dairede hâkimdir; başka isimler orada ona tâbidirler, belki onun zımnında bulunurlar.
Hem mahlûkatın herbir tabakasında, az ve çok, küçük ve büyük, has ve âmm, herbirisinde has bir tecellî, has bir rububiyet, has bir isimle cilvesi vardır. Yani, o isim herşeye muhit ve âmm olduğu halde, öyle bir kast ve ehemmiyetle birşeye teveccüh eder; güya o isim yalnız o şeye hastır.
Hem, bununla beraber, Hâlık-ı Zülcelâl herşeye yakın olduğu halde, yetmiş bine yakın nuranî perdeleri vardır. Meselâ, sana tecellî eden Hâlık isminin, mahlûkıyetindeki cüz’î mertebesinden tut, tâ bütün kâinatın Hâlıkı olan mertebe-i kübrâ ve ünvan-ı âzama kadar ne kadar perdeler bulunduğunu kıyas edebilirsin. Demek, bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlûkıyetin kapısından Hâlık isminin müntehâsına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.
Madem perdelerin birbirine temâşâ eder pencereleri var. Ve isimler birbiri içinde görünüyor. Ve şuûnât birbirine bakar. Ve temessülât birbiri içine girer. Ve ünvanlar birbirini ihsas eder. Ve zuhurat birbirine benzer. Ve tasarrufat birbirine yardım edip itmam eder. Ve rububiyetin mütenevvi terbiyeleri birbirine imdat edip muavenet eder.
1 Mayıs 2011: 14:01 #790307Anonim
İhlasta çok nurlar ve kuvvetler var
01 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
-1-
-1-
-2-
-3-
-4-
EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarik-i hakikat,
en makbul bir duâ-i mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,
(“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
ENÂNİYET : Benlik, gurur.
ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESBÂB : Sebepler.
FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
HILLET : Samimî dost.
Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
MÂNİ : Engel.
Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
MES’UL : Sorumlu.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
Müteallikât: İlgili, alakalı.
NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
SAVLET : Saldırı.
SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
ZİYÂDE : Fazla, çok.1 Mayıs 2011: 14:15 #790308Anonim
Hastalıkların üç faydası…
30 Nisan 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Size, hastalığın dokuz fâidesinden bâki kalan üçünü yazıyorum ki, o hastalığın bir meyvesi sâbık Arabî fıkradır.
Yedinci fâidesi: Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şakirdinin ehemmiyetli bir hatâsını tamir etmesidir. Şimdilik bu ehemmiyetli fâideyi izah etmek münasip değil.
Sekizinci fâidesi: Gayet incedir, izah edilmez; yalnız kısa bir işaret ederiz. Nasıl ki Hüsrev, yazdığı Kur’ân’ı, fotoğrafla tab’ını kabul etmeyerek binler câzibedar Kur’ân’lar kendi hattıyla âlem-i İslâmda intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyazı bırakıp, Risale-i Nur dairesindeki sırr-ı ihlâsı muhafaza ve hazz-ı nefisten teberrî etmiştir. Aynen öyle de, bu hastalık ruhumda öyle bir inkılâp yaptı ki, Risale-i Nur’un parlak fütuhatını müteşekkirâne temâşâ etmek ve sevapdârâne, mücâhidâne, bir nevi kumandan hizmetinde bulunmaktan gelen uhrevî zevki ve şerefi ve dünyada uhrevî meyvesini gösteren hizmet-i imaniyenin şahsıma ait lezzeti ve imtiyazı, o sırr-ı ihlâs için bırakmak ve kardeşlerime havale etmek ve onların şeref ve zevkleriyle iktifa etmeye nefs-i emmârem dahi muvafakat ederek, dünyanın bu uhrevî ve güzel yüzünde gözünü kapamak ve eceli ve mevti ferahla karşılamaya tam kabul etmesidir.
Dokuzuncu fâidesi: Çoktan beri benim hususî bir virdim ve hiç kaleme alınmayan ve mesleğimizin dört esasından en büyük esası olan şükrün en geniş ve en yüksek mertebesini ihata eden ve bende çok defa maddî ve mânevî hastalıkların bir nevi şifası olan ve İsm-i Âzam ve Besmeleyle dokuz âyât-ı uzmâyı içine alan ve on dokuz defa şükür ve hamdi âzami bir tarzda ifadeyle, tahmidâtın adetleriyle o eşyanın lisan-ı haliyle ettikleri hamd ü senâyı niyet ederek, o hadsiz hamdlerin yekûnunu kendi hamdleri içine alarak azametli ve geniş bir tahmidnâme ve teşekkürnâme bulunan ve Sekine’deki esmâ-i sittenin muazzam yeni bir dersini izhar etmeye sebep olmasıdır.
Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ve beraatlerini tebrik ederiz. (Kastamonu Lahikası)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âlem-İ İslâm : İslâm Âlemi
Arabî : Arapça
Âyât-I Uzmâ : En Büyük Âyet, En Büyük Delil
Âzamî : En Fazla, En Büyük
Aziz : Çok Değerli, İzzetli, Saygın
Bâki : Geriye Kalan
Besmele : Bismillâhirrahmânirrahîm
Câzibedar : Çekici
Ecel : Ölüm Vakti
Ehemmiyetli : Önemli
Fâide : Fayda
Fıkra : Bölüm, Kısım
Fütuhat : Fetihler, Zaferler
Hamd : Övgü, Şükür Ve Minnet Duyma
Hazz-I Nefis : Nefsin Aldığı Lezzet
Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
Hususî : Özel
İhata Eden : İçine Alan
İktifa : Yetinme
İmtiyaz : Farklılık, Ayrıcalık
İnkılâp : Değişim, Dönüşüm
İntişar : Yayılma
İsm-İ Âzam : Cenâb-I Hakkın Binbir İsminden En Büyük Ve Mânâca Diğer İsimleri Kuşatmış Olanı
İzah Etmek : Açıklamak
Kutbiyet : Kutup Mertebesine Erme Hali
Mertebe-İ Ulviye : Yüksek, Yüce Mertebe
Mevt : Ölüm
Muhafaza : Koruma
Muvafakat : Uygunluk
Mücâhidâne : Mücahid Olana Yakışır Şekilde
Münasip : Uygun
Müteşekkirâne : Verdiği Nimetlerden Dolayı Allah’a Şükrederek
Nefs-İ Emmâre : İnsanı Daima Kötülüğe, Yasak Zevk Ve İsteklere Sevk Eden Duygu
Nevi : Çeşit, Tür
Sabık : Geçen, Önceki
Sevapdârâne : Sevap Kazandırarak
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Sırr-I İhlâs : Samimiyet, İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme Sırrı
Şakirt : Talebe, Öğrenci
Şeref-İ İmtiyaz : Ayrıcalıklı, Yüksek Şeref
Şükür : Nimetlere Karşı Memnunluk Gösterme, Allah’a Teşekkür Etme
Tab : Basma
Tahmidât : Şükür Ve Övgüler
Teberrî : Uzak Olma, Uzaklaşma
Temâşâ : Seyir, Hoşlanarak Bakma
Uhrevî : Âhirete Dair, Yönelik
Vird : Devamlı Yapılan Zikir2 Mayıs 2011: 13:12 #790353Anonim
Aleviler Risale-i Nur’u Sünnilerden çok dinlemeli
02 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Alevîler, Risale-i Nur’un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyte muhabbet dâvâları yanlış olur.
Aziz, sıddık kardeşlerim,Ali köyünde Risale-i Nur şakirtlerinden Ali Efendi, münafıklar hakkında bir âyet-i kerimeyi soruyor. Şimdi zamanım izaha müsait olmadığı için, kısaca bir iki cümle beyan ediyorum.
“Münafık öldükten sonra namazı kılınmaz” meâlindeki âyet, o zamandaki ihbar-ı İlâhî ile bilinen kat’î münafıklar demektir. Yoksa zan ile, şüphe ile münafık deyip namaz kılmamak olmaz.
Madem Lâ ilâhe illâllah der, ehl-i kıbledir.
Sarih küfür söylemese veyahut tevbe etse, namazı kılınabilir.
O Aliköyde Alevîler çok olduğunu ve bir kısmı Râfizîliğe kadar gidebilmesi nazarıyla, onların en fenası da, münafık hakikatine dahil olmamak lâzım gelir.
Çünkü münafık itikatsızdır, kalbsizdir ve vicdansızdır, Peygamber (a.s.m.) aleyhindedir. (Şimdiki bazı zındıklar gibi.)
Alevî ve Şiîlerin müfritleri ise, değil Peygamber (a.s.m.) aleyhinde, belki Âl-i Beytin muhabbetinden, ifratkârane muhabbet besliyorlar. Münafıkların tefritlerine mukabil, bunlar ifrat ediyorlar. Hadd-i şeriattan çıktıkları vakit, münafık değil, ehl-i bid’a oluyorlar, fâsık oluyorlar; zındıkaya girmiyorlar.
Hazret-i Ali (Radıyallahu Anh), yirmi sene hürmet ettiği ve onlara Şeyhülislâm mertebesinde onların hükmünü kabul ettiği, Ebu Bekir, Ömer, Osman’a (Radıyallahu Anhüm) ilişmeseler, Hazret-i Ali (Radıyallahu Anh) o üç halifeye hürmet ettiği gibi, onlar da hürmet etseler, farz namazını kılsalar, yeter.Hem, madem Risale-i Nur şakirtlerinin en büyük üstadı, Peygamberden (a.s.m.) sonra Celcelutiye’nin şehadetiyle İmam-ı Ali Radıyallahu Anhtır;
onun muhabbetini dâvâ eden Şiîler, Alevîler, Risale-i Nur’un derslerini Sünnîlerden ziyade dinlemeseler, Âl-i Beyte muhabbet dâvâları yanlış olur.
Zaten kaç sene evvel, o Alevî köyünde üç Ali’nin himmetiyle mâsumlar Risale-i Nur’u şevkle yazmalarını işittim. Hattâ o zamanda, o köyü de duama dahil etmiştim. İnşaallah, yine orada imam olmak istenilen kardeşimiz Ali’nin himmetiyle ve Hafız Ali’nin (r.h.) vârisi Küçük Ali gibi kardeşlerimizin gayretiyle, onların hakkındaki dualarım boş gitmeyecek; o köydeki iki kısım Sünnî, Alevî ittifak edecek. (Emirdağ Lahikası 2. Cilt)Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Akîm : Neticesiz, Sonuçsuz
Dâvâ : İddia
Ehl-İ Bid’a : Dinin Aslında Olmadığı Halde, Sonradan Dine Zarar Verecek Şekilde Çıkarılan Yeni Âdet Ve Uygulamaları Dine Mâl Etmeye Çalışanlar
Fâsık : Günahkâr
Hadd-İ Şeriat : Şeriatın Sınır
Hâdise-İ İhanet : İhanet Olayı, Haksız Yere Hakaret Etme, Aşağılama Olayı
Hakikat : Esas, Mahiyet
Halife : Peygamberimizin Vekili Olarak Müslümanların Din Ve Dünya İşlerini Gören Genel Başkan
Himmet : Ciddî Gayret
İfrat : Normalin Üzerinde Olan, Aşırılık; Tefritin Zıddı
İfratkârane : Aşırıya Kaçacak Şekilde
İnşaallah : Allah Dilerse, İzin Verirse
İtikatsız : İnançsız
İttifak Etme : Birleşme, Birlik Kurma
Küfür :Allah’a Ve Allah’tan Gelen Herhangi Bir Şeye İnanmama
Mâsum : Günahsız, Suçsuz; Çocuk Veya Yaşlı Kişi
Mertebe : Derece
Muhabbet : Sevgi
Mukabil : Karşılık
Müfrit : İfrat Eden, Aşırıya Kaçan
Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
Nazar : Bakış, Düşünce
Nefret-İ Umumî : Herkesin Nefreti
Radıyallahu Anh : “Allah Ondan Razı Olsun”
Radıyallahu Anhüm : “Allah Onlardan Razı Olsun”
Sarih : Açık
Şakirt : Talebe, Öğrenci
Şehadet : Şahitlik, Tanıklık
Şeyhülislâm : İslâm Hâkimi, Kadı, Müftü
Tefrit : Normalin Altında Olan; İfratın Zıddı
Tevbe : Pişmanlık Duyarak Günahtan Dönüş
Vâris : Mirasçı
Zındık : Dinsiz
Zındıka : Dinsizlik3 Mayıs 2011: 13:06 #790470Anonim
Hapishaneleri Nur medresesi yapacağız
03 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelâ: Bütün ruh u canımla geçmiş Mevlid-i Nebeviyenizi tebrik ediyoruz.
Saniyen: Sizin Nurun neşrindeki muvaffakiyetinizi âlem-i İslâm tebrik edip alkışlayacak. Şimdi de emareleri görünüyor ki: Ezcümle bir nümunesi, Pakistan Maarif Vekili Nurlar için benim yanıma geldi, Risale-i Nur’un bir kısmını aldı. “Doksan milyon Müslümanlar içinde neşrine çalışacağım” dedi. Aldı, gitti.
Hem bu kadar aleyhimizde münafıklar çalıştıkları halde, hem Avrupa’da, hem Asya’da uzak yerlere Risale-i Nur’u götürmüşler.
Hem Berlin’de Almanlar Zülfikar’ı aldıkları vakit, bir gazetelerinde alkışlayarak ilân etmişler.
Hem dahilde ehl-i iman, en ziyade muarızlar olan eski başbakan ve dahiliye vekili yasak ettikleri Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikar’ı yasaklarına ehemmiyet vermeyerek kemal-i şevkle okuyorlar. Okuyanlar Ankara’da pek ziyadedir.
Hem birkaç yerde hapishane müdürleri iki üç vilâyette karar vermişler ki: “Biz hapishaneleri medrese-i Nuriye yapacağız ki, bizim mahpuslar da Denizli, Afyon hapisleri gibi Nurlarla ıslah olsunlar.”
Salisen: Merhum Burhan, Nurun ümmî ve gizli kahramanı idi. Hem onun akrabasını, hem Isparta’yı, hem Medresetü’z-Zehra şakirtlerini tâziye ediyorum. Beş-altı gün evvel haber almıştım. Şimdiye kadar beş altı gün zarfında belki bin defa ona dua etmişim. Çünkü altı günde virdimde dört yüze yakın
(Bizi azap ateşinden ve Cehennemden kurtar.) dediğimde onu da niyet ediyorum. Bütün okuduklarımı Burhan’a hediye ediyorum.
Rabian: Nurlar, mektepleri tam nurlandırmaya başladı.
Mektep şakirtlerini medrese talebelerinden ziyade Nurlara sahip ve nâşir ve şakirt eyledi.
İnşaallah, medrese ehli yavaş yavaş hakikî malları ve medrese mahsulü olan Nurlara sahip çıkacaklar. Şimdi de çok müftülerden ve çok ulemalardan Nurlara karşı çok iştiyak görülüyor ve istiyorlar.
Şimdi en mühim tekkeler ehli, ehl-i tarikattır. Bütün kuvvetleriyle Nur Risalelerini nurlandırmaları ve sahip çıkmaları lâzım ve elzemdir. (HAŞİYE)
Şimdiye kadar ben yalnız iman hakikatini düşünüp “Tarikat zamanı değil, bid’alar mâni oluyor” dedim. Fakat şimdi, sünnet-i Peygamberî dairesinde, bütün on iki büyük tarikatın hulâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur dairesi içine, her tarikat ehli kendi tarikatı dairesi gibi görüp girmek lâzım ve elzem olduğunu bu zaman gösterdi.
Hem ehl-i tarikatın en günahkârı dahi çabuk dinsizliğe giremiyor; kalbi mağlûp olamıyor. Onun için onlar tam sarsılmaz, hakikî Nurcu olabilirler. Yalnız mümkün olduğu kadar bid’atlara ve takvâyı kıran büyük günahlara girmemek gerektir.
Hâmisen: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan zındıka ve dinsizlik ve anarşilik ve maddiyunluğa karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren musibet-i beşeriye, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan hakikat-i Kur’âniyedir.
Rehber Risalesindeki Leyle-i Kadir meselesi, şimdi hem Amerika, hem Avrupa’da eseri görülüyor. Onun için, şimdiki bu hükûmetimizin hakikî kuvveti, hakaik-i Kur’âniyeye dayanmak ve hizmet etmektir. Bununla, ihtiyat kuvveti olan üç yüz elli milyon uhuvvet-i İslâmiye ile ittihad-ı İslâm dairesinde kardeşleri kazanır. Eskiden Hıristiyan devletleri bu ittihad-ı İslâma taraftar değildiler. Fakat şimdi komünistlik ve anarşistlik çıktığı için, hem Amerika, hem Avrupa devletleri Kur’ân’a ve ittihad-ı İslâma taraftar olmaya mecburdurlar.
Sâdisen: Yanıma Nur talebesi bir meb’us geldi, dedi ki:
“Ben Adliye Bakanlığına gittim. Afyon’da Nurların müsadere kararını söyledim.” Adliye Vekili Özyörük dedi ki: “Ben Afyon Mahkemesine Nur’ların tamamen verilmesine emir verdim. Hattâ bendeki Asâ-yı Mûsâ’yı da müellifine iade edeceğim diye bana söyledi. Halil Özyörük’ün bu sözü Demokratlara ve Nurlara taraftarlığını gösteriyor.” (Emirdağ Lahikası)
HAŞİYE:İşte mühim bir nümunesi: Seydişehirli Hacı Abdullah’ın bütün mensupları, hem Kastamonu’da, hem Isparta’da, hem Eskişehir’de Risale-i Nur dairesini kendi tarikat daireleri telâkki etmişler ki, onlardan Nurlara rastlayanlar, takdirkârâne sahip çıkıyorlar. Onlara bin bârekâllah…
Umuma binler selâm.
Kardeşiniz
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âlem-İ İslâm : İslâm Dünyası
Aziz : Çok Değerli, İzzetli
Bârekâllah : Allah Hayırlı Ve Mübarek Kılsın Anlamında, Beğeniyi İfade Etmek İçin Kullanılan Bir Söz
Berlin : Almanya’nın Başşehri
Bid’a/Bid’at : Aslen Dinde Olmayıp Sonradan Ortaya Çıkan Ve Dine Zarar Verici Yeni Âdet Ve Uygulamalar
Cereyan : Akım, Hareket
Dahil : İç
Dahilde : İçeride
Dahiliye Vekili : İçişleri Bakanı
Ehl-İ İman : Allah’a İnananlar, Mü’minler
Ehl-İ Maarif : Eğitimciler; İlim Ve İrfan Ehli Olanlar
Ehl-İ Tarikat : Tarikata Mensup Olanlar
Elzem : Çok Gerekli Olan
Emare : Belirti, İşaret
Ezcümle : Bu Cümleden, Meselâ, Örneğin
Fevkinde : Üstünde
Hakaik-İ Kur’âniye : Kur’ân’ın Hakikatleri, Gerçekleri
Hakikat : Asıl, Esas, Gerçek
Hakikaten : Gerçekten
Hakikat-İ Kur’âniye : Kur’ân Hakikatleri, Kur’ân’ın Bildirdiği Gerçekler Ve Doğrular
Hakikî : Asıl, Gerçek
Hâmisen : Beşinci Olarak
Hariç : Dış
Haşiye : Dipnot
Hizmet-İ Nuriye : Risale-İ Nur Hizmeti
Hulâsa : Özet
Islah Olmak : Düzelmek, İyileşmek
İçtimaî : Sosyal, Toplumsal
İhtiyat Kuvveti : Yedek Kuvvet
İnşaallah : Allah Dilerse
İntibah : Uyanma
İştiyak : Arzu, İstek
İttihad-I İslâm : İslâm Birliği
Kemal-İ Şevk : Tam Bir İstek Ve Arzu
Kuvve-İ Mâneviye : Mânevî Kuvvet, İmandan Gelen Moral Gücü
Maarif Vekili : Millî Eğitim Bakanı
Maddiyunluk : Materyalizm; Her Şeyi Madde İle Açıklamaya Çalışma
Mağlûp : Yenilme
Mahpus : Hapsedilmiş, Tutuklu
Mahsul : Ürün
Meb’us : Milletvekili
Medrese-İ Nuriye : Risale-İ Nur’un Okunduğu Yerler
Mensup : Bağlı
Merhum : Rahmete Kavuşmuş, Vefat Etmiş
Mevlid-İ Nebeviye : Peygamberimizin (A.S.M.) Doğumunu
Muarız : Karşı Gelen
Musibet-İ Beşeriye : İnsanlara Gelen Belâ Ve Musibetler
Muvaffakiyet : Başarı
Müellif : Telif Eden, Kitap Yazan
Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
Müsadere : El Koyma
Nâşir : Neşreden, Yayan
Neşr : Yayma, Yayınlama
Rabian : Dördüncü Olarak
Rehber Risalesi : Gençlik Rehberi, Risale-İ Nur’un Çeşitli Yerlerinden Gençlikle İlgili Konulardan Erlenerek Hazırlanan Risale
Ruh U Can : Ruh Ve Can; Bütün İçtenlik
Sâdisen : Altıncısı
Salisen : Üçüncü Olarak
Saniyen : İkinci Olarak
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Sünnet-İ Peygamberî : Peygambere Ait Sünnet, Peygamber Sünneti
Şakirt : Öğrenci, Talebe
Takdirkârâne : Takdir Edercesine
Takvâ : Allah’tan Korkup Emir Ve Yasaklarına Titizlikle Uyma
Tarik : Mânevî Yol
Tarikat : İlâhî Hakikatlere Ulaşmak İçin, Şeyhin Gözetiminde Takip Edilen Tasavvuf Yolu
Tâziye Etmek : Baş Sağlığı Dilemek
Telâkki Etmek : Anlamak, Kabul Etmek
Uhuvvet-İ İslâmiye : İslâm Kardeşliği
Ulema : Âlimler
Umum : Bütün, Genel
Ümmî : Okuma Yazma Bilmeyen, Okumamış
Vazife-İ İmaniye : İman Vazifesi
Vird : Devamlı Yapılan Zikir
Zarfında : İçinde
Zındıka : Dinsizlik, İnançsızlık
Zülfikar : Risale-İ Nur’dan, Kur’ân’ın Mu’cizeliğine Ve Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Mu’cizelerine Dair Bahislerin Toplandığı Bir Eser4 Mayıs 2011: 13:55 #790539Anonim
Az hizmetinizin mükafatı çoktur…
04 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim ve Nurun genç kahramanları,
Evvelâ: Ruh u canımızla sizin Ankara gibi yerde harika bir tarzda hizmet-i Nuriyenizi tebrik ediyoruz.
Hakikaten ümidimizin fevkınde ehl-i maarif ve mektepliler kısmında çok ehemmiyetli bir intibaha vesile oldunuz.
Bir senede Ankara gibi bir yerde bu hizmetiniz on senede ancak yapılacak. Az bir zamanda bu vazife-i imaniyeyi yaptığınıza kanaat edip kuvve-i mâneviyeniz ehemmiyetsiz hâdiselerle kırılmasın. Belki daha şiddetli çalışmanıza vesile olsun.
O gibi yerlerde dahilden ve hariçten gelen yirmi kadar siyasî ve içtimaî cereyanların hodfuruşâne ve garazkârâne çarpıştıkları bir zamanda Kur’ân ve imana hizmetiniz ve Üniversitelilerin Nurlara takdirkârâne sahip çıkmaları, bütün Nurcuları sevindirdiği gibi, ileride inşaallah âlem-i İslâmı da sevindirecek.
Sizlerin az hizmetinizde mükâfat çoktur.
Bazan askerlikte ağır şerait altında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmünde olduğu gibi, sizler ve İstanbul Üniversiteli Nurcuları dahi, az zamanda çok vazife gördünüz. Mesainizin semeresi az da olsa kanaat ediniz.
Mücahede cephesinde bazı zaiflerin geri çekilmesi cesurlarda daha ziyade kahramanlık damarını tahrik ettiği gibi, Nur fedakârları, vehhamların çekilmesiyle daha ziyade gayret ve sebata, belki şevkle daha ziyade çalışmaya sebep olmak gerektir.
Evet, Risale-i Nur’un mühim bir hakikatinden siz fıtraten bir ders aldınız. Yine o hakikatı nazar-ı dikkate alınız. O da şudur:
Vazifemiz ihlâs ile iman ve Kur’ân’a hizmet etmektir.
Amma bizi muvaffak etmek ve halka kabul ettirmek ve muarızları kaçırmak ise, o vazife-i İlâhiyedir. Biz buna karışmayacağız. Mağlûp da olsak, kuvve-i mâneviyeye ve hizmetimize noksanlık vermeyecek. O noktada kanaat etmek lâzımdır.
Meselâ, bir zaman İslâmın büyük bir kahramanı Celâleddin Harzemşah’a demişler: “Cengiz’e karşı muzaffer olacaksın.”
O demiş: “Vazifemiz cihad etmektir. Bizi galip etmek vazife-i İlâhiyedir. Ona karışmam.”
Sizin şimdiye kadar sarsılmadan hâlis hizmetinizin delâletiyle, siz de bu kahramana iktida etmişsiniz. Binden bir iki adam sizden kabul etse, yine sarsılmamak gerektir. Bazan bir iki adam, bine mukabil geliyor.
Saniyen: Ankara’da bu sırada nazarlar dünyaya ziyade çevrilmiş. Ve iktidar kısmı daha tam prensibini kabul etmeye vakit bulamamış.
Müteaddit partiler kendine tarafdar bulmak için veya kabahatlerini setretmek için elbette çok çalışıyorlar.
Ve İslâmiyet ve Kur’ân aleyhindeki hariçteki cereyanlar elbette dahilde bazılarını bulmuşlar ki, Kur’ân lehinde cidden çalışanları uçurmak, kaçırmak, evham vermek gibi propagandalarla hakikî fedakâr olmayan veya dünya ile ve fazla dostlarla alâkadar olanları evhamlandırıyorlar. Ve Nurcuların da kuvve-i mâneviyelerini kırmaya çalışıyorlar. (Emirdağ Lahikası 2, 51. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Âlem-İ İslâm : İslâm Dünyası
Aziz : Çok Değerli, İzzetli
Cereyan : Akım, Hareket
Cereyan : Akım, Hareket
Cihad Etmek : Allah İçin, Kutsal Değerleri Korumak İçin Savaşmak
Dahil : İç
Dahilde : İçeride
Delâlet : Delil, İşaret
Ehl-İ Maarif : Eğitimciler; İlim Ve İrfan Ehli Olanlar
Fevkinde : Üstünde
Fıtraten : Yaratılış Gereği
Galip Etmek : Üstün Kılmak
Garazkârâne : Garaz Edercesine, Kin Güderek
Hakikat : Gerçek
Hakikaten : Gerçekten
Hâlis : İçten, Katıksız, Samimi
Hariç : Dış
Hariçte : Dışarıda
Hizmet-İ Nuriye : Risale-i Nur Hizmeti
Hodfuruşâne : Kendini Beğendirmeye Çalışarak
İçtimaî : Sosyal, Toplumsal
İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
İktida Etmek : Uymak
İktidar : Güç, İktidar
İnşaallah : Allah Dilerse
İntibah : Uyanma
İttihad-I İslâm : İslâm Birliği
Kanaat Etme : Razı Olma
Kanaat Etmek : Razı Olmak, Yetinmek
Kuvve-İ Mâneviye : Mânevî Kuvvet, İmandan Gelen Moral Gücü
Mağlûp Olmak : Yenilmek
Meb’us : Milletvekili
Mesai : Çalışma, Emek
Muarız : Karşı Çıkan, Karşıt
Mukabil : Karşılık
Muvaffak : Başarılı Olma, Erişme
Muzaffer : Zafer Kazanmış, Galip
Mücahede : Cihat Etme, Düşmana Karşı Koyma
Müellif : Telif Eden, Kitap Yazan
Mükâfat : Ödül
Müsadere : El Koyma
Müteaddit : Bir Çok, Çeşitli
Nazar : Bakış, Dikkat
Nazar-I Dikkat : Dikkate Alma, Dikkatle Bakma
Ruh U Can : Ruh Ve Can; Bütün İçtenlik
Sâdisen : Altıncısı
Saniyen : İkinci Olarak
Sebat : Kararlı Olma
Seddetmek : Engel Olmak
Semere : Meyve, Netice
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Şerait : Şartlar
Tahrik Etme : Harekete Geçirme
Takdirkârâne : Takdir Edercesine
Umum : Bütün, Genel
Vazife-İ İlâhiye : Allah’a Ait Olan İş
Vazife-İ İmaniye : İman Vazifesi
Vehham : Çok Vehimli, Fazla Şüphe Eden5 Mayıs 2011: 14:05 #790619Anonim
Hakiki kuvvet Kur’an’dadır…
05 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık ve mübarek kardeşlerim,
…
Saniyen:
Yeni ehl-i hükûmet yavaş yavaş anlıyor ki,
hakikî kuvvet Kur’ân’dadır.
Ve İslâmiyet uhuvvetiyle ve imanın hakaikiyle tahribatçı düşmanlara karşı dayanabilirler.
Evet, bir tahripçi, yirmi tamirciyi telâşa düşürür ve bazan mağlûp edebilir.
Koca Çin’i kendine tâbi yapan bir kuvveti, buradaki yirmi milyon Müslümana karşı âdetâ mağlûp bir vaziyette tecavüzden durduran, maddî kuvvetler, haricî-dahilî tedbirler, ittifaklar değil, belki yalnız Kur’ân ve imanın hakikatleri, onların en büyük kuvveti olan mâneviyat-ı kalbiyeyi tahribatlarına karşı sed çekmesi ve mânevî yaralarını tedavi etmesidir.
Ve yeni hükûmetin Maarif Vekili bu hakikati hissetmiş ki, seleflerine muhalif olarak, en ziyade iman hakikatlerinin neşrine, din derslerine ehemmiyet veriyor.
Hattâ büyük bir ehemmiyetle, şimdi de Şark Darülfünunu—tâbirlerince Doğu Üniversitesi—için yüz bin lira tahsis edildiğini gazeteler yazmış
Hem mezkûr hakikati, hem Ankara, hem İstanbul Üniversiteleri o dehşetli, tahribatçı kuvvete karşı hem vatanı, hem gençliği kurtaracak hakaik-ı Kur’âniye ve imaniye olduğunu kat’iyen bildiler ki, Ankara’daki üniversiteliler 1700 imza ile Maarif Vekilinin din derslerini cebrî mekteplere koyması için tebrik etmişler. Ve İstanbul Üniversitesinde yeni hükûmetin en mühim bir rüknüne demişler ki:
“Anadolu’da din lehinde kuvvetli bir cereyan var. Onlara da, solcular gibi bir derece meydan vermeyeceğiz” demesine mukabil, o üniversitenin mümessili, din neşriyatı yapanlar aleyhinde olduğu halde, o reise demiş ki:
“Eğer dediğin o cereyan Risale-i Nur ise, ne siz ve ne de Avrupa onu mağlûp edemez.”
Bu mesele münasebetiyle, meslek ve meşrebime muhalif olarak Eski Said’in bir iki dakika kafasını başıma alarak diyorum ki:
Küfür ile iman ortası yoktur.
Bu memlekette İslâmiyete karşı komünist mücadelesi ortası olamaz. Sağ ve sol, ortası, üç meslek icap ettirir. Eğer İngiliz, Fransız deseler hakları var. “Sağ İslâmiyet, sol komünistlik, ortası da Nasraniyet” diyebilirler.
Fakat bu vatanda, küfr-ü mutlaka karşı iman ve İslâmiyetten başka bir din, bir mezhep olamaz. Olsa, dini bırakıp komünistliğe girmektir. Çünkü hakikî bir Müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasranî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur.
İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri gibi, sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat ve Kur’ân ve iman kuvvetine dayanıp bu vatanı küfr-ü mutlaktan, anarşilikten, zındıkadan ve onların dehşetli tahribatlarından kurtarmaya çalışmalarını rahmet-i İlâhiyeden bütün ruh u canımızla niyaz ve rica ediyoruz. (Emirdağ Lahikası 2, 54. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
Aziz : Çok Değerli, İzzetli
Cebrî : Mecbûrî, Zorunlu Olarak
Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Sonsuz Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
Cereyan : Akım, Hareket
Ehl-İ Hükümet : Hükümette Olanlar Yöneticiler
Ehl-İ İman : Allah’a Ve Ondan Gelen Her Şeye İnanan Kimseler
Erkân : Önde Gelen Kişiler
Fıkra : Kısa Yazı; Bölüm
Hak : Doğru, Gerçek
Hakaik : Gerçek Mahiyetler, Asıl Ve Esaslar
Hakaik-I Kur’âniye Ve İmaniye : İman Ve Kur’ân Hakikatleri, Esasları
Hakikat : Asıl, Esas, Gerçek
Hakikî : Asıl, Gerçek
Haricî-Dahilî : Dışa Ait-İçe Ait
Hastalar Lem’ası : Hastalar Risalesi; Yirmi Beşinci Lem’a
Islah : Düzeltme
İcap Ettirmek : Gerektirmek
İhsan : Bağış, İkram
İhtiyarlar Lem’ası : İhtiyarlar Risalesi; Yirmi Altıncı Lem’a
İnşaallah : Allah Dilerse
İttifak : Birleşme, Birlik
Kat’iyen : Kesin Olarak
Küfr-Ü Mutlak : Allah’ı Ve Allah’tan Gelen Her Şeyi Kesin Olarak İnkâr Etmek, İnanmamak
Mağlûp : Yenilme
Mağlûp Etmek : Yenmek
Mağlûp Etmek : Yenmek
Mâneviyat-I Kalbiye : Kalpteki Mânevî Lâtifeler, Mânâlar
Meal : Açıklama, Anlam
Mektep : Okul
Meşreb : Hareket Tarzı, Metot
Mezhep : Yol, Usul, Dinde Tutulan Yol
Mezkûr : Anılan, Sözü Geçen
Muhalif : Aykırı, Zıt
Mukabil : Karşılık
Mücadele : Uğraşma, Çabalama
Mümessil : Temsilci
Neşr : Yayınlama
Neşriyat : Yayınlar, Basın Organları
Niyaz Etmek : Dua Etmek, Yalvarıp Yakarmak
Rahmet-İ İlâhiye : Allah’ın Her Şeyi Kuşatan Sonsuz Rahmeti
Rica Etmek : Ummak, Ümit Etmek
Risale : Mektup; Risale-İ Nur’dan Her Bir Bölüm
Ruh U Can : Ruh Ve Can; Bütün İçtenlik
Rükün : Bir Kurulun, Bir Topluluğun Önde Gelen Şahsiyeti
Sair : Diğer, Başka
Saniyen : İkinci Olarak
Sed Çekmek : Engel Koymak
Selef : Önceki, Yerine Geçilen
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Tâbir : Deyim, İfade, Adlandırma
Tahribat : Tahripler, Yıkıp Bozmalar
Tahsis Edilmek : Ayrılmak
Tâziyename : Başsağlığı Dileyen Yazı Veya Mektup
Tecavüz : Haddi Aşma, Saldırma
Tedbir : Önlem
Tensib : Uygun Görme
Uhuvvet : Kardeşlik
Vaziyet : Durum, Hâl
Zındıka : Dinsizlik, İnançsızlık5 Mayıs 2011: 15:28 #790629Anonim
-
Dünya bir saniye dengesini bozsa…
28 Mart 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
İşte, gel, Güneş ile muhtelif on iki seyyarenin muvazenelerine bak. Acaba bu muvazene, güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelâli göstermiyor mu?
Ve bilhassa, seyyarattan olan gemimiz, yani küre-i arz, bir senede yirmi dört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o harika sür’atiyle beraber, zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor.
Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir saniye muvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak, belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak.
Ve bilhassa zeminin yüzünde, nebâtî ve hayvânî dört yüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmâne muvazeneleri, ziya güneşi gösterdiği gibi, birtek Zât-ı Adl ve Rahîmi gösteriyor.
Ve bilhassa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından birtek ferdin âzâsı, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebettar ve muvazenettedir ki, o tenasüp, o muvazene, bedâhet derecesinde bir Sâni-i Adl ve Hakîmi gösteriyor.
Ve bilhassa her ferd-i hayvânînin bedenindeki hüceyrâtın ve kan mecrâlarının ve kandaki küreyvâtın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve harika muvazeneleri var; bilbedâhe ispat eder ki, her şeyin dizgini elinde ve her şeyin anahtarı yanında ve bir şey birşeye mâni olmuyor, umum eşyayı birtek şey gibi kolayca idare eden birtek Hâlık-ı Adl ve Hakîmin mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor.
Haşrin Mahkeme-i Kübrâsında, mizan-ı âzam-ı adaletinde cin ve insin muvazene-i a’mâllerini istib’âd edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu muvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’âdı kalmaz.
Ey israflı, iktisatsız, ey zulümlü, adaletsiz, ey kirli, nezafetsiz, bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisat ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, mânen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun.
Neye dayanıyorsun ki, umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?
Evet, ism-i Hakîmin cilve-i âzamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisat ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor, iktisadı emrediyor.
Ve ism-i Adlin cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adaleti emrediyor. Sûre-i Rahmân’da,
“Göğü yükseltip aleme nizam ve ölçü verdi.” (Rahman Sûresi: 55:7)
“Ta ki adaletten ve dinin emirlerinden ayrılarak ölçüde sınırı aşmayın” (Rahman Sûresi: 55:
âyetindeki, dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden, dört defa mizan zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde, pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet, hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. (Lemalar)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
ADL : Adâletli; Allah’ın isimlerinden.
KADÎR : Her şeye gücü yeten sonsuz kudret sahibi Allah.
ZÂT-I ZÜLCELÂL : Celâl ve büyüklük sâhibi Cenab-ı Hak.
SEYYÂRÂT : Gezegenler. Bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler.
TEZYİD : Arttırma, çoğaltma.
TENKİS : Başaşağı etme. Noksan eksik
SEKENE : Sâkinler, kalanlar, oturanlar, meksûn olanlar.
NEBÂTÎ : Bitki cinsinden, bitkiye âit, yerden biten cinsten olan.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TEVELLÜDÂT : Doğumlar.
VEFİYAT : Vefâtlar, ölümler.
İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
TENÂSÜB : Uygunluk, uyma, tutma; yakınlaşma.
MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
SÂNİ : Herşeyi sanatla yaratan Allah.
HAKÎM : Herşeyi gaye ve faydalarla yaratan Allah.
MECRÂ : Suyun aktığı yol, kanal.
KÜREYVÂT : Mikroskobik hayvanlar, hücreler.
HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş.
MAHKEME-İ KÜBRÂ : En büyük mahkeme; âhirette kurulacak olan büyük mahkeme.
MUVÂZENE-İ A’MÂL : Amellerin tartılması.
İSTİB’ÂD : Uzaklaşma, uzak görme, ihtimal vermeme, olmayacak sanma
İSRAF : Boşyere harcama.
İKTİSAT : Tutum, biriktirme. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınma.
NEZÂFET : Temizlik.
BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ
CİLVE-İ ÂZAM : En büyük tecellî, görüntü….
6 Mayıs 2011: 13:22 #790664Anonim
Allah insan bedenini şehir gibi yaratmış
06 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Sâni-i Hakîm,
Beden-i insanı gayet muntazam bir şehir hükmünde halk etmiştir.
Damarların bir kısmı telgraf ve telefon vazifesini görür. Bir kısmı da, çeşmelerin boruları hükmünde, âb-ı hayat olan kanın cevelânına medardırlar.
Kan ise, içinde iki kısım küreyvât halk edilmiş.
Bir kısmı “küreyvât-ı hamrâ“ tabir edilir ki, bedenin hüceyrelerine erzak dağıtıyor ve bir kanun-u İlâhî ile hüceyrelere erzak yetiştiriyor (tüccar ve erzak memurları gibi).
Diğer kısmı “küreyvât-ı beyzâdırlar ki,” ötekilere nisbeten ekalliyettedirler. Vazifeleri, hastalık gibi düşmanlara karşı asker gibi müdafaadır ki, ne vakit müdafaaya girseler, Mevlevî gibi iki hareket-i devriye ile sür’atli bir vaziyet-i acibe alırlar.
Kanın heyet-i mecmuası ise, iki vazife-i umumiyesi var: Biri bedendeki hüceyrâtın tahribatını tamir etmek, diğeri hüceyrâtın enkazlarını toplayıp bedeni temizlemektir. Evride ve şerâyin namında iki kısım damarlar var ki, biri sâfi kanı getirir, dağıtır, sâfi kanın mecrâlarıdır. Diğer kısmı, enkazı toplayan bulanık kanın mecrâsıdır ki, şu ikinci ise, kanı “ree“ denilen, nefesin geldiği yere getirirler.
Sâni-i Hakîm, havada iki unsur halk etmiştir: biri azot, biri müvellidülhumuza. Müvellidülhumuza ise, nefes içinde kana temas ettiği vakit, kanı telvis eden karbon unsur-u kesifini kehribar gibi kendine çeker. İkisi imtizaç eder. Buharî hâmız-ı karbon denilen, semli havaî bir maddeye inkılâb ettirir. Hem hararet-i gariziyeyi temin eder, hem kanı tasfiye eder.
Çünkü, Sâni-i Hakîm, fenn-i kimyada aşk-ı kimyevî tabir edilen bir münasebet-i şedideyi, müvellidülhumuza ile karbona vermiş ki, o iki unsur birbirine yakın olduğu vakit, o kanun-u İlâhî ile o iki unsur imtizaç ederler. Fennen sabittir ki, imtizaçtan hararet hasıl olur. Çünkü imtizaç bir nevi ihtiraktır.
Şu sırrın hikmeti budur ki: O iki unsurun, herbirisinin zerrelerinin ayrı ayrı hareketleri var. İmtizaç vaktinde her iki zerre, yani onun zerresi bunun zerresiyle imtizaç eder, birtek hareketle hareket eder, bir hareket muallâk kalır. Çünkü imtizaçtan evvel iki hareket idi. Şimdi iki zerre bir oldu; her iki zerre, bir zerre hükmünde bir hareket aldı. Diğer hareket, Sâni-i Hakîmin bir kanunuyla hararete inkılâb eder. Zaten “Hareket harareti tevlid eder” bir kanun-u mukarreredir.
İşte bu sırra binaen, beden-i insanîdeki hararet-i gariziye, bu imtizac-ı kimyeviye ile temin edildiği gibi, kandaki karbon alındığı için kan dahi sâfi olur. İşte nefes dahile girdiği vakit, vücudun hem âb-ı hayatını temizliyor, hem nâr-ı hayatı iş’âl ediyor. Çıktığı vakit, ağızda, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye olan kelime meyvelerini veriyor. Fesübhâne men tehayyere fî sun’ihi’l-ukul! (Sözler, 32. Söz de bir haşiye)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âb-I Hayat : Hayat Suyu, Kan
Alîm-İ Mutlak : Bilgisi Herşeyi Kuşatan, Sınırsız İlim Sahibi Olan Allah
Aşk-I Kimyevî : Kimyasal Birleşme
Beden-İ İnsanî : İnsan Bedeni, Vücudu
Binaen : Dayanarak
Buharî : Buhar Halinde
Evride : Toplardamarlar
Fennen : Bilimsel Olarak
Fenn-İ Kimya : Kimya Bilimi
Fesübhâne Men Tehayyere Fî Sun’ihi’l-Ukul : Her Türlü Eksiklikten Yücedir O Zat Ki,
Hakîm-İ Mutlak : Sınırsız Hikmet Sahibi Olan Allah
Halk Etmek : Yaratmak
Hâmız-I Karbon : Karbondioksit
Hararet : Isı, Sıcaklık
Hararet-İ Gariziye : Doğal Isı, Vücut Isısı
Hareket-İ Devriye : Dairesel Hareket
Hâsıl Olmak : Meydana Gelmek
Havaî : Gaz Halinde
Heyet-İ Mecmua : Genel Yapı, Bütün
Hikmet : Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması
Hüceyrât : Hücrecikler
İhtirak : Yanma
İmtizâc-I Kimyevî : Kimyasal Bileşim
İmtizaç : Karışma, Birleşme
İnkılâb Etmek : Dönüşmek
İnkılâb Ettirmek : Dönüştürmek
İntizam : Düzen
İş’al Etmek : Tutuşturmak
Kadîr-İ Mutlak : Sınırsız Güç Ve Kuvvet Sahibi Olan Allah
Kanun-U İlahî : Allah’ın Koyduğu Kanun
Kanun-U Mukarrare : Yerleşmiş Kanun
Kehribar : Elektrik
Lisan : Dil
Mecrâ : Kanal
Mevlevî : Mevlevîlik Tarikatına Mensup Kimse
Meyus : Ümitsiz
Muallâk : Asılı, Boşta
Mucizât-I Kudret-İ İlâhiye : Allah’ın Kudret Mucizeleri
Müdafaa : Savunma
Müddeî : İddia Sahibi
Münasebet-İ Şedide : Çok Sıkı İlişki
Müvellidülhumuza : Oksijen
Nam : Ad
Nâr-I Hayat : Hayat Ateşi
Nizam : Kanun, Düzen
Ree : Akciğer
Sâfî : Saf, Temiz
Sâni-İ Hakîm : Herşeyi Hikmetle Yaratan Ve Herşeyin San’atkârı Olan Allah
Semli : Zehirli
Şerâyin : Atardamarlar
Şleri Karşısında Akıllar Hayrete Düşer
Tabiat : Doğa, Canlı Cansız Bütün Varlıklar
Tabiiyyun : Herşeyi Tabiatın Tesiriyle Meydana Geldiğini İddia Edenler
Tahribat : Yıkımlar, Bozulmalar
Tasfiye : Arıtma, Temizleme
Telvis Eden : Kirleten
Tevlid Etmek : Doğurmak, Sebep Olmak
Unsur : Element
Unsur-U Kesif : Yoğun Element
Vazife-İ Umumiye : Genel Vazife
Vaziyet-İ Acibe : Şaşırtıcı Durum
Zerre : Atom, En Küçük Madde Parçası7 Mayıs 2011: 11:03 #790817Anonim
Risale-i Nur’un vazifesi Kur’an’a hizmettir
07 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Evet, Risale-i Nur’un vazifesi ise,
hayat-ı ebediyeyi mahveden ve hayat-ı dünyeviyeyi de dehşetli bir zehire çeviren
küfr-ü mutlaka karşı imanî olan hakikatlerle
gayet kat’î ve en mütemerrid zındık feylesofları dahi imana getiren kuvvetli burhanlarla Kur’ân’a hizmet etmektir.
Onun için Risale-i Nur’u hiçbir şeye âlet edemeyiz.
Evvelâ: Kur’ân’ın elmas gibi hakikatlerini, ehl-i gaflet nazarında bir propaganda-i siyaset tevehhümüyle cam parçalarına indirmemek ve o kıymettar hakikatlere ihanet etmemektir.Sâniyen: Risale-i Nur’un esas mesleği olan şefkat, hak ve hakikat ve vicdan, bizleri şiddetle siyasetten ve idareye ilişmekten men etmiş.
Çünkü tokada ve belâya müstehak ve küfr-ü mutlaka düşmüş bir iki dinsize müteallik, yedi sekiz çoluk çocuk, hasta, ihtiyar, mâsumlar bulunur. Musibet ve belâ gelse, o bîçareler dahi yanarlar.
Bunun için, neticenin de husûlü meşkûk olduğu halde, siyaset yoluyla idare ve âsâyişin zararına hayat-ı içtimaiyeye karışmaktan şiddetle men edilmişiz.Sâlisen:
Bu vatanın ve bu milletin hayat-ı içtimaiyesi bu acip zamanda anarşilikten kurtulmak için beş esas lâzım ve zaruridir:
Hürmet,
merhamet,
haramdan çekinmek,
emniyet,
serseriliği bırakıp itaat etmektir.
Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı zaman, bu beş esası kuvvetli ve kudsî bir surette tesbit ve tahkim ederek, âsâyişin temel taşını muhafaza ettiğine delil ise, bu yirmi sene zarfında Risale-i Nur’un, yüz bin adamı vatan ve millete zararsız birer uzv-u nâfi haline getirmesidir. Isparta ve Kastamonu vilayetleri buna şahittir.
Demek Risale-i Nur’un, ekseriyet-i mutlaka eczalarına ilişenler herhalde bilerek veya bilmeyerek anarşilik hesabına vatana ve millete ve hâkimiyet-i İslâm’iyeye hıyanet ederler. Risale-i Nur’un, yüz otuz risalelerinin bu vatana yüz otuz büyük faidesini ve hasenesini vehham ehl-i gafletin sathî nazarlarında kusurlu tevehhüm edilen iki üç risalenin mevhum zararları çürütemez. Onları bunlarla çürüten, gayet derecede insafsız bir zâlimdir. (Şualar sh. 452)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
Anarşilik : Hiçbir Kayıt Ve Kural Tanımama, Kargaşa Çıkarma
Âsâyiş : Rahat, Huzur, Emniyet, Yerleşik Düzen
Belâ : Musibet, Sıkıntı
Bîçare : Çaresiz, Zavallı
Bilmecburiye : Zorunlu Olarak
Ecza : Bütünü Oluşturan Parçalar; Kısımlar
Ehl-İ Gaflet : Âhirete, Allah’ın Emir Ve Yasaklarına Karşı Duyarsız Olan Kimseler
Ekseriyet-İ Mutlaka : Kesin Çoğunluk
Emniyet : Güven
Esas : Şart, Husus
Evvelâ : İlk Olarak, Öncelikle
Hakikat : Gerçek, Asıl Ve Esas
Hâkimiyet-İ İslâmiye : İslâmiyetin Toplumlara Hâkimiyeti
Haps-İ Münferit : Tek Başına Hapis, Hücre Hapsi
Hasene : Sevap, İyilik
Hayat-I İçtimaiye : Sosyal Hayat
Hıyanet : İhanet, Hainlik
Husûl : Hasıl Olma, Meydana Gelme
Hükmünde : Konumunda, Yapısı İçinde
Hürmet : Saygı
İhtiyar : İrade, Dileme, Tercih
İnsafsız : Vicdansız
İtaat Etmek : Emre Uymak
Kudsî : Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak, Kutsal
Küfr-Ü Mutlak : Tam Bir Küfür, İnkâr Ve Hiçbir Kutsal Değere İnanmama
Mâsum : Günahsız, Suçsuz
Men Etme : Yasaklama
Merhamet : Şefkat, Acıma, İyilik Etme
Meşkûk : Şüpheli
Mevhum : Gerçekte Olmadığı Halde Var Sayılan
Muhafaza Etme : Koruma, Saklama
Musibet : Büyük Sıkıntı
Müddet : Zaman, Vakit
Münzevî : Bir Köşeye Çekilip İbadetle Uğraşan, Vaktini İbadetle Geçiren
Müstehak : Hak Etmiş, Lâyık
Müteallik : Alakalı, İlgili
Nazar : Bakış, Düşünce
Propaganda-İ Siyaset : Siyaset Propagandası
Risale : Mektup, Küçük Kitap
Sâlisen : Üçüncü Olarak
Sâniyen : İkinci Olarak
Sathî : Sığ, Yüzeysel
Suret : Biçim, Görünüş
Şefkat : Acıyarak Ve Esirgeyerek Sevme
Tahkim Etme : Kuvvetlendirme, Sağlamlaştırma
Tesbit : Sağlam Şekilde Yerleştirme
Tevehhüm : Zannetme, Kuruntuya Kapılma
Uzv-U Nâfi : Faydalı Uzuv, Üye
Vehham : Aşırı Derecede Vehimli, Kuruntulu
Vilayet : İl
Zâlim : Zulmeden, Haksızlık Yapan
Zarfında : İçinde
Zarurî : Zorunlu, Gerekli8 Mayıs 2011: 09:28 #790910Anonim
En esaslı dersi annemden aldım
08 Mayıs 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş.
Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar.
Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
KASEM : Yemin.
MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
VÂLİDE : Anne.
YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
ZAAFİYET : Zayıflık.8 Mayıs 2011: 10:03 #790922Anonim
İkinci hikâye: Şu senede işittim ki, bir hâdise olmuş. O hâdisenin vukuundan sonra, yalnız icmâlen vukuunu işittiğim halde, o vakıa ile ciddî alâkadarmışım gibi bir muamele gördüm. Zaten muhabere etmiyordum; etsem de, pek nadir olarak bir mesele-i imaniyeyi bir dostuma yazardım. Hattâ dört senede kardeşime bir tek mektup yazdım. Ve ihtilâttan hem ben kendimi men ediyordum, hem de ehl-i dünya beni men ediyordu. Yalnız bir iki ahbapla haftada bir defa görüşebiliyordum. Köye gelen misafirler ise, ayda bir ikisi, bazı bir iki dakika, bir mesele-i âhirete dair benimle görüşüyordu. Bu gurbet halimde, garip, yalnız, kimsesiz, nafaka için çalışmaya benim gibilere muvafık olmayan bir köyde, herşeyden, herkesten men edildim. Hattâ, dört sene evvel, harap olmuş bir camii tamir ettirdim. Memleketimde imamlık ve vaizlik vesikam elimde olduğundan, o camide dört senedir Allah kabul etsin imamlık ettiğim halde, şu mübarek geçen Ramazan’da mescide gidemedim. Bazan yalnız namazımı kıldım, cemaatle kılınan namazın yirmi beş sevabından ve hayrından mahrum kaldım.
İşte, başıma gelen bu iki hâdiseye karşı, aynen iki sene evvel o memurun bana karşı muamelesine gösterdiğim sabır ve tahammülü gösterdim. İnşaallah devam da ettireceğim. Şöyle de düşünüyorum ve diyorum ki:
Eğer ehl-i dünya tarafından başıma gelen şu eziyet, şu sıkıntı, şu tazyik, ayıplı ve kusurlu nefsim için ise, helâl ediyorum. Benim nefsim belki bununla ıslah-ı hal eder; hem ona keffâretüzzünub olur. Dünya misafirhanesinin safâsını çok gördüm. Azıcık cefâsını görsem, yine şükrederim. Eğer imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım cihetiyle ehl-i dünya beni tazyik ediyorsa, onun müdafaası bana ait değil. Onu, Azîz-i Cebbâra havale ediyorum.
Eğer asılsız ve riyaya sebep ve ihlâsı kıracak bir şöhret-i kâzibeyi kırmak için teveccüh-ü âmmeyi hakkımda bozmak murad ise, onlara rahmet! Çünkü teveccüh-ü âmmeye mazhar olmak ve halkların nazarında şöhret kazanmak, benim gibi adamlara zarardır zannederim. Benimle temas edenler beni bilirler ki, şahsıma karşı hürmet istemiyorum, belki nefret ediyorum. Hattâ kıymettar mühim bir dostumu, fazla hürmeti için belki elli defa tekdir etmişim. Eğer beni çürütmek ve efkâr-ı âmmeden düşürtmek, iskat ettirmekten muradları, tercümanlık ettiğim hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye ait ise, beyhudedir. Zira Kur’ân yıldızlarına perde çekilmez. Gözünü kapayan, yalnız kendi görmez; başkasına gece yapamaz.
8 Mayıs 2011: 10:04 #790923Anonim
Birinci hikâye: İki sene evvel benim hakkımda bir müdür sebepsiz, gıyabımda tezyifkârâne, hakaretli sözler söylemişti. Sonra bana söylediler. Bir saat kadar Eski Said damarıyla müteessir oldum. Sonra, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle şöyle bir hakikat kalbe geldi, sıkıntıyı izale edip o adamı da bana helâl ettirdi. O hakikat şudur:
Nefsime dedim: Eğer onun tahkiri ve beyan ettiği kusurlar şahsıma ve nefsime ait ise, Allah ondan razı olsun ki, benim nefsimin ayıplarını söyler. Eğer doğru söylemişse, beni nefsimin terbiyesine sevk eder ve gururdan beni kurtarmaya yardımdır. Eğer yalan söylemişse, beni riyadan ve riyanın esası olan şöhret-i kâzibeden kurtarmaya yardımdır. Evet, ben nefsimle musalâha etmemişim. Çünkü terbiye etmemişim. Benim boynumda veya koynumda bir akrep bulunduğunu biri söylese veya gösterse, ondan darılmak değil, belki memnun olmak lâzım gelir.
Eğer o adamın tahkiratı, benim imana ve Kur’ân’a hizmetkârlığım sıfatıma ait ise, o bana ait değil. O adamı, beni istihdam eden Sahib-i Kur’ân‘a havale ediyorum. O Azîzdir, Hakîmdir.
Eğer sırf beni sövmek, tahkir etmek, çürütmek nev’inden ise, o da bana ait değil. Ben menfi ve esir ve garip ve elim bağlı olduğundan, haysiyetimi kendi elimle düzeltmeye çalışmak bana düşmez. Belki misafir olduğum ve bana nezaret eden şu köye, sonra kazaya, sonra vilâyete hükmedenlere aittir. Bir insanın elindeki esirini tahkir etmek, sahibine aittir; o müdafaa eder. Madem hakikat budur. Kalbim istirahat etti, 1وَاُفَوِّضُ اَمْرِۤى اِلَى اللهِ اِنَّ اللهَ بَصِيرٌ باِلْعِبَادِ dedim. O vakıayı olmamış gibi saydım, unuttum. Fakat maatteessüf sonra anlaşıldı ki, Kur’ân onu helâl etmemiş. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Muhakkak ki Allah kullarını hakkıyla görür.” Mü’min Sûresi, 40:44.
8 Mayıs 2011: 10:05 #790924Anonim
DÖRDÜNCÜ NOKTA
Evhamlı birkaç sualin cevabıdır.
BİRİNCİSİ: Ehl-i dünya bana der: “Neyle yaşıyorsun? Çalışmadan nasıl geçiniyorsun? Memleketimizde tembelce oturanları ve başkasının sa’yiyle geçinenleri istemiyoruz.”
Elcevap: Ben iktisat ve bereketle yaşıyorum. Rezzâkımdan başka kimsenin minnetini almıyorum ve almamaya da karar vermişim. Evet, günde yüz para, belki kırk para ile yaşayan bir adam, başkasının minnetini almaz.
Şu meselenin izahını hiç arzu etmiyordum. Belki bir gururu ve bir enaniyeti ihsas eder fikriyle, beyan etmek bana pek nâhoştur. Fakat, madem ehl-i dünya evhamlı bir surette soruyorlar. Ben de derim ki:
Küçüklüğümden beri halkların malını kabul etmemek (velev zekât dahi olsa), hem maaşı kabul etmemek (yalnız bir iki sene Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyede dostlarımın icbarıyla kabul etmeye mecbur oldum, o parayı da mânen millete iade ettik). Hem maişet-i dünyeviye için minnet altına girmemek, bütün ömrümde bir düstur-u hayatımdır. Ehl-i memleketim ve başka yerlerde beni tanıyanlar bunu biliyorlar. Bu beş seneki nefyimde, çok dostlar bana hediyelerini kabul ettirmek için çok çalıştılar; kabul etmedim. “Öyle ise nasıl idare edersin?” denilse, derim:
Bereket ve ikram-ı İlâhî ile yaşıyorum. Nefsim çendan her hakarete, her ihanete müstehak ise de, fakat Kur’ân hizmetinin kerameti olarak, erzak hususunda, ikram-ı İlâhî olan berekete mazhar oluyorum.
1وَاَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ sırrıyla, Cenâb-ı Hakkın bana ettiği ihsânâtı yad edip, bir şükr-ü mânevî nev’inde birkaç nümunesini söyleyeceğim. Bir şükr-ü mânevî olmakla beraber, korkuyorum ki, bir riya ve gururu ihsas ederek o mübarek bereket kesilsin. Çünkü müftehirâne gizli bereketi izhar etmek, kesilmesine sebep olur. Fakat, ne çare, söylemeye mecbur oldum. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “Rabbinin nimetini yâd et.” Duhâ Sûresi, 93:11.
-
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.