• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #781202
    Anonim

      @yakuti 222186 wrote:

      Yaw, özürlü bir insana —kendi kendini bilmiyor mu ki— ne diye “sen özürlüsün diyeceksin ki ? Yani, neden söylensin böyle birşey ? Buna siz “doğruyu söylemek mi diyorsunuz ?” bırakın Allah aşkına ! Burada çocuk mu eğitiyorsunuz ! Ben sizden konu hakkında bir nass varmı onu istedim ! Varsa bilginiz yazın !

      Farz et elinde bir bilgi var o bilgiyi açıklasan binlerce insan ölecek. Yada farz et ailenle birlikte Allah’a inanmayan azılıların içinde kaldın, seni inancınla ilgili sorguladılar sende tehdid algıladın.. Aİlenin ve kendi güvenliğin için burada da doğru söylemesen olur.. İznin var..

      Ancak kafirlerden gelebilecek bir tehlikeden sakınmanız başkadır. Allah, kendisine karşı (gelmekten) sizi sakındırıyor. Dönüş yalnızca O’nadır.” (Ali İmran 28).

      #781203
      Anonim

        Böyle önemli konuları muğlak bırakırsanız , o zaman söylenmesi gereken doğruların veya hakkın söylenmesine tereddütler ortaya çıkarmış olursunuz ! Bu da hiç doğru değildir. Onun için konu etraflıca açıklanmalı ve hangi durumlarda susmak, hangi durumlarda da “kral çıplak” diye haykırmak lazım geldiğini herkesin çok iyi bilmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü, hakikatlar kaşısında müslümanlar değil, şeytanlar sessiz kalır !

        Not : abidin’ arkadaşımzın açıklaması güzel olmuş. Teşekkür ederim. Lâkin, örnek verilen hususlar herhangi bir müslümanın hayatı boyunca belki de bunlarla karşılaşma ihitmali yok denecek kadar az olan ihtimallerdir. Buna mukabil, Abdulkadir Geylâni hz.lerinin küçükken başına gelen haramilerin yol kesme hadisesinde, üzerindeki akçeleri doğru olarak söylemeis onca haraminin haramilikten vazgeçmesine sebep olması bir misal olarak gösterilebilir. Anlayacağımız, yalan söylemenin cevaz verildiği yerlerde doğrular söylenmeyebilir diye düşünüyorum.

        #781204
        Anonim

          Herşeyi herkes anlamaz bu normaldir. Ayetler hadislerde de aynı şey geçerlidir. Bazı ayet ve hadisler vardırki okursun ama alışkanlık yapar manası hakkında bi malumatın olmaz. Böyle durumlarda o işin ehillerine sormak erdemdir, güzeldir ki hem tefekkür ibadeti, hem mütalaa yerine geçer. Sitemizde açıklamalı derslerimiz mevcuttur. Yalnız alimin sözüne neden izah ederek açıklamamışta böyle kısa yoldan gitmiş demekte ne size ne bana düşmez. Ki bi yerde kısaca söylemişse, bir başka yerinde izahı vardır. Bazı yerde icmal bazı yerinde de tafsilat vardır. Olmaması da sorun teşkil etmez. Çünkü tefekküre sevkeder, araştırır doğruyu bulursunuz. Ancak menfi yaklaşanlar alimlerin sözlerinden menfi anlamlar çıkarır. İnsaflı olan yanlış anlasa da araştırır doğruyu hakikatı öğrenir. Okumak ve istifade etmek lazım.

          #781206
          Anonim

            @yakuti 222191 wrote:

            Anlayacağımız, yalan söylemenin cevaz verildiği yerlerde doğrular söylenmeyebilir diye düşünüyorum.

            Bende size teşekkür ederim sn. yakuti.
            Şurada bir düzeltme yapalım. Ayette kast edilen Yalan söylemek değildir. Esas olan bir savunma gereği olarak Batıla rıza göstermeden pasifize olmaktır.. Batıla rıza göstermek ve yalan söyleyerek batıllaşmak değildir..

            İkinci olarak da Said Nursi Hz. nin sözleri gerçekten çok anlamlı, çok değerli ve çok güzel..Bence Öyle derin anlamlar içeriyor ki şu sözün üstüne dahi bile bir dünya satır yazılabilir..

            Son olarak da mesajımın arasına şunu ekleyim. Kur’an ı kerimde Maide 51, Bakara 120, Al-i imran 28 olduğu gibi Maide 82 de (derin bir tarihsel anlam ile) vardır.. Aynı şekilde Tevbe 1 ila 12 arası ayetler diğer konu ile ilgili zaman üstü ayetlerdir. Konu hakkında Tevbe 4 bu sitedeki din kardeşlerimizin düşündüğü şeklidir.Tevbe 8 ise senin ve benim gibilerin düşündüğü şeklidir.. Tevbe 12 de (….) ne hikmetse hepsi dörder ayet arayla sıralanmış.. Yani iki görüşte bir bakıma haklı yönlere sahip..

            Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. Hucurat – 10

            #781214
            Anonim

              Doğru konuşmak ve insanların arkasından konuşmamak güzel bir meziyettir. Ancak doğru kanuşayım derken insanları kırmak da doğru değildir. Durumuna göre kul hakkına da girebilir.

              Adamın biri, Nerede olursa olsun ben hep doğruyu söylerim, asla müdara etmem diye iddiada bulunurmuş.
              Müdara; idare etme, gönül alma, yumuşak davranıp hoş geçinme demektir…

              Bir gün birinin şahide ihtiyacı olmuş, bu doğru konuşan adamı şahit olarak mahkemeye götürüp kadı efendinin karşısına dikmiş. Bizim doğrucu bakmış ki, kadı efendinin bir gözünde şaşılık var.
              Hemen, Selamün aleyküm kör kadı deyivermiş. Kadı da kızıp, Atın şu münasebetsizi içeriye diyerek hapsi boylatmış. Mahkumlar ısrar etmişler, Neden hapse atıldın? diye… O da omuzlarını silkiyormuş: Ben sadece doğruyu söyledim: Selamün aleyküm kör kadı dedim. O da beni hapse attı. Halbuki ben doğruyu söylemiştim.

              Mahkumlar gülmüşlür:

              Efendi, demişler, her doğruyu her yerde söylemek doğru mu? İşte böyle münasip olmayan yerde söyleyeceğin bir doğru, münasip olan yerlerde söylemen gereken doğrulara da mani olur, şahitlik bile yapamaz hale getirirler seni…

              Bundan dolayıdır ki ilim ve hikmet erbabı, Her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir derler.
              Hele günümüzde, sözüne sohbetine iyice dikkat etmek gerektiğini bilmeyenimiz yoktur herhalde…
              Ama yine de kör kadı diyenler çıkıyor, güya doğruluktan ayrılmayacaklarını ifade ediyorlar…
              Halbuki bir doğru söyleyip de bir sürü zararlara sebep olmaktansa, zararlı insanlarla zararsız şekilde muhatap olup belaya girmemeye çalışmak da sünnetin iktizasıdır.

              RİSÂLE-İ NUR’UN AŞİNASI olan herkes, “Her söylediğin hak olsun. Fakat, her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı. Fakat, her doğruyu demek doğru değildir” sözünü bilir. Bu sözün hangi risâlede geçtiğini de.

              Bu söz, Uhuvvet Risâlesi’nde geçer.

              Bu sözün Uhuvvet Risâlesi’nde geçiyor olması, ‘her doğruyu demenin’ mü’minler arasında kardeşâne bir beraberliğin tesisine engel teşkil ettiğine işarettir. Bediüzzaman Said Nursî, Uhuvvet Risâlesi’nde bu hatırlatmayı yaptığına göre, görmüştür ki, mü’minler arasında kardeşliğe zarar veren unsurlardan biri, ‘her doğrunun söylenmesi’dir. Demek ki, doğru olduğu halde söylenmesi doğru olmayan doğrular vardır.

              Nitekim, ilgili sözün hemen ardından gelen cümle, ‘doğru bir sözü söylemesi doğru olmayan’ kişilerin varlığına dikkat çeker. “Zira, senin gibi, niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihatı bazan damara dokundurur, aksülamel yapar” kaydı gösterir ki, bazı kişilerin bazı doğruları söylemesi doğru değildir. Buna göre, bir kişi, bir doğruyu ‘damara dokundurma’ kasdıyla söylüyorsa; o kişi, o doğruyu söylemeye ehil değildir. Ki, Kastamonu Lâhikası’nda yer alan bir mektupta geçen “Risâle-i Nur tokatlarda istimal edilmez” sözü de, bu mânâda mütalâa edilmelidir.

              Yine Bediüzzaman’ın mektuplarından çıkan bir diğer ders, söz doğru, söyleyecek kişi doğru, niyeti de halis olsa bile, ‘her doğrunun her yerde ve her zaman söylenmesinin doğru olmadığı’dır. Belâgatın Bediüzzaman tarafından ‘mukteza-yı hale mutabakat’ şeklinde yapılan kısa ama enfes tarifi de bu noktaya dikkat çekmektedir. Her doğru her yerde söylenmez. Bazı doğru sözlerin bazı yerlerde söylenmesi yanlıştır. Aynı şekilde, her doğru her zaman söylenmez. Bazı doğru sözlerin bazı zamanlarda söylenmesi de yanlıştır.

              Bu yanlışlık ise, ya sözün kendisi ile ilgilidir; yahut sözün muhatabı olan kişilerle…

              Birer örnekle açıklayacak olursak; doğru bir söz, belli kayıtlar altında ve belli şartlar dahilinde söylenmiş ise, o kayıtları gözardı ederek, o şartları görmezden gelerek bu sözü her hale ve her zamana olduğu gibi uyarlayıp söylemek, doğru bir sözün yanlış söylenmesinin örneğidir. Bediüzzaman’ın “Ata et, aslana ot atılmaz” veciz cümlesiyle özetlediği durumlar ise, sözün muhatabı olan kişilerle ilgili yanlışların örneği…

              Mü’minler arasındaki gerilimlere baktığımızda ise, bu gerilimlerin büyük kısmının bu yöndeki dikkatsiz ve hikmetsiz söylemlerden, doğru zamanda doğru kişilere doğru biçimde söylendiğinde kabul göreceği halde yanlış bir üslûpla söylenmiş sözlerden kaynaklandığını görürüz. Nice doğru vardır ki, muhtevası doğru olmakla birlikte, yanlış cümlelerle söylenmiştir. Nice doğru söz vardır ki, yanlış yerde, yanlış zamanda, yanlış kişilere söylenmiştir.

              Ve, nice kardeş kalbler, sırf bu yüzden; söylenmesi doğru olmayan doğrular yüzünden, yanlış yerde ve yanlış zamanda yanlış kişilere söylenen doğrular yüzünden birbirine karşı kırık ve kırgın haldedir.

              Risâle-i Nur dairesindeki mü’minler ile tasavvuf yoluna sülûk etmiş mü’minler arasındaki gerilim örneğinde olduğu gibi…




              Sorularla İslamiyet

              #781386
              Anonim

                Peygamberimiz’in bereket mucizelerinden…
                21 Kasım 2010 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Berekete Dair Mu’cizât-ı Katiyenin Birinci Misali: Başta Buharî ve Müslim, Kütüb-ü Sitte-i sahiha müttefikan haber veriyorlar ki:
                Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Hazret-i Zeynep ile tezevvücü velîmesinde, Hazret-i Enes’in validesi Ümmü Süleym, bir iki avuç hurmayı yağla kavurarak bir kaba koyup Hazret-i Enes’le Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma gönderdi. Enes’e ferman etti ki: “Filân, filânı çağır. Hem, kime tesadüf etsen davet et.” Enes de kime rast geldiyse çağırdı. Üç yüz kadar Sahabe gelip suffe ve hücre-i saadeti doldurdular.
                Ferman etti: “Onar onar halka olunuz.” Sonra, mübarek elini o az taam üzerine koydu, dua etti, “Buyurun” dedi. Bütün o üç yüz adam yediler, tok olup kalktılar. Enes’e ferman etmiş: “Kaldır.” Enes demiş ki: “Bilmedim, taam kabını koyduğum vakit mi taam çoktu, yoksa kaldırdığım vakit mi çoktu, fark edemedim.”
                İkinci Misal: Mihmandâr-ı Nebevî Ebu Eyyubi’l-Ensârî hanesine teşrif-i Nebevî hengâmında Ebu Eyyüb der ki:
                Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve Ebu Bekr-i Sıddık’a kâfi gelecek iki kişilik yemek yaptım. Ona ferman etti: “Ensar’dan otuz kişi çağır.” Otuz adam geldiler, yediler. Sonra ferman etti: “Altmış kişi çağır.” Altmış daha davet ettim. Geldiler, yediler. Sonra ferman etti: “Yetmiş kişi çağır.” Yetmiş daha davet ettim. Geldiler, yediler. Kaplarda yemek daha kaldı. Bütün gelenler o mucize karşısında İslâmiyete girip biat ettiler. O iki kişilik taamdan yüz seksen adam yediler.
                Üçüncü Misal: Hazret-i Ömer ibnü’l-Hattab ve Ebu Hüreyre ve Selemetübnü’l-Ekvâ ve Ebu Amratü’l-Ensarî gibi, müteaddit tariklerle diyorlar ki:
                Bir gazvede ordu aç kaldı. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma müracaat ettiler. Ferman etti ki: “Heybelerinizde kalan bakıye-i erzakı toplayınız.” Herkes azar birer parça hurma getirdi. En çok getiren, dört avuç getirebildi. Bir kilime koydular.
                Seleme der ki: “Mecmuunu ben tahmin ettim, oturmuş bir keçi kadar ancak vardı.” Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bereketle dua edip ferman etti: “Herkes kabını getirsin.” Koşuştular, geldiler. O ordu içinde hiçbir kap kalmadı, hepsini doldurdular. Hem fazla kaldı.
                Sahabeden bir râvi demiş: “O bereketin gidişatından anladım: Eğer ehl-i arz gelseydi, onlara dahi kâfi gelecekti.”
                Dördüncü Misal: Başta Buharî ve Müslim, kütüb-ü sahiha beyan ediyorlar ki:
                Abdurrahman ibn-i Ebî Bekr-i Sıddık der: Biz yüz otuz Sahabe, bir seferde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. Dört avuç miktarı olan bir sâ’ ekmek için hamur yapıldı. Bir keçi dahi kesildi, pişirildi; yalnız ciğer ve böbrekleri kebap yapıldı. Kasem ederim, o kebaptan, yüz otuz Sahabeden herbirisine bir parça kesti, verdi. Sonra Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm pişmiş eti iki kâseye koydu. Biz umumumuz tok oluncaya kadar yedik; fazla kaldı. Ben fazlasını deveye yükledim.
                Beşinci Misal: Kütüb-ü sahiha katiyetle beyan ediyorlar ki:
                Gazve-i Garra-i Ahzabda, meşhur Yevmü’l-Hendek’te, Hazret-i Câbiru’l-Ensârî kasemle ilân ediyor: O günde, dört avuç olan bir sâ’ arpa ekmeğinden, bir senelik bir keçi oğlağından bin adam yediler ve öylece kaldı.
                Hazret-i Câbir der ki: O gün yemek, hanemde pişirildi. Bütün bin adam o sâ’dan, o oğlaktan yediler, gittiler. Daha tenceremiz dolu kaynıyor, daha hamurumuz ekmek yapılıyor. O hamura, o tencereye mübarek ağzının suyunu koyup bereketle dua etmişti.
                İşte, şu mucize-i bereketi, bin zâtın huzurunda, onları ona alâkadar göstererek Hazret-i Câbir kasemle ilân ediyor. Demek şu hadise, bin adam rivayet etmiş gibi kati denilebilir. (Mektubat, Mu’cizatı Ahmediye)
                Bediüzzaman Said Nursi
                SÖZLÜK:
                BAKIYE-İ ERZÂK : Erzaktan, yiyecekten arta kalan.
                BÎAT : Bağlılık, uyma, tabi olma.
                CÂBİR-ÜL-ENSARÎ : Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem’den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere’nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere’de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar’dan Medine’de en son vefat eden bu zattır.
                EHL-İ ARZ : Dünyadakiler, dünyada bulunanlar.
                FERMÂN : Emir, buyruk, tebliğ.
                GAZVE : Savaş, harb, çarpışma.
                GAZVE-İ GARRÂ-İ AHZAB : Büyük Ahzab Savaşı.
                HÂNE : Ev, mesken.
                HÂNE : Ev, mesken.
                HENGÂM : An, zaman, vakit, sıra, çağ.
                HEYBE : Eşya koymaya mahsus iki taraflı küçük torba.
                HÜCRE-İ SAÂDET : Saadet evi.
                KAP : Yemek konan tencere tabak.
                KÂSE : f. Tas veya çanak.
                KASEM : Yemin.
                KÜTÜB-İ SİTTE-İ SAHİHA : Altı adet sahih hadis kitabı. (Sahih-i Buharî, Sahih-i Müslim, İbn-i Mâce, Ebû Davud, Tirmizî ve Neseî.)
                MECMÛ : Tamamı, hepsi, bütünü, toplamı.
                MEŞHUR : Ünlü, bilinen.
                MİHMANDÂR-I NEBEVÎ : Peygamber Efendimizi (a.s.m.) evine misafir eden.
                MİSÂLİYE : Misale dâir, benzer, örnek.
                MU’CİZÂT : Mu’cizeler. İnsanı aciz bırakan olaylar, hâdiseler.
                MU’CİZÂT-I KAT’İYE : Apaçık ve kesin olan mu’cize.
                MU’CİZE-İ BEREKET : Bereketle ilgili mû’cize.
                MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
                MÜTEADDİD : Pekçok. Türlü türlü, çeşitli.
                MÜTTEFİKAN : İttifakla, herkesin aynı şeyi söyleyerek birbirlerini doğrulamaları.
                OĞLAK : Keçi yavrusu.
                RÂVİ : Rivâyet eden, nakleden.
                RİVÂYET : Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.
                SA’ : 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile.
                SAHÂBE : Peygamberimizi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan gidenler, onun etrafında bulunup hizmet edenler.
                SUFFE : Peygamberimizin (a.s.m.) câmi avlusunda oturan, bekar kalıp dünya işlerine de bulaşmayıp, sırf Kur’an hakikatlerinin yayılması için gayret gösteren Sahabe topluluğu.
                TAAM : Yemek, yiyecek, gıdâ.
                TARÎK : Yol, tarz, usul, vâsıta, meslek.
                TESADÜF : Rastlantı.
                TEŞRÎF-İ NEBEVÎ : Peygamberin gelişi, şereflendirmesi.
                TEZEVVÜC : Evlenmek.
                VÂLİDE : Anne.
                VELÎME : Düğün ziyâfeti.
                YEVMÜ’L-HENDEK : Hendek’teki çarpışma günü. Hicri 5, Miladi 627 yılında gerçekleşen Hendek savaşının yapıldığı gün.

                #781390
                Anonim

                  Şeyhe, alime karşı nasıl hür olacağız?
                  22 Kasım 2010 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Sual:Bir büyük adama ve bir velîye ve bir şeyhe ve bir büyük alime karşı nasıl hür olacağız? Onlar, meziyetleri için, bize tahakküm etmek haklarıdır. Biz onların fazîletlerinin esiriyiz.”
                  Cevap: Velayetin, şeyhliğin, büyüklüğün şe’ni, tevazu ve mahviyettir; tekebbür ve tahakküm değildir. Demek tekebbür eden, sabiyy-i müteşeyyihtir; siz de büyük tanımayınız.
                  Sual: Neden tekebbür küçüklük alâmetidir?
                  Cevap: Zira, herbir insan için, içinde görünecek ve onunla nâsı temâşâ edecek bir mertebe-i haysiyet ve şöhret vardır. İşte, o mertebe eğer kamet-i istidadından daha yüksek ise; o, o seviyede görünmek için tekebbür ile ona uzanıp tetavül ve tekebbür edecektir. Şayet kıymet ve istihkakı daha bülend ise, tevazu ile tekavvüs edip ona eğilecektir. (Münazarat)
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  SÖZLÜK:
                  KÁMET-İ İSTİDÂDÎ : Kabiliyet derecesi, mertebesi.
                  MAHVİYET : Tevâzu, alçak gönüllülük.
                  NÂS : İnsanlar.
                  SABİYY-İ MÜTEŞEYYİH : Kendini yaşlı gösteren çocuk; büyüklük taslayan küçük.
                  ŞE’N : İş, gerek, tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri.
                  TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
                  TEKAVVÜS : Kavisleşme, eğilme, bükülme. Yay gibi.
                  TEKEBBÜR : Kibirlenme, kendini büyük sayma.
                  TETÂVÜL : Uzama, zulüm etme, musallat olma.
                  TEVÂZU : Alçak gönüllülük, kibirsizlik, mahviyet.

                  #781490
                  Anonim

                    İnsan, Cenâb-ı Hakkın antika bir sanatıdır
                    24 Kasım 2010 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi…

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    BİRİNCİ NOKTA
                    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.
                    Bu sırrı bir temsille beyan edeceğiz. Meselâ, insanların san’atları içinde, nasıl ki maddenin kıymetiyle san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar; bazan oluyor ki, beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki, bazan, antika olan bir san’at antikacıların çarşısına gidilse, hârika-pîşe ve pek eski, hünerver san’atkârına nisbet ederek, o san’atkârı yad etmekle ve o san’atla teşhir edilse, bir milyon fiyatla satılır. Eğer kaba demirciler çarşısına gidilse, beş kuruşluk bir demir bahasına alınabilir.
                    İşte, insan, Cenâb-ı Hakkın böyle antika bir san’atıdır. Ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki, insanı bütün esmâsının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.
                    Eğer nur-u iman, içine girse, üstündeki bütün mânidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuurla okur ve o intisapla okutur. Yani, “Sâni-i Zülcelâlin masnuuyum, mahlûkuyum, rahmet ve keremine mazharım” gibi mânâlarla, insandaki san’at-ı Rabbâniye tezahür eder. Demek, Sâniine intisaptan ibaret olan iman, insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbâniyeye göre olur; ve âyine-i Samedâniye itibarıyladır. O halde, şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlûkat üstünde bir muhatab-ı İlâhî ve Cennete lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.
                    Eğer kat’-ı intisaptan ibaret olan küfür, insanın içine girse, o vakit bütün o mânidar nukuş-u esmâ-i İlâhiye karanlığa düşer, okunmaz. Zira, Sâni unutulsa, Sânie müteveccih mânevî cihetler de anlaşılmaz, adeta başaşağı düşer. O mânidar âli san’atların ve mânevî âli nakışların çoğu gizlenir. Bâki kalan ve gözle görülen bir kısmı ise, süflî esbaba ve tabiata ve tesadüfe verilip, nihayet sukut eder. Herbiri birer parlak elmas iken, birer sönük şişe olurlar. Ehemmiyeti yalnız madde-i hayvaniyeye bakar. Maddenin gayesi ve meyvesi ise, dediğimiz gibi, kısacık bir ömürde, hayvânâtın en âcizi ve en muhtacı ve en kederlisi olduğu bir halde, yalnız cüz’î bir hayat geçirmektir. Sonra tefessüh eder, gider. İşte, küfür böyle mahiyet-i insaniyeyi yıkar, elmastan kömüre kalb eder. (Sözler, 23. Söz)
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    LÜGAT:
                    Âsâr-I San’at : San’at Eserleri
                    Âyine-İ Samedâniye : Hiçbir Şeye Muhtaç Olmayan Ve Herkes Ona Muhtaç Olan Allah’ın Eserlerini Gösteren Ayna
                    Bâki : Kalan Kısım
                    Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan, Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
                    Cihet : Yön
                    Cilve : Yansıma
                    Cüz’î : Az
                    Esbab : Sebepler
                    Esmâ : İsimler
                    Hârika-Pîşe : Olağanüstü İşler Yapan
                    Hünerver : Becerikli
                    İntisap : Bağlanma
                    İzhar : Gösterme
                    Kalb Etmek : Dönüştürmek
                    Kat’-I İntisap : Mensubiyet Bağını Kesme
                    Kerem : Lütuf, İkram, İyilik
                    Küfür : İnkâr, İnançsızlık
                    Madde-İ Hayvaniye : Hayvanî Madde
                    Mahiyet-İ İnsaniye : İnsana Ait Temel Özellikler, İnsanın İçyapısı
                    Mahlûk : Yaratık
                    Mahlûkat : Yaratıklar
                    Mânidar : Anlamlı
                    Masnû : San’at Eseri Varlık
                    Mazhar : Yansıma Ve Görünme Yeri
                    Medar : Eksen, Vesile
                    Misafir-İ Rabbânî : Allah’ın Misafiri
                    Misal-İ Musağğar : Küçültülmüş Nümune, Örnek
                    Mu’cize-İ Kudret : Allah’ın Sonsuz Kudretiyle Bir Mu’cize Eseri Olarak Yarattığı Şey
                    Muhatab-I İlâhî : Allah’a Muhatap Olan
                    Mü’min : İman Etmiş, İnanmış
                    Müteveccih : Yönelik
                    Nâzenin : İnce, Nazik, Nazlı
                    Nazik : İnce, Zarif
                    Nisbet Etmek : Bağ Kurmak
                    Nukuş-U Esmâ-İ İlâhiye : Allah’ın Güzel İsimlerinin Nakışları
                    Nur-U İman : İman Nuru, Aydınlığı
                    Rahmet : Şefkat, Merhamet
                    San’at-I Rabbâniye : Allah’ın San’atı
                    Sâni : Herşeyi San’atlı Bir Şekilde Yaratan Allah
                    Sâni-İ Zülcelâl : Herşeyi San’atlı Bir Şekilde Yaratan, Sonsuz Haşmet Ve Yücelik Sahibi Allah
                    Sukut Etme : Düşme, Alçalma
                    Suret : Şekil, Biçim
                    Süflî : Aşağı
                    Şuur : Bilinç, İdrak, Anlayış
                    Tabiat : Doğa, Canlı Cansız Varlıklar; Maddî Âlem
                    Tefessüh : Bozulma, Kokuşma
                    Teşhir Edilme : Sergilenme
                    Tezahür : Görünme, Ortaya Çıkma
                    Yad Etmek : Anmak

                    #781536
                    Anonim


                      İnce, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek
                      Risâletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde hakikat-i İslâmiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.

                      Aziz, sıddık kardeşlerim, (…)

                      Gül ve Nur fabrikaları ve mübarekler başta olarak umum kardeşlerime birer birer selâm ediyorum. Bu memleketi tenvir eden ve Cennet kokularıyla rayihalandıran o fabrikaları Cenâb-ı Hak muvaffak ve dâim eylesin. Amin. Biz burada onların parlak nurlarıyla ve şirin güzel kokularıyla âlem-i bekanın rayihasını istişmam ediyoruz.

                      Risâle-i Nur Talebelerinin hasları olan sahip ve vârisleri ve haslarının hasları olan erkân ve esasları olan kardeşlerime bugünlerde vuku bulan bir hadise münasebetiyle beyan ediyorum ki, Risâletü’n-Nur hakaik-i İslâmiyeye dair ihtiyaçlara kâfi geliyor, başka eserlere ihtiyaç bırakmıyor. Kat’î ve çok tecrübelerle anlaşılmış ki, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolu Risâletü’n-Nur’dadır. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletü’n-Nur o yolu kestirir, iman-ı hakikîye isal eder.

                      Bu fakir kardeşiniz yirmi seneden evvel kesret-i mütalâayla bazan bir günde bir cilt kitabı anlayarak mütalâa ederken, yirmi seneye yakındır ki Kur’ân ve Kur’ân’dan gelen Resailü’n-Nur bana kâfi geliyorlardı. Birtek kitaba muhtaç olmadım, başka kitapları yanımda bulundurmadım. Risâletü’n-Nur çok mütenevvi hakaike dair olduğu halde, telifi zamanında, yirmi seneden beri ben muhtaç olmadım. Elbette siz, yirmi derece daha ziyade muhtaç olmamak lâzım gelir.

                      Hem madem ben sizlere kanaat ettim ve ediyorum, başkalara bakmıyorum, meşgul olmuyorum; siz dahi Risâletü’n-Nur’a kanaat etmeniz lâzımdır, belki bu zamanda elzemdir.

                      Hem şimdilik bazı ulemanın yeni eserlerinde meslek ve meşrep ayrı ve bid’atlara müsait gittiği için, Risâletü’n-Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid’ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur’ânı muhafaza etmek bir vazifesi iken, has talebelerden birisi bilfiil huruf ve hatt-ı Kur’âniye’yi ders verdiği halde, sırrı bilinmez bir hevesle, huruf ve hatt-ı Kur’âniyeye, ilm-i din perdesinde tesirli bir surette darbe vuran bazı hocaların darbede istimal ettikleri eserleri almışlar. Haberim olmadan, dağda, şiddetli bir tarzda o has talebelere karşı bir gerginlik hissettim, sonra ikaz ettim. Elhamdü lillâh ayıldılar. İnşaallah tamamen kurtuldular.

                      Ey kardeşlerim,

                      Mesleğimiz, tecavüz değil tedafüdür. Hem tahrip değil, tamirdir. Hem hâkim değiliz, mahkûmuz. Bize tecavüz eden hadsizdirler. Mesleklerinde, elbette çok mühim ve bizim de malımız hakikatler var. O hakikatlerin intişarına bize ihtiyaçları yoktur. Binler o şeyleri okur, neşreder adamları var. Biz onların yardımlarına koşmamızla, omuzumuzdaki çok ehemmiyetli vazife zedelenir ve muhafazası lâzım olan ve birer taifeye mahsus bir kısım esaslar ve âli hakikatler kaybolmasına vesile olur.
                      Meselâ, hadisat-ı zamaniye bahanesiyle Vehhâbîlik ve Melâmîliğin bir nev’îne zemin ihzar etmek tarzında, bazı ruhsat-ı şer’iyeyi perde yapıp eserler yazılmış.

                      Risâletü’n-Nur, gerçi umuma teşmil suretiyle değil, fakat her halde hakikat-i İslamiyenin içinde cereyan edip gelen esas-ı velâyet ve esas-ı takvâ ve esas-ı azimet ve esâsât-ı Sünnet-i Seniye gibi ince, fakat ehemmiyetli esasları muhafaza etmek bir vazife-i asliyesidir. Sevk-i zaruretle, hadisatın fetvalarıyla onlar terk edilmez.

                      Kastamonu Lâhikası, s. 51

                      #781572
                      Anonim

                        Risale-i Nur Mesleğinde

                        16 – ENANİYETİ TERK ETMEK ESASTIR

                        (Hubb-u cah, İhlâs, Riya düsturlarına da bakınız)

                        Risale-i Nur Mesleğinde çok ehemmiyetle nazara verilen enaniyeti terk etmek düsturu hakkındaki sarih beyanlardan bir kısmıdır.
                        Bediüzzaman Hazretlerinin terk-i enaniyette nümune-i imtisal bir hali ve vasiyeti:
                        1- «Bu zamanda şan, şeref perdesi altında riyakârlık yer aldığından, âzamî ihlâs ile bütün bütün enaniyeti terk lâzımdır. Dostlar uzaktan ruhuma Fatiha okusunlar, mânevî dua ve ziyaret etsinler. Kabrimin yanına gelmesinler. Fatiha uzaktan da olsa ruhuma gelir. Risale-i Nur’daki âzamî ihlâs ile bütün bütün terk-i enaniyet için buna bir mânevî sebep hissediyorum. Kendini Risale-i Nur’a vakfetmiş olan, yanımda bulunanlardan nöbetle birer adam kabrimin yakınında olup, bu mânâyı, lüzumsuz ziyarete gelenlere bildirsinler.”» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 201)
                        Enaniyet en mühim bir ruhî hastalık olup şirk-i hafîye kapı açar. @font-face { font-family: “Arial Black”; }@font-face { font-family: “Huseyin Gunday”; }@font-face { font-family: “Arial Narrow”; }@font-face { }p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal { margin: 0cm 0cm 0.0001pt; font-size: 10pt; font-family: “Arial Narrow”; }h1 { margin: 12pt 0cm 3pt; page-break-after: avoid; font-size: 16pt; font-family: Arial; }p.MsoFootnoteText, li.MsoFootnoteText, div.MsoFootnoteText { margin: 0cm 0cm 0.0001pt; font-size: 10pt; font-family: “Arial Narrow”; }p.dipnot, li.dipnot, div.dipnot { margin: 2pt 0cm 5pt; text-align: justify; text-indent: 28.05pt; font-size: 8pt; }div.Section1 { page: Section1; }
                        2- «İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.
                        Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip HAŞİYE onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb-u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir.» (Lem’alar sh: 165)
                        Enâniyeti terk edemeyen ehl-i diyanet, büyük hataya düşer.
                        3- «Enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edilmez. Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillah” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlereiftihar etmek ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.» (Lem’alar sh: 153) refakatle
                        Risale-i Nur terk-i enâniyet dersini verir.
                        4- «Risale-i Nur’un bize verdiği ders de, hakikat-i ihlâs ve terk-i enâniyet ve daima kendini kusurlu bilmek ve hodfuruşluk etmemektir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 49)
                        5- «Hırs-ı şöhret, hubb-u cah, makam sahibi olmak, emsaline tefevvuk etmek gibi hisler ve insanlara iyi görünmek, tasannukârâne (haddinden fazla kendine ehemmiyet verdirmek) ve tekellüfkârâne (lâyık olmadığı yüksek makamlarda görünmek) tarzını takınmakla riya eder.
                        Risale-i Nur şakirdleri, ene’yi, nahnü’ye tebdil ettikleri, yani enaniyeti bırakıp, Risale-i Nur dairesinin şahs-ı mânevisinin hesabına çalışması, ben yerine biz demeleri ve ehl-i tarikatın fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ve nefs-i emmareyi öldürmek gibi riyadan kurtaran vasıtaların bu zamanda birisi de fenâ fi’l-ihvan, yani şahsiyetini kardeşlerinin şahs-ı maneviyesi içinde eritip öyle davrandığı için, inşaallah, ehl-i hakikatin riyadan kurtulmaları gibi, bu sırla onlar da kurtulurlar.» (Kastamonu Lâhikası sh: 184)
                        6- «Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı mânevî hükmeder ve dayanabilir. Büyük bir havuza sahip olmak için, bir buz parçası hükmündeki enaniyet ve şahsiyetini o havuza atmaktır ve eritmek gerektir. Yoksa, o buz parçası erir, zayi olur o havuzdan da istifade edilmez.» (Kastamonu Lâhikası sh: 143)
                        7- «Bu zamanda enaniyet çok ileri gitmiş. Herkes, kameti miktarında bir buz parçası olan enaniyetini eritmeyip bozmuyor, kendini mazur biliyor ondan nizâ çıkıyor. Ehl-i hak zarar eder ehl-i dalâlet istifade ediyor.» (Kastamonu Lâhikası sh: 196)
                        8- «Sakın, benlik ve gurura medar şeylerden çekin. Tevazu, mahviyet ve terk-i enaniyet, bu zamanda ehl-i hakikate lâzım ve elzemdir. Çünkü, bu asırda en büyük tehlike benliktenkusurunu görmek ve nefsini itham etmek gerektir.» (Emirdağ Lâhikası-l sh: 62) ve hodfuruşluktan ileri geldiğinden, ehl‑i hak ve hakikat, mahviyetkârâne daima
                        9- «Bu zamanın bir hastalığı daha var o da benlik, enaniyet, hodfuruşluk, hayatını güzelce medeniyet fantaziyesiyle geçirmek iştahı, tiryakilik gibi hastalıklardır. Risale-i Nur’un Kur’ân’dan aldığı dersin en birinci esası benlik, enaniyet, hodfuruşluğu terk etmek lüzumudur.» (Emirdağ Lâhikası-ll sh: 245)
                        10- «Ehl-i dalâletin tarafgirleri, enâniyetten istifade edip kardeşlerimi benden çekmek istiyorlar. Hakikaten, insanda en tehlikeli damar enâniyettir. Ve en zayıf damarı da odur. Onu okşamakla çok fena şeyleri yaptırabilirler.
                        Ey kardeşlerim! Dikkat ediniz, sizi enâniyette vurmasınlar, onunla sizi avlamasınlar. Hem biliniz ki, şu asırda ehl-i dalâlet ene’ye binmiş, dalâlet vadilerinde koşuyor. Ehl-i hak, bilmecburiye, eneyi terk etmekle hakka hizmet edebilir. Enenin istimalinde haklı dahi olsa, madem ki ötekilere benzer ve onlar da onları kendileri gibi nefisperest zannederler, hakkın hizmetine karşı bir haksızlıktır. Bununla beraber, etrafına toplandığımız hizmet-i Kur’âniye, ene’yi kabul etmiyor, nahnü istiyor. “Ben demeyiniz, biz deyiniz” diyor.» (Mektubat sh: 424)
                        11- «Kardeşlerim, enâniyetin işimizde en tehlikeli ciheti kıskançlıktır. Eğer sırf lillâh için olmazsa, kıskançlık müdahale eder, bozar. Nasıl ki bir insanın bir eli bir elini kıskanmaz ve gözü kulağına haset etmez ve kalbi aklına rekabet etmez. Öyle de, bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, herbiriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilâkis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife‑i vicdaniyenizdir.» (Mektubat sh: 426)
                        12- «Aziz kardeşlerim,
                        Evvel âhir tavsiyemiz, tesanüdünüzü muhafaza enâniyet, benlik, rekabetten tahaffuz ve itidal-i dem ve ihtiyattır. Said Nursî » (Şualar sh: 312)
                        13- «“Biz, değil böyle cüz’î hukukumuzu, belki hayatımızı ve haysiyetimizi ve dünyevî saadetimizi Risale-i Nur’un en kuvvetli rabıtası olan tesanüde feda etmeye mükellefiz. O bize kazandırdığı netice itibarıyla dünyaya, enaniyete ait herşeyi feda etmek vazifemizdir” deyip nefsinizi susturunuz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 234)
                        14- «İtidal-i dem ve tahammül etmek ve mümkün olduğu derecede bizim arkadaşlar uhuvvetlerini ve tesanüdlerini tevazu ile ve mahviyetle ve terk-i enâniyetle takviye etmek gayet lâzım ve zarurîdir.» (Şualar sh: 315)
                        15- «Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.» (Kastamonu Lâhikası sh: 18)
                        16- «Ey kardeşlerim, sizler biliyorsunuz ki, bizim mesleğimizde benlik, enaniyet, şan ve şeref perdesi altında makam sahibi olmaktan, öldürücü zehir gibi ondan kaçıyoruz. Onu ihsas eden hâlâttan şiddetle ictinab ediyoruz.» (Kastamonu Lâhikası sh: 146)
                        17- «Bu mesele yalnız şahsıma taallûk etseydi, ben cidden nefs-i emmaremi tam kırmak için ona minnettar olurdum. Mesleğimiz, bu zamanda hakka hizmet, bütün bütün terk-i enaniyetle olabileceğini kat’î kanaatimiz olduğu gibi, yirmi senedir nefs-i emmarem ister istemez o mesleğe itaate mecbur olmuş. Risale-i Nur ve mukaddematları, buna bir hüccet-i katıadır. Fakat garaz ve inat ve bir nevi taassub-u meslekiyeyi ihsas eden ve esrar-ı mestûreyi işaa suretinde gelen itiraz ve ayıplara karşı Eski Said (r.a.) lisanıyla derim: İşte meydan! En mutaassıp ulemadan ve en büyük velîden tut, tâ en dinsiz filozoflara ve müdakkik hükemalara, Risale-i Nur’daki dâvâları ispat etmeye hazırım ve hem de ispat etmişim ki, benim mahvıma ve idamıma mütemadiyen çalışan zındık filozoflar ve mülhidler, o dâvâları cerh edemiyorlar ve edememişler.» (Sikke-i Tasdik-i Gaybî sh: 62)
                        18- «Gaflet ve dünyaperestlikten çıkan dehşetli bir enâniyet bu zamanda hükmediyor. Onun için ehl‑i hakikat —hattâ meşrû bir tarzda dahi olsa enâniyetten, hodfuruşluktan vazgeçmeleri lâzım olduğundan, Risale-i Nur’un hakikî şakirdleri, buz parçası olan enâniyetlerini şahs-ı mânevîde ve havz-ı müşterekte erittiklerinden, inşaallah bu fırtınada sarsılmayacaklar.» (Şualar sh: 318)
                        19- «İslâmiyet, tevhid-i hakikî dinidir ki, vasıtaları, esbabları iskat ediyor, enâniyeti kırıyor, ubudiyet-i hâlisa tesis ediyor. Nefsin rububiyetinden tut, tâ her nevi rububiyet-i bâtılayı kat ediyor, reddediyor. Bu sır içindir ki, havastan bir büyük insan tam dindar olsa, enâniyeti terk etmeye mecbur olur. Enâniyeti terk etmeyen, salâbet-i diniyeyi ve kısmen de dinini terk eder.» (Mektubat sh: 437)
                        20- «İslâmiyetin esası, mahz-ı tevhiddir vesâit ve esbaba tesir-i hakikî vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise, “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vesâit ve esbaba bir kıymet verir, enâniyeti kırmaz. Adeta rububiyet-i İlâhiyenin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir.

                        اِتَّخَذُوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللَّهِ

                        âyetine mâsadak olmuşlar. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enâniyetlerini muhafaza etmekle beraber, sabık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Mahz-ı tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar ya enâniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için, bir kısmı lâkayt kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar.» (Mektubat sh: 326)
                        Yukarıda kısmen nakledilen beyanlar ve açık ifadelerin bir neticesi olarak Risale-i Nur Mesleğinde terk-i enaniyet, müsellem bir düstur ve esastır.

                        HAŞİYE Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir. (Bediüzzaman)

                        #781599
                        Anonim

                          Resulullah ne istiyor, dinleyelim
                          26 Kasım 2010 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi…

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          İşte bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda, bir ibâdet-i ulyâda saadet-i ebediye için duâ ediyor ki, güyâ bu cezîre, belki bütün arz onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Çünkü ubûdiyeti ise, ona ittibâ eden ümmetin ubûdiyetini tazammun ettiği gibi, muvâfakat sırrıyla bütün enbiyânın sırr-ı ubûdiyetini tazammun eder. Hem o, salât-ı kübrâyı öyle bir cemaat-ı uzmâda kılar, niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem’in Hazret-i Âdem’den asrımıza kadar, belki Kıyâmete kadar bütün nurânî ve kâmil insanlar ona tebâiyetle iktidâ edip, duâsına “Âmin” derler.
                          Bak: Hem öyle bekâ gibi bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât niyazına iştirak edip lisân-ı hal ile, “Oh, evet yâ Rabbenâ! Ver; duâsını kabul et. Biz de istiyoruz” diyorlar. Hem bak, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne saadet-i bâkiye istiyor ki, bütün kâinatı ağlattırıp, duâsına iştirak ettiriyor.
                          Bak: Hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için saadet isteyip duâ ediyor ki, insanı ve bütün mahlûkatı esfel-i sâfilîn olan fenâ-i mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan, abesiyetten âlâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekâya, ulvî vazifeye, mektûbât-ı Samedâniye olması derecesine çıkarıyor.
                          Bak: Hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ile istiyor ve öyle tatlı bir niyâz-ı istirhamkârâne ile yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta, semâvâta, arşa işittirip, vecde getirip duâsına, “Âmin, Allahümme âmin” dedirtiyor.
                          Bak: Hem öyle Semî’ ve Kerîm bir Kadîr’den, öyle Basîr ve Rahîm bir Alîm’den saadet ve bekâyı istiyor ki, bilmüşâhede en gizli bir zîhayatın en gizli bir arzusunu, en hafif bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Lisân-ı hal ile de olsa icâbet eder. Öyle sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ve icâbet eder ki, şüphe bırakmaz, o terbiye ve tedbîr, öyle Semî’ ve Basîr’e mahsus, öyle bir Kerîm ve Rahîm’e hastır.
                          Acaba, bütün benîâdem’i arkasına alıp şu arz üstünde durup, Arş-ı Âzama müteveccihen el kaldırıp, nev-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi’ hakikat-i ubûdiyet-i Ahmediye (a.s.m.) içinde duâ eden şu şeref-i nev-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat (a.s.m.) ne istiyor; dinleyelim:
                          Bak: Kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, bekâ istiyor, Cennet istiyor; hem, mevcudât aynalarında cemâllerini gösteren bütün esmâ-i kudsiye-i İlâhiye ile beraber istiyor. O esmâdan şefaat talep ediyor; görüyorsun.
                          Eğer âhiretin hesabsız esbâb-ı mûcibesi, delâil-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duâsı, baharımızın icâdı kadar Hâlık-ı Rahîmin kudretine hafif gelen şu Cennetin binâsına sebebiyet verecekti. (Sözler, 10. Söz)
                          Bediüzzaman Said Nursi
                          SÖZLÜK:
                          ABESİYET : Faydasız ve boş olma, lüzumsuz ve gayesiz oluş.
                          ÂLÂ-YI İLLİYYÎN : Yüceler yücesi, en yüksek mertebe.
                          ARŞ : Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî yeri.
                          BEKA : Varlığı devam ettirme; devamlılık, sonsuzluk.
                          BENÎÂDEM : İnsanoğlu, âdemoğlu; insanlık âlemi.
                          BİLMÜŞÂHEDE : Bizzat şâhit olarak, görerek, görür şekilde, görme derecesinde.
                          CEMAAT-İ UZMÂ : Büyük topluluk, cemaat.
                          CEMÂL : Güzellik, yüz; Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsânı ile tecellisi; hak ile söylenen güzel söz; hüsün.
                          CEZÎRE : Yarımada.
                          DELÂİL-İ VÜCÛB : Allah’ın varlığının zarurî olmasının delilleri.
                          ESBÂB-I MÛCİBE : Gerektirici sebepler, icap ettiren sebepler.
                          ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası.
                          ESMÂ-İ KUDSİYE-İ İLÂHİYE : Allah’ın kusursuz, noksansız ve yüce isimleri.
                          FAHR-İ KÂİNAT : (Fahr-i Âlem, Zübde-i Kâinat, Seyyid-i Kâinat) Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (A.S.M.) nâmları. Bütün âlemin kendisi ile şeref bulduğu, iftihar ettiği Hz. Muhammed (A.S.M.).
                          FENÂ-İ MUTLAK : Mutlak yok oluş.
                          FERÎD-İ KEVN Ü ZAMAN : Kâinâtın ve bütün zamanların benzersizi olan.
                          FÎZÂR-I İSTİMDATKÂRANE : Yardım isteyerek inleyip ağlamak.
                          HAZİNÂNE : Hüzün, üzüntü verircesine.
                          HULÂSA : Birşeyin, bir bâhsin özü; kısaca esâsı.
                          İBÂDET-İ ULYA : Yüce Kulluk vazifesi.
                          İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak.
                          İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
                          KÂMİL : Olgun, kemâl sâhibi.
                          LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi. Vücut dili
                          MAHBÛBÂNE : Sevilerek.
                          MAKSAD : Ana fikir; kastedilmiş, istenilen şey.
                          MEKTUBÂT-I SAMEDÂNİYE : Herbiri Cenâb-ı Hakkın birer mektubu olan, yani O’nun isim ve sıfatlarını anlatan varlıklar.
                          MUVAFAKAT : Uygunluk, uymak, anlaşmak, karşılıklı anlaşma, razı olma, müsâade.
                          MÜŞTAKÁNE : Şevkle, çok isteyerek.
                          NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ
                          NİYAZ-I İSTİRHAMKÂRÂNE : Merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak.
                          SAADET-İ BÂKİYE : Bâki, dâimî saadet, mutluluk.
                          SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk.
                          SALÂT-I KÜBRÂ : En büyük namaz.
                          SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                          ŞEFAAT : Af için vesîle olmak.
                          ŞEREF-İ NEV-İ İNSAN : İnsanoğlunun şerefi.
                          TAZAMMUN : İçinde bulundurma, içine alma, ihtivâ etme, muhît olma.
                          TAZARRÛKÂRÂNE : Yalvarıp yakararak.
                          TEBÂİYET : Uyma, tâbî olma, bağlanma.
                          TERBİYE : Beslemek, yetiştirmek, büyütmek
                          UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
                          VECD : Aşk, muhabbet; kendinden geçecek ve kendini unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi.

                          #781632
                          Anonim

                            Neden hususi hatalara hususi ceza verilmiyor?
                            Beşinci Suâl: Âdil ve Rahîm, Kadîr ve Hakîm, neden hususi hatâlara hususi ceza vermeyip, koca bir unsuru musallat eder. Bu hal cemâl-i rahmetine ve şümûl-ü kudretine nasıl muvâfık düşer?

                            Elcevap: Kadîr-i Zülcelâl, herbir unsura çok vazifeler vermiş ve herbir vazifede çok neticeler verdiriyor. Bir unsurun birtek vazifesinde, birtek neticesi çirkin ve şer ve musîbet olsa da, sâir güzel neticeler, bu neticeyi de güzel hükmüne getirir.
                            Eğer, bu tek çirkin netice vücuda gelmemek için, insana karşı hiddete gelmiş o unsur, o vazifeden men edilse; o vakit o güzel neticeler adedince hayırlar terk edilir ve lüzumlu bir hayrı yapmamak, şer olması haysiyetiyle, o hayırlar adedince şerler yapılır. Tâ birtek şer gelmesin gibi; gayet çirkin ve hilâf-ı hikmet ve hilâf-ı hakikat ve kusurdur. Kudret ve hikmet ve hakikat kusurdan münezzehtirler.
                            Mâdem bir kısım hatâlar, unsurları ve arzı hiddete getirecek derecede bir şümûllü isyandır ve çok mahlûkatın hukukuna bir tahkirli tecavüzdür. Elbette o cinâyetin fevkalâde çirkinliğini göstermek için, koca bir unsura, küllî vazifesi içinde “Onları terbiye et” diye emir verilmesi ayn-ı hikmettir ve adâlettir ve mazlumlara ayn-ı rahmettir.
                            Altıncı Suâl: Zelzele, küre-i arzın içinde inkılâbât-ı mâdeniyenin neticesi olduğunu ehl-i gaflet işâa edip, âdetâ tesadüfî ve tabii ve maksadsız bir hâdise nazarıyla bakarlar. Bu hâdisenin mânevî esbâbını ve neticelerini görmüyorlar; tâ ki intibâha gelsinler. Bunların istinad ettiği maddenin bir hakikati var mıdır?
                            Elcevap: Dalâletten başka hiçbir hakikati yoktur. Çünkü, her sene elli milyondan ziyâde münakkaş, muntazam gömlekleri giyen ve değiştiren küre-i arzın üstünde binler envâın birtek nevi olan, meselâ, sinek tâifesinden hadsiz efrâdından birtek ferdin yüzer âzâsından birtek uzvu olan kanadının kasd ve irâde ve meşîet ve hikmet cilvesine mazhariyeti ve ona lâkayd kalmaması ve başıboş bırakmaması gösteriyor ki, değil hadsiz zîşuurun beşiği ve anası ve mercîi ve hâmisi olan koca küre-i arzın ehemmiyetli ef’âl ve ahvâli, belki hiçbir şeyi, cüz’î olsun küllî olsun, irâde ve ihtiyâr ve kasd-ı İlâhî haricinde olmaz. Fakat, Kadîr-i Mutlak, hikmetinin muktezâsıyla, zâhir esbâbı tasarrufâtına perde ediyor.
                            Zelzeleyi irâde ettiği vakit, bâzan da bir mâdeni harekete emredip, ateşlendiriyor. Haydi mâdenî inkılâbât dahi olsa, yine emir ve hikmet-i İlâhî ile olur; başka olamaz.
                            Meselâ, bir adam, bir tüfek ile birisini vurdu. Vuran adama hiç bakılmasa, yalnız fişekteki barutun ateş alması noktasına hasr-ı nazar edip, bîçare maktûlün büsbütün hukukunu zâyi etmek, ne derece belâhet ve divâneliktir; aynen öyle de, Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru, belki bir gemisi, bir tayyâresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve irâde ile iddihar edilen bir bombayı, ehl-i gaflet ve tuğyânı uyandırmak için, “Ateşlendir!” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamakâtın en eşneidir. (Sözler, On Dördüncü Söz)
                            Bediüzzaman Said Nursi
                            SÖZLER:
                            AHVÂL : Haller, durumlar.
                            ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
                            BELÂHET : Ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını iyi bilememek.
                            CEMÂL-İ RAHMET : Rahmet ve şefkat güzelliği, İlâhî rahmetteki güzellik.
                            DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                            EF’ÂL : Fiiller, hareketler.
                            EFRÂD : Fertler, şahıslar.
                            EHL-İ GAFLET : Gaflete dalanlar, habersiz ve dikkatsiz olanlar, Allah’a ve emirlerinde aldırış etmeyenler.
                            ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
                            ESBÂB : Sebepler.
                            EŞNE : Çirkinin en çirkini.
                            HAMAKAT : Ahmaklık. Anlayışsızlık. Budalalık.
                            HÂMİ : Koruyan, himâye eden.
                            HASR-I NAZAR : Nazarı belli bir noktaya sarf etme, sadece bir şeye bakıp dikkat etmek.
                            HAYIR : İyilik. Faydalı iş.
                            HAYSİYET : İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım.
                            HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
                            HİLÂF-I HAKİKAT : Gerçeğe zıt.
                            HİLÂF-I HİKMET : Hikmete zıt.Bilime zıt.
                            İDDİHAR : Biriktimek, toplamak, depolamak.
                            İNKILÂBÂT : İnkılâplar, değişiklikler.
                            İNKILÂBAT-I MÂDENİYE : Madenlerin değişmesi.
                            İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
                            İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
                            İSTİNAD : Dayanma, güvenme.
                            İŞÂA : Bir haberi yayma, duyurma.
                            KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
                            KADÎR-İ ZÜLCELÂL : Büyüklük sahibi ve herşeye gücü yeten Allah.
                            KÜLLÎ : Bütüne mensup parçalardan ve fertlerden meydana gelen, umumî, bütün.
                            KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
                            LÂKAYD : Karışmayan, kıymet ve ehemmiyet vermeyen, ilgisiz.
                            MAKTUL : Öldürülmüş, katledilmiş olan.
                            MAZHARİYET : Sahip ve nâil olma, elde etme, başarı; bir şeyin göründüğü yer oluş.
                            MERCÎ : Başvurulacak yer, dönülecek yer, merkez, kaynak.
                            MEŞÎET : Dilemek, irâde, arzu, matlûb, murad, istek.
                            MUKTEZÂ : Gereken, lâzım gelen, îcap eden.
                            MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
                            MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
                            MUSALLAT : Rahatsız eden, sataşan.
                            MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
                            MUVÂFIK : Uygun olan, uyan, kabullenen.
                            MÜNAKKAŞ : Nakışlı, nakışlanmış. İşlemeli.
                            MÜNEZZEH : Kusur ve noksanlıktan uzak olan, hiçbir şeye muhtaç olmayan, pâk, kusursuz.
                            NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
                            ŞERR : Kötülük, günahkârlık.
                            ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
                            ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
                            TAHKİR : Hakaret etme, horlamak, aşağılamak.
                            TASARRUFÂT : Tasarruflar, idare etmeler, idâreyle kullanmalar.
                            TAYYÂRE : Uçak.
                            TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
                            UNSUR : Birşeyin parçası; kök, esas madde, element.
                            ZELZELE : Sarsıntı. Deprem.

                            #781822
                            Anonim

                              Risale-i Nur çok Said’leri içinizde bulacak
                              01 Aralık 2010 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Aziz, sıddık kardeşlerim,
                              Onuncu Şuâ namında yazdığınız Fihristenin ikinci kısmı bana şöyle kuvvetli bir ümit verdi ki: Risale-i Nur, benim gibi âciz ve ihtiyar ve zaif bir biçareye bedel, genç, kuvvetli çok Said’leri içinizde bulmuş ve bulacak. Onun için bundan sonra Risale-i Nur’un tekmil-i izahı ve haşiyelerle beyanı ve ispatı size tevdi edilmiş, tahmin ediyorum. Bir emaresi de şudur ki:
                              Bu sene çok defa ihtar edilen hakikatleri kaydetmek için teşebbüs ettimse de çalıştırılamadım.
                              Evet, Risale-i Nur size mükemmel bir mehaz olabilir. Ve ondan erkân-ı imaniyenin her birisine, mesela Kur’ân kelâmullah olduğuna ve i’câzî nüktelerine dair müteferrik risalelerdeki parçalar toplansa veya haşre dair ayrı ayrı burhanlar cem edilse ve hâkezâ, mükemmel bir izah ve bir hâşiye ve bir şerh olabilir. Zannederim ki, hakaik-i âliye-i imaniyeyi tamamıyla Risale-i Nur ihata etmiş; başka yerlerde aramaya lüzum yok. Yalnız bazan izah ve tafsile muhtaç kalmış. Onun için vazifem bitmiş gibi bana geliyor. Sizin vazifeniz devam ediyor. Ve inşaallah vazifeniz şerh ve izahla ve tekmil ve tahşiye ile ve neşir ve tâlimle, belki Yirmi Beşinci ve Otuz İkinci Mektupları telif ile ve Dokuzuncu Şuânın Dokuz Makamını tekmille ve Risale-i Nur’u tanzim ve tertip ve tefsir ve tashihle devam edecek.
                              Risale-i Nur’un samimî, hâlis şakirtlerinin heyet-i mecmuasının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî, size bâki ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır, bir rehberdir.
                              Buradan oraya gelen mektupları, mübareklerin heyeti bir risale şeklinde toplanmasını ve Hüsrev de cüz’î ve hususî bazı cümlelerini ve lüzumsuz bazı fıkralarını tayyetmeyi, Hâfız Ali ve Sabri’ye havale etmiş olduğunu yazıyorsunuz. O, Risaletü’n-Nur hakkında kerametli ve dikkatli ve isabetli ve keskin Hüsrev’in nazarı doğrudur. Bâki bir eserde muvakkat ve cüz’î ve hususî kelimeler tayyedilse daha iyidir.
                              Bu defaki mektubunuzda kerametkârâne üç nokta gördük:
                              Birincisi: Buranın bir Hüsrev’i olacak derecede ihlâs ve irtibat ve iktidarı gösteren Küçük Hüsrev Mehmed Feyzi isminde Risaletü’n-Nur’un çalışkan bir talebesi askerden gelip, daha ikinci defa görüşüldüğü vakit, mektubunuzda Feyzi ismini gördük, dedik: Bu Risale-i Nur’un şakirtleri birbirinden ne kadar uzak olsa da, birbirine pek yakındır ki, böyle birden hissedip yazdılar.
                              İkincisi: Bu Küçük Hüsrev Feyzi, bu âhirlerde İstanbul’da iken Risale-i Nur hesabına zihnime dokundu. Müteessir oluyordum. “Acaba rahatsızlığı var mı?” Birden zihnim yüzünü ondan çevirdi, Hâfız Ali ile şiddetli meşgul oldum. Anladım ki teessür verecek var. Fakat Risale-i Nur’un faal merkezi olan Hâfız Ali cihetinde olacak. Hâfız Ali’ye şifa duasına başladım, devam ettim. Ve mektup gelmeden evvel Feyzi’den sordum: “Sen bir hastalık çektin mi?” O dedi: “Yok.” Dedim: “Öyleyse Isparta’da Risale-i Nur’un ehemmiyetli ve kuvvetli bir rüknünün bir rahatsızlığı var. Fakat hayalim hakikatin suretini şaşırmış.” Sonra mektubunuz geldi, hakikat anlaşıldı.
                              Üçüncüsü: Bundan yirmi gün evvel, eyyam-ı mübarekeden sonra hatırıma geldi ki, vazifedarâne kalemi her gün istimal etmeyenler, Risale-i Nur talebeleri ünvan-ı icmâlîsinde her yirmi dört saatte yüz defa hissedar olmak yeter diye, hususî isimlerle has şakirtler dairesi içinde bir kısmın isimleri muvakkaten tayyedildi. Kardeşimiz Hakkı Efendi de onların içinde idi. Birkaç gün öyle devam etti. Sonra birden hiç sebep hissetmeden yine Hakkı, Hulûsi’ye arkadaş oldu. İsmiyle, resmiyle has dairesine girdi. Hakkı’nın “Beni duadan unutmasın” diye, mektubunuzdaki fıkranın yazıldığı aynı zamanda, hususî duayı kazanmış hesabıyla tahmin ettik. Hattâ bugünlerde bunun gibi inâyetin çok lem’aları var. Emin, bunları havâdîs-i yevmiye diye bir fıkra yazacak. Belki size de gönderecek.
                              Risale-i Nur’un oradaki küçük talebeleri ve istikbalde kıymetdar şakirtleri olanlar, şimdi de talebeler dairesinde olarak hissedardırlar. İstanbul’da Mehmed Feyzi, Eski Said’in risalelerini ararken, aynı günde kahraman Rüşdü, bir dükkânda mevcudunu toplamış, almıştı. Küçük Hüsrev müteessir olarak başka yerde aramış, İşârâtü’l-İ’câz’ı bulmuş. Tahminen demiş ki: “Bana sebkat eden her halde benden ilerideki Ispartalı kardeşlerimdir.” Her neyse… Bu İşârâtü’l-İ’câz nüshasını Hâfız Ali ve Sabri’deki nüshalarda bulunan keramet-i tevafukiyeyi yazdırmak istiyor. En kolay bir çaresi, küçük bir defterde, her sahifesinde tefsirin bir sahifesine mukabil huruf-u hecânın (elif ve tâ ve saire) kaydederseniz, gönderirseniz iyi olur. Kolayını bulmazsanız kalsın.
                              Umum kardeşlerime birer birer selâm ve bilhassa risalelerle çok meşgul olanlara selâm ve dualar ederim ve dualarını beklerim. (Kastamonu Lahikası, 35. mektup)
                              Kardeşiniz
                              Bediüzzaman Said Nursî
                              LÜGAT:
                              Bâki : Devamlı, Kalıcı, Ölümsüz
                              Beyan : Açıklama, İzah
                              Burhan : Kuvvetli Ve Sağlam Delil
                              Cem Edilme : Toplanma, Bir Araya Getirilme
                              Cüz’î : Küçük, Ferdî
                              Emare : Belirti, İşaret
                              Erkân-I İmaniye : İmanın Esasları, Şartları
                              Fıkra : Mektup, Kısa Yazı
                              Hakaik-İ Âliye-İ İmaniye : İmanın Yüce Hakikatleri, Esasları
                              Hakikat : Gerçek, Doğru
                              Hâlis : İhlâslı, İçten
                              Haşir : İnsanların Öldükten Sonra Âhirette Tekrar Diriltilip Allah’ın Huzurunda Toplanması Ve Hesaba Çekilmesi
                              Haşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
                              Heyet-İ Mecmua : Bir Bütünlük Arz Eden Ferdler Topluluğu
                              İ’câzî : İ’câza Yönelik, Mu’cizelik Özelliği Olan
                              İhata Etme : İçine Alma, Kapsama
                              İhtar Edilen : Hatırlatılan, İkaz Edilen
                              İnşaallah : Allah Dilerse, İzin Verirse
                              İzah : Açıklama
                              Kelâmullah : Allah’ın Kelâmı, Sözü
                              Kerametli : Keramet Sahibi; Allah’ın Bir İkramı Olarak Verilen Olağanüstü Hal Ve Durumu Gösteren Kimse
                              Kuvvet-İ İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetmeyle Elde Edilen Kuvvet
                              Kuvvet-İ Zahr : Destek Veren Kuvvet, Yardımcı Kuvvet
                              Mehaz : Kaynak
                              Muktedir : Gücü Yeten, İktidar Sahibi
                              Muvakkat : Geçici
                              Müteferrik : Kısım Kısım, Ayrı Ayrı
                              Nazar : Görüş, Bakış, Düşünce
                              Neşir : Yayma
                              Nükte : İnce Ve Derin Mânâ
                              Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
                              Risaletü’n-Nur : Risale-İ Nur’un Diğer Bir Adı
                              Şahs-I Mânevî : Belli Bir İdeal Ve Gaye Etrafında Bir Araya Gelen Topluluğun Oluşturduğu Mânevî Şahsiyet Ve Ortak Kimlik; Tüzel Kişilik
                              Şakirt : Talebe, Öğrenci
                              Şerh : İzah, Açıklama; Açma, Genişletme
                              Tafsil : Ayrıntı; Ayrıntılı Olarak Açıklama
                              Tahşiye : Haşiyelendirme, Dipnot Yazma
                              Tâlim : Öğretme, Bildirme
                              Tanzim : Düzenleme, Düzene Koyma
                              Tashih : Düzeltme
                              Tayyetme : Atlama, Kaldırma
                              Tefsir : Yorumlama, Açıklama
                              Tekmil : Tamamlama, Mükemmelleştirme
                              Telif : Yazma, Kaleme Alma
                              Tertip : Sıraya Koyma, Düzenleme
                              Tesanüd : Dayanışma
                              Tevdi Edilme : Bırakılma, Emanet Edilme
                              Tezahür Eden : Beliren, Ortaya Çıkan
                              Ve Hâkezâ : Ve Böylece, Bunun Gibi
                              Âhir : Son
                              Cihet : Yön, Taraf
                              Ehemmiyetli : Önemli
                              Eyyam-I Mübareke : Mübarek, Bereketli Günler
                              Faal : Çalışkan, Hareketli
                              Fıkra : Kısa Yazı
                              Hakikat : Doğru Gerçek, Asıl
                              Havadis-İ Yevmiye : Günlük Hâdiseler, Olaylar
                              Hissedar : Pay Sahibi
                              İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
                              İktidar : Güç, Kudret
                              İnâyet : Yardım, İkram, Lütuf
                              İrtibat : Bağ, İlişki
                              İstikbal : Gelecek
                              İstimal Etme : Kullanma
                              Kerametkârâne : Kerametli Bir Şekilde
                              Kıymettar : Kıymetli, Değerli
                              Lem’a : Parıltı
                              Mevcud : Var Olan, Bütün
                              Muvakkaten : Geçici Olarak
                              Müteessir Olma : Etkilenme, Üzülme
                              Müteessir : Üzülme
                              Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
                              Rükn : Direk, Esas; Bir Cemaatin İleri Gelenlerinden Olan Kişi
                              Sebkat Eden : Geçen, İlerleyen
                              Suret : Biçim, Şekil
                              Şakirt : Talebe, Öğrenci
                              Tayyedilme : Atlanma, Çıkarılma
                              Teessür : Üzüntü
                              Ünvân-I İcmalî : Kısa Ve Özet Şeklinde Olan Unvan, İsim
                              Vazifedarâne : Vazifeli Bir Şekilde

                              #781824
                              Anonim

                                Allah razı olsun kardeş….

                                #742360
                                Anonim

                                  Kainatın Rabbi, tüm ihsanını tattırmak istiyor
                                  02 Aralık 2010 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Sual: Kusurlu, noksaniyetli, mütegayyir, kararsız, elemli cismaniyetin ebediyetle ve Cennetle ne alâkası var? Madem ruhun âli lezâizi vardır; ona kâfidir. Lezâiz-i cismaniye için bir haşr-i cismanî neden icab ediyor?
                                  Elcevap: Çünkü, nasıl toprak suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır, fakat masnuât-ı İlâhiyenin bütün envâına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin mânen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye, sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekkî etmek şartıyla bütün letâif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de, cismaniyet en câmi’, en muhit, en zengin bir âyine i tecelliyât-ı esmâ-i İlâhiyedir. Bütün hazâin-i rahmetin müddeharâtını tartacak ve mizana çekecek âletler cismaniyettedir. Meselâ, dildeki kuvve-i zâika, rızık zevkinde, envâ-ı mat’umat adedince mizanlara menşe olmasaydı, herbirini ayrı ayrı hissedip tanımazdı, tadıp tartamazdı.
                                  Hem ekser esmâ-i İlâhiyenin tecelliyâtını hissedip bilmek, zevk edip tanımak cihâzâtı yine cismaniyettedir. Hem gayet mütenevvi ve nihayet derecede ayrı ayrı lezzetleri hissedecek istidatlar yine cismaniyettedir.
                                  Madem şu kâinatın Sânii, şu kâinatla bütün hazâin-i rahmetini tanıttırmak ve bütün tecelliyât-ı esmâsını bildirmek ve bütün envâ-ı ihsânâtını tattırmak istediğini, kâinatın gidişatından ve insanın câmiiyetinden, On Birinci Sözde ispat edildiği gibi, kat’î anlaşılıyor.
                                  Elbette, şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat destgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i âzamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esâsâtını muhafaza edecektir. Ve o Sâni-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm, elbette cismanî âletlerin vezâifine ücret olarak ve hidemâtına mükâfat olarak ve ibâdât-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezâizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir hâlet olur ki, hiçbir cihetle Onun cemâl-i rahmetine ve kemâl-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz. (Sözler, 28. Söz)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  LÜGAT:
                                  Âli : Yüce
                                  Anâsır-I Saire : Diğer Unsurlar
                                  Âyine-İ Tecelliyât-I Esmâ-İ İlâhiye : Allah’ın İsimlerinin Yansıdığı Ayna
                                  Câmi’ : Kapsamlı
                                  Câmiiyet : Geniş Kapsamlı Oluş
                                  Cennet-İ Kur’âniye : Kur’ân Cenneti
                                  Cihâzât : Donanım
                                  Cismaniyet : Bedenle, Maddî Vücutla İlgili Oluş
                                  Ebediyet : Sonsuzluk
                                  Ekser : Pekçok
                                  Elemli : Sıkıntılı, Acılı, Kederli
                                  Envâ : Türler, Çeşitler
                                  Envâ-I İhsânât : İyiliklerin, Bağışların Çeşitleri
                                  Envâ-I Mat’umat : Yiyecek Çeşitleri
                                  Esmâ-İ İlâhiye : Cenab-I Allah’ın İsimleri
                                  Fevk : Üst, Yukarı
                                  Haşr-İ Cismanî : Cisimle Birlikte Dirilme
                                  Havz-I Ekber : En Büyük Havuz
                                  Hazâin-İ Rahmet : Rahmet Hazineleri
                                  İcab Etmek : Gerekli Olmak
                                  İstidat : Kabiliyet, Yetenek
                                  Kâfi : Yeterli
                                  Kâinat : Evren, Yaratılmış Herşey
                                  Kâinatın Sânii : Kâinatı, Evreni Ve İçindeki Herşeyi Sanatla Yaratan Allah
                                  Kat’î : Kesin
                                  Kesafetli : Yoğun, Katı
                                  Kuvve-İ Zâika : Tat Alma Duygusu
                                  Letâif-İ İnsaniye : İnsandaki Mânevî Duygular
                                  Lezâiz : Lezzetler
                                  Lezâiz-İ Cismaniye : Cisimle İlgili Zevk Ve Lezzetler
                                  Lezâiz-İ Mâneviye : Manevi Zevk Ve Lezzetler
                                  Mahsulât : Ürünler
                                  Masnuât-I İlâhiye : Allah’ın Yarattığı San’at Eseri Varlıklar
                                  Medar : Kaynak, Vesile
                                  Menşe : Kaynak
                                  Meşher-İ Âzam : Çok Büyük Sergi
                                  Mezraa-İ Dünya : Dünya Tarlası
                                  Mizan : Terazi
                                  Muhit : Kuşatıcı, İhatalı
                                  Müddeharât : Depolanmış, Saklanmış Şeyler
                                  Mütegayyir : Değişen
                                  Mütenevvi : Çeşitli
                                  Nefs-İ İnsaniye : İnsandaki Maddî Lezzet Ve İsteklere Olan Eğilim, İnsan Nefsi
                                  Nev : Çeşit, Tür
                                  Nisbeten : Kıyasla, Oranla
                                  Nükte : İnce Mânâlı Söz
                                  Rümuz : İşaretler
                                  Seyl-İ Kâinat : Kâinat Seli; Devamlı Olarak Değişmesi, Gelişmesi, Bir Hedef Ve Maksada Doğru İlerlemesi
                                  Sırr-I Câmiiyet : Pek Çok Gerçekleri Kapsayıcı Özellik
                                  Tecelliyât : Yansımalar, Görüntüler
                                  Tecelliyât-I Esmâ : İsimlerin Yansıması, Görüntüsü
                                  Tezekkî : Mânen Temizlenme
                                  Ziya : Işık

                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.