• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #783563
    Anonim

      Bismillahirrahmanirrahim
      Ey Fa’âlün limâ Yürid,
      Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misilli şuûnatta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
      Ey Kadîr-i Zülcelâl,
      Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d Senin mülkünde, Senin emrin ve havlinle, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gayet sür’atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren Âmir ve Hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
      Ey arz ve semâvâtın Hâlık-ı Zülcelâli,
      Senin Kur’ân-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle iman ettim ve bildim ki:
      Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilâtıyla Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.
      Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül—cüz’î olsun, küllî olsun—yoktur ki, intizamıyla Senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.
      Hem hiç bir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumlu bulunan cihazatın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
      Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanâttan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acîbesiyle ve lâtif ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle Seni bildirmesin.
      Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mucizeleri, mahdut ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
      Hem, hava, su, nur, ateş toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber şuurkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle; basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın. (Lemalar, Münacat)
      Bediüzzaman Said Nursi
      LÜGAT:
      Ahvâl : Haller, Vaziyetler
      Alâmet-İ Farika : Ayırt Edici İşaret
      Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
      Alîmâne : Herşeyi Çok İyi Bilerek
      Âmir : Emreden
      Arz : Dünya
      Berk : Şimşek
      Cevv : Hava, Gök Boşluğu
      Cevv-İ Feza : Uzay Boşluğu
      Cihâzât : Donanım, Cihazlar
      Cüz’î : Az, Küçük
      Delâlet Etmek : Delil Olmak, İşaret Etmek
      Ehadiyet : Allah’ın Birliğinin Ve İsimlerinin Herbir Varlıkta Ayrı Ayrı Tecellî Etmesi
      Fa’âl-İ Hallâk : Herşeyi Yaratan, Dilediğini Dilediği Yapan Allah
      Fa’âlün Limâ Yürid : Dilediğini Mükemmel Şekilde Yapan
      Faide : Fayda
      Fâtır-I Kàdir : Herşeye Gücü Yeten Yaratıcı; Allah (C.C.)
      Fettâh-I Alâm : Herşeyi En İnce Ayrıntılarına Varıncaya Kadar Bilen Ver Her Şeye Ayrı Ayrı Sûretler Veren; Allah
      Feza : Uzay
      Gayb : Bilinmeyen Ve Görünmeyen Âlem
      Habbe : Tane, Tohum
      Hadsiz : Sınırsız
      Hâkim : Herşeye Hükmeden, Herşeyi Hükmü Altında Tutan, Herşeye Galip Olan Allah
      Hâkimiyet : Egemenlik, Hükümranlık
      Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
      Hâlık-I Zülcelâl : Sonsuz Ve Haşmet Ve Şeref Sahibi Yaratıcı, Allah
      Hannân-I Mennân : Rahmetlerin En Hoş Cilvesini Kullarına Bağışlayan Ve Sonsuz Minnete Lâyık Olduğunu Gösterecek Şekilde Kullarını Nimetlendiren Allah
      Havl : Güç, İktidar
      Hayvanât : Hayvanlar
      Hazine-İ Gayb : Gayb Hazinesi
      Hikmet : Fayda, Gaye
      İcad Etmek : Yaratmak, Var Etmek
      İhata Etmek : Kuşatmak, Kapsamak
      İntizam : Düzen, Tertip
      İntizamsız : Düzensiz
      İstihdam : Çalıştırma, Kullanma
      İstilâ Edici : Kuşatıcı
      İstimâl : Kullanma
      Kadîr-İ Zülcelâl : Kudreti Herşeyi Kuşatan Ve Sonsuz Haşmet Ve Yücelik Sahibi Olan Allah
      Katre : Damla
      Kudret : Allah’ın Güç, Kuvvet Ve İktidarı
      Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
      Küllî : Kapsamlılık; Tür
      Lâtif : İnce, Güzel, Hoş
      Mahdut : Sınırlanmış
      Mahiyet : Nitelik, Özellik, Esas
      Mahlukât : Yaratılmışlar
      Medh Ü Senâ : Övme Ve Yüceltme
      Mevcudat : Varlıklar
      Mevcudiyet : Varlık
      Mevzuniyet : Ölçülü Olma
      Misilli : Gibi
      Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
      Muntazam : Düzenli, İntizamlı
      Musahhar : Boyun Eğdirilmiş, Emre Verilmiş
      Müştemilât : İçindekiler
      Mütenevvi : Çeşitli
      Müteşâbih : Birbirine Çok Benzeyen
      Nebatat : Bitkiler
      Nümune-İ Haşir : Dirilme Örneği
      Ra’d : Gök Gürültüsü
      Rahîmâne : Şefkatli Ve Merhametli Şekilde
      Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
      Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
      Rızık : Allah’ın İhsan Ettiği Nimetler, Yiyecekler
      San’at-I Acîbe : Hayrette Bırakan Ve Hayranlık Veren San’at
      Sâni-İ Hakîm : Herşeyi San’atla Ve Hikmetle Yaratan Allah
      Semâvât : Gökler
      Sür’atli : Hızlı
      Şâmil : Kapsayan
      Şehadet : Şahitlik
      Şuûnat : Cenâb-I Hakkın Yüce Sıfatlarının Mahiyetlerinde Bulunan Ve Onları Tecellîye Sevk Eden Zâtına Ait Kutsal Özellikler
      Şuûnat-I Sermediye : Sonsuz Olan Allah’ın Zâtına Mahsus İşleri
      Şuurkârâne : Şuurlu Ve Bilinçli Bir Şekilde
      Şuursuzluk : Bilinçsizlik, İdraksizlik
      Tahavvül : Değişim, Başkalaşma
      Takdis Etmek : Allah’ın Her Türlü Eksiklik Ve Çirkinlikten Yüce Olduğunu İlân Etmek
      Tebeddül : Değişim
      Temeyyüz : Benzerlerinden Farklı, Üstün Olan
      Urba : Elbise
      Vâcibü’l-Vücud : Varlığı Gerekli Olan, Var Olmak İçin Hiçbir Sebebe İhtiyacı Bulunmayan Allah
      Vahdet : Allah’ın Birliği
      Vahdet : Birlik
      Vâhid-İ Ehad : Bir Olan Ve Birliği Her Bir Şeyde Görülen Allah
      Vazifedar : Vazifeli
      Vehhâb-I Rezzâk : Çok Fazla Bağışta Bulunan Ve Bütün Yaratılmışların Rızkını Veren; Allah
      Vücub-U Vücud : Allah’ın Varlığının Zorunlu Olması
      Vücud : Varlık, Var Oluş
      Zaafiyet : Zayıflık, İhtiyaç Hâli
      Zemin : Yer
      Ziya : Işık, Parlaklık
      Ziynet : Süsâhiret : Öteki Dünya, Öldükten Sonraki Hayat

      #783616
      Anonim

        Bismillâh her hayrın başıdır
        01 Ocak 2011 / 00:01
        Günün Risale-i Nur dersi…

        Bismillahirrahmanirrahim
        BİRİNCİ SÖZ
        Bismillâh her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil ey nefsim! Şu mübârek kelime İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisân-ı haliyle vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük tükenmez bir kuvvet, ne çok bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:
        Bedevî Arab çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabîle reisinin ismini alsın ve himâyesine girsin -tâ şakîlerin şerrinden kurtulup, hâcâtını tedârik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacâtına karşı perişan olacaktır.
        İşte böyle bir seyahat için iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevâzi idi; diğeri mağrur. Mütevâzii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kâtıü’t-tarîka rast gelse, der: “Ben filân reisin ismiyle gezerim.” Şakî def’ olur, ilişemez. Bir çadıra girse, o nâm ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Dâimâ titrer, dâimâ dilencilik ederdi. Hem zelîl, hem rezil oldu.
        İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Mâdem öyledir, şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Tâ bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.
        Evet, bu kelime öyle mübârek bir defînedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete rabt edip, Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar. Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki: Askere kaydolur. Devlet nâmına hareket eder. Hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun nâmına, devlet nâmına der. Her işi yapar, her şeye karşı dayanır.
        Başta demiştik: “Bütün mevcudât lisân-ı hal ile, “Bismillâh” der.” Öyle mi?
        Evet. Nasıl ki, görsen; bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi nâmiyle, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet nâmına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.
        Öyle de, her şey Cenâb-ı Hakkın nâmına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar. Demek her bir ağaç “Bismillâh” der; hazîne-i rahmet meyvelerinden ellerini dolduruyor, bizlere tablacılık ediyor.
        Her bir bostan, “Bismillâh” der, matbaha-i kudretten bir kazan olur ki, çeşit çeşit pek çok muhtelif leziz taamlar, içinde beraber pişiriliyor.
        Her bir inek, deve, koyun, keçi gibi mübârek hayvanlar “Bismillâh” der, rahmet feyzinden bir süt çeşmesi olur. Bizlere Rezzâk nâmına en latîf, en nazîf, âb-ı hayat gibi bir gıdâyı takdim ediyorlar.
        Her bir nebat ve ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları “Bismillâh” der, sert olan taş ve toprağı deler, geçer. “Allah nâmına, Rahmân nâmına” der; her şey ona musahhar olur.
        Evet, havada dalların intişârı ve meyve vermesi gibi, o sert taş ve topraktaki köklerin kemâl-i sühûletle intişâr etmesi ve yer altında yemiş vermesi; hem şiddet-i hararete karşı aylarca nâzik, yeşil yaprakların yaş kalması, tabiiyyunun ağzına şiddetle tokat vuruyor. Kör olası gözüne parmağını sokuyor. Ve diyor ki: “En güvendiğin salâbet ve hararet dahi emir tahtında hareket ediyorlar ki, o ipek gibi yumuşak damarlar, birer asâ-i Mûsâ (a.s.) gibi, (“Asânı taşa vur!” dedik. (Bakara Sûresi: 60.)) emrine imtisâl ederek taşları şakk eder. Ve o sigara kâğıdı gibi ince nâzenin yapraklar, birer âzâ-yı İbrâhim (a.s.) gibi, ateş saçan hararete karşı, (Ey ateş! Serin ve selâmetli ol. (Enbiyâ Sûresi: 69.)) âyetini okuyorlar.”
        Mâdem herşey mânen, “Bismillâh” der, Allah nâmına Allah’ın nimetlerini getirip bizlere veriyorlar. Biz dahi, “Bismillâh” demeliyiz. Allah nâmına vermeliyiz. Allah nâmına almalıyız. Öyle ise, Allah nâmına vermeyen gàfil insanlardan almamalıyız.
        Suâl: Tablacı hükmünde olan insanlara bir fiyat veriyoruz. Acaba, asıl mal sahibi olan Allah ne fiat istiyor?
        Elcevap: Evet, o Mün’im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise, üç şeydir: Biri zikir, biri şükür, biri fikirdir.
        Başta “Bismillâh” zikirdir. Ahirde “Elhamdülillâh” şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san’at olan nimetler Ehad, Samed’in mu’cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir.
        Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de, zâhirî mün’imleri medih ve muhabbet edip Mün’im-i Hakikîyi unutmak, ondan bin derece daha belâhettir.
        Ey nefis! Böyle ebleh olmamak istersen; Allah nâmına ver, Allah nâmına al, Allah nâmına başla, Allah nâmına işle, vesselâm (Sözler, 1. Söz)
        Bediüzzaman Said Nursi
        SÖZLÜK:
        AB : Su.
        ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
        AHÂLİ : Halk.
        ASÂ : Değnek.
        ÂSA-YI MÛSÂ : Kâfir sihirbazları mağlub eden ve taşa vurulduğunda Cenâb-ı Hakk’ın izni ile su çıkaran Hz. Musâ’nın (a.s.) mu’cizeli değneği, âsası.
        ÂZÂ-İ İBRÂHİM : Hazret-i İbrâhim’in organları, vücudu.
        BEDEVÎ : Göçebe hayatı yaşayan
        BELÂHET : Ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını iyi bilememek.
        BELÂHET : Ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını iyi bilememek.
        BİSMİLLAH : Allah namına, Allah için, Allah’ın adı ve izni ile.
        CEBREN : Zorla, zoraki. Mecburî.
        DERGÂH : Allah’a ibâdet edilen yer; büyük bir huzura girilecek kapı; padişahların kapısı.
        DERK : İyice anlamak, idrak etmek.
        EHAD : Zâtı tek olan Allah.
        FEYZ : Bolluk, bereket; ilim, irfan; mânevî gıdâ; şan, şöhret; ihsan, fazîletli.
        FİKR : Düşünce.
        GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
        HÂCÂT : İhtiyaçlar.
        HÂDİSÂT : Hâdiseler, olaylar.
        HAKÎM-İ EZELÎ : Başlangıcı olmayan ve sonsuz hikmet sahibi olan Allah.
        HARÂRET : Sıcaklık.
        HARÂRET : Sıcaklık.
        HÂRİKA-İ SAN’AT : San’at hârikası.
        HAYR : Meşru iş. Faydalı, nurlu ve sevablı amel. Halkın rağbet ettiği akıl, ilim. İbadet, adalet, ihsan, mal gibi nimet.
        HAZÎNE-İ RAHMET : Şefkati bol bir zatın hazînesi.
        HİMÂYE : Koruma, korunma.
        İNTİŞAR : Yayılmak, dağılmak; üremek.
        İSTİNAD : Dayanma, güvenme.
        KABÎLE : Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden gelen insanlar.
        KADÎR-İ RAHÎM : Herşeye gücü yeten ve sonsuz şefkat sahibi olan Allah.
        KÁTIÜ’T-TARÎK : Yol kesen, eşkiya.
        KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
        LATÎF : Güzel, hoş. Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi.
        LEZİZ : Çok lezzetli.
        LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi. Vücut dili.
        MAĞRUR : Gururlu, kibirli.
        MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
        MÂLİK-İ EBEDÎ : Herşeyin sonuna kadar sahibi olan Cenab-ı Hak.
        MATBAHA-İ KUDRET : İlâhî kudretin mutfağı.
        MEDİH : Övme, medhetme.
        MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
        MU’CİZE-İ KUDRET : Kudret mu’cizesi.
        MUHTELİF : Çeşitli. Farklı.
        MUSAHHAR : Hizmetkar, her emre itaatkâr
        MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
        MÜN’İM : Nîmet veren. Asıl nimet sahibi olan Allah.
        MÜN’İM-İ HAKİKÎ : Gerçek nîmet verici olan Allah.
        MÜTEVÂZİ : Gururlu olmayan, alçak gönüllü, kendi fakirliğini ve acizliğini bilen.
        NÂM : İsim, ün, şan.
        NAZÎF : Temiz, pâk, nâzik.
        NEFS : (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi.
        NÎMET : İyilik, ihsân, giyecek ve yiyecek gibi şeyler.
        NİŞAN : Alâmet, işâret.
        PERİŞAN : Dağınık, karışık. Fakir
        PERVÂ : Korku.
        PERVÂSIZ : Korkusuz.
        RABT : Bağlama. Bitiştirme.
        RAHMET : Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.
        RAST: Karşılaşma
        REZZÂK : Bütün yaratılmışların rızkını veren ve ihtiyaçlarını karşılayan Allah.
        SAHRÂ : Büyük çöl, geniş saha, kır, ova.
        SALÂBET : Sağlamlık, sertlik.dayanıklılık
        SAMED : Allah’ın, #herşey Kendisine muhtaç olduğu halde, Kendisi hiç bir şeye muhtaç olmayan# mânâsındaki ismi.
        SELÂMET : Tehlikeden, korkulardan ve kötülüklerden kurtulma; (edebiyatta) doğruluk, sağlamlık.
        SEVK : Önüne katıp sürme.
        SEYYAH : Çok seyahat eden. Gezgin.
        SÜHÛLET : Kolaylık.
        ŞAKÎ : Eşkiya, haydut, yol kesen, âsi.
        ŞAKK : Yarmak, bölmek.
        ŞERR : Kötülük, günahkârlık.
        ŞÜKÜR : Allah’ın nîmetlerine karşı memnunluk gösterme.
        TAAM : Yemek, yiyecek, gıdâ.
        TABİİYYUN : Tabiatçılar, materyalistler, tabiata tapanlar.
        TABLACI : Yiyecek satan, takdim eden.
        TAHT : Alt. Aşağı.
        TEDÂRİK : Ele geçirme, hazırlama, sağlama, temin etme, karşılama.
        TEMSİLÎ : Hakîkati gösteren örnek, akla yaklaştıran örnek, sembolik.
        VESSELÂM : İşte o kadar, artık bitti; bundan sonra selâm.
        VİRD-İ ZEBÂN : Devamlı okunan zikir.
        YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
        ZELÎL : Aşağı, alçak, zillete düşen.
        ZERRE : Maddenin en küçük parçası, molekül. Risâle ismi.
        ZİKİR : Allah’ı çok çok anıp, büyüklüğünü düşünme.

        #783619
        Anonim

          Said Nursi’nin yılbaşındaki İslam mesajı
          01 Ocak 2011 / 06:55
          1956 senesini 1957’ye bağlayan yılbaşında Isparta’ya inmiştik. Elimizde bir otelin adresi vardı

          Risale Haber-Haber Merkezi
          Son Şahitler’den Süleyman Çağan 1957 yılbaşındaki ziyaretini anlatıyor:
          1956 senesini 1957’ye bağlayan yılbaşında Isparta’ya inmiştik. Elimizde bir otelin adresi vardı. Ama çok heyecanlıydık. İndiğimiz otelin sahibi Nuri Benli’ydi.
          Otelde “Nur Efesi” dedikleri bir ağabeyi görmüştük. Ben hep devamlı Üstad Hazretlerini göremeyeceğim diye korkuyla gizli gizli ağlıyordum. O kardeş bizi tesellî ediyordu. Kaldığımız üç gün içinde bizi hep teselli etti. Her gün devamlı Üstad Hazretlerinin evine gidiyorduk. Evin kapısında, “Beni görmek ve ziyaret etmek isteyenler Risale-i Nur’u okusunlar” mektubunu almıştık.
          Bayram Ağabey bize, Üstad’la görüşebileceğimiz müjdesini veriyordu.
          Bu arada ben heyecandan sanki kalbim duracak gibiydim. Bu heyecan içinde durmadan ağlıyordum. Ömer İnan konuşuyordu. Üstad bizlere nereden geldiğimizi, gelirken nerelere uğradığımızı sormuştu.
          Üstad, “Siz merak etmeyin kardeşlerim, bu insanlar başlarını her tarafa vuracaklar, başka bir çare kalmayınca İslâmiyet’e teslim olacaklar!” diyordu.
          (Son Şahitler, Necmeddin Şahiner)

          #783706
          Anonim
            Nasılki nazdar bir çocuk ağlamasıyla, ya istemesiyle, ya hazîn haliyle matlublarına öyle muvaffak olur ve öyle kavîler ona müsahhar olurlar ki; o matlublardan binden birisine bin defa kuvvetçiğiyle yetişemez. Demek za’f ve acz, onun hakkında şefkat ve himayeti tahrik ettikleri için küçücük parmağıyla kahramanları kendine müsahhar eder. Şimdi böyle bir çocuk, o şefkati inkâr etmek ve o himayeti ittiham etmek suretiyle ahmakane bir gurur ile “Ben kuvvetimle bunları teshir ediyorum” dese, elbette bir tokat yiyecektir.
            sözler..
            #783707
            Anonim
              Bismillahirrahmanirrahim
              Rahman ve Rahim isimleri Bismillahirrahmanirrahim’e girdiklerinin ve her mübarek şeyin başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var.
              Onların beyanını başka vakte tâliken, şimdilik kendime ait bir hissimi söyleyeceğim.
              Kardeşim, ben Rahman ve Rahim isimlerini öyle bir nur-u âzam görüyorum ki, bütün kâinatı ihata eder ve her ruhun bütün hâcât-ı ebediyesini tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur u âzam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile, fakr ile şükür, acz ile şefkattir; yani ubûdiyet ve iftikardır.
              Şu mesele münasebetiyle hatıra gelen ve muhakkikîne, hattâ bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî’ye muhalif olarak diyorum ki:
              Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın Yusuf Aleyhisselâma karşı şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir, belki şefkattir. Çünkü, şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir ve makam-ı nübüvvete lâyıktır. Fakat muhabbet ve aşk, mecazî mahbuplara ve mahlûklara karşı derece-i şiddette olsa, o makam-ı muallâ-yı nübüvvete lâyık düşmüyor. Demek, Kur’ân-ı Hakîmin parlak bir i’câz ile, parlak bir surette gösterdiği ve ism-i Rahîm’in vusûlüne vesile olan hissiyat-ı Yâkubiye, yüksek bir derece-i şefkattir. İsm-i Vedûda vesile-i vusûl olan aşk ise, Züleyhâ’nın Yusuf Aleyhisselâma karşı olan muhabbet meselesindedir. Demek Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, Hazret-i Yâkup Aleyhisselâmın hissiyatını ne derece Züleyhâ’nın hissiyatından yüksek göstermişse, şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.
              Üstadım İmam-ı Rabbânî, aşk-ı mecazîyi makam-ı nübüvvete pek münasip görmediği için demiş ki: “Mehâsin-i Yusufiye, mehâsin-i uhreviye nev’inden olduğundan, ona muhabbet ise mecazî muhabbetler nev’inden değildir ki, kusur olsun.” 1
              Ben de derim: Ey Üstad, o tekellüflü bir tevildir. Hakikat şu olmak gerektir ki: O muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir.
              Evet, şefkat bütün envâıyla lâtîf ve nezihtir. Aşk ve muhabbet ise, çok envâına tenezzül edilmiyor.
              Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münasebetiyle, bütün yavrulara, hattâ zîruhlara şefkatini ihata eder ve Rahîm isminin ihatasına bir nevi âyinedarlık gösterir. Halbuki aşk, mahbubuna hasr-ı nazar edip herşeyi mahbubuna feda eder. Yahut mahbubunu îlâ ve senâ etmek için başkalarını tenzil ve mânen zemmeder ve hürmetlerini kırar. Meselâ biri demiş: “Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor; görmemek için bulut perdesini başına çekiyor.” Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i Âzamın bir sahife-i nuranîsi olan güneşi böyle utandırıyorsun?
              Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor, sâfi ve ivazsızdır. Hattâ en âdi mertebede olan hayvânâtın yavrularına karşı fedakârâne, ivazsız şefkatleri buna delildir.
              Halbuki aşk ücret ister ve mukabele talep eder. Aşkın ağlamaları bir nevi taleptir, bir ücret istemektir.
              Demek, suver-i Kur’âniyenin en parlağı olan Sûre-i Yusuf’un en parlak nuru olan Hazret-i Yâkub’un (a.s.) şefkati, ism-i Rahmân ve Rahîm’i gösterir ve şefkat yolu rahmet yolu olduğunu bildirir. Ve o elem-i şefkate devâ olarak da “En iyi koruyucu Allah’tır; merhametlilerin en merhametlisi de Odur.” (Yusuf Sûresi, 12:64.dedirir.) (Mektubat, 8. Mektup)

              Bediüzzaman Said Nursi

              #783749
              Anonim

                İhlas, en safi ibadettir
                03 Ocak 2011 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
                b424.gif-1-
                b700.gif -1-
                b701.gif -2-
                b702.gif -3-
                b703.gif -4-
                EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
                Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
                en büyük bir kuvvet,
                en makbul bir şefaatçi,
                en metin bir nokta-i istinad,
                en kısa bir tarik-i hakikat,
                en makbul bir duâ-i mânevî,
                en kerametli bir vesile-i makasıd,
                en yüksek bir haslet,
                en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
                Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
                b704.gif (Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
                Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
                Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm b705.gif (Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
                İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
                BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
                Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
                Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
                İKİNCİ DÜSTURUNUZ
                Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
                Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
                Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
                İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
                Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
                Bu sırrın sırrı şudur ki:
                Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
                ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
                Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
                Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
                Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
                Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
                Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
                Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, b706.gif (“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
                DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
                Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
                Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
                Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
                Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
                Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
                Bediüzzaman Said Nursi
                SÖZLÜK:
                BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
                Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
                CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
                CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
                Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
                DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
                DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
                ENÂNİYET : Benlik, gurur.
                ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                ESBÂB : Sebepler.
                FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
                FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
                FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
                FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
                Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
                Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
                HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
                HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
                Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
                HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
                HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
                HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
                Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
                HILLET : Samimî dost.
                Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
                HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
                HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
                HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
                Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
                HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
                ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
                İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
                İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
                İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
                İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
                İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
                İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
                İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
                İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
                İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
                KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
                KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
                Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
                KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
                LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
                Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
                MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
                Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
                MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
                Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
                MÂNİ : Engel.
                Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
                MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
                Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
                MES’UL : Sorumlu.
                MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
                MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
                Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
                MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
                Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
                Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
                MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
                MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
                MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
                Müteallikât: İlgili, alakalı.
                NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
                NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
                NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
                Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
                Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
                Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
                RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
                SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
                SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
                Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
                SAVLET : Saldırı.
                SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
                Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
                SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
                SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
                ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
                ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
                ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
                TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
                Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
                Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
                TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
                TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
                TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
                TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
                TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
                TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
                Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
                Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
                Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
                Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
                UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
                UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
                Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
                UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
                Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
                ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
                Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
                Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
                VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
                VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
                Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
                ZİYÂDE : Fazla, çok.

                #783827
                Anonim

                  Rabbimizi verdiği nimetlerle tanımalıyız
                  04 Ocak 2011 / 00:01
                  Günün Risale-i Nur dersi…

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  BİRİNCİ KELİME

                  ِللهِ اَلْحَمْدُ (“Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, Allah’a mahsustur.” Fâtiha Sûresi, 1:2. ) dır. Bundaki hüccet-i imaniyeye gayet kısa bir işaret:

                  Evet, kâinatta medâr-ı hamd ve şükür olan kastî in’âmlar ve nimetler, hususankan ve fışkı içinden sâfî, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsanlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü, belki kâinatı doldurmuş.
                  Onların fiyatı dahi, başta Bismillâh, âhirde Elhamdü lillâh, ortada nimette in’âmı hissetmek ve Rabbini onunla tanımaktır.

                  Sen kendi nefsine, midene, duygularına bak. Ne kadar şeylere, nimetlere muhtaçtırlar. Ve ne derece hamd ve şükür fiyatıyla rızıkları, lezzetleri isterler, gör; her zîhayatı kendine kıyas eyle.
                  İşte bu umumî in’âmlar mukàbilinde hal ve kàl dilleriyle edilen hadsiz hamdler, pek kat’î bir surette bir Mâbud-u Mahmud, bir Mün’im-i Rahîmin mevcudiyetini ve umumî rububiyetini güneş gibi gösterir.

                  İKİNCİ KELİME

                  الْعَالَمِينَ رَبِّ (“Âlemlerin Rabbi.” Fâtiha Sûresi, 1:2.) dir. Bundaki hüccete gayet kısa bir işaret:

                  Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki, bu kâinatta binler değil, belki milyonlar âlemler, küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde, herbirinin idaresi ve tedbirinin şeraiti ayrı ayrı olduğu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki, bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir.
                  Bir nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalı hadsiz bir rahmet ve dikkatle bu milyonlar âlemleri ve seyyal kâinatları idare eden bir Rabbü’l-Âlemînin vücub u vücuduna ve vahdetine küllî ve cüz’î şehadetler, zerreler ve zerrelerden terekküp eden mevcutlar adedince hadsiz, nihayetsiz şehadetler her an ve zamangeliyorlar.
                  Zerrat tarlasından tâ manzume-i şemsiyeye, tâ Samanyolu denilen kehkeşan dairesine ve bir hüceyre-i bedenden tâ zemin mahzenine, tâ kâinat heyet-i mecmuasına kadar aynı kanun, aynı rububiyet, aynı hikmetle beraber idare ve terbiye eden bir rububiyeti tasdik ve hissetmeyen, bilmeyen, görmeyen bir insan, elbette hadsiz bir azaba kendini müstehak eder ve merhamete liyakatini selb eder. (Şualar 15. Şua)
                  Bediüzzaman Said Nuris
                  SÖZLÜK:
                  Âciz : Zayıf, Güçsüz
                  Âhirde : Sonda
                  Âlem : Dünya, Küçük Kâinat
                  Bismillâh : Allah’ın Adıyla
                  Cüz’î : Ferdî, Küçük
                  Ekseri : Çoğunlukla
                  Elhamdü Lillâh : “Ezelden Ebede Her Türlü Hamd Ve Övgü Allah’a Mahsustur”
                  Fışkı : Canlıların Dışkısı
                  Gayet : Çok
                  Hadsiz : Sonsuz, Sınırsız
                  Hal : Davranış, Hareket
                  Hamd Ve Şükür : Minnet Ve Övgü
                  Hamd : Övgü Ve Şükür
                  Hikmet : Fayda, Gaye; Allah’ın Herşeyi Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Yaratma Sıfatı
                  Hüccet : Delil, Kanıt
                  İhata : Kapsama, Kuşatma
                  İhsan : Bağış, İkram, Lütuf
                  İhtiyarî : İsteğe Bağlı, İradeyle Yapılan
                  İkram : Bağış, İyilik
                  İn’am : Nimet Verme, Nimetlendirme
                  Kâinat : Evren, Bütün Yaratılmışlar
                  Kàl : Dil, Söz, Kelâm
                  Kalem-İ Kudret Ve Kader : Allah’ın Olacak Hâdiseleri Olmadan Önce Bilip Takdir Etmesi Ve Bu Olayların Düzenli Olarak Meydana Gelişinde Bir Kalem Gibi Eserini Gösteren İlâhî Güç Ve İlim
                  Kat’î : Kesin Olarak
                  Küllî : Büyük, Kapsamlı
                  Mâbud-U Mahmûd : Övülmeye, Medhe Lâyık Tek İbadet Edilecek Olan Allah
                  Mevcudiyet : Varlık
                  Mevcut : Varlık
                  Mukàbilinde : Karşılığında
                  Mün’im-İ Rahîm : Sonsuz Şefkat Ve Merhamet Sahibi Ve Gerçek Nimet Verici Olan, Allah
                  Nazar : Bakış
                  Nefs : Kişinin Kendisi
                  Nihayetsiz : Sonsuz
                  Rab : Herbir Varlığa Yaratılış Gayelerine Ulaşmaları İçin Muhtaç Olduğu Şeyleri Veren, Onları Terbiye Edip İdaresi Ve Egemenliği Altında Bulunduran Allah
                  Rabbü’l-Âlemin : Âlemlerin Rabbi, Bütün Âlemleri İdare Ve Terbiye Eden Allah
                  Rahmet : Allah’ın Şefkat Ve Merhameti
                  Rızık : Allah’ın İhsan Ettiği Nimetler, Yiyecekler
                  Rububiyet : Rablık
                  Sâfî : Duru, Katıksız, Temiz
                  Seyyal : Akıcı
                  Suret : Biçim, Şekil
                  Şehadet : Şahitlik, Tanıklık
                  Şerâit : Şartlar
                  Tedbir : Çekip Çevirme, İhtiyacını Karşılama
                  Terbiye : Belli Bir Amaca Erişecek Şekilde Geliştirme, Olgunlaştırma
                  Terekküp Etme : Oluşma, Meydana Gelme
                  Umumî : Bütün
                  Vahdet : Birlik, Teklik
                  Vücub-U Vücud : Allah’ın Varlığının Zorunlu Oluşu, Var Olmak İçin Bir Sebebe Muhtaç Olmaması
                  Zemin : Yer
                  Zerre : En Küçük Madde Parçası, Atom
                  Zîhayat : Canlı, Hayat Sahibi

                  #782940
                  Anonim

                    Bitkiler ‘Lâ ilâhe illâ Hû’ diyorlar
                    05 Ocak 2011 / 00:01
                    Günün Risale-i Nur dersi…

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    Sonra, o yolcu dağda ve sahrada fikriyle gezerken, eşcar ve nebatat âleminin kapısı fikrine açıldı.
                    Onu içeriye çağırdılar, “Gel, dairemizde de gez, yazılarımızı da oku” dediler.
                    O da girdi, gördü ki, gayet muhteşem ve müzeyyen bir meclis-i tehlil ve tevhid ve bir halka-i zikir ve şükür teşkil etmişler.
                    Bütün eşcar ve nebatatın envâları, bil’icmâ, beraber; Lâ ilâhe illâ Hû diyorlar gibi lisan-ı hallerinden anladı.
                    Çünkü bütün meyvedar ağaç ve nebatlar;
                    mîzanlı ve fesahatli yapraklarının dilleriyle
                    ve süslü cezaletli çiçeklerinin sözleriyle
                    ve intizamlı ve belâgatli meyvelerinin kelimeleriyle beraber,
                    müsebbihâne şehadet getirdiklerine ve Lâ ilâhe illâ Hû dediklerine delâlet ve şehadet eden üç büyük küllî hakikati gördü.
                    Birincisi: Pek zâhir bir surette kastî bir in’am ve ikram
                    İkincisi: Tesadüfe havalesi hiçbir cihet-i imkânı olmayan kastî ve hakîmâne bir temyiz ve tefrik, ihtiyarî ve rahîmâne bir tezyin ve tasvir mânâsı ve hakikati, o hadsiz envâ ve efratta gündüz gibi âşikâre görünüyor ve bir Sâni-i Hakîmin eserleri ve nakışları olduklarını gösterir.
                    Üçüncüsü: O hadsiz masnuatın yüz bin çeşit ve ayrı ayrı tarz ve şekilde olan suretleri, gayet muntazam, mizanlı, ziynetli olarak, mahdut ve mâdud ve birbirinin misli ve basit ve câmid ve birbirinin aynı veya az farklı ve karışık olan çekirdeklerden, habbeciklerden o iki yüz bin nevilerin farikalı ve intizamlı, ayrı ayrı, muvazeneli, hayattar, hikmetli, yanlışsız, hatâsız bir vaziyette umum efradının sûretlerinin fethi ve açılışı ise öyle bir hakikattir ki, güneşten daha parlaktır ve baharın çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları ve mevcudatı sayısınca o hakikatı ispat eden şahitler var diye bildi.
                    “Elhamdû lillâhi alâ nimeti’l-îman” dedi. (Şualar, Ayet-ül Kübra)
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    SÖZLÜK:
                    BELÂGAT : Hitap ettiği kimselere göre uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatlı söz söyleme sanatı, hâlin gerektirdiğine uygun söz söylemek.
                    CEZÂLET : Tutuk olmayan, ahenkli, akıcı ve güzel ifâde.
                    CİHET-İ İMKÂN : Birşeyin olabilirlik yönü.
                    ELHAMDÜLİLLÂHİ ela NİMET’İL-ÎMÂN : Îmân nîmetine karşı Allah’a hamdolsun.
                    ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
                    EŞCAR : Ağaçlar.
                    FESÂHAT : Doğru ve düzgün söyleyerek açık ve güzel ifâde etme.
                    FETHi : Açması
                    HABBE : Dâne, tohum, parça. Risâle ismi.
                    HAKÎMÂNE : Her şeyi belli bir gaye ve fayda gözeterek yaparak.
                    HALKA-İ ZİKİR : Tasavvufta, zikir esnasında daire şeklinde oturmak.
                    İCMÂ : Fikir birliği. Bir meselede âlimlerin ittifak etmesi.
                    İHTİYÂRÎ : Kendi isteğiyle, seçerek.
                    İKRAM : Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek. * İltifat olarak bir şeyler vermek.
                    İN’AM : Nîmet vermek, ihsan etmek.
                    KASTÎ : İsteyerek, kast ederek, niyetle ve bile bile yapılan; kasıtlı.
                    LİSÂN-I HÂL : Birşeyin duruşu ve görünüşü ile bir mânâ ifâde etmesi. Vücut dili
                    MÂDUD : Addedilen, sayılan.
                    MAHDUT : Sınırlandırılmış.
                    MASNUAT : Sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar.
                    MECLİS-İ TEHLÎL : Tehlil meclisi; #Lâ ilâhe illallah# diyenlerin toplantısı.
                    MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
                    MUHTEŞEM : İhtişamlı, göz alıcı.
                    MÜSEBBİHÂNE : #Sübhanellah# diyerek kusur ve noksan sıfatların olmadığını ilân etme.
                    MÜZEYYEN : Süslü.
                    NEBÂTÂT : Bitkiler.
                    RAHÎMÂNE : Şefkat ve merhametli bir şekilde.
                    SAHRÂ : Büyük çöl, geniş saha, kır, ova.
                    ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
                    ŞÜKÜR : Allah’ın nîmetlerine karşı memnunluk gösterme.
                    TASVİR : Bir şeyin özelliklerini anlatarak, gözönünde canlandırma.
                    TEFRİK : Ayırt etme, ayırma.
                    TEMYİZ : Birbirinden ayırma, seçme, fark etme.
                    TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
                    TEVHİD : Birleme, Allah’ın bir olduğuna ve Ondan başka İlâh olmadığına inanma.
                    TEZYİN : Süslemek, donatmak, bezemek.
                    ZÂHİR : Görünen, açık, dış yüz.

                    icon_comment.gif

                    #783991
                    Anonim

                      Yirmi Birinci Lem’a

                      İhlâs hakkında

                      On Yedinci Lem’anın On Yedinci Notasının Yedi Meselesinden Dördüncü Meselesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem’anın İkinci Noktası oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi Birinci Lem’a olarak Lemeâta girdi.

                      Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.

                      بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

                      2وَقُومُوا ِللهِ قَانِتِينَ-1وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ

                      4وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً-3وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاقَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا

                      EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:

                      Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarîk-i hakikat, en makbul bir dua-yı mânevî, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.

                      Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : “İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider.” Enfâl Sûresi, 8:46.
                      2 : “Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin.” Bakara Sûresi, 2:238.
                      3 : “Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür.” Şems Sûresi, 91:9-10.
                      4 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mes’ul oluruz. 1وَلاَ تَشْتَرُوا بِاٰيَاتِى ثَمَنًا قَلِيلاً âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.

                      Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
                      2 اِنَّ النَّفْسَ َلاَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ اِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّى demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.

                      BİRİNCİ DÜSTURUNUZ

                      Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

                      Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : “Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin.” Bakara Sûresi, 2:41.
                      2 : “Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o müstesna.” Yusuf Sûresi, 12:53.halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.

                      İKİNCİ DÜSTURUNUZ

                      Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.

                      Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.

                      Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.

                      İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.

                      Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. (HAŞİYE)

                      ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ

                      Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.

                      Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

                      Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünkü, yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      (HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat’iyen şüphem kalmadı.

                      Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.

                      Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mucizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.

                      Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz, 1 وَيُؤْثِرُونَ عَلٰى اَنْفُسِهِمْ sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.

                      DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ

                      Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.

                      Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : “Başkalarını kendi nefislerine tercih ederler.” Haşir Sûresi, 59:9.güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.

                      Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.

                      Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.

                      Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur’ân-ı Hakîmin 1 اِنَّكَ مَيِّتٌ وَاِنَّهُمْ مَيِّتُونَ 2 – كُلُّ نَفْسٍ ذَاۤئِقَةُ الْمَوْتِ gibi âyetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti sülûklarında esas tutmuşlar; tûl-i emelin Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : “Her nefis ölümü tadıcıdır.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:185.
                      2 : “Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler.” Zümer Sûresi, 39:30.menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur. Hadiste 1 اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.

                      Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.

                      İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.

                      Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:321.menşei olan tevehhüm-ü ebediyeti o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip, düşüne düşüne, nefs-i emmâre o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup, uzun emellerinden bir derece vazgeçer. Bu rabıtanın fevâidi pek çoktur. Hadiste 1 اَكْثِرُوا ذِكْرَ هَادِمِ اللَّذَّاتِ (ev kemâ kàl) yani, “Lezzetleri tahrip edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz” diye bu rabıtayı ders veriyor.

                      Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı, ehl-i tarikat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmaya mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki, âkıbeti düşünmek suretinde müstakbeli zaman ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır. Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan, bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse dünyanın ölümünü de müşahede eder, ihlâs-ı etemme yol açar.

                      İkinci sebep, iman-ı tahkikînin kuvvetiyle ve marifet-i Sânii netice veren masnuattaki tefekkür-ü imanîden gelen lemeât ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîmin hazır, nâzır olduğunu düşünüp, Ondan başkasının teveccühünü aramayarak, huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmekle o riyâdan kurtulup ihlâsı kazanır.

                      Her ne ise, bunda çok derecat, merâtip var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse o kadar kârdır. Risale-i Nur’da riyâdan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakaik zikredildiğinden, ona havale edip burada kısa kesiyoruz. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                      1 : Tirmizî, Zühd: 4, Kıyâmet: 26; Nesâî, Cenâiz: 3; İbni Mâce, Zühd: 31; el-Hâkim, el-Müstedrek, 4:321.

                      #783992
                      Anonim

                        Halbuki, iştirak-i emvâlin, çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Herbirisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir; fakat istifade edemez.

                        Her ne ise, bu iştirak-i emval düsturu a’mâl-i uhreviyeye girse, zararsız azîm menfaate medardır. Çünkü bütün emval, o iştirak eden herbir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü, nasıl ki dört beş adamdan, iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Herbiri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirak edenlerin herbirinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, herbirinin noksansız, parçalanmadan, birer lâmba, oda ile beraber âyinesine girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirak ve sırr-ı uhuvvet ile tesanüd ve sırr-ı ittihad ile teşrikü’l-mesâi, o iştirak-i a’mâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur herbirinin defter-i a’mâline bitamâmihâ gireceği, ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vakidir. Ve vüs’at-i rahmet ve kerem-i İlâhînin muktezasıdır.

                        İşte, ey kardeşlerim! Sizleri inşaallah menfaat-i maddiye rekabete sevk etmeyecek. Fakat menfaat-i uhreviye noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz’î bir sevap nerede, mezkûr misal hükmündeki iştirak-i a’mâl noktasında tezahür eden sevap ve nur nerede?

                        İkinci misal: Ehl-i san’at, netice-i san’atı ziyade kazanmak için, iştirak-i san’at cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hattâ dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın, her günde yalnız üç iğne, o ferdî san’atın meyvesi olmuş. Sonra, teşrikü’l-mesâi düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir, ve hâkezâ… Herbirisi iğne yapmak san’atında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet sür’atle işini görmüş. Sonra, o teşrik-i mesâi ve taksim-i a’mâl düsturuyla olan san’atın semeresini taksim etmişler. Herbirisine

                        #783993
                        Anonim

                          bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hadise, ehl-i dünyanın san’atkârları arasında, onları teşrik-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.

                          İşte, ey kardeşlerim! Madem umur-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzî ve inkısama muhtaç olmayarak ve fazl-ı İlâhî ile herbirisinin âyinesine umum nur in’ikâs etmek ve herbiri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlıkla kaçırılmaz!

                          İHLÂSI KIRAN İKİNCİ MÂNİ: Hubb-u cahtan gelen şöhretperestlik saikasıyla ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh-ü âmmeyi kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celb etmekle enâniyeti okşamak ve nefs-i emmâreye bir makam vermektir ki, en mühim bir maraz-ı ruhî olduğu gibi, “şirk-i hafî” tabir edilen riyâkârlığa, hodfuruşluğa kapı açar, ihlâsı zedeler.

                          Ey kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîmin hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (HAŞİYE) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan, mâbeynimizde bu nevi hubb u cahtan gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünkü mesleğimize bütün bütün münâfidir. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük şeref-i mânevîyi şahsî, hodfuruşâne, rekabetkârâne, cüz’î bir şerefe ve şöhrete feda etmek, Risale-i Nur şakirtlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.

                          Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin kalbi, aklı, ruhu böyle aşağı, zararlı, süflî şeylere tenezzül etmez. Fakat herkeste nefs-i emmâre bulunur. Bazı da hissiyat-ı nefsiye damarlara ilişir, bir derece hükmünü kalb, akıl ve ruhun rağmına olarak Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                          (HAŞİYE) : HAŞİYE Evet, bahtiyar odur ki, kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.

                          #783994
                          Anonim

                            icra eder. Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat nefis ve hevâ ve his ve vehim bazan aldatıyorlar. Onun için bazan şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefis ve hevâ ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.

                            Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsaydı, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama müteaddit istidatlar namzet olurdu. Gıptakârâne bir hodgâmlık olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr olur, hizmetini tekmil eder. Pederâne, mürşidâne mesleklerdeki gıptakârâne hırs-ı sevap ve ulüvv-ü himmet cihetiyle çok zararlı ve hatarlı neticeler vücuda geldiğine delil, ehl-i tarikatin o kadar mühim ve azîm kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın ve rekabetin verdiği vahîm neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.

                            ÜÇÜNCÜ MÂNİ: Korku ve tamâdır. Bu mâni diğer bir kısım mânilerle beraber Hücumât-ı Sittede tamamıyla izah edildiğinden, ona havale edip, Cenâb-ı Erhamürrâhimînden bütün Esmâ-i Hüsnâsını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki, bizleri ihlâs-ı tâmma muvaffak eylesin. Âmin.

                            اَللّٰهُمَّ بِحَقِّ سُورَةِ اْلاِخْلاَصِ اِجْعَلْنَا مِنْ عِبَادِكَ الْمُخْلِصِينَ الْمُخْلَصِينَ. اٰمِينَ اٰمِينَ
                            1

                            سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
                            2
                            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                            1 : Allahım! İhlâs Sûresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.
                            2 : “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Sensin.” Bakara Sûresi, 2:32.

                            #783995
                            Anonim

                              Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektuptur

                              Yazıda usanan ve ibadet ayları olan Şuhur-u Selâsede sair evrâdı, beş cihetle ibadet sayılan (HAŞİYE) Risale-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadis-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.

                              BİRİNCİSİ: 1 يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاۤءِ بِدِمَاۤءِ الشُّهَدَاۤءِ (ev kemâ kàl). Yani, “Mahşerde ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvazene edilir, o kıymette olur.”

                              İKİNCİSİ: 2 مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِأَةِ شَهِيدٍ (ev kemâ kàl). Yani, “Bid’aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.”

                              Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sufîmeşrep kardeşler! Bu iki hadisin mecmuu gösterir ki, böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek, hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyleyse onu kazanmaya çalışınız. Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :

                              (HAŞİYE) : HAŞİYE Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş nevi ibadetin kendilerinden izahını talep ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır: 1. En mühim bir mücahede olan ehl-i dalâlete karşı mânen mücahede etmektir. 2. Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım suretiyle hizmet etmektir. 3. Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir. 4. Kalemle ilmi tahsil etmektir. 5. Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır. Rüştü, Hüsrev, Refet
                              1 : Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1:6; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 6:466; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:561; Süyûtî, Câmiu’s-Sağîr, no: 10026.
                              2 : İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 1:41; Taberânî, el-Mecmeu’l-Kebîr, 1394; Ali bin Hüsâmüddin, Müntehebâtü Kenzi’l-Ummâl, 1:100; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 7:282.

                              #783996
                              Anonim

                                Eğer deseniz: “Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz.”

                                Elcevap: Bir sene bu risaleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risale-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebaiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen ecri alırsınız.

                                Said Nursî

                                « Önceki Sayfa | 267268269270271272273274275276277278279Önceki Risale: Yirminci Lem’a / Sonraki Risale: Yirmi İkinci Lem’a

                                #784189
                                Anonim

                                  Benim ve Risale-i Nur’un hedefi budur!
                                  10 Ocak 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Bu istida, üç makamata gönderilmiştir.
                                  Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi
                                  Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvâsını dinlemenizi istiyorum.
                                  Hürriyetin en geniş suretini veren cumhuriyet hükûmetinde herbir hürriyetten men edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden cumhuriyet hükûmeti, ya beni tam himaye edip, garazkâr, evhamlı düşmanlarımı sustursun veyahut bana, düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdafaatıma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altında her muhabereden men’im için postahanelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren birtek çocuktan başka kimseyle beni görüştürmemek için tenbihat verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muarızlarım fırsat bulup, tam Mahkeme-i Temyizin beraatimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl-i vukufun tahsin ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münasebetim olmayan bir-iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir-iki ehl-i vukufun eline geçirip, aleyhimde fena bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet-i cumhuriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki:
                                  Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i’câzının tılsımıyla,
                                  benim ve Risale-i Nur’un programımız ve mesleğimiz
                                  ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız
                                  ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz,
                                  ölümün idam-ı ebedîsinden iman-ı tahkikî ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muhafaza etmektir.
                                  İşte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf heyetinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği halde, bu iki vazife-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüz otuz Risale-i Nur, meydanda, cerh edilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece dâvâ ettiğim ve benimle münasebettar bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlenmeyen ve bu kadar muhtaç olduğu halde istirahati için hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükümetin erkânlarını—birkaçı müstesna olarak—bilmeyen ve dört seneden beri Dünya Harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu biçare mazlum Said, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre miktar bulunsaydı, “Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?” diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
                                  En elîm cüz’î bir hâdise şudur ki: “Bir tecrid-i mutlak içinde, her muhabereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahane bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azaptan kurtulayım” diye bazı dostlarıma bir gizli mektup elden göndermiştim. Tâ, benim hayatımın sermayesi ve neticesi ve gayet ziynetli bir surette tezyin edilmiş Risale-i Nur’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitaplarıma yakın olayım ve teslim almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl-i vukuftan birtek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektubumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
                                  Beni hapislere sokan muarızlarımın bir bahaneleri de—o mahkemede ondan beraat kazandığım—“tarikatçılık”tır. Halbuki, Risale-i Nur’da daima dâvâ edip demişim: “Zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsiz Cennete gidenler çoktur, imansız Cennete giden yoktur” diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin: “Bana tarikat dersi vermiş.” Ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarikatlerin hakikatlerini ilmen beyan eden Telvihat Risalesi var ki, bir ders-i hakikattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarikat dersi değildir.
                                  Hürriyet-i vicdanı esas tutan hükûmet-i cumhuriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdadının ruhları bağlandığı bir hakikate ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları ve iman-ı tahkikîyi galibâne felsefeye karşı ispat eden bir eseri ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa, o zaif hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düsturları müsaade etmez. Cumhuriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:173.) derim. (Emirdağ L. 1. C. 12. Mektup)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  SÖZLÜK:
                                  İstida : Resmî Bir Makama Yazılan Dilekçe
                                  Makamat : Makamlar
                                  Me’haz : Kaynak
                                  Sükût : Sessiz Kalma, Susma
                                  Mazlum : Zulme Uğramış
                                  Şekvâ : Şikâyet
                                  Suret : Biçim, Görünüş
                                  Men : Yasaklama
                                  Cihet : Yön
                                  Hürriyet-İ Vicdan : Vicdan Hürriyeti; Kişinin, Başkasına Zarar Vermemek Şartıyla, İnancını Özgürce Yaşayabilmesi
                                  Hürriyet-İ Fikr-İ İlmiye : Fikir Özgürlüğünü Anlatan İlim
                                  Temin Eden : Sağlayan
                                  Himaye Etme : Koruma
                                  Garazkâr : Kötü Niyet Sahibi, Art Niyetli
                                  Evham : Kuruntular, Şüpheler
                                  Hürriyet-İ Kalem : Yazı Yazma Hürriyeti
                                  Müdafaat : Savunmalar
                                  Muhabere : Haberleşme
                                  Tenbihat : Tembihler, İkazlar
                                  Muarız : Karşı Gelen, Muhalif
                                  Mahkeme-İ Temyiz : Yargıtay Mahkemesi; Yanlışı Doğrudan Ayıran Mahkeme
                                  Beraat : Temize Çıkma, Suçsuz Olduğunun Anlaşılması
                                  Tasdik Etme : Onaylama
                                  Ehl-İ Vukuf : Bilirkişi Heyeti
                                  Tahsin Etme : Beğenme, Güzelliğini İlân Etme
                                  Münasebet : Bağlantı, İlgi
                                  Mahrem : Gizli Olan, Herkese Söylenmeyen
                                  Tahammül : Dayanma, Katlanma
                                  Hükûmet-İ Cumhuriye : Cumhuriyet Hükûmeti
                                  Erkân : Reisler, İleri Gelenler
                                  Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
                                  Sırr-I Hakikat : Gerçeğin Sırrı, İç Yüzü
                                  İ’câz : Mu’cize Oluş, Bir Benzerini Yapmakta Başkalarını Aciz Bırakma
                                  Tılsım : Sır, Gizli Gerçek
                                  Bilfiil : Fiilen, Gerçekte
                                  Semere : Meyve, Netice
                                  Gaye-İ Hareket : Yapılan Hareketin Gaye Ve Maksadı
                                  İdam-I Ebedî : Sonsuz Yok Oluş
                                  İman-I Tahkikî : Sağlam, Sarsılmaz Bir İman
                                  Biçare : Çaresiz
                                  Mübarek : Bereketli, Değerli
                                  Nevi : Çeşit
                                  Muhafaza Etmek : Korumak
                                  Ehl-İ Vukuf : Bilirkişi
                                  Heyet : Topluluk
                                  Vazife-İ Kudsiye : Kutsal Vazife
                                  Kasdî : Bilerek, İsteyerek
                                  Âsâyiş : Bir Yerin Düzen Ve Güvenlik İçinde Bulunması Durumu, Güvenlik
                                  Cihet : Yön
                                  Cerh Edilme : Çürütülme
                                  Hüccet : Güçlü Delil
                                  Münasebettar : Alâkalı, İlgili
                                  Tasdik : Doğrulama, Onay
                                  Müracaat : Başvurma
                                  Erkân : Reisler, İleri Gelenler
                                  Müstesna : Dışında
                                  Hâdisât : Hâdiseler, Olaylar
                                  Biçare : Çaresiz
                                  Mazlum : Zulme Uğramış
                                  Ehl-İ Siyaset : Siyasetle Uğraşanlar, Politikacılar, İdareciler
                                  İhlâl Etmek : Bozmak, Karıştırmak
                                  Meyil : Arzu, İstek; Yönelme
                                  Zerre Miktar : Çok Az Miktar
                                  Hulûl Etme : Girme, Sızma
                                  Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
                                  Cüz’î : Küçük, Ferdî
                                  Hâdise : Olay
                                  Tecrid-İ Mutlak : Tam Bir Yalnızlık
                                  Muhabere : Haberleşme
                                  Ziynet : Süs
                                  Suret : Şekil, Biçim
                                  Tezyin Etme : Süsleme
                                  Maatteessüf : Ne Yazık Ki
                                  Muarız : Karşı Gelen, Muhalif
                                  Beraat : Temize Çıkma, Suçsuz Olduğunun Anlaşılması
                                  Tarikatçılık : Tarikat Dersi Verme
                                  Dâvâ : İddia
                                  Tarikat : İlâhî Hakikatlere Ulaşmak İçin, Şeyhin Gözetiminde Takip Edilen Yol
                                  Şeyh : Tarikat Dersi Veren Mânevî Lider, Mürşid
                                  Hane : Ev
                                  Tekke : Tarikatte Olanların Barındıkları, İbadet Ettikleri Yer
                                  Zabıta : Polis
                                  Hakikat : Asıl, Gerçek, Doğru
                                  Beyan : Açıklama, Anlatım
                                  Telvihat Risalesi : Yirmi Dokuzuncu Mektup Dokuzuncu Kısım
                                  Ders-İ Hakikat : Hakikat Dersi
                                  Ders-İ İlmî : İlmî Ders

                                  icon_comment.gif

                                15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.