- Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
15 Aralık 2010: 10:26 #782556
Anonim



Cemil ERTEM
ertemcemil@gmail.com
Yeni Osmanlıcılık tartışmalarına ‘eskiden’ yanıt
10 Aralık 2010 Cuma 07:36
Bir süredir şu yeni Osmanlıcılık tartışmaları gündemde. Washington Post gazetesinde bu yönde yapılan değerlendirmeler de bizde yeni bir tartışma kapısı açtı. Ama sanıyorum yine bu tartışma çok yanlış bir tarihsel ve metodolojik çerçevede yapılıyor. Aslında Washington Post yazarının yazısı dikkatlice okunsa öyle “Osmanlı Milletler Topluluğu” gibi bir ütopik durumu anlatmadığını da anlarız. Washington Post’taki değerlendirme çok somut gelişmelerden hareket eden bir dış politika yazısı aslında. Yani bizdeki yeni Osmanlı tartışmalarıyla alakası yok. Yazıda Türkiye’nin bölgede (Ortadoğu) barış ile istikrarı sağlama yönünde adım attığına vurgu yapılarak gerek enerji gerekse pazar olarak AB ile Ortadoğu’nun Türkiye üzerinden bütünleşmesi tartışılıyor.
Başbakan Erdoğan’ın son Lübnan ziyareti ve İsrail ile ilişkilerde tavizsiz ama barışçı tutum, sanıyorum ABD’de Ortadoğu konusunda kafa yoran “çevrelerin” önemli ölçüde dikkatini çekiyor. Mesela bir ayrıntı; Erdoğan’ın Lübnan’da gidip konuşma yaptığı köye Başbakan Hariri’nin elini kolunu sallayarak girebileceğini sanmıyorum. Ama öte yandan Washington Post’taki yazıda da belirtildiği gibi, Erdoğan Hizbullah lideri Nasrallah’tan Lübnan halkı hatta tüm Ortadoğu halkları için daha çekici bir lider.
Bu, aslında bölge halkının neredeyse Osmanlı egemenliğinin çözülmesinden bu yana hiç tanışmadıkları istikrar ve barış özlemini de anlatıyor. İşte hem Batı basınında hem de Ortadoğu’daki Osmanlı tartışmalarının kaynağı ve nedeni budur. Yoksa kimse yeni bir Osmanlı egemenliği ya da yeni bir sömürgecilik dönemi falan istemiyor. Şimdi okuduğunu anlayamayacak kadar biçare olan bazı “teorisyen yazarlarımız” bu yeni Osmanlıcılık üzerinden, Osmanlı Milletler Topluluğu gibi kavramlar üzerinde tepinerek tefrika makaleler yazmaya çalışıyor. Biraz tarih, tarih metodolojisi, ekonomi-politik ve onun tarihsel diyalektiğinden haberi olan biri çıkıp “Acaba yeni bir Osmanlı İmparatorluğu olur mu; bir dakika, olmaz, çünkü izin vermezler hayal kurmayalım” diye yazı yazmaz.
Kapitalizm, bırakın sömürgeci imparatorluklar zamanlarını ulus-devletler zamanlarına son vermek üzere. Şimdi ben şu yeni Osmanlıcılık tartışması yapan herkese İkinci Meşrutiyet’e giden yolda, yani 1876 Anayasası’ndan 1914’e kadar olan tartışmalara bakmalarını tavsiye ederim.
1876 Anayasası’nın 108. maddesi vilayetlere yetki genişliği tanır. (1876 Kanun-u Esasi’sinin Avrupa’nın en tutucu anayasaları örnek alınarak hazırlandığını da unutmayalım.) Yani bir ölçüde adem-i merkeziyetçiliği öne çıkartır. Ama tam da burada kıyamet kopar; yalnız tek bir ırka (Türk) dayalı bir ulus-devlet kurmak isteyen İttihat-Terakki’nin Türkçü kanadı ile Müslüman aydınlar ve liberaller arasında bugünleri de önemli ölçüde anlatan tartışmalar başlar. Mesela Prens Sabahattin ile İT’in ırkçı “aydınları” arasındaki tartışmalar bugüne ışık tutar. Burada Prens Sabahattin’in liberal, barışçı ve adem-i merkeziyetçi görüşlerine Said Nursi’nin destek verdiğini görüyoruz.
Burada tarih bize şunu söylüyor: 1908 devrimi, meşruti monarşiyi tesis etmiştir ancak liberal demokratik bir yönetim geleneğini öne çıkarmak amacı vardı. O zaman tek bir ırka dayalı ulus-devlet kurmak isteyen İT’in Türkçülerinin gönlünde tabii ki bir Ortadoğu’yu ve K. Afrika’yı içine alacak bir Turan imparatorluğu vardı. Ama bırakın imparatorluğu, sınırları masa başında İngilizlerle birlikte belirlenecek bir kavruk ulus-devleti ancak kuracaklarını biliyorlardı. Nitekim İT’in pragmatist kanadı bunu “başardı”.
Şimdi tam burada yeniden Washington Post’un yazısına dönelim. Yazı demokratik bir Irak ve nükleersiz bir İran özleminin ancak Türkiye üzerinden olabileceğini biraz utangaçça söylüyor ki bu doğru bir tesbit. Tam burada demokratik bir Türkiye’nin eskisinden daha zorlu ama daha iyi bir müttefik olduğunun da altı çiziliyor. Niye eskisinden daha zorlu; bunu şu an 2008 krizi sonrası yeniden biçimlenmekte olan yeni dünya düzeninde bulabilirsiniz. ABD, ikinci savaştan beri süregelen hegemonyasını kontrollü olarak G-20’ye devrediyor. Artık Türkiye gibi ülkeler gerçekten müttefik; öyle “bizim çocuklar” değil; düğmelerine basınca darbe yapacak! Şimdi yine tam burada ABD kaynaklı “yeni Osmanlıcılık” söylemlerinin ana nedenine geliyoruz: Hem Anglosakson egemenliği hem de merkez Avrupa Türkiye üzerinden Ortadoğu’da, şimdiye kadar olduğunun tersine, barış ile istikrarı sağlamaya çalışıyor. Bunu İsrail bile anladı ve biliyorsunuz nasıl özür dilesem diye düşünüyor ama bizim kalın kafalı ulusalcılar (liberal ve solcu kılığındakiler dâhil) henüz bunu anlamadı. Batı basınında bu konuda çıkan yazıları bunların bir kısmı “bakın Türkiye eksen değiştiriyor” diye okuyor bir kısmı da “aaa, Batı Osmanlıya övgü düzüyor” diye okuyup “Osmanlı Milletler Topluluğu’nun niye olmayacağını(!) anlatıyor.
Evet, bir zamanlar Prens Sabahattin gibi liberal dürüst aydınların, Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini ve önerilerini tam da bugün tartışmalıyız…
Taraf15 Aralık 2010: 14:05 #782561Anonim
İhlas, en makbul şefaatçidir
15 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Bu Lem’a lâakal her on beş günde bir defa okunmalı.
-1-
-1-
-2-
-3-
-4-
EY ÂHİRET KARDEŞLERİM ve ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz:
Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas,
en büyük bir kuvvet,
en makbul bir şefaatçi,
en metin bir nokta-i istinad,
en kısa bir tarik-i hakikat,
en makbul bir duâ-i mânevî,
en kerametli bir vesile-i makasıd,
en yüksek bir haslet,
en sâfi bir ubudiyet, ihlâstır.
Madem ihlâsta mezkûr hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşısında ve savletli bid’alar, dalâletler içerisinde bizler gayet az ve zayıf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kudsî bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur’âniye omuzumuza ihsan-ı İlâhî tarafından konulmuş. Elbette, herkesten ziyade, bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz. Ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız. Yoksa, hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kudsiye kısmen zayi olur, devam etmez; hem şiddetli mesul oluruz.
(Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehditkârâne nehy-i İlâhîye mazhar olup, saadet-i ebediye zararına, mânâsız, lüzumsuz, zararlı, kederli, hodfuruşâne, sakîl, riyâkârâne bazı hissiyat-ı süfliye ve menâfi-i cüz’iyenin hatırı için ihlâsı kırmakla, hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem hizmet-i Kur’âniyenin hürmetine taarruz, hem hakaik-i imaniyenin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır. Bu mânilere ve bu şeytanlara karşı ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak esbabdan yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm
(Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka.(Yusuf Sûresi: 12:53.) demesiyle, nefs-i emmâreye itimad edilmez. Enâniyet ve nefs-i emmâre sizi aldatmasın.
İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve mânileri def etmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ
Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.
Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ
Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfuruşluk nev’inden gıpta damarını tahrik etmemektir.
Çünkü nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder, vazifesine muavenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârâne uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip, sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakikî bir tesanüd, bir ittifakla gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risale-i nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi (a.s.m.) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.
Bu sırrın sırrı şudur ki:
Hakikî, samimî bir ittifakta herbir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî müttehid adamın herbiri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır. Haşiye (Evet, sırr-ı ihlâs ile samimî tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinaddır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile, rıza-yı İlâhî yolunda, âhirete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla mânevî bir hayatı idame ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek, ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz.
Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu dâvâyı ispat eder ve kendi kendine delil olur.
Çünkü yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul’da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada, yedi sekiz senede yüz derece fazla edildi. Halbuki, kendi memleketimde ve İstanbul’da, burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmî; insafsız memurların tarassudat ve tazyikatları altında, yedi sekiz sene sizinle ettiğim hizmet, yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakiyeti gösteren mânevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine katiyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki, samimî ihlâsınızla, şan ve şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyâdan beni bir derece kurtardınız. İnşaallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız.
Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (r.a.), o mu’cizevâri kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Âzam (k.s.) o harika keramet-i gaybiyesiyle, sizlere bu sırr-ı ihlâsa binaen iltifat ediyorlar. Ve himayetkârâne teselli verip hizmetinizi mânen alkışlıyorlar. Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem’adaki şefkat tokatlarını tahattur ediniz.
Böyle mânevî kahramanları arkanızda zahîr, başınızda üstad bulmak isterseniz,
(“Onları kendi nefislerine tercih ederler.” (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlâs-ı tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize şerefte, makamda, teveccühte, hattâ menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ, en lâtif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mü’mine bildirmek ki, en mâsumâne, zararsız bir menfaattir; mümkünse, nefsinize bir hodgâmlık gelmemek için, istemeyen bir arkadaşla yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim” arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur; fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi’l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır.
Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
BİD’A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
Binaen: -den dolayı, -den ötürü, -için, -dayanarak, yapılarak, bu sebepten.
CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR’ÂNİYE : Kur’ân’ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur’ân yolu.
CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
Çendan: Gerçi, o kadar, her ne kadar, pek o kadar.
DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
DUÂ-I MÂNEVÎ : Mânevî duâ. Sözle yapılan mânâ yüklü duâ.
ENÂNİYET : Benlik, gurur.
ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
ESBÂB : Sebepler.
FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
FENÂFİ’L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.
FENÂFİ’Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
FENAFİRRESUL : (Fenâ fir-resul) Tas: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir.
Gavs-ı âzam: 1-Tarikat kurucusu. 2-En büyük gavs, Abdülkadir-i Geylânî Hazretlerinin nâmı.
Gaybi: Gayba ait, göze görünmeyenlere ait, gaybla ilgili, hazırda olmayan.
HÂDİM : Hizmet eden, hizmetkâr.
HAKAİK-I ÎMÂNİYE : Îmân hakîkatleri.
Hakk:1-Doğru, gerçek, hakikat. 2-Doğruluk.
HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
HASLET : Huy, tabiat, karakter, meziyet.
HÂSSA : Birşeye mahsus özellik, tesir, his, duygu.
Hazret: Saygı, ululama, yüceltme, övme maksadıyla kullanılan tabir.
HILLET : Samimî dost.
Himaye, himâyet: 1-Koruma, esirgeme, muhafaza etme. 2-Kayırma, elinden tutma.
HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
HİSSİYÂT-I SÜFLİYE : Alçaltıcı ve nefsin aşağılık istekleri, arzuları.
HODFURUŞ : f. Kendini beğendirmeğe çalışan. Övünen.
Hod-gâm, hod-kâm: Kendi keyfini düşünen, bencil.
HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
İ’tirâf: Başkalarının bilmediği gizli bir kusurunu söyleme, kendisi için iyi sayılmayacak bir hali gizlemeyip söyleme.
İdâme: Devam ettirme, sürdürme. Devamlı ve daimî kılma.
İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
İhlâs:Hâlis, içten, samimi, riyasız, karşılıksız sevgi ve bağlılık
İHSANÂT-I İLÂHİ : Allah’ın iyilikleri, bağışları.
İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
İltifât: Güzel sözler söyleyerek birini samimi olarak okşama.
İttihâd: Birleşme, birlik oluşturma, bir olma, birlik oluşturup ikiliği ortadan kaldırma, birlik.
KEDER : Üzüntü, tasa, kaygı.
KERÂMET : Allah’ın ihsanıyla velîlerin gösterdikleri adet dışı, olağanüstü haller.
Kerâmet: 1-Kerem, lutuf, ihsan, bağış. 2-İkram, ağırlama. 3-Allah’ın velî kullarında görülen olağanüstü haller veya tabiatüstü hadiseler. 4-Ermişçesine yapılan iş, hareket veya söylenen söz, fikir.
KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
Lâtîf: 1-Allah’ın güzel isimlerinden. 2-Yumuşak, hoş, güzel, nazik, narin. 3-Cismani olmayan, ruhla ilgili, ruhanî. 4-Tatlı, şirin.
MÂBEYN : Ara; iki şey arası.
Mâbeyn: Ara, aralık, iki şeyin arası.
MAKBUL : Kabul edilmiş olan, geçerli.
Mânen: İç varlık bakımından, duyguca, gönülce, yürekçe, ruhça, mâna itibarıyle, mânaca.
MÂNİ : Engel.
Ma’sûm-âne:Masumca, masum olana yakışacak surette, suçsuz, günahsız bir şekilde.
MENÂFİ-İ CÜZ’İYE : Cüz’i, küçük menfaatler. Az bir fayda.
Menfaat: Fayda, kâr, gelir, ihtiyaç karşılığı olan şey.
MES’UL : Sorumlu.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
MEZKÛR : Sözü edilen, zikredilen, bahsedilen.
Mu’cize-vârî: Mucize gibi.
MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
Mukâbil: Karşı, karşılık, muâdil.
Muvaffakiyet: Allah’ın yardımıyla başarılı olma, muvaffak olma, başarma.
MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
Müteallikât: İlgili, alakalı.
NEFS-İ EMMÂRE : Kötülüğü teşvik eden, emreden nefis.
NEHY-İ İLÂHÎ : Allah’ın yasaklaması.
NOKTA-İ İSTİNAD : Dayanak noktası, dayanma yeri.
Nokta-i istinâd: Dayanak noktası, güvenme ve itimat noktası.
Rızâ-yı İlâhi: Allah’ın rızası, hoşnutluğu.
Riyâ:1-İki yüzlülük, yalandan gösteriş, samimiyetsizlik. 2-İnsanlardan sağlayacağı maddî veya manevî çıkar düşüncesiyle iyilik yapma veya iyi olma temayülü, eğilimi.
RİYÂKÂRÂNE : Gösteriş yaparcasına. İki yüzlüce.
SÂFÎ : Temiz, pâk, duru
SAKÎL : Ağır, can sıkıcı, çirkin.
Samîmiyet:1-Samimîlik, içtenlik. 2-Teklifsizlik.
SAVLET : Saldırı.
SIRR : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey.
Sırr: Gizli tutulan, kimseye söylenmeyen şey, gizli iş veya söz.
SUFİ : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu.
SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
ŞEFAATÇİ : Af için sebep ve vesîle olması ümit edilen.
ŞEREF : Yükseklik, yücelik. Büyüklük.
TAARRUZ : Sataşmak, ilişmek, saldırmak.
Tahattur:1-Hatırlama, hatıra getirme. 2-Unutulduktan sonra hatırlanan şey.
Tarassudât: Gözlemeler, gözetmeler
TARÎK-I HAKİKAT : Hak ve hakikat yolu.
TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak.
TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
TAZYİKAT : Baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
Tazyîkât: Tazyikler, baskılar, zorlamalar, sıkıştırmalar.
TECÂVÜZ : Haddini aşma; söz veya hareketle ileri gitme, saldırma.
TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
Tercîh: Bir şeyi diğerlerinden üstün tutma, öne alma, seçme, daha çok beğenme.
Tesânüd: Dayanışma, birbirine dayanma, birbirinden destek alma, omuzdaşlık.
Tesellî: Avutma, acısını dindirme, güzel sözler söyleyerek rahatlatma.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
Teveccüh: 1-Yüzünü bir yöne çevirme, yönelme, yöneliş. 2-Hoşlanma, güler yüz gösterme, iltifat etme.
UBÛDİYET : Kulluk, kölelik, kul olduğunu bilip Allah’a itaat etme.
UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
Uhuvvet-i hakîkiye: Hakikî, gerçek kardeşlik.
UMÛR-U HAYRİYE : Hayırlı işler.
Ümmî: Okuma yazması olmayan, okumamış.
ÜSSÜ’L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.
Üstâd: Bir ilim veya sanatta üstün olan kimse. 2-Öğretici; muallim, öğretmen, usta, san’atkâr. 3-Maharetli, tecrübeli, usta.
Vâsıta: İki şeyi birbirine bitiştiren üçüncü. Aracı.
VAZİFE-İ ÎMÂNİYE : İmânla ilgili vazife.
VESÎLE-İ MAKASID : Asıl maksada götüren vesîle, vasıta.
Zâhir: Görünen, görünücü. Açık, belli, meydanda…
ZİYÂDE : Fazla, çok.16 Aralık 2010: 15:22 #782613Anonim
Nur talebeleri asayişi muhafaza ediyor
16 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Üç vilâyetin insaflı bir kısım zabıtaları demişler:
“Nur talebeleri mânevî bir zabıtadır. Âsâyişi muhafazada bize yardım ediyorlar. İman-ı tahkikî ile, Nuru okuyan her adamın kafasında bir yasakçıyı bırakıyorlar, emniyeti temine çalışıyorlar.”
Bunun bir nümunesi Denizli Hapishanesidir. Oraya Nurlar ve o mahpuslar için yazılan Meyve Risalesi girmesiyle, üç dört ay zarfında iki yüzden ziyade o mahpuslar öyle fevkalâde itaatli, dindarâne bir salâh-ı hal aldılar ki, üç dört adamı öldüren bir adam, tahta bitlerini öldürmekten çekiniyordu. Tam merhametli, zararsız, vatana nâfi bir uzuv olmaya başladı. Hattâ resmî memurlar bu hale hayretle ve takdirle bakıyordular. Hem daha hüküm almadan bir kısım gençler dediler: “Nurcular hapiste kalsalar, biz kendimizi mahkûm ettireceğiz ve ceza almaya çalışacağız, tâ onlardan ders alıp onlar gibi olacağız, onların dersiyle kendimizi ıslah edeceğiz.”
İşte bu mahiyette bulunan Nur talebelerini emniyeti ihlâl ile ittiham edenler, herhalde ve gayet fena bir surette aldanmış veya aldatılmış veya bilerek veya bilmeyerek anarşistlik hesabına hükûmeti iğfal edip bizleri eziyetlerle ezmeye çalışıyorlar. Biz bunlara karşı deriz:
“Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapanmıyor ve dünya misafirhanesinde yolcular gayet sür’at ve telâşla, kafile kafile arkasında toprak arkasına girip kayboluyorlar; elbette pek yakında birbirimizden ayrılacağız. Siz zulmünüzün cezasını dehşetli bir surette göreceksiniz. Hiç olmazsa mazlum ehl-i iman hakkında terhis tezkeresi olan ölümün, idam-ı ebedî darağacına çıkacaksınız. Sizin dünyada tevehhüm-ü ebediyetle aldığınız fâni zevkler bâki ve elîm elemlere dönecek.”
Maatteessüf gizli münafık düşmanlarımız, bu dindar milletin yüzer milyon velî makamında olan şehidlerinin, kahraman gazilerinin kanıyla ve kılıcıyla kazanılan ve muhafaza edilen hakikat-i İslâmiyete bazan tarikat namını takıp ve o güneşin tek bir şuâı olan tarikat meşrebini o güneşin aynı gösterip, hükûmetin bazı dikkatsiz memurlarını aldatıp, hakikat-i Kur’âniyeye ve hakaik-i imaniyeyetesirli bir surette çalışan Nur talebelerine “tarikatçi” ve “siyasî cemiyetçi” namını vererek aleyhimize sevk etmek istiyorlar. Biz, hem onlara, hem onları aleyhimizde dinleyenlere, Denizli mahkeme-i âdilesinde dediğimiz gibi deriz:
“Yüzer milyon başların feda oldukları bir kudsî hakikate başımız dahi feda olsun. Dünyayı başımıza ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan başlar, zındıkaya teslim-i silâh etmeyecek ve vazife-i kudsiyesinden vazgeçmeyecekler inşaallah!” (Lemalar, 26. Lema)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Anarşist : Anarşizm Yanlısı, Hiçbir Kayıt Ve Kural Tanımayan, Kanun Ve Düzene Karşı
Âsâyiş : Emniyet Ve Güven Ortamı
Bâki : Devamlı Ve Kalıcı Olan, Sonsuz
Denizli Hapishanesi :
Dindarâne : Dinine Bağlı, Dindarca
Ehl-İ İman : Allah’a Ve Allah’tan Gelen Herşeye İnanan Kimseler, Mü’minler
Elem : Acı, Keder
Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
Emniyet : Güven
Fâni : Geçici Olan, Ölümlü
Fevkalâde : Olağanüstü
Hakaik-İ İmaniye : İman Hakikatleri, Esasları
Hakikat-İ İslâmiyet : İslâm’ın Doğru Gerçeği
Hakikat-İ Kur’âniye : Kur’ân’ın Hakikati Doğru Gerçeği
Hüküm : Karar
Islah Etmek : Düzeltmek
İdam-I Ebedî : Dirilmemek Üzere Sonsuz Yok Oluş
İğfal : Gaflete Düşürerek Kandırma, Aldatma
İhlâl Etmek : Bozmak, Karıştırmak
İman-I Tahkikî : İmana Dair Bütün Meseleleri İnceleyip Delil Ve Burhan İle İnanma
İnsaflı : Vicdanlı
İtaatli : Emirlere Uyan
İttiham Etmek : Suçlamak
Kafile : Grup, Topluluk
Maatteessüf : Ne Yazık Ki
Mahiyet : Nitelik, Özellik
Mahkûm Etmek : Hapis Cezası Vermek
Mahpus : Tutuklu
Makam : Derece
Mazlum : Suçsuz, Zulme Uğrayan
Meşreb : Hareket Tarzı, Metod
Muhafaza Etmek : Korumak
Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
Nâfi : Faydalı
Nam : İsim, Ünvan
Nümune : Örnek
Salâh-I Hâl : Durumun Düzelmesi
Suret : Biçim, Şekil
Şuâ : Işık, Parıltı
Takdir : Övgü
Tarikat : Mânevî İlerlemeye Götüren Yol
Terhis Tezkeresi : Görevin Bittiğini Gösteren Belge
Tevehhüm-Ü Ebediyet : Sonsuza Kadar Yaşayacağını Sanmak
Uzuv : Organ
Velî : Allah Dostu
Vilâyet : İl
Zabıta : Polis
Ziyade : Çok, Fazla
16 Aralık 2010: 17:29 #782628Anonim
Hüve Nüktesi
بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
1
اَسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
2
Çok aziz ve sıddık kardeşlerim,
Kardeşlerim,
3 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ve
4 قُلْ هُوَ اللهُ deki (هُو) “Hû” lâfzında, yalnız maddî cihette bir seyahat-i hayaliye-i fikriyede, hava sahifesinin mütalâasıyla âni bir surette görünen bir zarif nükte-i tevhidde, meslek-i imaniyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecesinde suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalâletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilâtlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahede ettim. Gayet kısa bir işaretle o geniş ve uzun nükteyi beyan edeceğim.
Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında, eğer tabiata, esbaba havale edilse, lâzım gelir ki, ya o kapta küçük mikyasta yüzer, belki çiçekler adedince mânevî makineler, fabrikalar bulunsun; veyahut o parçacık topraktaki herbir zerre, bütün o ayrı ayrı çiçekleri, muhtelif hasiyetleriyle ve hayattar cihazatıyla yapmalarını bilsin, adeta bir ilâh gibi hadsiz ilmi ve nihayetsiz iktidarı bulunsun. Aynen öyle de, emir ve iradenin bir arşı olan havanın, rüzgârın herbir parçası ve bir nefes ve tırnak kadar olan (هُو) “Hû” lâfzındaki havada, küçücük mikyasta, bütün dünyada mevcut telefonların, telgrafların, radyoların ve hadsiz ve muhtelif konuşmaların merkezleri, santralları, âhize ve nâkileleri bulunsun ve o hadsiz işleri beraber ve bir anda yapabilsin; veyahut o (هُو) “Hû”daki havanın, belki unsur-u havanın herbir parçasının herbir zerresi, bütün telefoncular ve ayrı ayrı umum telgrafçılar ve radyo ile konuşanlar kadar mânevî şahsiyetleri ve kabiliyetleri bulunsun ve onların umum dillerini bilsin ve aynı zamanda başka zerrelere de bildirsin, neşretsin. Çünkü, bilfiil o vaziyet kısmen görünüyor ve havanın bütün eczasında o kabiliyet var. İşte, ehl-i küfrün ve tabiiyyun ve maddiyyunların mesleklerinde, değil bir muhal, belki zerreler adedince muhaller ve imtinâlar ve müşkilâtlar âşikâre görünüyor.
Eğer Sâni-i Zülcelâle verilse, hava bütün zerratıyla O’nun emirber neferi olur. Birtek zerrenin muntazam birtek vazifesi kadar kolayca, hadsiz küllî vazifelerini Hâlıkının izniyle ve kuvvetiyle ve Hâlıka intisap ve istinad ile ve Sâniinin cilve‑i kudretiyle ve bir anda, şimşek sür’atinde ve (هُو) “Hû” telâffuzu ve havanın temevvücü suhuletinde yapar. Yani, kalem-i kudretin hadsiz ve harika ve muntazam yazılarına bir sahife olur. Ve zerreleri, o kalemin uçları; ve zerrelerin vazifeleri dahi, kalem-i kaderin noktaları bulunur. Birtek zerrenin hareketi derecesinde kolay çalışır.
İşte, ben
3 لاَۤ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَve
4 قُلْ هُوَ اللهُdeki hareket-i fikriye ile seyahatimde hava âlemini temâşâ ve o unsurun sahifesini mütalâa ederken, bu mücmel hakikati tam vazıh ve mufassal, aynelyakîn müşahede ettim. Ve (هُو) “Hû”nun lâfzında, havasında böyle parlak bir burhan ve bir lem’a-i Vâhidiyet bulunduğu gibi, mânâsında ve işaretinde gayet nuranî bir cilve-i Ehadiyet ve çok kuvvetli bir hüccet-i tevhid ve “(هُو) ‘Hû’ zamirinin mutlak ve müphem işareti hangi Zâta bakıyor?” işaretine bir karine-i taayyün o hüccette bulunması içindir ki, hem
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, hem ehl-i zikir, makam-ı tevhidde bu kudsî kelimeyi çok tekrar ederler diye, ilmelyakîn ile bildim.
Evet, meselâ bir nokta beyaz kâğıtta iki üç nokta konulsa karıştığı; ve bir adam, muhtelif çok vazifeleri beraber yapmasıyla şaşıracağı; ve bir küçük zîhayata çok yükler yüklenmesiyle altında ezildiği; ve bir lisan ve bir kulak, aynı anda müteaddit kelimelerin beraber çıkması ve girmesi, intizamını bozup karışacağı halde, aynelyakîn gördüm ki, (هُوَ) “Hüve”nin anahtarıyla ve pusulasıyla fikren seyahat ettiğim hava unsurunda, herbir parçası, hattâ herbir zerresi içine muhtelif binler noktalar, harfler, kelimeler konulduğu veya konulabileceği halde karışmadığını ve intizamını bozmadığını; hem ayrı ayrı pek çok vazifeler yaptığı halde hiç şaşırmadan yapıldığını; ve o parçaya ve zerreye pek çok ağır yükler yüklendiği halde hiç zaaf göstermeyerek, geri kalmayarak intizamla taşıdığını; hem binler ayrı ayrı kelime, ayrı ayrı tarzda, mânâda o küçücük kulak ve lisanlara kemâl-i intizamla gelip, çıkıp, hiç karışmayarak, bozulmayarak o küçücük kulaklara girip o gayet incecik lisanlardan çıktığı; ve o her zerre ve her parçacık, bu acip vazifeleri görmekle beraber, kemâl-i serbestiyetle, cezbedârâne, hal diliyle ve mezkûr hakikatin şehadeti ve lisanıyla
3لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَve
5قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌdeyip gezer ve fırtınaların ve şimşek ve berk ve gök gürültüsü gibi havayı çarpıştırıcı dalgalar içerisinde intizamını ve vazifelerini hiç bozmuyor ve şaşırmıyor ve bir iş diğer bir işe mâni olmuyor; ben aynelyakîn müşahede ettim.
Demek, ya herbir zerre ve herbir parça havada nihayetsiz bir hikmet ve nihayetsiz bir ilmi, iradesi ve nihayetsiz bir kuvveti, kudreti ve bütün zerrâta hâkim-i mutlak bir hassaları bulunmak lâzımdır ki, bu işlere medar olabilsin. Bu ise zerreler adedince muhal ve bâtıldır. Hiçbir şeytan dahi bunu hatıra getiremez. Öyle ise, bu sahife-i hava, hakkalyakin, aynelyakîn, ilmelyakîn derecesinde bedahetle, Zât-ı Zülcelâlin hadsiz, gayr-ı mütenâhi ilmi ve hikmetle çalıştırdığı kalem-ikudret ve kaderin mütebeddil sahifesi ve bir Levh-i Mahfuzun âlem-i tagayyürde ve mütebeddil şuûnâtında bir Levh-i Mahv, İsbat namında yazar bozar tahtası hükmündedir.
İşte, hava unsuru yalnız nakl-i asvat vazifesinde mezkûr cilve-i vahdâniyeti ve mezkûr acaibi gösterdiği ve dalâletin hadsiz muhaliyetini izhar ettiği gibi; unsur‑u havanın sair ehemmiyetli vazifelerinden biri de elektrik, câzibe, dâfia, ziya gibi sair letâifin naklinde şaşırmadan, muntazaman, asvat naklindeki vazifeyi gördüğü aynı zamanda bu vazifeleri dahi gördüğü aynı zamanında, bütün nebatat ve hayvanata teneffüs ve telkih gibi hayata lüzumu bulunan levazımatı kemâl-i intizamla yetiştiriyor. Emir ve irade-i İlâhiyenin bir arşı olduğunu kat’î bir surette ispat ediyor. Ve serseri tesadüf ve kör kuvvet ve sağır tabiat ve karışık, hedefsiz esbab ve âciz, câmid, cahil maddeler bu sahife-i havaiyenin kitabetine ve vazifelerine karışması hiçbir cihetle ihtimal ve imkânı bulunmadığını aynelyakin derecesinde ispat ettiğini kat’î kanaat getirdim. Ve herbir zerre ve herbir parça lisan-ı hâl ile
3 لاَ اِلٰهَ اِلاَّ هُوَ ve
5 قُلْ هُوَ اللهُ اَحَدٌdediklerini bildim. Ve bu (هُوَ) “Hüve” anahtarıyla havanın maddî cihetindeki bu acaibi gördüğüm gibi, hava unsuru da bir (هُو) “Hû” olarak âlem-i misal ve âlem-i mânâya bir anahtar oldu.
Gördüm ki, âlem-i misal, nihayetsiz fotoğraflar ve herbir fotoğraf, hadsiz hâdisât-ı dünyeviyeyi aynı zamanda hiç karıştırmayarak alıyor. Binler dünya kadar büyük ve geniş bir sinema-i uhreviye ve fâniyâtın fâni ve zâil hallerini ve vaziyetlerini ve geçici hayatlarının meyvelerini sermedî temâşâgâhlarda ve Cennette saadet-i ebediye ashrına da dünya maceralarını ve eski hâtıratlarını levhalarıyla gözlerine göstermek için pek büyük bir fotoğraf makinası olarak bildim.
Hem Levh-i Mahfuzun, hem âlem-i misâlin iki hücceti ve iki küçücük nümunesi ve iki noktası, insanın başında olan kuvve-i hâfıza ve kuvve-i hayaliye, mercimek küçüklüğünde iken, hiç karıştırmayarak kemâl‑i intizamla içlerinde bir büyük kütüphane kadar malumatın yazılması kat’î ispat eder ki, o iki kuvvenin nümune‑i ekber ve âzamları olan âlem-i misal, hava ve su unsurlarının, hususan nutfelerin suyu ve toprak unsurunun pek fevkinde daha ziyade hikmet ve irade ile ve kalem-i kader ve kudretle yazıldıklarını ve hiçbir cihetle tesadüf ve kör kuvvetin ve sağır tabiatın ve câmid, hedefsiz esbabın karışması yüz derece muhal ve hiçbir vech ile mümkün olmadığını, Hakîm-i Zülcelâlin kalem-i kader ve hikmetinin sayfası olduğu, ilmelyakîn ile kat’î bilindi.
6 سُبْحَانَكَ لاَعِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَاعَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

(SÖZLER)Dipnot-1 Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. “Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
Dipnot-2 Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi; sonsuza kadar sürekli üzerinize olsun.
Dipnot-3 “Ondan başka hiçbir ilâh yoktur.” Bakara Sûresi, 2:163; Âl-i İmran Sûresi, 3:2.
Dipnot-4 “De ki: O Allah’tır.” İhlâs Sûresi, 112:1.
Dipnot-5
“De ki: O Allah birdir.” İhlâs Sûresi, 112:1.Dipnot-6 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın.” Bakara Sûresi, 2:32.
Hüve: O, Allah
arş: taht; emir ve egemenliğin icra yeri (bk. a-r-ş)
aziz: çok değerli, izzetli (bk. a-z-z)
beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n)
cihazat: organlar, donanım
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
emir ve irade: Allah’ın yaratılışa dair emir ve dilemeleri (bk. r-v-d)
esbab: sebepler (bk. s-b-b)
hadsiz: sınırsız
hasiyet: özellik
hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y)
iktidar: güç, kuvvet (bk. ḳ-d-r)
lâfz: ifade, kelime
maddî cihet: maddeye bakan yön
meslek-i imaniye: iman yolu (bk. e-m-n)
mevcut: var olan (bk. v-c-d)
mikyas: ölçek
muhal: imkansız
muhtelif: çeşitli
mümteni: imkansız
mütalâa: inceleme
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
müşkilât: zorluk
nihayetsiz: sonsuz
nâkile: iletici
nükte: ince ve derin mânâ
nükte-i tevhid: Allah’ın birliğine dair ince bir mânâ (bk. v-ḥ-d)
seyahat-i hayaliye-i fikriye: hayalde ve düşüncede yapılan yolculuk (bk. f-k-r; ḫ-y-l)
suhulet: kolaylık
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
sıddık: çok doğru ve bağlı (bk. ṣ-d-ḳ)
tabiat: doğa, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
umum: bütün
unsur-u hava: hava maddesi
vücub: kesinlik, zorunluluk (bk. v-c-b)
zarif: güzel, ince
zerre: atom
âhize: alıcı
âni: birden bire
şirk: Allah’a ortak koşma
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ)
Hüve: O, Allah
Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l)
Sânii: herşeyi sanatlı bir şekilde yaratan Allah (bk. ṣ-n-a)
aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
bilfiil: fiilen, gerçekte (bk. f-a-l)
burhan: delil
cilve-i Ehadiyet: Allah’ın birliğinin herbir şeyde görünmesi (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
cilve-i kudret: Allah’ın kudretinin yansıması (bk. c-l-y; ḳ-d-r)
ecza: cüzler, parçalar (bk. c-z-e)
ehl-i küfür: inkârcılar, inançsızlar, kâfirler (bk. k-f-r)
emirber nefer: emre hazır asker
hadsiz: sayısız
hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
hareket-i fikriye: fikrî hareket, akıl yürütme (bk. f-k-r)
hüccet: delil
hüccet-i tevhid: Allah’ın birliğinin delili (bk. v-ḥ-d)
imtinâ: imkansızlık
intisap: bağlanma (bk. n-s-b)
istinad: dayanma (bk. s-n-d)
kalem-i kader: kader kalemi (bk. ḳ-d-r)
kalem-i kudret: varlıkların ve olayların düzenli olarak vücuda gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
karine-i taayyün: belirtme işareti, “O” zamirinin Allah’a işaret etmesi
küllî: kapsamlı, büyük (bk. k-l-l)
lem’a-i Vâhidiyet: Allah’ın birliğini gösteren parıltı (bk. v-ḥ-d)
lâfz: ifade, kelime
maddiyyun: materyalistler, herşeyi madde ile açıklamaya çalışanlar
meslek: gidilen yol, usül
mufassal: ayrıntılı
muhal: imkansızlık
muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
mutlak: serbest bırakılmış, sınırı belirtilmemiş (bk. ṭ-l-ḳ)
mücmel: özetlenmiş (bk. c-m-l)
müphem: belirsiz
mütalâa: etraflıca düşünme
müşahede: gözlem (bk. ş-h-d)
müşkilât: zorluklar
neşretmek: yaymak
nuranî: nurlu, ışıklı (bk. n-v-r)
suhulet: kolaylık
sür’at: hız
tabiiyyun: tabiatçılar, herşeyin tabiatın tesiriyle meydana geldiğini iddia edenler (bk. ṭ-b-a)
telâffuz: söyleyiş, ifade etme
temevvüc: dalgalanma
temâşâ: seyretme
umum: bütün
vazıh: açık, âşikar
zerrat: zerreler, atomlar
zerre: atom, maddenin en küçük parçası
âlem: kâinat, evren (bk. a-l-m)
âşikâre: açıkça
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân: açıklaması mu’cize olan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n)
Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)aynelyakin: gözle görerek kesin bilgi edinme (bk. y-ḳ-n)
bedahet: açıklık
berk: şimşek
bâtıl: doğru olmayan, yalan, yanlış
cezbedârâne: kendinden geçerek
ehl-i zikir: Allah’ı sürekli olarak zikredenler, ananlar
gayr-ı mütenâhi: sonsuz
hakkalyakin: bizzat yaşayarak kesin bilgi edinme (bk. ḥ-ḳ-ḳ; y-ḳ-n)
hassa: özellik
hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
hâkim-i mutlak: herşey üzerinde sınırsız egemenlik sahibi olan (bk. ḥ-k-m; ṭ-l-ḳ)ilmelyakin: ilmî bilgiye dayanarak, kuşkuya yer bırakmayacak biçimde öğrenme (bk. a-l-m; y-ḳ-n)
intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m)
irade: isteme, dileme, tercih (bk. r-v-d)
kemâl-i intizam: tam ve mükemmel düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
kemâl-i serbestiyet: tam serbestlik (bk. k-m-l)
kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
kudsî: kutsal, kusur ve eksiklikten yüce (bk. ḳ-d-s)
lisan: dil
makam-ı tevhid: tevhid makamı, kalben Allah’ın birliğinin hissedildiği hal (bk. v-ḥ-d)medar: eksen, dayanak
mezkûr: sözü geçen
muhtelif: çeşitli
müteaddit: çeşitli, birden fazla
sahife-i hava: hava sayfası
zerre: atom, en küçük madde parçası
zerrât: zerreler, atomlar
zîhayat: canlı (bk. ẕî; ḥ-y-y)
şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
Levh-i Mahfuz: herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı mânevî kader levhası (bk. ḥ-f-ẓ) Levh-i Mahv, İsbat: bir şeyin yıkılıp tekrar kuruluşunu gösteren mânevî levha, yaz boz tahtası
acaip: şaşırtıcı ve hayret verici şey
asvat: sesler
cihet: yön, taraf
cilve-i vahdâniyet: Cenab-ı Allah’ın birlik görüntüsü (bk. c-l-y; v-ḥ-d)
câmid: cansız
câzibe: çekim gücü
dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l)
dâfia: itme gücü
ehemmiyetli: önemli
emir ve irade-i İlâhiyenin arşı: Allah’ın emir ve iradesinin tahtı (bk. r-v-d; e-l-h; a-r-ş)
fâni: gelip geçici, ölümlü (bk. f-n-y)
fâniyat: fâni, geçici şeyler (bk. f-n-y)
hayvanat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
hâdisât-ı dünyeviye: dünyaya ait olaylar
izhar etmek: göstermek (bk. ẓ-h-r)
kalem-i kudret ve kader: varlıkların ve olayların düzenli olarak meydana gelişinde bir kalem gibi eserini gösteren İlâhî güç (bk. ḳ-d-r)
kat’î: Kesin
kitabet: yazım (bk. k-t-b)
letâif: maddi olmayan, çok ince şeyler (bk. l-ṭ-f)
levazımat: gerekli şeyler
lisan-ı hâl: hal ve beden dili
mezkûr: sözü geçen
muhaliyet: imkansızlık
muntazaman: düzenli olarak (bk. n-ẓ-m)
mütebeddil: değişken
nakl-i asvat: seslerin nakli, iletimi
nebatat: bitkiler
sahife-i havaiye: hava sahifesi
sair: diğer
sermedî: sürekli, kalıcı
sinema-i uhreviye: âhirete ait sinema (bk. e-ḫ-r)
suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
tabiat: doğa, canlı cansız varlıklar, maddî âlem (bk. ṭ-b-a)
telkih: aşılama
temâşâgâh: seyir yeri
teneffüs: soluklanma, nefes alma
unsur-u hava: hava maddesi
zerre: atom, en küçük madde parçası
ziya: ışık
zâil: yok olup gidici, geçici (bk. z-v-l)
âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z)
âlem-i misal: bütün varlıkların ve olayların görüntülerinin yansıdığı madde ötesi âlem (bk. a-l-m; m-s̱-l)
âlem-i mânâ: mânâ âlemi, mânen anlaşılan ve bilinen âlem (bk. a-l-m; a-n-y)
âlem-i tagayyür: değişken âlem (bk. a-l-m)
şuûnat: işler, fiiller ve tasarruflar (bk. ş-e-n)
Hakîm-i Zülcelâl: sonsuz yücelik ve haşmet sahibi olan ve herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m; ẕü; c-l-l)
ashab: sahipler
cihet: yön, şekil
câmid: cansız
fekvinde: üstünde
hususan: özellikle
hâtırat: hâtıralar, anılar
irade: dileme, tercih, istek (bk. r-v-d)
kuvve: duyu
kuvve-i hayaliye: hayal duyusu (bk. ḫ-y-l)
kuvve-i hâfıza: hafıza duyusu, bellek (bk. ḥ-f-ẓ)
mütebaki: geri kalan kısım (bk. b-ḳ-y)
nutfe: memelilerin yaratıldığı su, meni
nümune: örnek
nümune-i ekber ve âzam: çok büyük örnek (bk. k-b-r; a-ẓ-m)
saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d)
tabiat: doğa, maddî âlem, canlı cansız bütün varlıklar (bk. ṭ-b-a)
vecih: yön
ziyade: fazla, çok20 Aralık 2010: 15:14 #782926Anonim
Al-i beyt muhabbeti Risale-i Nur’da esastır
20 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Aziz, muhterem kardeşim,
Evvelâ zatınızın bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubunuzu kemâl-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki, Risale-i Nur’un üstadı ve Risale-i Nur’a Celcelutiye Kasidesinde rumuzlu işaretiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım, İmam-ı Ali’dir (r.a.).
Ve (1) قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, Âl-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nur’un hakikî şakirtlerinde olmamak lâzım geliyor. Fakat, madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâfdan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur’ân ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı cüz’î teferruata dair medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.
Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dar-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menetmişler. Çünkü Vâkıa-i Cemelde Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir ve Talha ve Âişe-i Sıddîka (r.a.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip, “Hazret-i Ali (r.a.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir.”
Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhepleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.
Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere ilm-i kelâmın büyük allâmesi olan Sadeddin-i Taftazanî, “Yezide lânet caizdir” demiş; fakat “Lânet vaciptir” dememiş. “Hayırdır ve sevabı vardır” dememiş. Çünkü, hem Kur’ân’ı, hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an bir adam, hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i salihte dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena…
İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-i Kur’âniyeyi muhafazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimal ederek dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar. Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nur’un aleyhinde istimal edilen en tesirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar.
Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyne hükmeden Vehhâbîler ve meşhur, dehşetli dâhîlerden İbnü’t-Teymiye ve İbnü’l-Kayyim-i Cevzî’nin pek acip ve cazibedar eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid’alara müsaadekâr meşreplerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid’alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Âl-i Beytten gelen ve şimdi izharı lâzım olmayan içtihadınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şakirtlerine darbe vurabilirler. Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.
İşte bu hakikat içindir ki, ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahis ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.
Hem o harplerde, çok ehemmiyetli Sahabeler, nasılsa iki tarafda bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakikî Sahabelere, Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere i Mübeşşereye dahi tarafgirane bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmektense, şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü’min ve müdakkik bir zatın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez.
Hattâ Sabri ile küçücük münakaşanız, hem Risale-i Nur’a, hem hakaik-i imaniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkik bir âlimin Risale-i Nur’a oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir hizmet-i Nuriye beklerken, bilâkis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş diye, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız, lüzumsuz seninle münakaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. “Eyvah!” dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalâhaya tebdil et” diye dua ettim. Risale-i Nur’un İhlâs Lem’alarında denildiği gibi, şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhânîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, nizâ etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor. Senin, hamiyet-i diniye ve tecrübe-i ilmiye ve Nurlara karşı alâkanızdan rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmaya çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur.
Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlicenaplığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.
Sahabelerin bir kısmı, o harplerde, adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer’iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (r.a.) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azîmet-i şer’iyye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terk edip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali’nin (r.a.) kardeşi Ukayl ve “Habrü’l-Ümme” ünvanını alan Abdullah ibni Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, (2) مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer’iyeye binaen (3) طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar. Çünkü, itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beytin bir kısmına ve Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere-i Mübeşşereden büyük zatlara itiraza başlar, zem ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak taraftarıdır.
Hattâ Ehl-i Sünnetin ve ilm-i kelâmın azîm imamlarından meşhur Sadeddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel’in ve tadlile cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybîdir. Ve kat’î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat’î ve delil-i kat’î bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki
(4)لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur” diye Sadeddin-i Taftazanî’ye mukabele etmişler.
Senin müdakkikane ve âlimâne mektubuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim. (Emirdağ Lâhikası, Emirdağ Lâhikası-1, 152)
(5)اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Said Nursî
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Şûrâ Sûresi, 42:23.
2 : Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir.
3 : “Cenâb-ı Hak ellerimizi o kanlı hâdiselere bulaştırmadı; o halde biz de o hâdiselerden bahsedip dilimizi bulaştırmayalım.” Ömer bin Abdülaziz’e ait bir söz. Şa’ranî, El-Yevâkit ve’l-Cevahir, 2:69; Bâcurî, Şerhü Cevheretü’t-Tevhid, 334.
4 : Allah’ın lâneti zalimlerin ve münafıkların üzerine olsun.
5 : Bâkî olan sadece Odur.
SÖZLÜK:
acip : acayip, tuhaf
adalet-i hakikiye : gerçek adalet
adalet-i izafiye/adalet-i nisbiye : zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet
adavet : düşmanlık
ahval : hâller, davranışlar
âlicenaplık : yüksek ahlâk sahibi
allâme : büyük âlim
amel-i salih : dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş
azîm : büyük
azîmet-i şer’iye : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsini en mükemmel şekilde eksiksiz yapmaya çalışma
bâğî : idareye başkaldıran
bahis : konu
beyan etmek : açıklamak, izah etmek
bid’a : dinin aslında olmadığı halde, sonradan dine sokulan zararlı âdet ve uygulamalar
bilâkis : aksine, tersine
bilfiil : fiilen, uygulamada
binaen : dayanarak
caiz : sakıncasız, doğru
cazibedar : cazibeli, çekici
cereyan : akım, hareket
cevaz : izin, müsaade, ruhsat
cüz’î : küçük, az, ferdî
dâhî : eşine ender rastlanır hârikulade zekî, fetânet ve hikmet sahibi
dar-ı âhiret : âhiret yurdu
delil-i kat’î : kesin delil
düstur-u esasiye-i şer’iye : şeriatın esas prensipleri, ana kanunları
ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan kimseler
ehl-i hakikat : hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar
ehl-i iman : Allah’a inananlar, mü’minler
ehl-i tahkik : gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler
emr-i şer’î : şeriatın emri
evliya : Allah dostları, velîler
fâcir : günahkâr
fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; imtihan vesilesi olan şey
gaddar : acımasız
gaybî : bilinmeyen, görünmeyen
hadsiz : sayısız
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, gerçekleri
hakikat : doğru ve gerçek; bir şeyin asıl mahiyeti
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân hakikati
hakikî : asıl, gerçek
hâlet : durum, hâl
hamiyet-i diniye : dinin koruyuculuğu, dini koruma duygusu
harb : savaş
hasene : iyilik, sevap
hemşehri : aynı ilden olan kimse, memleketli
Hıristiyan ruhânîleri : Hıristiyan din adamları
hiddet : öfke
hizmet-i Nuriye : Risale-i Nur hizmeti
hususan : bilhassa, özellikle
hususî : özel
hükm-ü şer’î : şeriatın hükmü, kanunu
içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma
İhlas Lem’aları : Yirminci ve Yirmi Birinci Lem’alar
ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık
ilm-i kelâm : iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı
intişar : yayılma
istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak
istimal etmek : kullanmak
ittifak etmek : birleşmek
ittiham etmek : suçlamak
izhar : gösterilme, ortaya çıkarılma
kanun-u kudsiye : kutsal kanun
kat’î : kesin
keffaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey
kudsî : kutsal
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Ondan gelen her şeyi inkâr etme
lânet : beddua etme
mahall-i ceza : ceza ve mükâfatın verileceği yer
medar-ı bahis : söz konusu
medar-ı ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi
medih : övgü, şükür
mel’un : lânetlenmiş, kötülenmiş
meşreb : hareket tarzı, metot
meyil : eğilim
mezhep : dinde tutulan yol, usul
mezkûr : anılan, sözü geçen
muhabbet : sevgi
muhabbet-i Âl-i Beyt : Âl-i Beyte duyulan sevgi
muhafaza : saklama, koruma
muhalif : karşı, aykırı
mukabele etmek : karşılık vermek
mukabil : karşılık
muktesidâne : iktisatlı bir şekilde
mukteza : bir şeyin gereği
musalâha : barışma
muvafık : lâyık, uygun
mü’min : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan
müdakkik : dikkatli, inceden inceye araştıran
müfrit : bir meselede aşırıya giden
mükellef : yükümlü
münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
münakaşa etme : tartışma
müsaadekâr : müsaade edici, izin verici
müstağniyâne : ihtiyaç duymayarak, muhtaç olmayarak
müstehak : hak etmiş, lâyık
müstenid : dayanan
müteellim : elem çeken, acı duyan
müteessir : etkilenen, üzülen
nass-ı kat’î : kesin delil—Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadisler gibi
nazara almak : göz önünde bulundurmak
nazarıyla : gözüyle, bakışıyla
nizâ etme : kavga etme, uyuşmama
ruhsat-ı şer’iye : dinin verdiği izin
Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar
sekerat : ölüm ânı
şakirt : talebe, öğrenci
şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler
şer’an : dinen, şeriata göre
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi
tâbi olma : uyma
tadlil : doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme
tarafgirane : taraf tutarak
tarafgirlik : taraftarlık
tebdil etmek : değiştirmek
tecrübe-i ilmiye : ilmin kazandırdığı tecrübe
teferruat : ayrıntılar
tekfir : bir kişiyi küfürle itham etme, suçlama
tel’in : lânetleme, lânet okuma
umumî : genel
vacip : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir
vazife-i kudsiye : kutsal vazife
ya Rab : ey her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ım
zâhidâne : tam bir takva içinde olarak
zem : kınama, kötüleme
zındıka : dinsizlik, inançsızlık21 Aralık 2010: 13:37 #782987Anonim
Elimden gelse her Risaleye elmas verirdim
21 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz ve vefâdâr ve fedâkâr, sâdık kardeşlerim,
Bu defa çok kıymettar ve fevkalme’mul manevî hediyenizden küçücük üç dört mesele hatıra geldi.
Birincisi: Üçüncü keramet-i Aleviyede, “Risalelerde yalnız iki zeyil vardır” demesi, risale şekline girmiş olan zeyillere zeyil diyor. Sair zeyiller ise; hâtimeler, ilâveler, haşiyeler hükmünde görmüştür.
İkincisi: İki Âyetü’l-Kübrâ’nın vird-i ekberinde hatırıma gelmediği halde, ehemmiyetli kısımlarını Yirminci Mektupla Otuz İkinci Söz, bana ihtiyaç bırakmayacak derecede beyan ve tercüme ettiklerinden, niyet ve vaad ettiğim halde tercümesinde istihdam edilmedim.
Üçüncüsü: Risale-i Nur’un benden ayrılması ve ben de daire-i tenviriyesinden uzak düştüğümden, bu havali ve Eskişehir gibi sair yerleri de onun ehemmiyetli ve lüzumlu bir kısım hakikatlerinden hissedar etmek için, inâyet-i İlâhiye, yeni yazılıyor gibi tekrarla o kısım hakikatlerin, fakat letâfetli başka tarzlarda izah edilmelerinde, âdetâ ihtiyarım olmadan beni istimal ettiğini bildim, çok şükrettim.
Bu defa hediyelerinize mukabil, elimden gelseydi yalnız maddî fiyatına göre herbir risaleye on lira ve Yirmi Beşinci Söze, yirmi beş altın, belki elmas ve Yirmi Dokuzuncu Söze, yirmi dokuz yakut verirdim. Öyleyse, verilmiş gibi kabul ediniz.
Evet, tevafukta muvaffakiyetli olan “kalem-i ulvî” keramet-i Aleviyeyeye göze görünür güzel bir delil göstermiş. Yüz bin mâşâallah! Hüsrev’in çok şirin ve fevkalâde yazdığı Hastalar Lem’ası ile Esmâ-i Sitte Lem’ası, benim nazarımda elmasla yaldızlı yazılan ve onlar kadar uzun iki mektub-u sadâkat-medâr hükmünde bana göründü, Risale-i Nur’a çok ehemmiyetli hizmetlerini gözyaşıyla hatırlattı. Ve Firdevsî hediyenizdeki risalelerin harfleri adedince, Cenab-ı Erhamürâhimîn sizlere rahmet, bereket, saadet ihsan eylesin. Âmin.
Yorulmaz, usanmaz, ciddî, samimî Hafız Ali kardeş,
Tevafukta, muvaffakiyetli kaleminle yazılan İ’câz-ı Kur’ân’ın âhirinde senin hakkında “Allah’ım, iman ve Kur’ân hizmetinde onu muvaffak eyle.” olan dua bu defa şüphem kalmadı ki, tam kabul olmuş.
Umum kardeşlere birer birer selâm. (Kastanmonu Lahikası, 26. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Âyetü’l-Kübrâ : En Büyük Delil Anlamına Gelen Risale-İ Nur’da Bir Bölüm; Yedinci Şua
Aziz : İzzetli, Çok Değerli, Saygın
Beyan Etme : Açıklama
Ehemmiyetli : Önemli
Emsalsiz : Benzersiz, Eşsiz
Eşrâtü’s-Sâat : Kıyamet Alâmetleri; Kıyamet Alâmetlerinin Anlatıldığı Ve Yorumlandığı Risale Olan Beşinci Şua
Evham : Kuruntular, Şüpheler
Fevkalme’mul : Beklenilenin Üstünde
Gaybî : Bilinmeyen, Görünmeyen
Haşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
Hâtime : Son, Sonuç
İstihdam Edilme : Çalıştırılma
Kelime-İ Tevhid : “Allah’tan Başka İlâh Yoktur” Anlamında “Lâ İlâhe İllâllah” İfadesi
Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
Keyfiyet : Durum, Özellik
Kıymettar : Kıymetli, Değerli
Muhabere : Haberleşme, Konuşma
Nam : Ad
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Her Bir Bölümü
Sadık : Doğru Sözlü, Dürüst
Sair : Diğer, Başka
Tahammülsüz : Dayanılmaz
Tazyik : Baskı
Tebyiz : Müsveddeyi Temize Çekme
Tecrit Edilme : Soyutlanma, Yalnız Başına Bırakılma
Tenvir Etme : Nurlandırma, Aydınlatma, Parlatma
Tetabuk : Birbirine Uygun Düşme
Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
Vaad Etme : Söz Verme
Vefâdâr : Vefâlı, Sözünde Ve Dostluğunda Devamlı Olan
Vird-İ Ekber : Büyük Dua, Zikir; Yirmi Dokuzuncu Lem’a
Zeyil : İlâve, Ek
Zülfikâr-Misâl : Zülfikâr Gibi; Hz. Peygamberin (A.S.M.) Hz. Ali’ye (R.A.) Verdiği Kılıç Gibi
Âhir : Son
Âmin : “Allah’ım Kabul Eyle”
Cenâb-I Erhamürrâhimîn : Merhametlilerin En Merhametlisi Olan Şeref Ve Azamet Sahibi Yüce Allah
Daire-İ Tenviriye : Nurlandırma Dairesi, Alanı
Ehemmiyetli : Önemli
Esmâ-İ Sitte Lem’ası : Cenâb-I Hakkın Altı İsminin (Ferd, Hayy, Kayyûm, Hakem, Adl, Kuddüs) Açıklandığı Risale, Otuzuncu Lem’a
Fevkalade : Olağanüstü
Firdevsî : Cennet Bahçesi Gibi
Hakikat : Gerçek, Doğru
Hastalar Lem’ası : Hastalar Risalesi
Havali : Civar, Çevre
Hissedar : Pay Sahibi
İ’câz-I Kur’ân : Kur’ân’ın Mu’cizeliği, Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstülüğü; Yirmi Beşinci Söz
İhsan Eyleme : Bağışlama, İkram Etme, Verme
İhtiyar : Dileme, Seçme, İrade
İnâyet-İ İlâhiye : Allah’ın İnâyeti, Yardımı
İstimâl Etme : Kullanma
İzah Edilme : Açıklanma
Kerâmet-İ Aleviye : Hz. Ali’nin (R.A.) Kerameti
Letâfetli : Güzel, Hoş, Şirin
Mâşaallah : Allah Dilemiş Ve Ne Güzel Yapmış Ve Allah Nazardan Saklasın Gibi Anlamlara Gelen Ve Beğeniyi İfade Etmek İçin Kullanılan Bir Söz
Mektub-U Sadâkat-Medâr : Sadâkate, Bağlılığa Sebep Olan Mektup
Mukabil : Karşılık
Muvaffakiyetli : Başarılı
Nazar : Bakış, Görüş
Rahmet : İlâhî Şefkat Ve Merhamet
Risale : Küçük Çaplı Kitap; Risale-İ Nur’un Bölümleri
Saadet : Mutluluk
Sair : Diğer, Başka
Şükür : Nimeti Veren Allah’a Karşı Minnet Duyma, Teşekkür Etme
Tevafuk : Uygunluk, Anlamlı Denklik
Ulvî : Yüce, Büyük
Umum : Bütün
Yakut : Çeşitli Renkleri Olan Kıymetli Bir Süs Taşı22 Aralık 2010: 14:11 #783057Anonim
İhtiyarlık bana ihtar etti ki…
22 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
ALTINCI RİCA
Bir zaman, elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylasında, Çam dağının tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti. Altıncı Mektupta izah edildiği gibi, o gece, ıssız, sessiz, yalnız, ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses, rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki: Gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi; öyle de, senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılâp edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi:
Evet, ben vatanımdan garip olduğum gibi, bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan, bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibâne vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki, bütün dünyadan birden mufarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor. Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden, iman-ı billâh imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki, bulunduğum muzaaf vahşet bin defa tezâuf etseydi, yine o teselli kâfi gelirdi.
Evet, ey ihtiyar ve ihtiyareler! Madem Rahîm bir Hâlıkımız var; bizim için gurbet olamaz. Madem O var; bizim için herşey var. Madem O var; melâikeleri de var. Öyleyse bu dünya boş değil; hâli dağlar, boş sahrâlar Cenâb-ı Hakkın ibâdıyla doludur. Zîşuur ibâdından başka, Onun nuruyla, Onun hesabıyla taşı da, ağacı da birer mûnis arkadaş hükmüne geçer, lisan-ı halle bizimle konuşabilirler ve eğlendirirler.
Evet, bu kâinatın mevcudatı adedince ve bu büyük kitab-ı âlemin harfleri sayısınca, vücuduna şehadet eden; ve zîruhların medar-ı şefkat ve rahmet ve inâyet olabilen cihazatı ve mat’ûmâtı ve nimetleri adedince rahmetini gösteren deliller, şahitler, bize Rahîm, Kerîm, Enîs, Vedûd olan Hâlıkımızın, Sâniimizin, Hâmîmizin dergâhını gösteriyorlar. O dergâhta en makbul bir şefaatçi, acz ve zaaftır. Ve acz ve zaafın tam zamanı da ihtiyarlıktır. Böyle bir dergâha makbul bir şefaatçi olan ihtiyarlıktan küsmek değil, sevmek lâzımdır. (Lemalar 26. Lema 6.rica)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Acz : Güçsüzlük
Berzah : Kabir Âlemi
Bilmecburiye : Zorunlu Olarak
Cenâb-I Hak : Hakkın Tâ Kendisi Olan Şeref Ve Yücelik Sahibi Allah
Cihazat : Cihazlar, Donanım
Dergâh : Allah’ın Yüce Katı
Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
Enîs : Yarattığı Varlıklara Karşı Çok Yakın, Dost Olan Allah
Eski Said :
Garibâne : Garip Olarak
Garip : Yalnız, Kimsesiz
Gurbet : Gariplik, Yabancılık
Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
Hâli : Boş, Issız
Hâmî : Koruyan, Sahip Çıkan Allah
Hazîn : Hüzün Veren, Acıklı
Hüzün : Üzüntü
İbâd : İbadet Edenler, Kullar
İhtiyare : Yaşlı Kadın
İman-I Billâh : Allah’a İman
İnâyet : Allah’tan Gelen Yardım, İhsan, İyilik
İnkılâp Etmek : Dönüşmek
Kâfi : Yeterli
Kâinat : Evren
Kerîm : Sonsuz Cömertlik Ve İkram Sahibi Allah
Kitab-I Âlem : Âlem Kitabı, Kâinat
Lisan-I Hâl : Hâl Ve Beden Dili
Makbul : Kabul Edilen
Mat’ûmât : Yiyecekler
Medar-I Şefkat : Şefkat Sebebi
Melâike : Melekler
Mevcudat : Varlıklar
Mufarakat : Ayrılık
Mûnis : Cana Yakın, Dost
Muzaaf : Katmerli, Kat Kat
Nimet : Maddî Ve Manevî İhtiyaç Duyulan Şeyler; Yenilip İçilecek Şeyler
Rahîm : Rahmeti Herşeyi Kuşatan Her Bir Varlığa Ayrı Ayrı Şefkatini Gösteren Allah
Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
Rica : Ümit
Sâni : Herşeyi Mükemmel Ve San’atlı Bir Şekilde Yaratan Allah
Şefaatçi : Af İçin Aracılık Eden
Şehadet Eden : Şahitlik, Tanıklık Eden
Tezâuf Etmek : Katlanarak Artmak
Ünsiyet : Dostluk, Alışkanlık
Vahşet : Ürküntü
Vaziyet : Durum
Vedûd : Kullarını Çok Seven Ve Şefkat Eden, Kendisine Çok Sevgi Beslenen Allah
Vücud : Varlık
Yeni Said :
Zeval Bulan : Gelip Geçen, Yok Olan
Zîruh : Ruh Sahibi
Zîşuur : Şuur Sahibi
Ziyade : Çok, Fazla23 Aralık 2010: 15:20 #783086Anonim
Dağ gibi hakikati, zerre gibi sebeplere yüklüyorlar
23 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Evvelen: Seksen sene bir mânevî ömr-ü bâki kazandıran şuhur-u selâsenizi ve mübarek kudsî gecelerinizi ve leyle-i Regaibinizi ve leyle-i Miracınızı ve leyle-i Berâtınızı ve leyle-i Kadrinizi ruh u ızla tebrik ve herbir Nurcunun mânevî kazançları ve duaları umum kardeşleri hakkında makbuliyetini rahmet-i İlâhiyeden rica ve hizmet-i Nuriyede muvaffakiyetinizi tebrik ederiz.
Saniyen: Tesemmüm vesilesiyle nisyan-ı mutlak hastalığının musibeti, benim hakkımda bir nimet ve merhamet hükmüne ve bazı hakaikin keşfine bir anahtar olduğunu, bana çok acımamak için haber veriyorum. Fakat yine duanızı ruh u la rica ediyorum.
Evet, şimdi Siracü’n-Nur başındaki münâcâtı okudum. Ülfet ve âdet ve yeknesaklık perdeleri altında çok harika hakikatler gizleniyor gördüm. Bilhassa ehl i gaflet ve ehl-i tabiat ve felsefenin dinsiz kısmı bu âdetullah kanunlarının perdesi altında çok mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi görmeyip, dağ gibi bir hakikati, zerre gibi bir âdi esbaba isnad eder, yükletir. Kadîr-i Mutlakın her şeydeki mârifet yolunu seddeder. Ondaki nimetleri kör olup görmeyerek, şükür ve hamd kapısını kapıyorlar.
Meselâ, birtek kelimeyi aynı anda milyon, belki milyar kelime olarak, cilve-i kudret sahife-i havada istinsah ettiği gibi, (“Güzel sözler Ona yükselir.” Fâtır Sûresi: 35:10.) âyetinin remziyle her kelime-i tayyibe, bütün küre-i havada birden, âdetâ zamansız, kalem-i kudretle istinsah edildiği gibi mânevî ve makbul hakikatlerin bir yazar-bozar tahtası hükmünde olan küre-i havada kudretin acip bir mu’cizesinin zaman-ı Âdemden beri ülfet perdesi altında ehl-i gaflet nazarında saklandığı gibi; şimdi, radyo namı verdikleri ayn-ı hakikatle sabit olmuş ki: İçinde hadsiz bir ilim ve hikmet ve irade bulunan gayr-ı mütenahi bir kudret-i ezeliyenin cilvesi, her zerre-i havâide hâzır ve nâzırdır ki, hadsiz ayrı ayrı kelimeler herbir zerre-i havaînin küçücük kulağına girip incecik dilinden çıktığı halde karışmıyor, bozulmuyor, şaşırmıyor.
Demek bütün esbab toplansa, tek bir zerrenin bu vazife-i fıtriyesindeki cilve-i kudret-i kudsiyeyi hiçbir cihette yapamadığı ve bu her zerrenin hadsiz ince küçük kulağında ve dilinde gayet harika san’ata hiçbir cihette hiçbir parmak karışmadığı için, ehl-i dalâlet ve ehl-i gaflet “ülfet, âdet, kanunluk, yeknesaklık” perdesiyle saklayıp, âdi bir isim takıp, muvakkat kendilerini aldatıyorlar.
Meselâ, On Dördüncü Sözün Zeylinin hâşiyesinde denildiği gibi, pek çok mu’cizatlı bir usta, bir tırnak kadar bir odun parçasından yüz okka muhtelif taamları, yüz arşın muhtelif kumaşları yapsa, bir adam o odun parçasını gösterip dese, “Bu işler tabiî ve tesadüfî olarak bundan olmuş.” O ustanın harika san’atlarını, hünerlerini hiçe indirse, ne derece bir hamakat ve dalâlette bir hurafet ve hezeyan olduğu gibi; aynen öyle de, çam ve incir ağacı gibi binler harika san’atları tazammun eden bir mu’cize-i kudreti, nohut gibi iki çekirdeği gösterip “Bunlar bundan olmuş” demek; veya küre-i havayı bir konferans meydanı ve zemin yüzünü bir dershane ve bir mekteb-i irfan hükmüne getiren ve hadsiz nimetleri tazammun eden ve hadsiz şükürlerle mukabele etmek lâzımken; ve beşerin saadet-i ebediyesindeki ihsanat-ı İlâhiyenin bir muaccel (HAŞİYE) nümunesi ve hiçbir şüpheyi bırakmayan ve doğrudan doğruya hazine-i rahmetten ihsan edilen bir hediye-i Rahmâniyeye radyo namını takmakla, bu elektrik ve havanın temevvücatı namını vermekle, o yüz bin nimetlere küfran perdesini çekmek, aynen o misal gibi, maddiyunların ve ehl-i dalâletin hadsiz bir divanelikleridir ki, hadsiz bir cinayet olup, hadsiz bir azaba onları müstehak eder.
İşte, kardeşlerim, hakikaten bugün, Siracü’n-Nur’un başındaki Münâcâtı tashih niyetiyle okudum. Kuvve-i hâfızam tam söndüğü için, birden o münâcâtın hakikatlerine karşı, güya seksen yaşında iken yeni dünyaya gelmişim gibi, birden ülfet ve âdetleri bilmiyor gibi, o malûm âdetler perde olamadı. Kemâl-i şevkle tam istifade edip okudum. Pek harika gördüm. Ve anladım ki, gizli düşmanlarımız bir kısım resmî memurları aldatıp, Siracü’n-Nur’un âhirini bahane ederek müsaderesine, yani başındaki Münâcâtın intişar etmemesine çalıştıklarına kanaatim geldi. Rehberdeki Hüve Nüktesi gibi bu Münâcât da, Siracü’n-Nur’a dinsizler tarafından hücumunun bir sebebidir.
Salisen: Size bütün ruh u ızla müjde veriyoruz ki, Nurculardaki tam ihlâs ve hakikî sadakat ve sarsılmaz tesanüd vesilesiyle, başımıza gelen bütün musibetler, hizmet-i imaniyemiz noktasında büyük nimetlere çevrilmiş ve perde altında hatır ve hayale gelmeyen Nurun fütuhatları oluyor.
Meselâ, Isparta’dan buraya, yani İstanbul’a mahkemeye gelmekliğim için yüz banknot, otomobile mecburiyetle verildi. Sizi temin ediyorum ki, yalnız bu meselede ve yalnız Rehbere ait ve yalnız benim şahsıma ait meydana gelen ve gelmeye başlayan netice-i hizmete iki bin banknot verseydim yine ucuz sayacaktım. Umuma ait neticeleri de buna kıyas edilsin.
HAŞİYE Bu kelimede büyük bir hakikat hazinesinin anahtarına işaret var.
Duanıza muhtaç hasta kardeşiniz. (Emirdağ Lahikası, 2., 85. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Âdetullah : Allah’ın Tabiata Koyduğu Kanun Ve Prensipleri
Âdi : Basit, Sıradan, Normal
Aziz : Çok Değerli, İzzetli
Cilve-İ Kudret : Allah’ın Kudretinin Yansıması
Ehl-İ Gaflet : Âhirete, Allah’ın Emir Ve Yasaklarına Karşı Duyarsız Olan Kimseler
Ehl-İ Tabiat : Herşeyin Tabiatın Tesiriyle Meydana Geldiğine İnananlar
Esbab : Sebepler
Hakaik : Gerçek Mahiyetler, Asıl Ve Esaslar
Hakikat : Asıl, Esas, Doğru, Gerçek
Hamd : Övgü Ve Şükür
Hizmet-İ Nuriye : Risale-İ Nur Hizmeti
İsnad : Dayandırma
İstinsah : Yazarak Çoğaltma
Kadîr-İ Mutlak : Her Şeye Gücü Yeten, Sınırsız Güç Ve Kudret Sahibi Allah
Kudsî : Mukaddes, Kutsal
Leyle-İ Berât : Berat Gecesi; Hicrî Ayların Sekizincisi Olan Şaban Ayının On Beşinci Gecesi
Leyle-İ Mirac : Mirac Gecesi; Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Allah’ın Huzuruna Yükselişi Ve Bütün Kâinat Âlemlerini Gezdiği Gece
Leyle-İ Regaib : Regaib Gecesi; Receb Ayının İlk Cuma Gecesi
Mânevî : Maddî Olmayan, Mânâ İle İlgili Olan
Mârifet : Allah’ı Tanıma, Bilme
Merhamet : Şefkat, Acıma, İyilik Etme
Mu’cizât-I Kudret-İ İlâhiyeyi : Allah’ın Kudret Mu’cizeleri
Musibet : Belâ, Büyük Sıkıntı
Muvaffakiyet : Başarılı Olma
Münâcât : Allah’a Yakarış, Dua; Üçüncü Şuâ
Nimet : İyilik, İhsan
Nisyan-I Mutlak : Sınırsız Unutkanlık, Her Şeyi Unutmak
Ömr-Ü Bâki : Kalıcı Hayat, Ömür
Rahmet-İ İlâhiye : Allah’ın Herşeyi Kuşatan Sonsuz Rahmeti
Ruh U Can : Ruh Ve Can; Bütün İçtenlikle
Sahife-İ Hava : Hava Sayfası
Saniyen : İkinci Olarak
Seddetmek : Tıkamak, Engel Olmak
Sıddık : Çok Doğru Ve Bağlı
Şuhur-U Selâse : Üç Aylar; Mübarek Recep, Şaban Ve Ramazan Ayları
Tesemmüm : Zehirlenme
Ülfet : Alışkanlık, Yakınlık
Yeknesaklık : Tekdüzelik, Monotonluk
Zerre : Atom, Maddenin En Küçük Parçası
Acip : Acayip, Şaşırtıcı
Âdi : Basit, Değersiz
Ayn-I Hakikat : Gerçeğin Ta Kendisi
Beşer : İnsan
Cilve : Görüntü, Yansıma
Cilve-İ Kudret-İ Kudsiye : Allah’ın Sonsuz Ve Noksansız Kudretinin Tecellisi, Yansıması
Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
Ehl-İ Dalâlet : Doğru Ve Hak Yoldan Sapan Kimseler
Ehl-İ Gaflet : Âhirete, Allah’ın Emir Ve Yasaklarına Karşı Duyarsız Olan Kimseler
Esbab : Sebepler
Gayr-I Mütenahi : Sonsuz
Hadsiz : Sayısız, Sınırsız
Hamakat : Ahmaklık
Hâşiye : Dipnot, Açıklayıcı Not
Hezeyan : Boş Söz, Saçmalama
Hikmet : Allah’ın Her Şeyi Bir Gayeye Yönelik Olarak, Anlamlı Ve Tam Yerli Yerinde Yaratma Sıfatı
Hurafet : Delile Dayanmayan Saçma İnanış
İhsanat-I İlâhiye : Allah’ın İhsanları, İkramları, Bağışları
İstinsah : Yazarak Çoğaltma
Kalem-İ Kudret : Allah’ın Kudret Kalemi
Kelime-İ Tayyibe : Güzel Ve Hoş Söz; Allah Ve Resûlünün Sözü
Kudret : Allah’ın Güç Ve İktidarı
Kudret-İ Ezeliye : Varlığının Başlangıcı Olmayan Ve Ezelden Beri Var Olan Allah’ın Kudreti
Küre-İ Hava : Hava Küresi, Atmosfer
Makbul : Kabul Gören, Geçerli
Mânevî : Maddî Olmayan, Mânâ İle İlgili Olan
Mekteb-İ İrfan : İlim Ve İrfan Okulu, İrfan Yuvası
Mu’cizatlı : Mu’cizeli, Başkalarını Yapmaktan Âciz Bırakır Tarzda Olağanüstü Olan
Mu’cize-İ Kudret : Allah’ın Kudret Mu’cizesi
Muaccel : Peşin, Âcil
Muhtelif : Çeşit Çeşit
Mukabele Etmek : Karşılık Vermek
Muvakkat : Geçici
Nazarında : Gözünde, Bakışında
Nâzır : Allah’ın Emrine Bakan, Bekleyen
Nimet : İyilik, İhsan
Nümune : Örnek
Okka : 1283 Gramlık Ağırlık Ölçüsü Birimi
Remiz : Gizli Ve İnce İşaret
Saadet-İ Ebediye : Sonsuz Mutluluk
Taam : Gıda, Yiyecek
Tazammun : İçerme, İçine Alma
Tesadüfî : Rastgele, Tesadüfen
Ülfet : Alışkanlık, Yakınlık
Vazife-İ Fıtriye : Yaratılıştan Gelen Görev
Yeknesaklık : Tekdüzelik, Monotonluk
Zaman-I Âdem : Âdem Peygamberin (A.S.) Zamanı
Zemin : Yer, Dünya
Zerre : Hücre, Atom, Maddenin En Ufak Parçası
Zerre-İ Havâi : Hava Molekülü
Zeyil : İlâve, Ek
Âhir : Son
Azab : Acı, Sıkıntı
Banknot : Karşılığı Altın Olarak Bankada Bulunan Kâğıt Para
Divanelik : Delilik
Ehl-İ Dalâlet : Doğru Ve Hak Yoldan Sapan Kimseler
Fütuhat : Fetihler, Zaferler
Güya : Sanki
Hadsiz : Sayısız, Sınırsız
Hakikat : Asıl, Esas, Doğru, Gerçek
Hakikî : Asıl, Gerçek
Hazine-İ Rahmet : Allah’ın Rahmet Hazinesi
Hediye-İ Rahmâniye : Sonsuz Rahmet Sahibi Allah’ın Hediyesi
Hizmet-İ İmaniye : İman Hizmeti
Hüve Nüktesi : Risale-İ Nur’da On Üçüncü Sözde Yer Alan Bir Bölüm
İhlâs : İbadet Ve Davranışlarda Sadece Allah Rızasını Gözetme; Samimiyet
İhsan : Bağış, İkram
İntişar : Yayılma
İstifade : Faydalanma
Kanaat : Bir Şey Hakkında Görüş Bildirecek Seviye; Kanı, İnanç
Kemâl-İ Şevk : Tam Bir İstek Ve Arzu
Kıyas Edilme : Karşılaştırılma
Kuvve-İ Hâfıza : Hafıza Duyusu, Bellek
Küfran : İyilik Bilmeme, Nankörlük
Maddiyun : Materyalistler, Her Şeyi Madde İle Açıklamaya Çalışanlar
Malûm : Bilinen
Misal : Benzer, Örnek
Musibet : Belâ, Büyük Sıkıntı
Münâcât : Risale-İ Nur’da Yer Alan Üçüncü Şua İsimli Eser
Müsadere : El Koyma
Müstehak : Hak Eden, Lâyık
Netice-İ Hizmet : Hizmetin Sonucu
Nimet : İyilik, İhsan
Rehber : Gençlik Rehberi Adlı Eser
Ruh U Can : Ruh Ve Can; Bütün İçtenlik
Sadakat : Bağlılık, Sebat
Salisen : Üçüncü Olarak
Tashih : Düzeltme
Temevvücat : Dalgalanmalar, Titreşimler
Tesanüd : Dayanışma
Ülfet : Alışkanlık, Yakınlık24 Aralık 2010: 10:57 #783153Anonim
Risale-i Nur’un mücadele ettiği felsefe…
24 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Aziz sıddık kardeşlerim,
Madem Risale-i Nur, makine ile taammüm etmeye başlamış ve madem felsefe ve hikmet-i cedideyi okuyan mektepliler ve muallimler çoklukla Risale-i Nur’a yapışıyorlar; elbette bir hakikat beyan etmek lâzım geliyor. Şöyle ki:
Risale-i Nur’un şiddetli tokat vurduğu ve hücum ettiği felsefe ise mutlak değildir. Belki muzır kısmınadır.
Çünkü felsefenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye ve ahlâk ve kemâlât-ı insaniyeye ve san’atın terakkiyatına hizmet eden felsefe ve hikmet kısmı ise, Kur’ân ile barışıktır.
Belki Kur’ân’ın hikmetine hâdimdir, muaraza edemez. Bu kısma Risale-i Nur ilişmiyor.
İkinci kısım felsefe, dalâlete ve ilhada ve tabiat bataklığına düşürmeye vesile olduğu gibi, sefahet ve lehviyat ile gaflet ve dalâleti netice verdiğinden ve sihir gibi harikalarıyla Kur’ân’ın mucizekâr hakikatleriyle muaraza ettiği için, Risale-i Nur ekser eczalarında mizanlarla ve kuvvetli ve burhanlı muvazenelerle, felsefenin yoldan çıkmış bu kısmına ilişiyor, tokatlıyor; müstakim, menfaattar felsefeye ilişmiyor.
Onun için mektepliler Risale-i Nur’a itirazsız, çekinmeyerek giriyorlar ve girmelidirler.
Fakat gizli münafıklar, nasıl ki bir kısım hocaları bütün bütün mânâsız ve haksız bir tarzda ehl-i medresenin ve hocaların hakikî malı olan Risale-i Nur aleyhinde istimal ettikleri gibi, bazı felsefecilerin enaniyet-i ilmiyelerini tahrik edip, Nurlar aleyhinde istimal etmek ihtimâline binaen, bu hakikati Asâ-yı Mûsâ ve Zülfikar mecmualarının başında yazılsa münasip olur. (Asayı Musa)
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Aziz : İzzetli
Beyan Etmek : Açıklamak, Anlatmak
Binaen : Dayanarak
Burhan : Güçlü Ve Sarsılmaz Delil
Dalâlet : Yoldan Sapkınlık, İnançsızlık
Ecza : Kısımlar, Bölümler
Ehl-İ Medrese : Medresede İlim Tahsil Edenler
Ekser : Çoğunluk
Enâniyet-İ İlmiye : İlimden, İlim Sahibi Olmaktan Gelen Benlik Ve Enaniyet
Gaflet : Allah’ın Emir Ve Yasaklarına Duyarsız Davranma Hâli
Hâdim : Hizmetçi
Hakikî : Asıl, Gerçek
Hayat-I İçtimaiye-İ Beşeriye : İnsanın Sosyal Hayatı
Hikmet : Eşyanın Hallerinden, İç Ve Dış Özelliklerinden Bahseden İlim; Fayda, Gaye
Hikmet-İ Cedide : Yeni Felsefe
İlhad : Dinsizlik, İnkâr
İstimal Etmek : Kullanmak
Kemâlât-I İnsaniye : İnsana Ait Mükemmellikler
Lehviyat : Haram Eğlenceler, Oyunlar
Mecmua : Kitap
Menfaattar : Faydalı, Yararlı
Mizan : Ölçü, Denge
Mu’cizekâr : Mu’cizeli
Muallim : Öğretmen
Muaraza Etmek : Karşı Koymak
Mutlak : Kayıtsız, Sınırsız
Muvazene : Dengeye Getirmek
Muzır : Zararlı
Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
Müstakim : Dosdoğru Olan
Said Nursî :
Sefahet : Yasak Zevk Ve Eğlencelere Düşkünlük; Beyinsizce Davranış
Sıddık : Çok Doğru, Çok Bağlı
Taammüm Etme : Yayılma, Genelleşme
Tahrik Etmek : Harekete Geçirmek
Terakkiyat : İlerlemeler, Yükselmeler
Zülfikar : Bediüzzaman’ın Kur’ân Ve Peygamber Efendimizin Mu’cizeleri İle İlgili Olan Bir Eseri24 Aralık 2010: 11:27 #783157Anonim
اِنَّ اْلاَبْرَارَ لَفِى نَعِيمٍ – وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَفِى جَحِيمٍ
1İ’lem eyyühe’l-aziz! Herbir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun uzunluğu, kısalığı birdir. Amma birisinde ehl-i şuhud ve ehl-i vukufun şehadet ve tasdikleriyle, onda dokuz menfaat ihtimali var. İkinci yolda mesele mâkûsedir, onda dokuz zarar ihtimali vardır. İkinci yol ile gidenin ne silâhı var, ne zahiresi. Tabiî, yolda pek çok korkulara mâruz kalacağı gibi, ihtiyaçlarını def için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin hem silâhı, hem erzakı beraberdir. Pek serbestâne gider. Birinci yol Kur’ân yoludur, ikinci yol ise dalâlet yoludur.
Evet, ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhare merkez-i hükûmete ulaştığında, onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalâlet zulümatı içinde yürüyenler esnâ-yı seferde korkudan, açlıktan herşeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda, onda dokuzu ya idam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı birşeyi, dünyevî, ednâ bir hiffet için tercih etmez.
24 Aralık 2010: 11:30 #783158Anonim
Ehl-i şuhud dediğimizden maksat, evliyaullahtır. Zira velâyet sâhibi, avâmın itikad ettiği şeyleri göz ile müşahede ediyor. Kur’ân yoluyla gidenlerin silâh ve zahireleri ise, Kadîr-i Mutlaka, Ganiyy-i Kerîme olan tevekkül onları temin eder. Zira, tevekkül, istinad ve istimdad noktalarını tazammun ediyor. Bu noktalar da kelime-i tevhidi istilzam ediyor. Kelime-i tevhid de namazı iktiza ediyor. Namaz dahi ubudiyetin esas bir rüknüdür. Ubudiyeti emreden tekliftir. Mükellefiyetini ifa edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet-i askeriye gibi yemekleri, libasları ve sair hayat lâzimeleri hazine-i Rahmân’dan verilir. Mükellefiyet-i askeriye iki buçuk senedir. Amma mükellefiyet-i ubudiyet, müddet-i ömürdür.
• • •
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا اِلاَّ لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
1İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenâb-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki, dünyada paşa, âhirette gedâ olmasın! İ’lem eyyühe’l-aziz! Gafil olan insan, kendi vazifesini terk eder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet, insan, gafletten dolayı, iktidarı dahilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zayıf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatini kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dahil olur.
Evet, insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi tâlim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh, erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle-meselâ-iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla, insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebâir, takvâsıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine, gerek evlât ve taallûkatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet, madem hayatı veren Odur. O hayatı koruyacak levazımatı da O verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttiği gibi, Cenâb-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atâlet, betâlet azabından kurtulsun.
Ey insan! Rahm-ı mâderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana: Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!
1
İ’lem eyyühe’l-aziz! “Bazı dualar icabete iktiran etmez” diye iddiada bulunma. Çünkü dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksatlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ, şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.
Ve keza, zâlimlerin tasallutu ve belâların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksatlar hasıl olursa, zaten nurun alâ nur. Ve illâ, “İcabet duaya iktiran etmedi” diyemezsin. Ancak, “Henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır” diyebilirsin. Çünkü o maksatlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenâb-ı Hakkın duaların icabetine vaad etmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya herhalde cevap verilir. Cevapsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mucîbin hikmetine tâbidir. Meselâ, doktoru çağırdığın zaman, herhalde “Ne istersin?” diye cevap verir. Fakat “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mizacına mülâyim olmadığından vermez.
Adem-i kabul esbabından biri de, duayı ibadet kastıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden, aksülâmel olur. O dua ibadetinde ihlâs kırılır, makbul olmaz.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnkılâplar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılâbat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin, isimleri mütenevvi olur. Meselâ, uyku, âlem-i yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismaniyle âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılâp bir değildir. Pek çok ve büyük inkılâplar olacağından, köprüsü de pek garip, acip olması lâzım gelir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın ba’delmevt, Hâlık-ı Rahmân ve Rahime rücûu hakkında ilânat yapan şu;
2وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ1اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ4وَاِلَيْهِ الْمَاٰبُ3وَاِلَيْهِ الْمَصِيرُ
gibi âyetlerde büyük bir beşâret ve tesellî olduğu gibi, ehl-i isyana da büyük tehditleri imâ vardır.
Evet, bu âyetlerin sarahatine göre, ölüm, zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp ancak Sultan-ı Ezel ve Ebedin huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşaretin işaretiyle, kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet, küfrün tazammun ettiği cehennem-i mâneviyeye bak:5اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْدِى بِى hadîs-i kudsîsi sırrınca, Cenâb-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalb eder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenâb-ı Hakkın likasından sonra, rızasından sonra, rüyetinden sonra mü’minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak. Hattâ Cehennem-i cismanî, ârif olan mü’min için, âsiye kâfirin cehennem-i mânevîsine nisbeten cennet gibidir.
Arkadaş! Âlem-i bekaya delâlet eden berâhinden maadâ, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmin! Âmin!” söyleyen enbiya, evliya, sıddikîn imamları, Mahbub-u Ezelînin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük burhan ve kâfi bir vesiledir. Çünkü, kâinatı serâpâ istilâ eden şu hüsünler, güzellikler, cemâller, kemâller, o Habibin tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek birşeye müsaade eder mi? Cenâb-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberrâ değil midir? Elbette münezzehtir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Cenâb-ı Hakkın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kastıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh, ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:
Herbir nimetin iki veçhi vardır. Bir veçhi insana aittir ki, insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebep olur. Mucib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikîyi unutur. En nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür.İkinci veçhi ise, in’am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in’âmını ifşa, esmâsına şehadet eder. Binaenaleyh, tevazu, ancak birinci vecihte tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle mânevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa, kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet, şöylece bir içtimâları var:
Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama, başka bir adam “Ne kadar güzel oldun” dediğine karşı, “Güzellik paltonundur” dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem etmiş olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tembel olan adam çalışkanı sever. Zayıf olan, kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun.
Dünya da umur-u dîniyeye ve a’mâl-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran, ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlâsı kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlâs ile iptal eder. Çünkü, sevap itâsında ve ücret aldığında, nâsı, Rabb-i Nâsa şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.
İ’lem eyyühe’l-aziz! Keramet ile istidraç mânen birbirine mübayindir. Zira keramet, mu’cize gibi, Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakîb olduğunu da bilir. Tevekkül ve yakîni de fazlalaşır. Lâkin, bazan Allah’ın izniyle kerametlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.
Hülâsa: Allah’ı itham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki, nankör âsiler defterine kaydolmayasın.24 Aralık 2010: 11:31 #783159Anonim
İstidraç ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garip fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat, bu istidraç sahibi, nefsine istinad ve iktidarına isnad etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki, 1 اِنَّمَاۤ اُوتِيتُهُ عَلٰى عِلْمٍ okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye-i nefis ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidraç ile ehl-i keramet arasında tabaka-i ûlâda fark yoktur. Tam mânâsıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da, o eşyayı fenâ fillâh olan havaslarıyla görürler. Bunun istidraçtan farkı pek zahirdir. Zira, zahire çıkan bâtınlarının nurâniyeti, mürâîlerin zulümatıyla iltibas olmaz.
• • •
وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
2İ’lem eyyühe’l-aziz! Tesbihat, ibâdât, gayr-ı mahdud envâlarıyla herşeyde vardır. Fakat, herşeyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip şuur edinmesi lâzım değildir. Çünkü, husul huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibadet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malûm bir ibadet olduğunu bilirlerse kâfidir. Zaten Mâbud-u Mutlakın ilmi kâfidir. İnsandan maadâ mahlûkatta teklif olmadığından, onlara niyet lâzım değildir. Ve keza, amellerinin sıfâtını bilmek de lâzım değildir.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsan-ı mü’minin kıymeti, ihtiva ettiği san’at-ı âliye ile Esmâ-i Hüsnâdan in’ikâs eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezâlik, bu âlem de, eğer Kur’ân’ın tarif ettiği gibi mânâ-yı harfiyle, yani Cenâb-ı Hakkın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymettar olur. Eğer felsefenin dediği gibi mânâ-yı ismiyle, yani hiçbir fâil, Hâlık ile bağlı olmayıp müstakil-i bizzat nazarıyla bakılırsa, kıymeti câmide, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur’ân’dan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebârüz eder:
1وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا Bu hükm-ü Kur’ânî, Esmâ-i Hüsnânın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:
Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size musahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hararetiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup, misafirhanesinde sakin misafirlerini ziyalandırıyor.
Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. Arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır; câzibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.
İ’lem eyyühe’l-aziz! İnsanın Cenâb-ı Haktan hiçbir hakkı talep etmeye hakkı yoktur. Bilâkis, daima Ona şükretmeye medyundur. Çünkü, mülk Onundur, insan Onun memlûküdür.
27 Aralık 2010: 15:36 #783286Anonim
Dünyaya ilan ediyorum ki…
27 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Bu istida, üç makamata gönderilmiştir.
Oradaki kardeşlerime bir me’haz olmak için gönderildi
Yirmi seneden beri sabredip sükût eden bir mazlumun şekvâsını dinlemenizi istiyorum.
Hürriyetin en geniş suretini veren cumhuriyet hükûmetinde herbir hürriyetten men edilmekle beraber, düşmanlarım, benim aleyhime her cihetle serbest olarak beni eziyorlar. Hürriyet-i vicdan ve hürriyet-i fikr-i ilmiyeyi temin eden cumhuriyet hükûmeti, ya beni tam himaye edip, garazkâr, evhamlı düşmanlarımı sustursun veyahut bana, düşmanlarım gibi hürriyet-i kalem verip, müdafaatıma yasak demesin. Çünkü, resmen, perde altında her muhabereden men’im için postahanelere gizli emir verilmiş. Su ve ekmeğimi getiren birtek çocuktan başka kimseyle beni görüştürmemek için tenbihat verildiği bir zamanda, eskiden beri benim muarızlarım fırsat bulup, tam Mahkeme-i Temyizin beraatimizi tasdik ederek, mahkemedeki ehl-i vukufun tahsin ettikleri kitaplarımı almayı beklerken, o düşmanlarım, hiç münasebetim olmayan bir-iki mahrem risalelerimi verdirip, sonra meslekçe benim aleyhimde bir-iki ehl-i vukufun eline geçirip, aleyhimde fena bir rapor hazırladıklarını işittim. Daha sabır ve tahammülüm kalmadı. Ben hükûmet-i cumhuriyenin bütün erkânlarına, belki dünyaya ilân ediyorum ki:
Kur’ân-ı Hakîmin sırr-ı hakikatiyle ve i’câzının tılsımıyla, benim ve Risale-i Nur’un programımız ve mesleğimiz ve bilfiil semeresini gördüğümüz ve çalıştığımız ve gaye-i hareketimiz ve hedefimiz, ölümün idam-ı ebedîsinden iman-ı tahkikî ile biçareleri kurtarmak ve bu mübarek milleti de her nevi anarşilikten muhafaza etmektir.
İşte Risale-i Nur, üç ehl-i vukuf heyetinin ve üç mahkemenin incelemesinden geçtiği halde, bu iki vazife-i kudsiyeden başka, kasdî olarak dünyaya, idareye, âsâyişe dokunacak ciheti olmadığına, yirmi senelik hayatım ve yüz otuz Risale-i Nur, meydanda, cerh edilmez bir hüccettir. Evet, mahkemece dâvâ ettiğim ve benimle münasebettar bütün dostlarımın tasdiki altında, yirmi seneden beri hiç bir gazeteyi okumayan, dinlenmeyen ve bu kadar muhtaç olduğu halde istirahati için hiç müracaat etmeyen ve on seneden beri hükümetin erkânlarını—birkaçı müstesna olarak—bilmeyen ve dört seneden beri Dünya Harbinden ve hâdisâtından hiç haber almayan ve merak etmeyen bu biçare mazlum Said, hiç imkânı var mı ki, ehl-i siyasetle uğraşsın ve idareye ilişsin ve âsâyişin ihlâline meyli bulunsun? Eğer zerre miktar bulunsaydı, “Karşımda kimler var, dünyada neler oluyor, bana kim yardım edecek?” diye soruşturacaktı, merak edecekti, karışacaktı, hilelerle büyüklere hulûl edecekti.
En elîm cüz’î bir hâdise şudur ki: “Bir tecrid-i mutlak içinde, her muhabereden kesilmiş vaziyetimden kurtulmak için hapse girmeye bir bahane bulunuz ki beni hapse alsınlar, bu azaptan kurtulayım” diye bazı dostlarıma bir gizli mektup elden göndermiştim. Tâ, benim hayatımın sermayesi ve neticesi ve gayet ziynetli bir surette tezyin edilmiş Risale-i Nur’dan, Denizli’de mahkemede bulunan kitaplarıma yakın olayım ve teslim almaya çalışayım. Maatteessüf, aleyhime olan oradaki ehl-i vukuftan birtek adam beni müdafaa ederken, o dahi mektubumu görüp, hapse girmem için aleyhime hüküm vermeye mecbur olmuş.
Beni hapislere sokan muarızlarımın bir bahaneleri de—o mahkemede ondan beraat kazandığım—“tarikatçılık”tır. Halbuki, Risale-i Nur’da daima dâvâ edip demişim: “Zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarmak zamanıdır. Tarikatsiz Cennete gidenler çoktur, imansız Cennete giden yoktur” diye bütün kuvvetimizle imana çalışmışız. Ben hocayım, şeyh değilim. Dünyada bir hanem yok ki, nerede tekkem olacak? Bu yirmi sene zarfında, bir tek adam yok ki, çıksın desin: “Bana tarikat dersi vermiş.” Ve mahkemeler ve zabıtalar bulmamışlar. Yalnız eskiden yazdığım tarikatlerin hakikatlerini ilmen beyan eden Telvihat Risalesi var ki, bir ders-i hakikattir ve yüksek bir ders-i ilmîdir, tarikat dersi değildir.
Hürriyet-i vicdanı esas tutan hükûmet-i cumhuriyenin, elbette bu milletin milyarlar ecdadının ruhları bağlandığı bir hakikate ve onun yolunda dünyaya meydan okudukları ve iman-ı tahkikîyi galibâne felsefeye karşı ispat eden bir eseri ve hâdimlerini himaye etmek, ehemmiyetli bir vazifesidir. Yoksa, o zaif hâdimin ellerini bağlayıp, binler düşmanlarını ona saldırtmaya, hiçbir vecihle o cumhuriyetin düsturları müsaade etmez. Cumhuriyet beni dinleyecek diye şekvâmı yazdım. Evet, “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:173. derim. (Emirdağ Lahikası, 1. Cilt, 12. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
İstida : Resmî Bir Makama Yazılan Dilekçe
Makamat : Makamlar
Me’haz : Kaynak
Sükût : Sessiz Kalma, Susma
Mazlum : Zulme Uğramış
Şekvâ : Şikâyet
Suret : Biçim, Görünüş
Men : Yasaklama
Cihet : Yön
Hürriyet-İ Vicdan : Vicdan Hürriyeti; Kişinin, Başkasına Zarar Vermemek Şartıyla, İnancını Özgürce Yaşayabilmesi
Hürriyet-İ Fikr-İ İlmiye : Fikir Özgürlüğünü Anlatan İlim
Temin Eden : Sağlayan
Himaye Etme : Koruma
Garazkâr : Kötü Niyet Sahibi, Art Niyetli
Evham : Kuruntular, Şüpheler
Hürriyet-İ Kalem : Yazı Yazma Hürriyeti
Müdafaat : Savunmalar
Muhabere : Haberleşme
Tenbihat : Tembihler, İkazlar
Muarız : Karşı Gelen, Muhalif
Mahkeme-İ Temyiz : Yargıtay Mahkemesi; Yanlışı Doğrudan Ayıran Mahkeme
Beraat : Temize Çıkma, Suçsuz Olduğunun Anlaşılması
Tasdik Etme : Onaylama
Ehl-İ Vukuf : Bilirkişi Heyeti
Tahsin Etme : Beğenme, Güzelliğini İlân Etme
Münasebet : Bağlantı, İlgi
Mahrem : Gizli Olan, Herkese Söylenmeyen
Tahammül : Dayanma, Katlanma
Hükûmet-İ Cumhuriye : Cumhuriyet Hükûmeti
Erkân : Reisler, İleri Gelenler
Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
Sırr-I Hakikat : Gerçeğin Sırrı, İç Yüzü
İ’câz : Mu’cize Oluş, Bir Benzerini Yapmakta Başkalarını Aciz Bırakma
Tılsım : Sır, Gizli Gerçek
Bilfiil : Fiilen, Gerçekte
Semere : Meyve, Netice
Gaye-İ Hareket : Yapılan Hareketin Gaye Ve Maksadı
İdam-I Ebedî : Sonsuz Yok Oluş
İman-I Tahkikî : Sağlam, Sarsılmaz Bir İman
Biçare : Çaresiz
Mübarek : Bereketli, Değerli
Nevi : Çeşit
Muhafaza Etmek : Korumak
Ehl-İ Vukuf : Bilirkişi
Heyet : Topluluk
Vazife-İ Kudsiye : Kutsal Vazife
Kasdî : Bilerek, İsteyerek
Âsâyiş : Bir Yerin Düzen Ve Güvenlik İçinde Bulunması Durumu, Güvenlik
Cihet : Yön
Cerh Edilme : Çürütülme
Hüccet : Güçlü Delil
Münasebettar : Alâkalı, İlgili
Tasdik : Doğrulama, Onay
Müracaat : Başvurma
Erkân : Reisler, İleri Gelenler
Müstesna : Dışında
Hâdisât : Hâdiseler, Olaylar
Biçare : Çaresiz
Mazlum : Zulme Uğramış
Ehl-İ Siyaset : Siyasetle Uğraşanlar, Politikacılar, İdareciler
İhlâl Etmek : Bozmak, Karıştırmak
Meyil : Arzu, İstek; Yönelme
Zerre Miktar : Çok Az Miktar
Hulûl Etme : Girme, Sızma
Elîm : Acı Ve Sıkıntı Veren
Cüz’î : Küçük, Ferdî
Hâdise : Olay
Tecrid-İ Mutlak : Tam Bir Yalnızlık
Muhabere : Haberleşme
Ziynet : Süs
Suret : Şekil, Biçim
Tezyin Etme : Süsleme
Maatteessüf : Ne Yazık Ki
Muarız : Karşı Gelen, Muhalif
Beraat : Temize Çıkma, Suçsuz Olduğunun Anlaşılması
Tarikatçılık : Tarikat Dersi Verme
Dâvâ : İddia
Tarikat : İlâhî Hakikatlere Ulaşmak İçin, Şeyhin Gözetiminde Takip Edilen Yol
Şeyh : Tarikat Dersi Veren Mânevî Lider, Mürşid
Hane : Ev
Tekke : Tarikatte Olanların Barındıkları, İbadet Ettikleri Yer
Zabıta : Polis
Hakikat : Asıl, Gerçek, Doğru
Beyan : Açıklama, Anlatım
Telvihat Risalesi : Yirmi Dokuzuncu Mektup Dokuzuncu Kısım
Ders-İ Hakikat : Hakikat Dersi
Ders-İ İlmî : İlmî Ders28 Aralık 2010: 14:30 #783346Anonim
Hem Nur hem siyaset topuzu olmaz
28 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
MERAKLI SUAL
Bu iki ay zarfında heyecanlı bir vaziyet-i siyasiye karşısında bana, hem alâkadar olduğum çok kardeşlerime kavî bir ihtimalle ferec verecek bir teşebbüs etmek lâzımken, o vaziyete hiç ehemmiyet vermeyerek, bilâkis, beni tazyik eden ehl-i dünyanın lehinde olarak bir fikirde bulundum.
Bazı zatlar hayret içinde hayrette kaldılar. Dediler ki: “Sana işkence eden bu mübtedi’ ve kısmen münafık baştaki insanların takip ettikleri siyaseti nasıl görüyorsun ki ilişmiyorsun?” Verdiğim cevabın muhtasarı şudur ki:
Bu zamanda ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalâletle kalblerin bozulması ve imanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi nurdur, nur göstermektir ki, kalbler ıslah olsun, imanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır. Demek, topuz böyle bir zamanda kalbi ıslah etmez. O vakit küfür kalbe girer, saklanır, nifaka inkılâp eder. Hem nur, hem topuz-ikisini, bu zamanda benim gibi bir âciz yapamaz. Onun için, bütün kuvvetimle nura sarılmaya mecbur olduğumdan, siyaset topuzu ne şekilde olursa olsun bakmamak lâzım geliyor.
Amma maddî cihadın muktezası ise, o vazife şimdilik bizde değildir. Evet,
ehline göre kâfirin veya mürtedin tecavüzatına sed çekmek için topuz lâzımdır. Fakat iki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa, ancak nura kâfi gelir. Topuzu tutacak elimiz yok. (Lemalar 16. Lema sh.184)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
Âciz : Güçsüz, Elinden Bir Şey Gelmeyen
Âsâyiş : Düzen
Bid’a : Dinde Olmayıp Sonradan Dine Zarar Verecek Şekilde Ortaya Çıkan Şey
Çare-İ Yegâne : Tek Çare
Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
Def’ : Ortadan Kaldırma, Yok Etme
Ecnebî : Yabancı
Ehl-İ Dünya : Dünyaya Dalıp, Âhireti Düşünmeyenler
Ehl-İ İslâm : Müslümanlar
Fena : Kötü, Çirkin
Ferec : Tasa Ve Sıkıntıdan Kurtulma, Ferahlık
Fütuhat : Fetihler, Zaferler
Galebe Çalmak : Üstün Gelmek
Hakikî : Asıl, Gerçek
Hamiyet-İ İslâmiye : İslâmiyetin Temel Değerlerini Koruma Duygusu Ve Gayreti
Islah Olmak : Düzelme, İyileşme
İhyâ : Canlandırma, Kuvvetlendirme
İman : İnanç
İngiliz :
İnkılâp : Dönüşme
İtalya :
Kâfi Gelmek : Yeterli Olmak
Kâfir : Allah’ı Veya Allah’ın Bildirdiği Kesin Olan Bir Şeyi İnkâr Eden Kimse
Kuvve-İ Mâneviye : Mânevî Güç, Moral
Küfür : İnkâr
Lehinde : Tarafında
Maddî Cihad : Din Uğrunda Mal Ve Canla Mücadele
Medar : Dayanak Noktası
Menba : Kaynak
Muhtasar : Kısa, Özet
Mukteza : Bir Şeyin Gereği
Mübtedi’ : Bid’at Ortaya Atanlar, Bid’alara Taraftar Olanlar
Mühim : Önemli
Münafık : İki Yüzlü, İnanmadığı Halde İnanmış Görünen
Mürted : Dinden Dönen
Nifak : Münafıklık, İkiyüzlülük
Nokta-İ İstinad : Dayanak Noktası
Sed Çekmek : Engel Olunmak
Suret : Biçim, Şekil
Sürur : Mutluluk
Şeâir-İ İslâmiye : İslâmiyete Sembol Olmuş İş Ve İbâdetler
Tarafgirlik : Taraftarlık
Tecavüzat : Tecavüzler, Saldırılar
Tehyiç Etmek : Harekete Geçirmek31 Aralık 2010: 19:19 #783493Anonim
1 saatte yazı kışa çevirmek kimin elinde?
31 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Ey Fa’âlün limâ Yürid,
Cevv-i fezadaki faaliyetinle her vakit bir nümune-i haşir ve kıyamet göstermek, bir saatte yazı kışa ve kışı yaza döndürmek, bir âlem getirmek, bir âlem gayba göndermek misilli şuûnatta bulunan kudretin, dünyayı âhirete çevirecek ve âhirette şuûnat-ı sermediyeyi gösterecek işaretini veriyor.
Ey Kadîr-i Zülcelâl,
Cevv-i fezadaki hava, bulut ve yağmur, berk ve ra’d Senin mülkünde, Senin emrin ve havlinle, Senin kuvvet ve kudretinle musahhar ve vazifedardırlar. Mahiyetçe birbirinden uzak olan bu feza mahlûkatı, gayet sür’atli ve âni emirlere ve çabuk ve acele kumandalara itaat ettiren Âmir ve Hâkimlerini takdis ederek rahmetini medh ü senâ ederler.
Ey arz ve semâvâtın Hâlık-ı Zülcelâli,
Senin Kur’ân-ı Hakîminin talimiyle ve Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın dersiyle iman ettim ve bildim ki:
Nasıl semâvât yıldızlarıyla ve cevv-i feza müştemilâtıyla Senin vücub-u vücuduna ve Senin birliğine ve vahdetine şehadet ediyorlar. Öyle de, arz, bütün mahlûkatıyla ve ahvâliyle Senin mevcudiyetine ve vahdetine, mevcudatı adedince şehadetler ve işaretler ederler.
Evet, zeminde hiçbir tahavvül ve ağaç ve hayvanlarında her senede urbasını değiştirmek gibi hiçbir tebeddül—cüz’î olsun, küllî olsun—yoktur ki, intizamıyla Senin vücuduna ve vahdetine işaret etmesin.
Hem hiç bir hayvan yoktur ki, zaafiyet ve ihtiyacının derecesine göre verilen rahîmâne rızkıyla ve yaşamasına lüzumlu bulunan cihazatın hakîmâne verilmesiyle, Senin varlığına ve birliğine şehadeti olmasın.
Hem her baharda gözümüz önünde icad edilen nebatat ve hayvanâttan hiçbir tanesi yoktur ki, san’at-ı acîbesiyle ve lâtif ziynetiyle ve tam temeyyüzüyle ve intizamıyla ve mevzuniyetiyle Seni bildirmesin.
Ve zemin yüzünü dolduran ve nebatat ve hayvanat denilen kudretinin hârikaları ve mucizeleri, mahdut ve maddeleri bir ve müteşabih olan yumurta ve yumurtacıklardan ve katrelerden ve habbe ve habbeciklerden ve çekirdeklerden yanlışsız, mükemmel, süslü, alâmet-i fârikalı olarak yaratılışları, Sâni-i Hakîmlerinin vücuduna ve vahdetine ve hikmetine ve hadsiz kudretine öyle bir şehadettir ki, ziyanın güneşe şehadetinden daha kuvvetli ve parlaktır.
Hem, hava, su, nur, ateş toprak gibi hiçbir unsur yoktur ki, şuursuzluklarıyla beraber şuurkârâne, mükemmel vazifeleri görmesiyle; basit ve istilâ edici, intizamsız, her yere dağılmakla beraber, gayet muntazam ve mütenevvi meyveleri ve mahsulleri hazine-i gaybdan getirmesiyle, Senin birliğine ve varlığına şehadeti bulunmasın. (Lemalar, Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Ahvâl : Haller, Vaziyetler
Alâmet-İ Farika : Ayırt Edici İşaret
Aleyhissalatü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
Alîmâne : Herşeyi Çok İyi Bilerek
Âmir : Emreden
Arz : Dünya
Berk : Şimşek
Cevv : Hava, Gök Boşluğu
Cevv-İ Feza : Uzay Boşluğu
Cihâzât : Donanım, Cihazlar
Cüz’î : Az, Küçük
Delâlet Etmek : Delil Olmak, İşaret Etmek
Ehadiyet : Allah’ın Birliğinin Ve İsimlerinin Herbir Varlıkta Ayrı Ayrı Tecellî Etmesi
Fa’âl-İ Hallâk : Herşeyi Yaratan, Dilediğini Dilediği Yapan Allah
Fa’âlün Limâ Yürid : Dilediğini Mükemmel Şekilde Yapan
Faide : Fayda
Fâtır-I Kàdir : Herşeye Gücü Yeten Yaratıcı; Allah (C.C.)
Fettâh-I Alâm : Herşeyi En İnce Ayrıntılarına Varıncaya Kadar Bilen Ver Her Şeye Ayrı Ayrı Sûretler Veren; Allah
Feza : Uzay
Gayb : Bilinmeyen Ve Görünmeyen Âlem
Habbe : Tane, Tohum
Hadsiz : Sınırsız
Hâkim : Herşeye Hükmeden, Herşeyi Hükmü Altında Tutan, Herşeye Galip Olan Allah
Hâkimiyet : Egemenlik, Hükümranlık
Hâlık : Her Şeyi Yaratan Allah
Hâlık-I Zülcelâl : Sonsuz Ve Haşmet Ve Şeref Sahibi Yaratıcı, Allah
Hannân-I Mennân : Rahmetlerin En Hoş Cilvesini Kullarına Bağışlayan Ve Sonsuz Minnete Lâyık Olduğunu Gösterecek Şekilde Kullarını Nimetlendiren Allah
Havl : Güç, İktidar
Hayvanât : Hayvanlar
Hazine-İ Gayb : Gayb Hazinesi
Hikmet : Fayda, Gaye
İcad Etmek : Yaratmak, Var Etmek
İhata Etmek : Kuşatmak, Kapsamak
İntizam : Düzen, Tertip
İntizamsız : Düzensiz
İstihdam : Çalıştırma, Kullanma
İstilâ Edici : Kuşatıcı
İstimâl : Kullanma
Kadîr-İ Zülcelâl : Kudreti Herşeyi Kuşatan Ve Sonsuz Haşmet Ve Yücelik Sahibi Olan Allah
Katre : Damla
Kudret : Allah’ın Güç, Kuvvet Ve İktidarı
Kur’ân-I Hakîm : Her Âyet Ve Sûresinde Sayısız Hikmet Ve Faydalar Bulunan Kur’ân
Küllî : Kapsamlılık; Tür
Lâtif : İnce, Güzel, Hoş
Mahdut : Sınırlanmış
Mahiyet : Nitelik, Özellik, Esas
Mahlukât : Yaratılmışlar
Medh Ü Senâ : Övme Ve Yüceltme
Mevcudat : Varlıklar
Mevcudiyet : Varlık
Mevzuniyet : Ölçülü Olma
Misilli : Gibi
Mu’cize : Bir Benzerini Yapma Konusunda Başkalarını Âciz Bırakan Olağanüstü Şey
Muntazam : Düzenli, İntizamlı
Musahhar : Boyun Eğdirilmiş, Emre Verilmiş
Müştemilât : İçindekiler
Mütenevvi : Çeşitli
Müteşâbih : Birbirine Çok Benzeyen
Nebatat : Bitkiler
Nümune-İ Haşir : Dirilme Örneği
Ra’d : Gök Gürültüsü
Rahîmâne : Şefkatli Ve Merhametli Şekilde
Rahmet : İlâhî Şefkat, Merhamet
Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
Rızık : Allah’ın İhsan Ettiği Nimetler, Yiyecekler
San’at-I Acîbe : Hayrette Bırakan Ve Hayranlık Veren San’at
Sâni-İ Hakîm : Herşeyi San’atla Ve Hikmetle Yaratan Allah
Semâvât : Gökler
Sür’atli : Hızlı
Şâmil : Kapsayan
Şehadet : Şahitlik
Şuûnat : Cenâb-I Hakkın Yüce Sıfatlarının Mahiyetlerinde Bulunan Ve Onları Tecellîye Sevk Eden Zâtına Ait Kutsal Özellikler
Şuûnat-I Sermediye : Sonsuz Olan Allah’ın Zâtına Mahsus İşleri
Şuurkârâne : Şuurlu Ve Bilinçli Bir Şekilde
Şuursuzluk : Bilinçsizlik, İdraksizlik
Tahavvül : Değişim, Başkalaşma
Takdis Etmek : Allah’ın Her Türlü Eksiklik Ve Çirkinlikten Yüce Olduğunu İlân Etmek
Tebeddül : Değişim
Temeyyüz : Benzerlerinden Farklı, Üstün Olan
Urba : Elbise
Vâcibü’l-Vücud : Varlığı Gerekli Olan, Var Olmak İçin Hiçbir Sebebe İhtiyacı Bulunmayan Allah
Vahdet : Allah’ın Birliği
Vahdet : Birlik
Vâhid-İ Ehad : Bir Olan Ve Birliği Her Bir Şeyde Görülen Allah
Vazifedar : Vazifeli
Vehhâb-I Rezzâk : Çok Fazla Bağışta Bulunan Ve Bütün Yaratılmışların Rızkını Veren; Allah
Vücub-U Vücud : Allah’ın Varlığının Zorunlu Olması
Vücud : Varlık, Var Oluş
Zaafiyet : Zayıflık, İhtiyaç Hâli
Zemin : Yer
Ziya : Işık, Parlaklık
Ziynet : Süsâhiret : Öteki Dünya, Öldükten Sonraki Hayat -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.