• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 271 ile 285 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #790925
    Anonim

      İşte birisi: Şu altı aydır otuz altı ekmekten ibaret bir kile buğday bana kâfi geldi. Daha var, bitmemiş. Ne miktar kifayet edecek, bilmiyorum.HAŞİYE

      İkincisi: Şu mübarek Ramazan’da, yalnız iki haneden bana yemek geldi; ikisi de beni hasta etti. Anladım ki, başkasının yemeğini yemekten memnûum. Mütebâkisi, bütün Ramazan’da benim idareme bakan mübarek bir hanenin ve sadık bir arkadaşım olan o hane sahibi Abdullah Çavuş’un ihbarı ve şehadetiyle, üç ekmek, bir kıyye pirinç bana kâfi gelmiştir. Hattâ o pirinç, on beş gün Ramazan’dan sonra bitmiştir.

      Üçüncüsü: Dağda, üç ay, bana ve misafirlerime bir kıyye tereyağı, hergün ekmekle beraber yemek şartıyla, kâfi geldi. Hattâ, Süleyman isminde mübarek bir misafirim vardı. Benim ekmeğim de ve onun ekmeği de bitiyordu. Çarşamba günüydü, dedim ona: “Git, ekmek getir.” İki saat, her tarafımızda kimse yok ki oradan ekmek alınsın. “Cuma gecesi senin yanında bu dağda beraber dua etmek arzu ediyorum” dedi. Ben de dedim: “1تَوَكَّلْنَا عَلَى اللهِ ; kal.”

      Sonra, hiç münasebeti olmadığı halde ve bir bahane yokken, ikimiz yürüye yürüye bir dağın tepesine çıktık. İbrikte bir parça su vardı. Bir parça şekerle çayımız vardı. Dedim: “Kardeşim, bir parça çay yap.”

      O ona başladı. Ben de derin bir dereye bakar bir katran ağacı altında oturdum. Müteessifâne şöyle düşündüm ki: Küflenmiş bir parça ekmeğimiz var; bu akşam ancak ikimize yeter. İki gün nasıl yapacağız ve bu sâfi-kalb adama ne diyeceğim diye düşünmedeyken, birden bire başım çevrilir gibi başımı çevirdim. Gördüm ki, koca bir ekmek, katran ağacının üstünde, dalları içinde bize bakıyor. Dedim: “Süleyman, müjde! Cenâb-ı Hak bize rızık verdi.”

      O ekmeği aldık; bakıyoruz ki, kuşlar ve hayvânât-ı vahşiye, hiçbiri ilişmemiş. Yirmi otuz gündür hiçbir insan o tepeye çıkmamıştı. O ekmek ikimize iki gün kâfi geldi. Biz yerken, bitmek üzereyken, dört sene sadık bir sıddîkım olan müstakim Süleyman, ekmekle aşağıdan çıkageldi.

      Dördüncüsü: Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, pabuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

      HAŞİYE : Bir sene devam etti.
      1 : Allah’a tevekkül ettik.

      #790926
      Anonim

        İşte, şu nümuneler gibi çok şeyler var ve bereket-i İlâhiyenin çok cihetleri var. Bu köy halkı çoğunu bilirler. Fakat sakın bunları fahr için zikrediyorum zannetmeyiniz. Belki mecbur oldum. Hem benim için iyiliğe bir medar olduğunu düşünmeyiniz. Bu bereketler, ya yanıma gelen hâlis dostlarıma ihsandır; veya hizmet-i Kur’âniyeye bir ikramdır; veya iktisadın bereketli bir menfaatidir; veyahut “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” ile zikreden ve yanımda bulunan dört kedinin rızıklarıdır ki, bereket suretinde gelir, ben de ondan istifade ederim. Evet, hazin mırmırlarını dikkatle dinlesen, “Yâ Rahîm, yâ Rahîm” çektiklerini anlarsın.

        Kedi bahsi geldi, tavuğu hatıra getirdi. Bir tavuğum var. Şu kışta yumurta makinesi gibi, pek az fasılayla hergün rahmet hazinesinden bana bir yumurta getiriyordu. Hem birgün iki yumurta getirdi, ben de hayrette kaldım. Dostlarımdan sordum, “Böyle olur mu?” dedim. Dediler: “Belki bir ihsan-ı İlâhîdir.” Hem şu tavuğun yazın çıkardığı küçük bir yavrusu vardı. Ramazan-ı Şerifin başında yumurtaya başladı, tâ kırk gün devam etti. Hem küçük, hem kışta, hem Ramazan’da bu mübarek hali bir ikram-ı Rabbânî olduğuna, ne benim ve ne de bana hizmet edenlerin şüphemiz kalmadı. Hem ne vakit annesi kesti, hemen o başladı, beni yumurtasız bırakmadı.

        İKİNCİ VEHİMLİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Sana nasıl emniyet edeceğiz ki, sen dünyamıza karışmayacaksın? Seni serbest bıraksak belki dünyamıza karışırsın. Hem nasıl bileceğiz ki, sen kurnazlık yapmıyorsun? Kendini târik-i dünya gösterip, halkın malını zâhiren almaz, gizli alır bir kurnazlık olmadığını nasıl bileceğiz?”

        Elcevap: Yirmi sene evvelki Divan-ı Harb-i Örfîde ve hürriyetten daha evvel zamanda çoklara malûm hal ve vaziyetim ve İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnâmesi namında o zaman Divan-ı Harpteki müdafaatım kat’î gösterir ki, değil kurnazlık, belki ednâ bir hileye tenezzül etmez bir tarzda hayat geçirmişim. Eğer hile olsaydı, bu beş sene zarfında sizlere temellukkârâne bir müracaat edilecekti.

        #790927
        Anonim

          Hileli adam kendini sevdirir, kendini çekmez. İğfal ve aldatmaya daima çalışır. Halbuki bana karşı en mühim hücumlara ve tenkitlere mukàbil, tezellüle tenezzül etmedim. “Tevekkeltü alâllah” deyip ehl-i dünyaya arkamı çevirdim.

          Hem de âhireti bilen ve dünyanın hakikatini keşfeden, aklı varsa pişman olmaz, yeniden dünyaya dönüp uğraşmaz. Elli seneden sonra, alâkasız, tek başıyla bir adam, hayat-ı ebediyesini dünyanın bir iki sene gevezeliğine, şarlatanlığına feda etmez. Feda etse kurnaz olmaz, belki ebleh bir divane olur. Ebleh bir divanenin elinden ne gelir ki onunla uğraşılsın? Amma zâhiren târik-i dünya, bâtınen tâlib-i dünya şüphesi ise: 1وَمَاۤ اُبَرِّئُ نَفْسِى اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوۤءِ sırrınca, ben nefsimi tebrie etmiyorum.

          Nefsim her fenalığı ister. Fakat şu fâni dünyada, şu muvakkat misafirhanede, ihtiyarlık zamanında, kısa bir ömürde, az bir lezzet için, ebedî, daimî hayatını ve saadet-i ebediyesini berbat etmek, ehl-i aklın kârı değil. Ehl-i aklın ve zîşuurun kârı olmadığından, nefs-i emmârem ister istemez akla tâbi olmuştur.

          ÜÇÜNCÜ VEHİMLİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Sen bizi sever misin? Beğeniyor musun? Eğer seversen, neden bize küsüp karışmıyorsun? Eğer beğenmiyorsan bize muarızsın. Biz muarızlarımızı ezeriz.”

          Elcevap: Ben değil sizi, belki dünyanızı sevseydim, dünyadan çekilmezdim. Ne sizi ve ne de dünyanızı beğenmiyorum. Fakat karışmıyorum. Çünkü ben başka maksattayım; başka noktalar benim kalbimi doldurmuş, başka şeyleri düşünmeye kalbimde yer bırakmamış. Sizin vazifeniz ele bakmaktır, kalbe bakmak değil. Çünkü idarenizi, âsâyişinizi istiyorsunuz. El karışmadığı vakit, ne hakkınız var ki, hiç lâyık olmadığınız halde “Kalb de bizi sevsin” demeye?

          Kalbe karışsanız: Evet, ben nasıl bu kış içinde baharı temenni ediyorum ve arzu ediyorum; fakat irade edemiyorum, getirmeye teşebbüs edemiyorum. Öyle de, hal-i âlemin salâhını temenni ediyorum, dua ediyorum ve ehl-i dünyanın ıslahını arzu ediyorum. Fakat irade edemiyorum; çünkü elimden gelmiyor. Bilfiil teşebbüs edemiyorum; çünkü ne vazifemdir, ne de iktidarım var. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

          1 : “Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder.” Yusuf Sûresi, 12:53.

          #790928
          Anonim

            DÖRDÜNCÜ ŞÜPHELİ SUAL: Ehl-i dünya diyorlar ki: “O kadar belâlar gördük ki, kimseye emniyetimiz kalmadı. Sana nasıl emin olabiliriz ki, fırsat senin eline geçse, arzu ettiğin gibi karışmazsın?”

            Elcevap: Evvelki noktalar size emniyet vermekle beraber, memleketimde, talebe ve akrabam içinde, beni dinleyenlerin ortasında, heyecanlı hâdiseler içinde dünyanıza karışmadığım halde, diyar-ı gurbette ve yalnız, tek başıyla, garip, zayıf, âciz, bütün kuvvetiyle âhirete müteveccih, ihtilâttan, muhabereden kesilmiş, iman ve âhiret münasebetiyle uzaktan uzağa yalnız bazı ehl-i âhireti dost bulan ve başka herkese yabanî ve herkes de ona yabanî nazarıyla bakan bir insan, semeresiz, tehlikeli dünyanıza karışsa, muzaaf bir divane olmak gerektir.

            BEŞİNCİ NOKTA

            Beş küçük meseleye dairdir.

            BİRİNCİSİ: Ehl-i dünya bana diyorlar ki: “Bizim usul-ü medeniyetimizi, tarz-ı hayatımızı ve suret-i telebbüsümüzü niçin sen kendine tatbik etmiyorsun? Demek bize muarızsın.”

            Ben de derim: Hey efendiler! Ne hakla bana usul-ü medeniyetinizi teklif ediyorsunuz? Halbuki siz, beni hukuk-u medeniyetten iskat etmiş gibi, haksız olarak beş sene bir köyde muhabereden ve ihtilâttan memnu’ bir tarzda ikamet ettirdiniz. Her menfiyi şehirlerde dost ve akrabasıyla beraber bıraktınız ve sonra vesika verdiğiniz halde, sebepsiz beni tecrid edip, bir iki tane müstesna, hiçbir hemşehriyle görüştürmediniz. Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz. Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız. Ben de âhiret kapısını çaldım; rahmet-i İlâhiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karma karışık usul ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp, memleketime iade edip hukukumu verdiniz; o vakit usulünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.

            #790929
            Anonim

              İKİNCİ MESELE: Ehl-i dünya diyorlar ki: “Bize ahkâm-ı diniyeyi ve hakaik-i İslâmiyeyi talim edecek resmî bir dairemiz var. Sen ne salâhiyetle neşriyat-ı diniye yapıyorsun? Sen madem nefye mahkûmsun; bu işlere karışmaya hakkın yok.”

              Elcevap: Hak ve hakikat inhisar altına alınmaz. İman ve Kur’ân nasıl inhisar altına alınabilir? Siz dünyanızın usulünü, kanununu inhisar altına alabilirsiniz. Fakat hakaik-i imaniye ve esâsât-ı Kur’âniye, resmî bir şekilde ve ücret mukàbilinde, dünya muamelâtı suretine sokulmaz. Belki, bir mevhibe-i İlâhiye olan o esrar, hâlis bir niyetle ve dünyadan ve huzûzât-ı nefsaniyeden tecerrüd etmek vesilesiyle o feyizler gelebilir.

              Hem de sizin o resmî daireniz dahi, memleketteyken beni vaiz kabul etti, tayin etti. Ben o vaizliği kabul ettim, fakat maaşını terk ettim. Elimde vesikam var. Vaizlik, imamlık vesikasıyla her yerde amel edebilirim. Çünkü benim nefyim haksız olmuştur. Hem menfiler madem iade edildi; eski vesikalarımın hükmü bâkidir.

              Saniyen: Yazdığım hakaik-i imaniyeyi doğrudan doğruya nefsime hitap etmişim. Herkesi davet etmiyorum. Belki ruhları muhtaç ve kalbleri yaralı olanlar, o edviye-i Kur’âniyeyi arayıp buluyorlar. Yalnız, medar-ı maişetim için, yeni huruf çıkmadan evvel, haşre dair bir risalemi tab ettirdim. Bunu da, bana karşı insafsız eski vali, o risaleyi tetkik edip, tenkit edecek bir cihet bulamadığı için ilişemedi.

              ÜÇÜNCÜ MESELE: Benim bazı dostlarım, ehl-i dünya bana şüpheli baktıkları için, ehl-i dünyaya hoş görünmek için benden zâhiren teberri ediyorlar, belki tenkit ediyorlar. Halbuki, kurnaz ehl-i dünya, bunların teberrisini ve bana karşı içtinaplarını, o ehl-i dünyaya sadakate değil, belki bir nevi riyaya, vicdansızlığa hamledip o dostlarıma karşı fena nazarla bakıyorlar.

              Ben de derim: Ey âhiret dostlarım! Benim Kur’ân’a hizmetkârlığımdan teberri edip kaçmayınız. Çünkü, inşaallah benden size zarar gelmez. Eğer faraza musibet gelse veya bana zulmedilse, siz benden teberriyle kurtulamazsınız. O hal ile, musibete ve tokada daha ziyade istihkak kesb edersiniz. Hem ne var ki evhama düşüyorsunuz?

              #790930
              Anonim

                DÖRDÜNCÜ MESELE: Şu nefiy zamanında görüyorum ki, hodfuruş ve siyaset bataklığına düşmüş bazı insanlar, bana tarafgirâne, rakibâne bir nazarla bakıyorlar. Güya ben de onlar gibi dünya cereyanlarıyla alâkadarım!

                Hey efendiler! Ben imanın cereyanındayım. Karşımda imansızlık cereyanı var. Başka cereyanlarla alâkam yok. O adamlardan ücret mukàbilinde iş görenler, belki kendilerini bir derece mazur görüyor. Fakat ücretsiz, hamiyet namına bana karşı tarafgirâne, rakibâne vaziyet almak ve ilişmek ve eziyet etmek, gayet fena bir hatadır. Çünkü, sabıkan ispat edildiği gibi, siyaset-i dünya ile hiç alâkadar değilim. Yalnız, bütün vaktimi ve hayatımı hakaik-i imaniye ve Kur’âniyeye hasr ve vakfetmişim. Madem böyledir; bana eziyet verip rakibâne ilişen adam düşünsün ki, o muamelesi zındıka ve imansızlık namına imana ilişmek hükmüne geçer.

                BEŞİNCİ MESELE: Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem 1لاَ يُكَلِّفُ اللهُ نَفْسًا اِلاَّ وُسْعَهَا sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır.

                Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.HAŞİYE Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                1 : “Allah kimseye gücünden fazlasını yüklemez.” Bakara Sûresi, 2:286.
                HAŞİYE : Bu madem’ler içindir ki, şahsıma karşı olan zulümlere, sıkıntılara aldırmıyorum ve ehemmiyet vermiyorum. “Meraka değmiyor” diyorum ve dünyaya karışmıyorum.

                #791008
                Anonim

                  O ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum
                  09 Mayıs 2011 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Avrupa ikidir. Birisi, İsevîlik din-i hakikîsinden aldığı feyizle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takip eden bu birinci Avrupa’ya hitap etmiyorum.
                  Belki, felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiâtını mehâsin zannederek beşeri sefâhete ve dalâlete sevk eden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitap ediyorum. Şöyle ki:
                  O zaman, o seyahat-i ruhiyede, mehâsin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan mâlâyâni ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı mânevîsine karşı demiştim:
                  Bil, ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalâletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dâvâ edersin ki, “Beşerin saadeti bu ikisiyledir.” Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin ve yiyecek!
                  Ey küfür ve küfrânı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba, hem ruhunda, hem vicdanında, hem aklında, hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibetzede olmuş ve azâba düşmüş bir adamın, cismiyle zâhirî bir surette, aldatıcı bir ziynet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mesut denilebilir mi?
                  Âyâ, görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden meyus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle, tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazip ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor.
                  Halbuki, senin şeâmetinle kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalâlet darbesini yiyen ve o dalâlet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir biçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba, zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azap çeken bir insana mesut denilebilir mi? İşte, sen biçare beşeri böyle baştan çıkardın; yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azap çektiriyorsun. (Lemalar Sh. 119-120)
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  SÖZLÜK:
                  DÎN-İ HAKİKÎ : Gerçek din.
                  FEYİZ : Bolluk, bereket; ilim, irfan; mânevî gıdâ; şan, şöhret; ihsan, fazîletli.
                  HAYAT-I İÇTİMÂİYE-İ BEŞERİYE : İnsanların sosyal hayatı.
                  NÂFİ : Menfaatli, faydalı, şifalı.
                  HAKKANİYET : Haktan ve doğruluktan ayrılmama, gerçeklik, doğruluk.
                  FÜNÛN : Fenler.
                  HİTÂP : Konuşma, söz söyleme, çağırma, topluluğa veya birisine karşı konuşma.
                  FELSEFE-İ TABİİYE : Herşeyi tabiatın yarattığına inanan felsefe.
                  ZULMET : Karanlık.
                  SEYYİÂT : Kötülükler, günahlar, suçlar.
                  MEHÂSİN : Güzellikler, iyilikler, iyi ahlâklar, insana verilen hüsün ve cemâl.
                  BEŞERÎ : İnsanî, insanlara ait.
                  SEFÂHET : Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük.
                  DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                  SEVK : Önüne katıp sürme.
                  SEYAHAT-İ RUHİYE : Rûhun seyahati, rûhen seyahat.
                  MEHÂSİN-İ MEDENİYET : Medeniyetin nîmetleri, güzellikleri.
                  FÜNÛN-U NÂFİA : Faydalı fenler.
                  MÂLÂYÂNÎ : Mânâsız, faydasız, boş şey.
                  MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
                  ŞAHS-I MANEVÎ: Tüzel kişilik.
                  SAKİM: Hasta, keyifsiz. Sağlam olmayan.
                  NEŞREDEN : Yayan
                  BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.
                  MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
                  ZÂHİRÎ : Görünüşte, dıştan, maddî yüze ait.
                  ZİYNET : Süs.
                  ÂYÂ : Acaba, nasıl oluyor, hayret gibi mânâlara gelen şaşkınlık bildiren bir edattır.
                  CÜZ’Î : Azdan olan, parçaya âit olan, pek az, kıymetsiz.
                  ME’YUS : Ümitsiz, kederli.
                  VEHMÎ : Vehimle ilgili; aslında var olmadığı halde varmış gibi görülen herhangi birşeye âit.
                  EMEL : Şiddetli istek, gaye, ümit.
                  İNKİSÂR-I HAYAL : Hayal kırıklığı.
                  ŞEÂMET : Kötülük, uğursuzluk.
                  ESAS : Öz.Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                  İNKITÂ : Kesilme, tükenme, tıkanma.
                  NEŞ’ET : Çıkma, doğma, meydana gelme, kaynaklanma, yetişme.
                  ZAİL : (Zâile) Geçen, geçici.Devamlı olmayan. Tükenen.

                  #791159
                  Anonim

                    Düşmanlarım zayıf damarımı arıyor
                    10 Mayıs 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi…

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Nurların erkânlarından bir iki doktor, benim hastalığımın şiddetiyle beraber o hâlis, sadık zatlara hastalık noktasından müracaat etmeyip ve ilâçlarını da yemeyip çok ağır hastalıklar içinde onlarla meşveret etmeyerek ve şiddet-i ihtiyacım ve elemlerim içinde yanıma geldikleri vakit, hastalığa dair bahis açmadığımdan endişeli bir merak onlara geldiğinden, sırlı bir hakikati izhara mecbur oldum. Belki size de fâidesi var diye yazıyorum.
                    Onlara dedim ki:
                    Hem gizli düşmanlarım, hem nefsim, şeytanın telkiniyle zaif bir damarımı arıyorlar ki, beni onunla yakalayıp Nurlara tam ihlâs ile hizmetime zarar gelsin.
                    En zaif damar ve dehşetli mâni, hastalık damarıdır. Hastalığa ehemmiyet verdikçe, hiss-i nefs-i cisim galebe eder; “Zarurettir, mecburiyet var” der, ruh ve kalbi susturur, doktoru müstebit bir hâkim gibi yapar ve tavsiyelerine ve gösterdiği ilâçlara itaate mecbur ediyor. Bu ise, fedakârane, ihlâsla hizmete zarar verir.
                    Hem gizli düşmanlarım da bu zaif damarımdan istifadeye çalışmışlar ve çalışıyorlar. Nasıl ki korku ve tamah ve şan ü şeref cihetinde çalışıyorlar. Çünkü insanın en zaif damarı olan “korku” cihetinde bir halt edemediler, idamlarına beş para vermediğimizi anladılar.
                    Sonra insanın bir zaif damarı “derd-i maişet ve tamah” cihetinde çok soruşturdular. Nihayetinde, o zaif damardan birşey çıkaramadılar. Sonra onlarca tahakkuk etti ki, onlar mukaddesatını feda ettikleri dünya malı, nazarımızda hiç ehemmiyeti yok ve çok vukuatlarla onlarca da tahakkuk etmiş. Hattâ bu on sene zarfında yüz defadan ziyade resmen “Neyle yaşıyor?” diye mahallî hükûmetlerden sormuşlar.
                    Sonra en zaif bir damar-ı insânî olan “şan ve şeref ve rütbe” noktasında bana çok elîm bir tarzda o zaif damarımı tutmak için emredilmiş. İhanetler, tahkirlerle, damara dokunduracak işkencelerle dahi hiçbir şeye muvaffak olamadılar. Ve kat’iyen anladılar ki, onların perestiş ettiği dünya şan ve şerefini bir riyakârlık ve zararlı bir hodfuruşluk biliyoruz, onların fevkalâde ehemmiyet verdikleri hubb-u cah ve şan ve şeref-i dünyeviyeye beş para ehemmiyet vermiyoruz, belki onları bu cihette divane biliyoruz.
                    Sonra bizim hizmetimiz itibarıyla bizde zaif damar sayılan, fakat hakikat noktasında herkesin makbulü ve her şahıs onu kazanmaya müştak olan “mânevî makam sahibi olmak ve velâyet mertebelerinde terakki etmek” ve o nimet-i İlâhiyeyi kendinde bilmektir ki, insanlara menfaatten başka hiçbir zararı yok. Fakat böyle benlik ve enaniyet ve menfaatperestlik ve nefsini kurtarmak hissi galebe çaldığı bir zamanda, elbette sırr-ı ihlâsa ve hiçbir şeye âlet olmamaya bina edilen hizmet-i imaniye ile şahsî makam-ı mâneviyeyi aramamak iktiza ediyor. Harekâtında onları istememek ve düşünmemek lâzımdır ki, hakikî ihlâsın sırrı bozulmasın. İşte bunun içindir ki, herkesin aradığı keşf ü kerâmâtı ve kemâlât ı ruhiyeyi Nur hizmetinin haricinde aramadığımı zaif damarlarımı tutmaya çalışanlar anladılar.
                    Bu noktada dahi mağlûp oldular.
                    Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve gelecek Leyle-i Kadri herbir Nurcu hakkında seksen üç sene ibadetle geçmiş bir ömür hükmüne geçmesini hakikat-i Leyle-i Kadri şefaatçi ederek rahmet-i İlâhiyeden niyaz ediyoruz. (Emirdağ Lahikası 1.Cilt, 188. Mektup)
                    Bediüzzaman Said Nursî
                    LÜGAT:
                    Âlet Olma : Araç, Vasıta Olma
                    Ayn-I Mârifetullah Ve Zikrullah : Allah’ı Bilmenin Ve Zikretmenin Tâ Kendisi
                    Bahis Açma : Söz Etme
                    Çelem : Acı, Keder, Sıkıntı
                    Damar-I İnsânî : İnsana Ait Duygular
                    Derd-İ Maişet : Geçim Derdi
                    Divane : Akılsız, Deli
                    Elhamdü Lillâh : “Allah’a Hamd Olsun”
                    Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
                    Enaniyet : Ben, Benlik
                    Erkân : İleri Gelenler
                    Fedakârane : Fedakar Şekilde
                    Galebe Çalma : Üstün Gelme
                    Galebe Etme : Üstün Gelme
                    Hakikat : Doğru, Gerçek
                    Hakikat : Doğru, Gerçek; Bir Şeyin Asıl Mahiyeti
                    Hakikî İhlâs : Gerçek İhlâs, İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
                    Hâlis : İçten, Katıksız, Samimî
                    Halt Etme : Karıştırma, Uygunsuz İş Yapma
                    Harekât : Hareketler, Davranışlar
                    Haşiye : Dipnot
                    Havali : Çevre, Yöre
                    Hiss-İ Nefs-İ Cisim : Bedene Ait Duygu
                    Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
                    Hodfuruşluk : Kendini Beğendirmeye Çalışmak, Övünmek
                    Hubb-U Cah : Makam, Mevki Sevgisi
                    Huzur-U Kalbî : Kalp Huzuru
                    İhanet : Aşağılama, Hakaret Etme
                    İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
                    İhtar Edilme : Hatırlatılma, İkaz Edilme
                    İktiza Etme : Gerektirme
                    İtaat : Emre Uyma
                    İzhar : Gösterme, Açığa Çıkarma
                    Kat’iyen : Kesinlikle
                    Kemâlât-I Ruhiye : Ruha Üstünlük Sağlayan Özellikler, Ruhen Olgunluğa Erme
                    Keşf Ü Kerâmât : Allah’ın Bir İkramı Olarak Mânevî Âlemlerde Bazı Hakikatleri Görme Ve Olağanüstü Hâllere Mazhar Olma
                    Mağlûp Olma : Yenilgiye Uğrama
                    Mahallî : Yöresel, Bölgesel
                    Makam-I Mâneviye : Mânevî Makam
                    Makbul : Kabul Gören, Geçerli
                    Mebhas : Bahis, Konu
                    Mecburiyet : Zorunlu Olma
                    Menfaatperestlik : Çıkarını Düşünme
                    Meşveret : İşlerin İstişâre (Danışıp Görüşme) Yoluyla Halledilmesi
                    Muhabbet-İ Îmaniye : İman Sevgisi
                    Mukaddesat : Mukaddes Olan Şeyler, Kutsal Değerler
                    Muvaffak : Başarılı
                    Müstebit : Diktatör, Baskıcı
                    Müştak Olan : Arzulu, İstekli, Düşkün
                    Müteessir Olma : Üzülme, Etkilenme
                    Nazar : Bakış, Görüş
                    Nefis : Bir Kimsenin Kendisi
                    Nefis : İnsanı Daima Kötülüğe, Maddî Zevk Ve İsteklere Sevk Eden Duygu
                    Nimet-İ İlâhiye : Allah’ın Nimeti
                    Nur Hizmeti : Risale-İ Nur Hizmeti
                    Nüsha : Yazılı Bir Şeyden Çıkarılan Kopya
                    Perestiş Etme : Aşırı Bağlılık, Taparcasına Sevme
                    Riyakârlık : Gösteriş
                    Sadık : Bağlı, Doğru
                    Sırr-I İhlâs : İhlâs Sırrı
                    Şakirt : Talebe, Öğrenci
                    Şan Ü Şeref : Şan Ve Şeref
                    Şan Ve Şeref-İ Dünyeviye : Dünyaya Ait Şan Ve Şeref
                    Şevk : Çok İstek Ve Arzu, Coşku
                    Şiddet-İ İhtiyac : İhtiyacın Şiddeti, Şiddetli İhtiya
                    Tahakkuk Etme : Gerçekleşme, Anlaşılma
                    Tahkir : Aşağılama, Hakaret Etme
                    Tamah : Açgözlülük, Hırs
                    Tashih Etme : Düzeltme
                    Telkin : Fikir Aşılama, Öğüt Verme
                    Terakki Etmek : Yükselmek, İlerlemek
                    Velâyet : Velilik; Mânevî Mertebeler Aşarak Allah’ın Yakınlığını Ve Dostluğunu Elde Etme
                    Vird : Devamlı Yapılan Zikir
                    Vukuat : Meydana Gelen Olaylar
                    Zaruret : Zorunluluk, Gereklilik

                    #791268
                    Anonim

                      Namaz kılmayan ne kadar da zarar eder…
                      11 Mayıs 2011 / 00:01
                      Günün Risale-i Nur dersi…

                      Bismillahirrahmanirrahim
                      Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla
                      Namaz dinin direğidir. (Hadîs-i şerif: Keşfü’l-Hafâ, 2:3; Hadîs no: 1621; Tirmizî, İmân: 8; İbn-i Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237.)
                      Namaz ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat’î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:
                      Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: “Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir.”
                      İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: “Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun.”
                      Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?
                      İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!
                      O hâkim ise, Rabbimiz, Hâlıkımızdır.
                      O iki hizmetkâr yolcu ise: Biri mütedeyyin, namazını şevkle kılar; diğeri gafil, namazsız insanlardır.
                      O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür.
                      O has çiftlik ise Cennettir.
                      O istasyon ise kabirdir.
                      O seyahat ise kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre, o uzun yolu mütefâvit derecede kat’ ederler. Bir kısım ehl-i takvâ berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat’ eder. Kur’ân-ı Azîmüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.
                      O bilet ise namazdır. Bir tek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye bir tek saatini sarf etmeyen, ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zira, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek akıl kabul ederse -halbuki kazanç ihtimali binde birdir- sonra yirmi dörtten bir malını, yüzde doksan dokuz ihtimalle kazancı musaddak bir hazine-i ebediyeye vermemek ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü, kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?
                      Halbuki namazda ruhun, kalbin, aklın büyük bir rahatı vardır. Hem cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem namaz kılanın diğer mübah, dünyevî amelleri, güzel bir niyetle ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü âhirete mal edebilir; fani ömrünü bir cihette ibkà eder. (Sözler 4. Söz)
                      Bediüzzaman Said Nursi
                      LÜGAT:
                      Âhiret : Öteki Dünya, Öldükten Sonraki Hayat
                      Âkıl : Akıllı
                      Amel : İş, Davranış
                      Bahtiyar : Talihli
                      Bedbaht : Talihsiz, Kötü Talihli
                      Berk : Şimşek
                      Beşer : İnsan
                      Define : Hazine, Gizli Servet
                      Divane : Akılsız, Deli
                      Dünyevî : Dünyaya Ait
                      Ebed : Sonsuzluk
                      Ehl-İ Takvâ : Takvâ Sahipleri
                      Fani : Ölümlü, Geçici
                      Gafil : Duyarsız, Sorumsuz, Âhiretten Ve Allah’ın Emir Ve Yasaklarından Habersiz Davranan
                      Hakikat : Gerçek, Doğru
                      Hâkim : İdareci, Yönetici
                      Hâlık : Herşeyi Yaratan Allah
                      Has : Özel
                      Haşir : Öldükten Sonra Âhirette Tekrar Diriltilip Allah’ın Huzurunda Toplanma
                      Hayat-I Dünyeviye : Dünya Hayatı
                      Hayat-I Ebediye : Sonsuz Âhiret Hayatı
                      Hazine-İ Ebediye : Sonu Olmayan, Sonsuz Hazine
                      Hilâf-I Akıl Ve Hikmet : Akla Ve İlme Aykırı
                      Hizmetkâr : Hizmetçi
                      İbkà Etmek : Devamlı Ve Kalıcı Hale Getirmek
                      İkamet Etmek : Oturmak
                      İştirak Etmek : Katılmak
                      Kâfi : Yeterli
                      Kat’ Etmek : Aşmak, Kesmek
                      Kat’î : Kesin
                      Kerîm : İkram Sahibi, Cömert
                      Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                      Kur’ân-I Azîmüşşan : Şanı Yüce Kur’ân
                      Mahall-İ İkamet : Kalınacak Yer
                      Mesken : Ev, Yer
                      Musaddak : Doğrulanan
                      Muvakkat : Geçici
                      Mübah : Sevap Veya Günah Olmayan Günlük İşler
                      Mübâyaa Etmek : Satın Almak
                      Mühim : Önemli
                      Mütedeyyin : Dindar
                      Mütefâvit : Farklı
                      Nefis : Kişinin Kendisi; İnsanı Maddî Zevk Ve İsteklere Sevk Eden Duygu
                      Rab : Herbir Varlığa Yaratılış Gayelerine Ulaşmaları İçin Muhtaç Olduğu Şeyleri Veren, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulunduran Allah
                      Sarf Etmek : Harcamak
                      Sefahet : Yasak Zevk Ve Eğlencelere Düşkünlük, Bilnçsizcesizce Davranış, Budalalık
                      Sermaye-İ Ömür : Ömür Sermayesi
                      Suret : Şekil
                      Şevk : Çok İstek Ve Arzu, Coşku
                      Şimendifer : Tren
                      Takvâ : Allah’tan Korkup Emir Ve Yasaklarına Titizlikle Uyma
                      Tayyare : Uçak
                      Temsilî : Kıyaslamalı Benzetme Şeklinde, Analojik
                      Zayi Etmek : Kaybetmek
                      Zulmetmek : Haksız Yere Kötülük Etmek

                      #791479
                      Anonim

                        Risale-i Nur’un kerametli üç Risalesi…
                        12 Mayıs 2011 / 00:01
                        Günün Risale-i Nur dersi…

                        Bismillahirrahmanirrahim
                        Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Bütün nimetleri ihsan eden Allah’a hamd olsun.
                        Risale-i Nur’un silsile-i kerâmâtından Mu’cizat-ı Ahmediye ve kerametli Yirmi Dokuzuncu Söz ve İşârâtü’l-İ’câz’ın himayetkârâne ve mu’cizâne yeni bir kerametleri şudur ki:
                        Bu Ramazan-ı Şerifin başında doktorun ihbarıyla ve kuvvetli emarelerin delâletiyle ve birden hararet kırk dereceden geçmesiyle tebeyyün eden, zehirlemekten gelen şiddetli hastalık hengâmında, kardeşimiz Âtıf’ın habbe gibi hâdisesini, hariç valiler kubbe yaparak, buranın hem adliye, hem zabıta, hem vilâyete şifrelerle Risale-i Nur aleyhine sevk edildiği aynı zamanda, iki saat evvel, Mu’cizat ı Ahmediye İstanbul’dan koşup imdada gelmiş.
                        Masada iken, Yirmi Dokuzuncu Söz ve kerametli İşârâtü’l-İ’câz, Tosya kasabasından imdada gelmiş gibi, aynı vakitte yaldızlı ciltleriyle masa üzerinde dururken, onların müsadere endişesi ve elliden ziyade sair risalelerin de namazsız ellerin zaptına geçmek ihtimali ve şiddetli hastalığın konuşturmamak vaziyetiyle beraber, Risale-i Nur’un o üç kerametli risaleleri, öyle harika bir himayet ve muhafazaya vesile ve o zehirlendirmeye panzehir ve tiryak oldu ki, bu hale muttali olan bizler, şimdi de hayretteyiz.
                        Güya hiçbir hastalık yokmuş gibi, gayet kuvvetli, hem şiddetli tokatlar vurarak, o düşmanlık vaziyeti dostluğa çevrildi.
                        Hem adliyenin büyük memurları ve taharri komiserleri, şiddetli taharri ve müsadere için geldikleri halde, elliden ziyade kitaplardan hiçbirine el uzatmadan, yalnız o risalelerin kerametlerini kısmen dinleyerek onların mânevî himayeti altında muhafaza edildi. Yalnız Müdâfaat ve On Altıncı Mektup ve Ramazaniye Risalesini mütalâa etmek için biz verdik.
                        Üçüncü günde, daha şiddetli arama ve taharri etmek, zabıtanın siyasî komiseri bir taharri komiseriyle geldiği vakitten iki üç saat evvel, üç kerametli risalelerin kumandasında bütün risaleler, kendilerini ellere vermemek için ortada görünmediler. Bütün iki saat o taharri neticesinde, Ankara’dan gelen bir Ramazan tebrikiyle, bir Ramazaniye Risalesini elde ettiler. Mütalâadan sonra iade etmek vaadiyle aldılar.
                        Bütün bu hâlât, yüksekte duran Mu’cizatlı Kur’ân-ı Azîmüşşanla beraber, i’câzlı Hizb-i Kur’ânînin nüshaları ve Hizb-i Nurînin risaleleri, bu harika vaziyeti gösterdiler.
                        Cenâb-ı Hakka, onların hurufatı adedince ve şehr-i Ramazan’ın dakikalarının âşireleri sayısınca hamd ü senâ ediyoruz. Elhamdü lillâhi alâ külli hâl.
                        Hem hastalıktan gelen teessür ve Âtıf’ın hâdisesiyle kalbime gelen teellüm ve onlara acımak ve Isparta’ya sirayet etmek endişesinden neş’et eden sıkıntı ve bu mübarek şehirde Risale-i Nur’un (Gizliden gizliye yanıp aydınlanıyor.) perdesi altına girmesi ve üçüncü günde, o iki taharriden sonra, akşama kadar gelen ve gidenlerin mütemadiyen tarassut edilmesi ve Emin’in hanesi de birşey bulunmadan taharri edilmesi cihetiyle ziyade muztarip ve müteellim iken, Cenab-ı Erhamürrâhimînin rahmetiyle, şimdiye kadar devam eden inâyet-i İlâhiye himayeti ve rıza, teslim, tevekkül ve ihlâsın verdikleri teselli, bütün o müz’iç şeyleri akîm bıraktı. Kemâl-i ferah ve istirahatle “Görelim Mevlâ neyler, neylerse güzel eyler” deyip, kemâl-i teslimiyetle müsterih olduk. Siz de öyle olunuz, fütur getirmeyiniz.
                        Umum kardeşlerimize birer birer selâm ve dua ederiz.
                        Hastalık devam ediyor, fakat tahammül haricinde değil. O musibet de, Risale i Nur’un parlak neşriyatına tevakkuf vermemek içindi. (Kastamonu Lahikası, 171. Mektup)
                        Kardeşiniz
                        Bediüzzaman Said Nursi
                        LÜGAT:
                        Akîm : Neticesiz, Sonuçsuz
                        Âşire : Saatin Dakika Ve Saniye Gibi On Birim Küçüğü Olan Zaman Dilimi
                        Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
                        Delâlet : Delil Olma, İşaret Etme
                        Elhamdü Lillâhi Alâ Külli Hal : Her Hal İçin Allah’a Hamd Olsun
                        Emare : Belirti, İşaret
                        Fütur : Usanç, Gevşeklik
                        Habbeyi Kubbe Yapmak : Bir Şeyi Olduğundan Büyük Göstermek, Çok Abartmak
                        Hâlât : Haller, Durumlar
                        Hamd Ü Senâ : Şükür Ve Övgü
                        Hane : Ev
                        Hengâm : Ân, Zaman
                        Himayet : Koruma
                        Himayetkârâne : Himaye Ederek, Koruyarak
                        Hurufat : Harfler
                        İ’câzlı : Bir Benzerini Yapmakta Başkalarını Aciz Bırakacak Şekilde, Mu’cizeli
                        İhbar : Haber Verme
                        İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah’ın Rızasını Gözetme; Samimiyet
                        İmdad : Yardım
                        İnâyet-İ İlâhiye : Allah’ın İnâyeti, Yardımı
                        İşârâtü’l-İ’câz : Kur’ân’ın Mucizeliğine Dair Yazılan Risale-İ Nur’dan Bir Eser
                        Kemâl-İ Ferah Ve İstirahat : Tam Bir Rahat Ve Huzur
                        Kemâl-İ Teslimiyet : Tam Bir Teslimiyet
                        Keramet : Allah’ın Bir İkramı Olarak Görünen Olağanüstü Hal Ve Fiil
                        Mevlâ : Efendi, Koruyucu, Sahip, Allah
                        Mu’cizâne : Mu’cizeli Bir Şekilde, Benzerini Yapmaktan İnsanları Aciz Bırakacak Şekilde
                        Mu’cizât-I Ahmediye : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Gösterdiği Mu’cizeler; On Dokuzuncu Mektup
                        Mu’cizatlı Kur’ân-I Azîmüşşan : İçinde Mu’cizeler Bulunan, Şan Ve Şerefi Yüce Olan Kur’ân
                        Muhafaza : Koruma
                        Musibet : Belâ, Felaket, Sıkıntı
                        Muttali : Bilme
                        Muztarip : Izdıraplı, Acı Duyan
                        Mübarek : Mukaddes, Hayırlı
                        Müdâfaat : Savunmalar; Yirmi Yedinci Ve Otuz Birinci Lem’a’lar
                        Müsadere : Bir Kimsenin Malına Devlet Tarafından El Konulması
                        Müsterih : Rahatlama
                        Mütalâa : Dikkatle Okuma, İnceleme
                        Mütalâa Etme : Dikkatle Okuma, İnceleme
                        Müteellim : Elem Çeken, Acı Duyan
                        Mütemadiyen : Sürekli Olarak
                        Müz’iç : Sıkıntı Veren
                        Neş’et Eden : Doğan, Meydana Gelen
                        Neşriyat : Yayma, Yayın
                        Nüsha : Kopya
                        Panzehir : Zehire Karşı İlâç
                        Rahmet : Şefkat, Merhamet Ve İhsan
                        Ramazaniye Risalesi : Yirmi Dokuzuncu Mektup İkinci Risale Olan İkinci Kısım
                        Rıza : Memnuniyet
                        Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
                        Sair : Diğer, Başka
                        Silsile-İ Kerâmât : Kerâmetler Zinciri
                        Sirayet : Bulaşma
                        Şehr-İ Ramazan : Ramazan Ayı
                        Taharrî : Araştırma, İnceleme
                        Tarassut : Gözetim Altında Tutma
                        Tebeyyün Eden : Belli Olan, Ortaya Çıkan
                        Teellüm : Kederlenme, Üzüntü
                        Teessür : Üzüntü
                        Tevakkuf : Durma, Duraklama
                        Tevekkül : Allah’a Güvenme Ve Onu Vekil Kabul Etme
                        Tiryak : Derman, İlaç
                        Umum : Bütün
                        Vaad : Söz Verme
                        Vilâyet : İl
                        Zabıta : Polis
                        Zapt : Koruma, Kayıt
                        Ziyade : Çok, Fazla

                        #791485
                        Anonim

                          Uzayda her vakit kıyameti gösteren…
                          13 Mayıs 2011 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi…

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Ey Fa’âlün limâ Yürid,
                          Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misilli şuûnatta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
                          Ey Kadîr-i Zülcelâl,
                          Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d Senin mülkünde, Senin emrin ve havlinle, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gayet sür’atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren Âmir ve Hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
                          Ey arz ve semâvâtın Hâlık-ı Zülcelâli,
                          Senin Kur’ân-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle iman ettim ve bildim ki:
                          Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilâtıyla Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.
                          Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül—cüz’î olsun, küllî olsun—yoktur ki, intizamıyla Senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.
                          Hem hiç bir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumlu bulunan cihazatın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
                          Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanâttan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acîbesiyle ve lâtif ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle Seni bildirmesin.
                          Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mucizeleri, mahdut ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
                          Hem, hava, su, nur, ateş toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber şuurkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle; basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın. (Lemalar, Münacat)
                          Bediüzzaman Said Nursi
                          LÜGAT:
                          Ahvâl : Haller, Vaziyetler
                          Alâmet-İ Farika : Ayırt Edici İşaret
                          Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
                          Alîmâne : Herşeyi Çok İyi Bilerek
                          Âmir : Emreden
                          Arz : Dünya
                          Berk : Şimşek
                          Cevv : Hava, Gök Boşluğu
                          Cevv-İ Feza : Uzay Boşluğu
                          Cihâzât : Donanım, Cihazlar
                          Cüz’î : Az, Küçük
                          Delâlet Etmek : Delil Olmak, İşaret Etmek
                          Ehadiyet : Allah’ın Birliğinin Ve İsimlerinin Herbir Varlıkta Ayrı Ayrı Tecellî Etmesi
                          Fa’âl-İ Hallâk : Herşeyi Yaratan, Dilediğini Dilediği Yapan Allah
                          Fa’âlün Limâ Yürid : Dilediğini Mükemmel Şekilde Yapan
                          Faide : Fayda
                          Fâtır-I Kàdir : Herşeye Gücü Yeten Yaratıcı; Allah (C.C.)
                          Fettâh-I Alâm : Herşeyi En İnce Ayrıntılarına Varıncaya Kadar Bilen Ver Her Şeye Ayrı Ayrı Sûretler Veren; Allah
                          Feza : Uzay
                          Gayb : Bilinmeyen Ve Görünmeyen Âlem
                          Habbe : Tane, Tohum
                          Hadsiz : Sınırsız
                          Hâkim : Herşeye Hükmeden, Herşeyi Hükmü Altında Tutan, Herşeye Galip Olan Allah
                          Hâkimiyet : Egemenlik, Hükümranlık
                          Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
                          Hâlık-I Zülcelâl : Sonsuz Ve Haşmet Ve Şeref Sahibi Yaratıcı, Allah
                          Hannân-I Mennân : Rahmetlerin En Hoş Cilvesini Kullarına Bağışlayan Ve Sonsuz Minnete Lâyık Olduğunu Gösterecek Şekilde Kullarını Nimetlendiren Allah
                          Havl : Güç, İktidar
                          Hayvanât : Hayvanlar
                          Hazine-İ Gayb : Gayb Hazinesi
                          Hikmet : Fayda, Gaye
                          İcad Etmek : Yaratmak, Var Etmek
                          İhata Etmek : Kuşatmak, Kapsamak
                          İntizam : Düzen, Tertip
                          İntizamsız : Düzensiz
                          İstihdam : Çalıştırma, Kullanma
                          İstilâ Edici : Kuşatıcı
                          İstimâl : Kullanma
                          Kadîr-İ Zülcelâl : Kudreti Herşeyi Kuşatan Ve Sonsuz Haşmet Ve Yücelik Sahibi Olan Allah
                          Katre : Damla
                          Kudret : Allah’ın Güç, Kuvvet Ve İktidarı
                          Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
                          Küllî : Kapsamlılık; Tür
                          Lâtif : İnce, Güzel, Hoş
                          Mahdut : Sınırlanmış
                          Mahiyet : Nitelik, Özellik, Esas
                          Mahlukât : Yaratılmışlar
                          Medh Ü Senâ : Övme Ve Yüceltme
                          Mevcudat : Varlıklar
                          Mevcudiyet : Varlık
                          Mevzuniyet : Ölçülü Olma
                          Misilli : Gibi
                          Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
                          Muntazam : Düzenli, İntizamlı
                          Musahhar : Boyun Eğdirilmiş, Emre Verilmiş
                          Müştemilât : İçindekiler
                          Mütenevvi : Çeşitli
                          Müteşâbih : Birbirine Çok Benzeyen
                          Nebatat : Bitkiler
                          Nümune-İ Haşir : Dirilme Örneği
                          Ra’d : Gök Gürültüsü
                          Rahîmâne : Şefkatli Ve Merhametli Şekilde
                          Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
                          Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
                          Rızık : Allah’ın İhsan Ettiği Nimetler, Yiyecekler
                          San’at-I Acîbe : Hayrette Bırakan Ve Hayranlık Veren San’at
                          Sâni-İ Hakîm : Herşeyi San’atla Ve Hikmetle Yaratan Allah
                          Semâvât : Gökler
                          Sür’atli : Hızlı
                          Şâmil : Kapsayan
                          Şehadet : Şahitlik
                          Şuûnat : Cenâb-I Hakkın Yüce Sıfatlarının Mahiyetlerinde Bulunan Ve Onları Tecellîye Sevk Eden Zâtına Ait Kutsal Özellikler
                          Şuûnat-I Sermediye : Sonsuz Olan Allah’ın Zâtına Mahsus İşleri
                          Şuurkârâne : Şuurlu Ve Bilinçli Bir Şekilde
                          Şuursuzluk : Bilinçsizlik, İdraksizlik
                          Tahavvül : Değişim, Başkalaşma
                          Takdis Etmek : Allah’ın Her Türlü Eksiklik Ve Çirkinlikten Yüce Olduğunu İlân Etmek
                          Tebeddül : Değişim
                          Temeyyüz : Benzerlerinden Farklı, Üstün Olan
                          Urba : Elbise
                          Vâcibü’l-Vücud : Varlığı Gerekli Olan, Var Olmak İçin Hiçbir Sebebe İhtiyacı Bulunmayan Allah
                          Vahdet : Allah’ın Birliği
                          Vahdet : Birlik
                          Vâhid-İ Ehad : Bir Olan Ve Birliği Her Bir Şeyde Görülen Allah
                          Vazifedar : Vazifeli
                          Vehhâb-I Rezzâk : Çok Fazla Bağışta Bulunan Ve Bütün Yaratılmışların Rızkını Veren; Allah
                          Vücub-U Vücud : Allah’ın Varlığının Zorunlu Olması
                          Vücud : Varlık, Var Oluş
                          Zaafiyet : Zayıflık, İhtiyaç Hâli
                          Zemin : Yer
                          Ziya : Işık, Parlaklık
                          Ziynet : Süsâhiret : Öteki Dünya, Öldükten Sonraki Hayat

                          #791589
                          Anonim

                            Risalelerin hedefi dünya değildir
                            14 Mayıs 2011 / 00:01
                            Günün Risale-i Nur dersi…

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            “Sen ve bir iki risalen rejime ve usulümüze muhalif gidiyorsunuz.”
                            Elcevap: Evvelen, bu yeni usulünüzün, münzevîlerin çilehanelerine girmeye hiçbir hakkı yoktur.
                            Saniyen: Bir şeyi reddetmek ayrıdır, kalben kabul etmemek ayrıdır ve amel etmemek bütün bütün ayrıdır.
                            Ehl-i hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. İdare ve âsâyişe ilişmeyen şiddetli muhalifler, her hükûmette bulunur. Hattâ, Hazret-i Ömer’in (r.a.) taht-ı hâkimiyetindeki Hıristiyanlara kanun-u şeriatı ve Kur’ân’ı inkâr ettikleri halde ilişilmiyordu.
                            Hürriyet-i fikir ve serbestiyet-i vicdan düsturu ile, Risale-i Nur’un bir kısım şakirtleri, idareye dokunmamak şartıyla rejim ve usulünüzü ilmen kabul etmezse ve muhalif amel etse, hattâ rejimin sahibine adavet etse, onlara kanunen ilişilmez.
                            Risaleler ise, o gibi risalelere mahrem demişiz, neşrini men etmişiz. Hattâ bu defa bu hâdiseye sebebiyet veren risale, Kastamonu’da sekiz sene zarfında bir veya iki defa birtek nüsha birisi bana getirdi. Aynı günde kaybettirdik. Şimdi siz onu zorla teşhir ediyorsunuz ve iştihar da etti.
                            Malûmdur ki, bir mektupta kusur olsa, yalnız o kusurlu kelimeler sansür edilir, mütebâkisine izin verilir. Eskişehir Mahkemesinde dört ay tetkikat neticesinde, yüz Nur Risalelerinde medar-ı tenkit yalnız on beş kelime bulmaları ve şimdi dört yüz sahifeli Zülfikar’ın yalnız iki sahifesinde irsiyet ve tesettür âyetlerinin otuz sene evvel yazılmış tefsiri bulunması ve şimdiki kanun-u medenîye uygun gelmemesi kat’î ispat eder ki, onun hedefi dünya değil. Herkes ona muhtaçtır. O dört yüz sahifelik herkese menfaatli Zülfikar iki sahife için müsadere edilmez. O iki sahife çıkarılsın, o mecmuamız bize iade edilsin; ve onun iadesi hakkımızdır.
                            Eğer dinsizliği bir nevi siyaset zannedip, bu hâdisede bazılarının dedikleri gibi derseniz, “Bu risalelerinle medeniyetimizi, keyfimizi bozuyorsun;” ben de derim: “Dinsiz bir millet yaşayamaz” dünyaca bir umumî düsturdur. Ve bilhassa küfr-ü mutlak olsa Cehennemden daha ziyade elîm bir azabı dünyada dahi verdiğini, Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi gayet kat’î bir surette ispat etmiş. O risale ise, şimdi resmen tab edildi.
                            Bir Müslüman el-iyâzü billâh, eğer irtidat etse, küfr-ü mutlaka düşer; bir derece yaşatan küfr-ü meşkûkte kalmaz. Ecnebi dinsizleri gibi de olmaz. Ve lezzet-i hayat noktasında, mâzi ve müstakbeli olmayan hayvandan yüz derece aşağı düşer. Çünkü, geçmiş ve gelecek mevcudatın ölümleri ve ebedî müfarakatları, onun dalâleti cihetiyle, onun kalbine mütemadiyen hadsiz firakları ve elemleri yağdırıyor. Eğer iman gelse, kalbe girse, birden o hadsiz dostlar diriliyorlar. “Biz ölmemişiz, mahvolmamışız” lisan-ı halleriyle diyerek, o Cehennemî hâlet, Cennet lezzetine çevrilir.
                            Madem hakikat budur. Size ihtar ediyorum: Kur’ân’a dayanan Risale-i Nur ile mübareze etmeyiniz. O mağlûp olmaz, bu memlekete yazık olur. O başka yere gider, yine tenvir eder.
                            Hem eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem ve bu hizmet-i imaniye ve nuriyeden vazgeçmem ve geçemem. (Şualar)
                            Bediüzzaman Said Nursi
                            LÜGAT:
                            Adâvet : Düşmanlık
                            Âyet : Kur’ân’ın Her Bir Cümlesi
                            Azab : Acı, Sıkıntı
                            Cihet : Yön, Taraf
                            Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
                            Düstur : Kural, Prensip
                            Ebedî : Sonu Olmayan, Sonsuz
                            Ecnebi : Yabancı
                            Elem : Acı, Keder, Sıkıntı
                            Elîm : Elemli, Acı Verici
                            El-İyâzü Billâh : Allah Korusun; Allah’a Sığınırım
                            Firak : Ayrılık
                            Hadsiz : Sonsuz
                            Hâlet : Vaziyet, Durum, Hâl
                            İrsiyet : Miras Meselesi
                            İrtidat : Hak Dinden Çıkma
                            İştihar : Meşhur Olma
                            Kanun-U Medenîye : Medeni Kanun
                            Küfr-Ü Meşkûk : İnkârda, Küfürde Şüpheye Düşme; Şüpheli Küfür
                            Küfr-Ü Mutlak : Tam Bir Küfür, İnkâr Ve Hiçbir Kutsal Değere İnanmama
                            Lezzet-İ Hayat : Hayatın Zevk Ve Lezzeti
                            Lisan-I Hâl : Hâl Ve Beden Dili
                            Mahrem : Gizli, Kişiye Özel
                            Mâzi : Geçmiş Zaman
                            Mecmua : Kitap
                            Medar-I Tenkit : Tenkide Sebep
                            Men Etme : Engelleme, Yasaklama
                            Mevcudat : Varlıklar
                            Muhalif : Aykırı, Zıt
                            Müfarakat : Ayrılıklar
                            Müsâdere : Yasak Edilen Bir Şeyin Kanuna Göre Elden Alınması
                            Müstakbel : Gelecek Zaman
                            Mütebâki : Geri Kalan Kısım
                            Mütemadiyen : Sürekli Olarak
                            Neşr : Yayma
                            Nevi : Tür, Çeşit
                            Nüsha : Kopya
                            Risale : Küçük Kitap, Mektup
                            Sansür : Yayınlanacak Bir Şeyin Kontrol Edilmesi Ve Gereken Düzeltmelerin Yapılması
                            Sebebiyet Veren : Sebep Olan
                            Suret : Şekil, Biçim
                            Şakirt : Öğrenci, Talebe
                            Tab Edilmek : Basılmak
                            Tefsir : Açıklama, Yorum
                            Tesettür : Örtünme
                            Teşhir : Sergileme
                            Tetkikat : Araştırma, İnceleme
                            Umumî : Genel, Yaygın
                            Usul : Temel Prensipler
                            Zarfında : İçinde
                            Ziyade : Fazla
                            Zülfikar : Üstad Bediüzzaman’ın Kur’ân’a Ve Peygamberimize (A.S.M.) Dair Bir Eseri

                            #791710
                            Anonim

                              Baskıya karşı hiç boyun eğmedim
                              16 Mayıs 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Aziz kardeşlerim,
                              Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir.
                              Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır.
                              Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
                              Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş.
                              Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak,
                              Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor.
                              Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
                              Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
                              Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. düsturu ile—ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz”—işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım.
                              Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir.
                              Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
                              Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım. (Emirdağ Lahikası 2, En son mektup)
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              LÜGAT:
                              Âlem-İ İslâm : İslâm Âlemi
                              Aleyhisselâm : Allah Selâmı Onun Üzerine Olsun
                              Âsâyiş : Bir Yerin Düzen Ve Güvenlik İçinde Bulunması Durumu, Güvenlik
                              Aziz : Çok Değerli, İzzetli
                              Cenâb-I Hak : Hakkın Ta Kendisi Olan Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
                              Cihad : Allah İçin Kutsal Şeyleri Koruma Gayret Ve Mücadelesi
                              Cihad-İ Mânevî : İlim, Fikir, Dua Gibi Mânevi Unsurlarla Din Düşmanlarına Karşı Mücadele
                              Dahilî : İçe Ait
                              Düstur : Kural, Prensip
                              Hakikat : Doğru, Gerçek
                              Hakikî : Gerçek
                              Hâricî : Dışarıya Ait, Dış İle Alâkalı
                              Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
                              İçtihad : Dinen Kesin Olarak Belirtilmeyen Bir Konuda Kur’ân Ve Hâdise Dayanarak Hüküm Çıkarma
                              İhlâl Edici : Bozucu, Karıştırıcı
                              İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
                              İnayet : Allah’ın Yardım Ve Şefkati
                              İnâyet-İ İlâhiye : Allah’ın İnâyeti, Şefkat Ve Yardımı
                              İntişar : Yayılma
                              İstimal Edilme : Kullanılma
                              Kemâl-İ Ferah : Mükemmel Bir Rahatlık, Huzur, Neşe
                              Menfî Hareket : Yıkmak, Yakmak, Saptırmak, İnkâr Etmek Gibi Olumsuz Ve Yıkıcı Hareket, Davranış
                              Meslek : Hizmet Yolu, Ekolü
                              Mesrurâne : Sevinçli Bir Şekilde
                              Mezkûr : Adı Geçen
                              Misal : Örnek
                              Muamele : Davranış
                              Muhafaza : Koruma
                              Muhafaza Etmek : Korumak
                              Muhafız : Koruyan
                              Muharebat : Harpler, Savaşlar
                              Mukabele Etmek : Karşılık Vermek
                              Muvaffak Etmek : Başarıyı Sağlamak, Oluşturmak
                              Mücahid : Cihad Eden
                              Müdde-İ Umumî : Savcı
                              Mükellef : Birşeyi Yapmaya Mecbur Olan, Yükümlü
                              Müsbet : Olumlu, Yapıcı
                              Müsbet Hareket : Yapmak, Yol Göstermek, Yardım Etmek Gibi Olumlu Ve Yapıcı Hareket, Davranış
                              Müştak : Arzulu, Çok İstekli
                              Rahmet-İ İlâhiye : Allah’ın Her Şeyi Kuşatan Sonsuz Rahmeti
                              Rıza-Yı İlâhî : Allah’ın Rızası
                              Salisen : Üçüncü Olarak
                              Şükür : Allah’ın (C.C.) Nimetlerine Karşı Memnunluk Gösterme; Allah’a Teşekkür Etme
                              Tab Edilmek : Basılmak
                              Tahakküm : Baskı, Zorbalık
                              Tahribat : Tahripler, Yıkıp Bozmalar
                              Tecavüz : Saldırı, Haddi Aşma
                              Terzil : Rezil Ve Alçak Gösterme
                              Umum : Bütün
                              Vazife-İ İlâhiye : Allah’a Ait Olan İş
                              Zaruret : Zorunluluk, Mecburiyet

                              #791811
                              Anonim

                                İslamiyet aleminin güneşi Kur’an’dır
                                17 Mayıs 2011 / 00:01
                                Günün Risale-i Nur dersi…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Kur’ân;
                                • Şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,
                                • ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,
                                • ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,
                                • ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşâfı,
                                • ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikın miftahı,
                                • ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,
                                • ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan ve âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhaniyenin hazinesi,
                                • ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,
                                • ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,
                                • ve zat ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, bürhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,
                                • ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyâsı,
                                • ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,
                                • ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,
                                • ve insanlara
                                hem bir kitab-ı şeriat,
                                hem bir kitab-ı dua,
                                hem bir kitab-ı hikmet,
                                hem bir kitab-ı ubudiyet,
                                hem bir kitab-ı emir ve dâvet,
                                hem bir kitab-ı zikir,
                                hem bir kitab-ı fikir,
                                • hem insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitâb-ı mukaddes,
                                • hem bütün evliya ve sıddîkînin ve urefa ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitâb-ı semavîdir.
                                Kur’ân, Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, On İkinci Sözde beyan ve ispat edildiği gibi, Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır.
                                • Hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır.
                                • Hem bütün semavât ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır.
                                • Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir.
                                • Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.
                                • Hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir.
                                • Hem ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır.
                                • Hem İsm-i Âzamın muhîtinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmet-feşan bir kitab-ı mukaddestir.
                                • Ve şu sırdandır ki, Kelâmullah ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor. (İşaratül İcaz)
                                Bediüzzaman Said Nursi
                                LÜGAT:
                                Âlem-İ Gayb : Görünmeyen Âlem, Âhiret Âlemi Ve Mânevî Âlemler
                                Âlem-İ Gayb Ve Şehadet : Görünen Ve Görünmeyen Âlem
                                Âlem-İ İnsaniyet : İnsanlık Dünyası
                                Âlem-İ Mânevî : Mânevî Âlem, Madde Ötesi Âlem
                                Âlem-İ Şehadet : Görünen Âlem, Dünya
                                Arş-I Âzam : Allah’ın Büyüklük Ve Yüceliğinin Ve Herşeyi Kuşatan Sınırsız Egemenliğinin Tecelli Ettiği Yer, Makam
                                Arz : Dünya
                                Avâlim-İ Uhreviye : Öldükten Sonraki Hayata Ait Dünyalar, Âhiret Âlemleri
                                Âyât-I Tekvîniye : Kâinattaki Allah’ın Varlığına Ve Birliğine Olan Deliller
                                Beyan : Açıklama, Anlatım
                                Bürhan-I Kàtı : Kesin Delil
                                Câmi : Kapsamlı
                                Cihet : Şekil, Yön
                                Esmâ : Allah’ın İsimleri
                                Esma-İ İlâhiye : Allah’ın İsimleri
                                Evliya : Veliler, Allah Dostları
                                Ferman : Buyruk, Emir
                                Hâcât-I Mâneviye : Mânevî İhtiyaçlar
                                Hâdî : Doğru Ve Hak Yolu Gösteren
                                Hakàik : Hakikatler, Gerçekler
                                Hakikî : Doğru, Gerçek
                                Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
                                Hendese : Plân, Proje
                                Hikmet-İ Hakikiye : Kâinatın Yaratılışındaki İlâhi Gaye, Sır Ve Gerçekleri Bildiren İlim
                                Hitâbât-I Ezeliye-İ Sübhâniye : Kusur Ve Aczden Yüce Olan Allah’ın Ezelî Konuşmaları
                                İbraz Etmek : Ortaya Koymak, Göstermek
                                İltifâtât-I Ebediye-İ Rahmâniye : Allah’ın Sonsuz Rahmetiyle Kullarına Ebediyen Lütuf Ve İyilikte Bulunması
                                İnsaniyet : İnsanlık
                                İnsaniyet-İ Kübrâ : En Büyük İnsanlık, İnsana Yakışır Hâl Ve Davranış Prensiplerinin Tümünü Üzerinde tOplayan İslâmiyet
                                İsm-İ Âzam : Cenâb-I Hakkın Bin Bir İsminden En Büyük Ve Mânâca Diğer İsimleri Kuşatmış Olanı
                                Kavl-İ Şârih : Açıklayıcı Söz; Kesin Delil
                                Kelâm : İfade, Söz
                                Keşşâf : Keşfeden, Gizli Şeyleri Bulup Meydana Çıkaran
                                Kitab-I Dua : Dua Kitabı
                                Kitab-I Emir Ve Dâvet : Emir Ve Hakikate Çağrı Kitabı
                                Kitab-I Fikir : Fikir Kitabı
                                Kitab-I Hikmet : Hikmet Kitabı
                                Kitab-I Kebir-İ Kâinat : Büyük Kâinat Kitabı
                                Kitab-I Mukaddes : Kutsal Kitap
                                Kitab-I Semâvî : Semâdan Gelmiş İlâhî Kitap
                                Kitab-I Şeriat : Din Ve Hukuk Kitabı
                                Kitab-I Ubûdiyet : Kulluk Kitabı
                                Kitab-I Zikir : Zikir Kitabı
                                Lisan : Dil
                                Mâ : Su
                                Merci : Kaynak, Merkez
                                Mertebe-İ Âzam : En Büyük Mertebe, Derece
                                Mesâk : Sevk Edilecek Yer; Hedef Ve Gayeye Ulaştıran Yollar
                                Meşrep : Hareket Tarzı, Metot
                                Mevcudat : Varlıklar, Var Edilenler
                                Mezâk : Zevk, Anlayış
                                Miftah : Anahtar
                                Muhakkıkîn : Gerçekleri Araştıran Ve Hakikatleri Delilleriyle Bilen Âlimler
                                Muhtelif : Çeşitli, Farklı
                                Mukaddes : Her Türlü Çirkinlik Ve Eksiklikten Yüce, Kutsal
                                Mukaddes : Kutsal
                                Muvafık : Lâyık, Uygun
                                Muzmer : Gizli, Saklı
                                Müfessir : Bir Şeyi Mânâ Bakımından Tefsir Eden, Yorumlayan
                                Mükâleme : Konuşma
                                Mürebbî : Terbiye Edici, Eğitici, Öğretici
                                Mürşid : İrşad Eden, Doğru Yolu Gösteren
                                Mütenevvi : Çeşitli
                                Namına : Adına
                                Nev-İ Beşer : İnsanlar, İnsanlık Türü
                                Rab : Herbir Varlığa Muhtaç Olduğu Şeyleri Veren, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulunduran Allah
                                Risale : Mektup
                                Rubûbiyet-İ Mutlaka : Mutlak Rablık; Allah’ın Bütün Varlıklara Yaratılış Gayelerine Ulaşmaları İçin Muhtaç Olduğu Şeyleri Vermesi, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulundurması
                                Saadet : Mutluluk
                                Semavat : Gökler
                                Sıddıkîn : Daima Doğruluk Üzere Olan, Allah’a Ve Peygambere Bağlılıkta En İleride Olanlar
                                Sıfât : Sıfatlar; Allah’ın Yüce Zâtını Niteleyen İlâhî Özellikler, İlim, Kudret, Hayat Gibi
                                Sutûr-U Hâdisât : Cenab-I Hak Tarafından Kâinat Kitabında Satırlar Gibi Yazılan Olaylar Zinciri
                                Şuûn-U İlâhiye : Allah’ın Yüce Sıfatlarının Mahiyetlerinde Bulunan Ve Onları Tecelliye Sevk Eden Âtına Ait Mukaddes Özellikler
                                Tasvir Etmek : Anlatmak, İfade Etmek
                                Tazammun Etmek : İçine Almak
                                Tefsir-İ Vâzıh : Açık Tefsir
                                Tenvir Etmek : Aydınlatmak, Işıklandırmak
                                Tercüman-I Ebedî : Ebedî Tercüman
                                Tercüman-I Sâtı : Parlak, Güçlü Tercüman
                                Tercüme-İ Ezeliye : Ezelî Tercüme
                                Urefâ : Ârifler, İsim Ve Sıfatlarıyla Allah’ı Hakkıyla Tanıyanlar
                                Zemin : Yeryüzü, Dünya
                                Ziyâ : Işık; Parlaklık

                                #791894
                                Anonim

                                  Kur’an’daki yeminlerin hikmeti nedir?
                                  18 Mayıs 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Meselâ, “Yemin olsun güneşe ve aydınlığına.” (Şems Sûresi, 91:1.) daki kasem, On Birinci Sözdeki muhteşem temsilin esasına işaret eder; kâinatı bir saray ve bir şehir suretinde gösterir.
                                  Hem “Yâsin. Hikmet dolu Kur’ân’a yemin olsun.” (Yâsin Sûresi, 36:1-2.) deki kasemle, i’câzât-ı Kur’âniyenin kudsiyetini ve ona kasem edilecek bir derece-i hürmette olduğunu ihtar eder.
                                  “Kayan yıldıza yemin olsun.” (Necm Sûresi, 53:1.) “Yemin ederim yıldızların mevkilerine. Bu bir yemin ki, bilseniz, ne büyüktür!” (Vâkıa Sûresi, 56:75-76.)
                                  deki kasem, yıldızların sukutuyla, vahye şüphe îras etmemek için cin ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işaret etmekle beraber, yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemâl-i intizamla yerlerine yerleştirmek ve seyyaratları hayret-engiz bir surette döndürmekteki azamet-i kudret ve kemâl-i hikmeti, o kasemle ihtar ediyor.
                                  “Yemin olsun rüzgâra.” (Zâriyât Sûresi, 51:1.)“Yemin olsun gönderilen meleklere.” (Mürselât Sûresi, 77:1.) deki kasemde, havanın temevvücâtı ve tasrifâtı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melâikelere kasemle nazar-ı dikkati celb ediyor ki, tesadüfî zannolunan unsurlar, çok nazik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar.
                                  Ve hâkezâ, herbir mevkiin, ayrı ayrı nüktesi ve faidesi vardır. Vakit müsait olmadığı için, yalnız icmâlen “Yemin olsun incire ve zeytine.” (Tîn Sûresi, 95:1.) kasemindeki çok nüktelerinden bir nükteye işaret edeceğiz. Şöyle ki:
                                  Cenâb-ı Hak, tîn ve zeytinle kasem vasıtasıyla azamet-i kudretini ve kemâl-i rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i sâfilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve iman ve amel-i salih ile, tâ âlâ-yı illiyyîne kadar terakkiyât-ı mâneviyeye mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde tîn ve zeytinin tahsisinin sebebi, o iki meyvenin çok mübarek ve nâfi olması ve hilkatlerinde de medar-ı dikkat ve nimet çok şeyler bulunmasıdır. Çünkü, hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp derc etmek gibi bir harika mucize-i kudreti gösterdiği gibi, taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menâfiindeki nimet-i İlâhiyeyi kasemle hatıra getiriyor. Buna mukàbil, insanı iman ve amel-i salihe çıkarmak ve esfel-i sâfilîne düşürmemek için bir ders veriyor. (Mektubat, 29. Mektup)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  LÜGAT:
                                  Alâmet : Belirti, İşaret
                                  Azamet : Büyüklük, Yücelik
                                  Azamet-İ Kudret : Allah’ın Kudretinin Büyüklüğü
                                  Celb Etme : Çekme
                                  Cenâb-I Hak : Hakkın Ta Kendisi Olan Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
                                  Derece-İ Hürmet : Hürmet Ve Saygıya Lâyık Mertebe, Derece
                                  Ehemmiyet : Önem
                                  Faide : Fayda
                                  Gaybî : Bilinmeyen, Gayb Âlemine Ait
                                  Hâkezâ : Böylece, Bunun Gibi
                                  Hayret-Engiz : Hayret Verici
                                  Hikmet : İlâhî Gaye Ve Fayda
                                  İ’câzât-I Kur’âniye : Kur’ân’ın Mu’cizeleri
                                  İcmâlen : Kısaca
                                  İhtar Etmek : Hatırlatmak, Uyarmak
                                  Îras Etmek : Netice Vermek, Getirmek
                                  Kâinat : Evren, Yaratılan Herşey
                                  Kasem : Yemin
                                  Kemâl-İ Hikmet : Eksiksiz, Tam Ve Mükemmel Bir Hikmet
                                  Kemâl-İ İntizam : Mükemmel Derecede Düzenlilik
                                  Kudsiyet : Kutsallık, Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak Oluş
                                  Melâike : Melekler
                                  Mevki : Yer, Konum
                                  Müsait : Uygun
                                  Nazar-I Dikkat : Dikkatle Bakış
                                  Nükte : İnce Ve Anlamlı Söz
                                  Seyyarat : Gezegenler
                                  Sukut : Düşme
                                  Suret : Biçim, Şekil
                                  Tasrifât : İstediği Şekilde Kullanma Ve İdare Etme
                                  Temevvücât : Dalgalanmalar
                                  Temsil : Analoji, Kıyaslama Tarzında Benzetme
                                  Tesadüfî : Rastgele, Tesadüfen
                                  Tîn : İncir
                                  Vahy : Allah Tarafından Bir Peygambere Bildirilen Emirler Ve Bilgiler

                                15 yazı görüntüleniyor - 271 ile 285 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.