- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
19 Ekim 2011: 10:13 #798618
Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.3.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Karaşi Nur talebeleri adına yazılan bir mektupKaraşi Nur Talebeleri
PAKİSTAN
M. Sabir İhsanoğlu, M.A. (Prev)
Department of Islamic History and Culture
University of Karachi
Islamic Republic of PakistanMuhterem efendim,
Aziz ve büyük Üstadımız olan Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî’nin mühim eserlerini aldım. Başka eserlerini görmemiştim. Siz bana ilk defa olarak gönderdiniz. İmtihanım çok yakın. Mayıs’tan sonra Hazret-i Üstad hakkında ve onun imanî ve Kur’ânî hizmetlerine ait makaleler yazacağım. İnşaallah, sizlere burada neşrolunan nüshalardan da göndereceğim. Maddeten sizi tanımıyorsam da, mânen tanırım. Kur’ân-ı Kerîme göre bütün Müslümanlar hakikî bir kardeş gibi… Ben size, sizin İslâmî birader ve bahusus Türkiyeli Müslüman ve Nurcu olmanız haysiyetiyle yazıyorum. Ben bir Pakistanlıyım; Türkiyeli değilim. Ana dilim Türkçe değil, fakat Nur talebesiyim. Bediüzzaman Said Nursî’yi en büyük din ve fikir adamı bilirim ve kendimi bir Nur talebesi ilân ederim. Said Nursî Hazretleri değil sizlerin, bütün İslâm gençliğinin üstadıdır. Maalesef memleketimizde Türkçe bilen yoktur; bunun için Üstadın hizmetlerine nâvâkıftırlar.Pakistan’dan Risale-i Nur hakkında size malûmat veriyorum:
Üstad ve Türkiye hakkında malûmat çok azdır. İki yıldır biraz çalışıyorum… Pakistan, Buhara ve Birma gazetelerinde makaleler yazdım. Çok takdir edilip, benden, Türkler ve Risale-i Nur hakkında yazılar rica ettiler. Benim, evvelâ Üstad hakkında malûmatım yoktu. Bu meyanda Salih Özcan adlı bir gence, Türkiye’ye dair kitaplar göndermesi için yazdım, bana gönderdiler. Bunlardan birisi Serdengeçti idi. Bunda, Risale-i Nur hakkında bir makale gördüm. Okudum, istifade ettim ve Nur hakkında malûmat toplamaya başladım. Ben onun eserlerini okuyup yazmayı çok isterdim. O zamandan beri onun yazılarını okudum, düşündüm; o nedir? Bana malûm oldu ki: Ona karşı İslâm düşmanları dışarıda propaganda yapmışlar. Onun hakkında bugüne kadar on iki makale yazdım. Davet (Delhi), İstiklâl (Rangoon), Tasnim (Lahore), El-Münir (Layelpur), Asia (Lahore), Muslim (Dakka), İnkılâp (Karachi), Anjam ve Ceng (Karachi) ve diğer bazı gazetelerde yazmıştım.
Üstad hakkında yazılan bu makaleler, diğer dillere de tercüme edilmiştir. Bugün onu, binlerce belki milyonlarca müslim ve gayrımüslim biliyor, benden onun hakkında malûmat istiyorlar. Her gazete onun hakkında yazmak istiyor. İnşaallah, üç ay sonra bu konuda bütün enerjimle çalışacağım. Düşman-ı İslâmdan korkmuyorum. Karaşi’de Üstadın kitaplarını ve başka Türkçe kitapları topladım ve bir küçük kütüphane tesis ettim. Türkiye’den gelen bütün kitaplar buradadır.
Bu yıl “Türk-Pakistan Talebeler Birliği” adlı bir cemiyet kurmak niyetindeyiz. Nur dostlarımızdan rica ederim ki, Türk-Pakistan dostluğunun bağlarını müstahkem eylesinler; Urdu lisanı da okusunlar. Bu yarımadada yüz otuz milyon Müslümanın millî lisanı yalnız Urducadır. Bizler, burada Türkçe için çalışırız. Türkçe bilen, Sibirya’dan Arnavutluk’a kadar altmış milyon Müslüman ve Türkiye’deki yirmi beş milyon Türktür.
Nur talebesi kardeşlerime söyüyorum: “Nerede olursa olsun, siyonizme karşı mücadele etsinler.” Komünizmin icatçıları yalnız Yahudilerdir. Bugüne kadar bu komünistler, İdil-Ural, Kafkasya, Almanya, Kırım, Azerbaycan, Garbî Türkistan ve komşumuz Doğu Türkistan’ı istilâ ettiler. Altmış milyon kardeşimizin hukuku pâyimal oldu. Hindistan dahi bir emperyalisttir. Nehru ve başka Hindular, İslâmiyetin düşmanıdırlar. Maalesef, Müslüman devletler bunu bilmiyorlar. Nehru, Keşmirli Müslümanları öldürtüyor. Said Nursî’ye gidip Hintli Müslümanlar hakkında söyle ki, kendi memleketinde buna karşı yazılsın. Said Nursî Hazretlerine burada çok hürmet vardır. Onu severiz, onun sıhhat ve uzun hayatı için dua ederiz. İslâm dünyasında Said Nursî’nin eşi yoktur. Mısır’da bir Hasanü’l-Benna vardı (şehit edilmiştir); Yutmizde İkbal var idi (vefat etmiştir); hâlen bir Mevdudî var. Başka büyük adamlar da vardır; lâkin Üstadımız gibi yoktur. Üstad, İslâm dünyasının cevheridir. Onun hakkında malûmat azdır. Onun eserleri Farsça, İngilizce ve Urducaya tercüme edilmemiştir. Lâkin istikbalde olacaktır. (HAŞİYE)
Üstadın kıymetli hayatı hapishanede geçmiştir. Halkçılar ona çok mezalim reva gördü. Elhamdü lillâh, bunların devr-i istibdadı gitmiş, Demokratlar gelmiştir. Biz Pakistanlılar, bunun için Menderes hükûmetinin hâmisiyiz. Eğer Demokratlar olmasaydı, ne Türk-Pakistan dostluğu olurdu, ne de Bağdat Paktı ve sizlerle taallûkat-ı imaniye…
Kusura bakma, Üstadım Hazretlerine çok çok selâmlar ve hürmetlerimi söyle, Nur dostlarıma da selâm. Üstadın büyük ve iyi fotoğrafını gönder.
Yaşasın İslâm kardeşliği ve Türk-Pakistan dostluğu.
Ev adresim: Room No. 8 Üniversity Hostel Mission Rd. Karachi
Elbâki Hüve’l-Bâki Pakistanlı Nur Şakirdi Errabadlı M. Sabir İhsanoğlu 30.3.1957
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
(HAŞİYE) : HAŞİYE Bu temenni tahakkuk etmiş ve kısa bir zaman sonra eserler tercümeye başlanmıştır.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
cemiyet : dernek
cevher : maden
devr-i istibdad : istibdat devri, baskı ve zulüm dönemi
düşman-ı İslâm : İslâm düşmanı
elhamdü lillâh : “ezelden ebede her türlü hamd ve övgü Allah’a mahsustur”
emperyalist : sömürgeci
gayrımüslim : Müslüman olmayan
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
icat etme : meydana getirme, ortaya çıkarma
inşaallah : Allah izin verirse
istikbal : gelecek
istilâ : işgal etme, kuşatma
lâkin : ama, fakat
lisan : dil
malûmat : bilgi
mezalim : zulümler
müslim : Müslüman
müstahkem eyleme : güçlendirme, pekiştirme
pâyimal olma : ayak altına alınma, çiğnenme
reva görme : uygun ve lâyık görme
tahakkuk : gerçekleşme
temenni : istek, dua
tesis : kurma, yerleştirme
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]19 Ekim 2011: 10:19 #798620Anonim
Çok güzellikleri intac veya izhar eden bir çirkinlik dahi, dolayısıyla bir güzelliktir. Ve çok güzelliklerin görünmemesine ve gizlenmesine sebeb olan bir çirkinliğin yok olması, görünmemesi, yalnız bir değil, belki müteaddid defa çirkindir. Mesela; vahid-i kıyasi gibi bir kubh bulunmazsa, hüsnün hakikatı bir tek nevi olur; pek çok mertebeleri gizli kalır. Ve kubhun tedahülü ile mertebeleri inkişaf eder. Nasıl ki soğuğun vücuduyla, hararetin mertebeleri ve karanlığın bulunmasıyla ziyanın dereceleri tezahür eder. Aynen öyle de: Cüz’i şer ve zarar ve musibet ve çirkinliğin bulunmasıyla, külli hayırlar ve külli menfaatler ve külli nimetler ve külli güzellikler tezahür ederler. Demek çirkinin icadı çirkin değil, güzeldir. Çünki, neticelerin çoğu güzeldir. Evet yağmurdan zarar gören tenbel bir adam, yağmura rahmet namını verdiren hayırlı neticelerini hükümden iskat etmez; rahmeti zahmete çeviremez.
(Bediüzzaman Said Nursi – 2. Şua’dan)
Lügatler
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Cüz’î: azıcık
Hakikat: gerçek
Hararet: sıcaklık
Hayır :iyilik, güzellik
Hüküm :karar, emir, kuvvet
Hüsün: güzellik
İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
İnkişaf :açılmak, meydana çıkmak, yetişmek, açığa çıkmak, gelişmek, manen ilerlemek
İntac :neticelenme, meydana getirme, doğurma
İskat :susturmak, razı etmek
İskat :susturmak, razı etmek
İzhar :açığa vurmak, meydana çıkarmak, göstermek
Kubh: çirkinlik
Küllî :bütüne ait, tamamen
Menfaat :fayda, kâr, gelir
[/TD]
[TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Mertebe :derece, kademe
Musibet :bela, felaket, afet, dert
Müteaddid: birçok, birden fazla, çeşitli
Nam :isim, ad, lakap
Nev’ :çeşit, sınıf, cins
Nimet :iyilik, lütuf, ihsan, yiyecek içecek faydalı şeyler
Rahmet :merhamet, acımak, şefkat etmek, ihsan etmek, esirgemek
Şer :kötü,kötülük, fenalık, Allah’a isyan
Şua :ışık, parıltı
Tedahül :karışmak, müdahale etmek, iç içe olmak, içine girmek
Tezahür :meydana çıkmak, belirmek, görünmek
Vahid-i kıyasi :kıyaslama ölçüsü
Vücud : var olmak, varlık
Zahmet :sıkıntı, eziyet, yorgunluk
Ziya :ışık, aydınlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
20 Ekim 2011: 09:21 #798657Anonim
Laikliği tanımlayın ki dindarlar dayak yemesin
19 Ekim 2011 / 10:16
Destici, “Benim yeni anayasayla ilgili olmazsa olmaz şartlarımdan biri laiklik tanımının net bir biçimde ifade edilmesidir.” dedi.BBP Genel Başkanı Mustafa Destici, “Benim yeni anayasayla ilgili olmazsa olmaz şartlarımdan biri laiklik tanımının net bir biçimde ifade edilmesidir.” dedi.
Destici, Memur-Sen Ankara İl Başkanı Mustafa Kır ile konfederasyona bağlı sendikaların Ankara’daki şube başkanlarını, parti genel merkezinde kabul etti. Gündemdeki konulara ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulundu.
Yeni anayasa konusunda sivil ve demokratik bir içerikten yana olduklarını söyleyen BBP lideri, bireysel hak ve özgürlüklerin önünün açılması gerektiğini vurguladı. “Bu anayasada benim olmazsa olmaz şartlarımdan biri laiklik tanımının net olarak yapılması. Çünkü mevcut anayasadaki tanımdan dolayı maalesef yıllardır Türkiye’de özellikle dini hassasiyeti yüksek olan kesimler dayak yiyor. Başörtüsü zulmü, katsayı adaletsizliği çekiliyor. İnsanlar, dini inançlarından dolayı meslekten atılıyorlar. Öbür taraftan çocuklarımız askeri okullara giremedi, imam hatip lisesi mezunları polis olamadılar, üniversitelere dönem dönem sokulmadılar, memuriyet ve iş hayatında büyük mağduriyetler yaşadılar.” diye konuştu.
Destici, konuşmasında, uzlaşma komisyonunda partiler arası anlaşmazlık konuları olabileceğinin, ancak bunların demokratik kurallar çerçevesinde çözülebileceğinin de altını çizdi. Son referandumda “hayır” oyu veren yüzde 42’lik kesimin de dikkate alınması gerektiğini söyledi.
Zaman20 Ekim 2011: 09:22 #798658Anonim
Bediüzzaman’a çayhanede bir soru sormuştu
18 Ekim 2011 / 22:11
Şeyh Bahid Hazretlerini ölümünün 76. Yılına rahmet dualarıyla anıyoruz…Ömer Özcan’ın haberi:
Şeyh Bâhid Efendi, 1854 yılında Mısır’ın Asyut eyaletinde doğmuş olup, İslâm dünyasının tanınmış âlimlerindendir, Ezher Üniversitesi hocalardandır. Mısır Başmüftülüğünde de bulunmuştur. Asıl adı Muhammed Bahid’tir.
Büyük bir İslâm âlimi olan Muhammed Bahit, Risale-i Nur’da kendisinden söz edilen önemli şahsiyetlerden birisidir. Risale-i Nur’un Emirdağ Lâhikasında, “Câmiü’l-Ezher’in Reis-i Uleması olan Şeyh Bahid Hazretleri (r.a.)” şeklinde ismi geçmektedir.
Yirminci asrın Hak ve hakikat adamı, hakperest âlim Muhammed Bahid Efendi, 18 Ekim 1935 tarihinde 81 yaşında iken Kahire’de vefat etmiştir.
Şeyh Bahid Hazretlerini ölümünün 76. Yılına rahmet dualarıyla anıyoruz…
BEDİÜZZAMAN İLE ŞEYH BAHİD ARASINDA ÇAYHANEDE GEÇEN KONUŞMA
İkinci Meşrutiyetin ilânından hemen sonra İstanbul’a gelen Şeyh Bahid Efendi, Ayasofya civarında, henüz genç yaştaki Bediüzzaman ile karşılaşır ve orada, Şeyh Bahid Hazretlerini hayrette bırakan kısa bir sohbetleri olur. Aslında bu buluşmanın zemini İstanbul uleması tarafından hazırlanmıştır. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat kitabında, Bediüzzaman ile Şeyh Bahid arasında geçen bu konuşma şu şekilde anlatılmaktadır:
“Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmi-ül-Ez’her Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahîd Efendi İstanbula bir seyahat için geldiğinde; kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahîd’den bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahîd Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben:
Yâni: –Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der.
Şeyh Bahîd Efendinin bu sualden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevap şu oldu:
Yâni “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahîd Hazretleri:
– Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hasdır demiştir.”20 Ekim 2011: 09:25 #798659Anonim
Bediüzzaman’a çayhanede bir soru sormuştu
18 Ekim 2011 / 22:11
Şeyh Bahid Hazretlerini ölümünün 76. Yılına rahmet dualarıyla anıyoruz…Ömer Özcan’ın haberi:
Şeyh Bâhid Efendi, 1854 yılında Mısır’ın Asyut eyaletinde doğmuş olup, İslâm dünyasının tanınmış âlimlerindendir, Ezher Üniversitesi hocalardandır. Mısır Başmüftülüğünde de bulunmuştur. Asıl adı Muhammed Bahid’tir.
Büyük bir İslâm âlimi olan Muhammed Bahit, Risale-i Nur’da kendisinden söz edilen önemli şahsiyetlerden birisidir. Risale-i Nur’un Emirdağ Lâhikasında, “Câmiü’l-Ezher’in Reis-i Uleması olan Şeyh Bahid Hazretleri (r.a.)” şeklinde ismi geçmektedir.
Yirminci asrın Hak ve hakikat adamı, hakperest âlim Muhammed Bahid Efendi, 18 Ekim 1935 tarihinde 81 yaşında iken Kahire’de vefat etmiştir.
Şeyh Bahid Hazretlerini ölümünün 76. Yılına rahmet dualarıyla anıyoruz…
BEDİÜZZAMAN İLE ŞEYH BAHİD ARASINDA ÇAYHANEDE GEÇEN KONUŞMA
İkinci Meşrutiyetin ilânından hemen sonra İstanbul’a gelen Şeyh Bahid Efendi, Ayasofya civarında, henüz genç yaştaki Bediüzzaman ile karşılaşır ve orada, Şeyh Bahid Hazretlerini hayrette bırakan kısa bir sohbetleri olur. Aslında bu buluşmanın zemini İstanbul uleması tarafından hazırlanmıştır. Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat kitabında, Bediüzzaman ile Şeyh Bahid arasında geçen bu konuşma şu şekilde anlatılmaktadır:
“Hattâ bu zamanlarda Mısır Câmi-ül-Ez’her Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahîd Efendi İstanbula bir seyahat için geldiğinde; kürdistan’ın sarp, yalçın kayaları arasından gelerek İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursî’yi ilzam edemeyen İstanbul uleması, Şeyh Bahîd’den bu genç hocanın ilzam edilmesini isterler. Şeyh Bahîd de bu teklifi kabul ederek bir münazara zemini arar. Ve bir namaz vakti Ayasofya camiinden çıkıp çayhaneye oturulduğunda bunu fırsat telâkki eden Şeyh Bahîd Efendi, yanında ulema hazır bulunduğu halde Bediüzzaman’a hitaben:
Yâni: –Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir? der.
Şeyh Bahîd Efendinin bu sualden maksadı; Bediüzzaman’ın şek olmayan bir bahr-i umman gibi ilmini ve ateşpâre-i zekâsını tecrübe etmek değil, belki, zaman-ı istikbale ait şiddet-i ihatasını ve idare-i âlemdeki siyasetini anlamak idi. Buna karşı Bediüzzaman’ın verdiği cevap şu oldu:
Yâni “Avrupa, bir İslâm devletine hâmiledir, günün birinde onu doğuracak; Osmanlılar da Avrupa ile hâmiledir, o da onu doğuracak.”
Bu cevaba karşı Şeyh Bahîd Hazretleri:
– Bu gençle münazara edilmez, ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğâne bir tarzda ifade etmek, ancak Bediüzzaman’a hasdır demiştir.”Nur camiası milliyetçilikle sınırını belirlemedi
18 Ekim 2011 / 16:35
Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar”ın ‘milliyetçilik’le bağlantısını böyle yorumladıRisale Haber-Haber Merkezi
Radikal yazarı Cengiz Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar”ın ‘milliyetçilik’le arasındaki sınırları net biçimde hiçbir zaman belirleyemediğini ileri sürdü.
Cemal Uşşak’ın sözlerini yorumlayan Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar” dediği kesimin önemli bir bölümünün neden ‘Kürtlerin ıstırabına duyarsız kaldığı”nı iki nedene dayandığını vurguladı.
Çandar iki nedeni şöyle sıraladı:
“İki neden gözüküyor:
1. İdeolojik
2. Siyasi
İdeolojik olarak Türkiye’de “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar” üçlüsünden genel anlamda oluşan İslami hareket, ‘milliyetçilik’le arasındaki sınırları net biçimde hiçbir zaman belirleyemedi. Kürt sorunu, söz konusu bu ‘sınır belirsizliği’ni gün ışığına çıkaran ‘turnusol Kâğıdı’ ya da ‘sınav sorusu’dur.Nur camiası milliyetçilikle sınırını belirlemedi
18 Ekim 2011 / 16:35
Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar”ın ‘milliyetçilik’le bağlantısını böyle yorumladıRisale Haber-Haber Merkezi
Radikal yazarı Cengiz Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar”ın ‘milliyetçilik’le arasındaki sınırları net biçimde hiçbir zaman belirleyemediğini ileri sürdü.
Cemal Uşşak’ın sözlerini yorumlayan Çandar, “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar” dediği kesimin önemli bir bölümünün neden ‘Kürtlerin ıstırabına duyarsız kaldığı”nı iki nedene dayandığını vurguladı.
Çandar iki nedeni şöyle sıraladı:
“İki neden gözüküyor:
1. İdeolojik
2. Siyasi
İdeolojik olarak Türkiye’de “Milli Görüş çizgisi, Nur camiası ve tasavvuf eksenli yapılar” üçlüsünden genel anlamda oluşan İslami hareket, ‘milliyetçilik’le arasındaki sınırları net biçimde hiçbir zaman belirleyemedi. Kürt sorunu, söz konusu bu ‘sınır belirsizliği’ni gün ışığına çıkaran ‘turnusol Kâğıdı’ ya da ‘sınav sorusu’dur.20 Ekim 2011: 09:34 #798660Anonim
Bayrakla Doğanlar, Bayraksız Ölemez! [TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
“Allâh yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilâkis onlar diridirler! Allâh’ın lütuf ve kereminden kendilerine verdikleri ile sevinçli bir hâlde Rableri yanında rızıklara nâil olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehîd kardeşlerine de hiçbir keder ve korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjdelemek isterler. Onlar, Allâh’tan olan bir nîmeti, bolluğu ve Allâh’ın, mü’minlerin ecrini zâyî etmeyeceğini müjdelerler.” (Âl-i İmrân, 169-171)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
“Ümmetime ağır gelmeyecek olsaydı, hiçbir seriyyeden geri kalmaz, hepsine katılırdım. Allâh yolunda şehîd olmak, sonra diriltilmek tekrar şehîd olmak yine diriltilip tekrar şehîd olmak isterdim.” (Buhârî, Îman, 26; Müslim, İmâre, 103, 107)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Allâh Rasûlü (sav) bir gün ashâbına şöyle buyurdu:
“Bu gece rüyamda iki adam gördüm. Yanıma gelip beni bir ağaca çıkardılar, sonra da bir eve götürdüler. O ev, şimdiye kadar benzerini görmediğim güzellik ve kıymette idi. Sonra o iki kişi bana:
“–Bu eşsiz ev, şehîdler sarayıdır.” dedi.” (Buhârî, Cihâd, 4; Cenâiz, 93)
Peygamber Efendimiz, ashâbından şehîd olanlarla çok yakından alâkadar olmuş, onlara husûsî bir ihtimam göstermiş, onların cennette olduklarını müjdelemiş, hem yakınlarını tesellî etmiş hem de sahâbe-i kirâmı şehâdet makâmına özendirmiştir. (Osman Nuri Topbaş, Hz. Muhammed (sav), Erkam Yay.)
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
el-Vâcid: Zengin olan, her muradına erişen, dilediğini, dilediği zaman bulabilen, hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, her şeyi vücuda getiren demektir.
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Kısa Günün Kârı
Hakkâri’nin Çukurca ilçesinde vatan savunması esnasında şehit düşen güvenlik görevlilerimiz için Cenâb-ı Hak’tan rahmet niyaz ediyoruz. Şehitlerimizin yakınlarına ve aziz milletimize baş sağlığı diliyoruz. Yaralı vatan evlatlarımıza acil şifalar dileriz.
Aziz Şehitlerimizin Ruhlarına Bir Fatiha Okuyalım!
[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”align: center”][/TD]
[/TR]
[TR]
[TD] Lügatçe
ecr: Karşılık.
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]20 Ekim 2011: 09:47 #798663Anonim
Geçmiş herbir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevalindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekva değil, belki mütelezzizane şükretmek lazım gelir. Onlara küsmek değil, bilakis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fani ömrü, musibet vasıtasıyla baki ve mes’ud bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki alamı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, divaneliktir. Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekva etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım” diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belahettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatını selbediyor.
Elhasıl: Nasıl şükür, nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de şekva, musibeti ziyadeleştirir.
(Bediüzzaman Said Nursi – 2. Lem’adan)
Lügatler
Adem : yokluk, yok olma
Ahmak :akılsız, aptal
Âlâm : elemler, üzüntüler, acılar
bâki : devamlı, kalıcı, ölümsüz
Belahet :ahmaklık, düşüncesizlik, ne yaptığını bilmemek
Bilakis :aksine, aslında
Divane :deli, aklı başında olmayan
Elem :keder, üzüntü, acı
Elhasıl :özetle, sonuç olarak
Fâni :ölümlü, gelip geçici, yok olan
Hüküm :karar, emir, kuvvet
Lem’a :parıltı, parlamak
Liyakat :layık olmak
Merhamet :acımak, şefkat göstermek
Mes’ud :saadetli, bahtiyar, memnun
Muhabbet : sevgi,sevmek
Musibet :bela, felaket, afet, dert
Müteellim :elemlenmiş, üzülmüş, kederlenmiş
Mütelezzizane :lezzet alarak
mütemadiyen: devamlı
Nimet :iyilik, lütuf, ihsan, yiyecek içecek faydalı şeyler
Sabır :acıya ve zorluğa katlanmak
Selbetmek :inkâr etmek, zorla almak, kaybetmek
Şefkat :acıyarak sevmek, karşılıksız yardım ve sevgi
Şekva :şikayet
Şükür :Allah’a teşekkür
Vasıta :aracı, iki şeyi birbirine ulaştıran
Vehim :manasız korku, aslında olmayan şeyi var zannetmek
Zahmet :sıkıntı, eziyet, yorgunluk
zeval :yok olmak, son bulmak, geçip gitme, yerinden ayrılıp gitmek
Ziyade : fazla, daha çok, fazlasıyla
Zulmetmek :haksızlık etmek, eziyet etmek20 Ekim 2011: 10:13 #798666Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.4.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] M. Sabir İhsanoğlu’nun, Türkiye’de İslamî inkişaf münasebetiyle memnuniyetini izhar eden bir mektubu
2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Aziz, sıddık, muhterem kardeşlerimiz,
Dört adet mühim mektubunuzu, fotoğrafları ve Hazret-i Üstadın Sözler adlı eserini aldım. O kadar memnun oldum ki, beyan edemem. Mektubunuzda okudum ki, Türkiye’de Risale-i Nur ve İslâmiyet inkişaf ediyormuş; buna çok memnun oldum. Maalesef, eski hükûmet Üstada karşı muarız idi ve ona çok zulümler etti. Lâkin hakiki Müslüman olan bu Menderes, İslâmiyeti baskıdan kurtardı. Var olsun. İnşaallah Türkiye, yakında eski yüksek makamını alacaktır. Üstad ve Risale-i Nur’u neşredenler gibi mühim din adamları Türkiye’de vardır; hükûmetiniz niçin bunları İslâmî toplantıya göndermiyor? Salâhiyetli adamlar Türkiye’de çoktur. Kanaatim şudur ki, Üstad gibi âlim dünyada yoktur. Memleketimizden, Hazret-i Üstad gibi bir âlim çıkmadı. Maalesef ki, Kızıl Rusya ve kâfir Çin’den çok âlimler geliyorlar ve konferanslar vererek, gençleri yavaş yavaş fikren zehirlemektedirler. Eğer Türk milleti büyük Türk âlimleri gönderirse, Pakistan’da ve bütün İslâm dünyasında büyük tesirleri olacaktır.
Biz Pakistanlılar, Türkiye’yi İslâm dünyasının lideri olarak görmekteyiz.
Türkiye, İslâm dünyasının garbî kalesidir. Türkiye’siz, ittihad-ı İslâm mümkün değildir. Size, Üstada dair makalelerimi gönderdim. Üstada dair makalemi ve “Şarkî Türkistan’da Çin Emperyalizmi” adlı makalemi neşrettim.
Pakistan’da ne Türkçe okulu, ne kütüphanesi, ne çalışkan adamları ve sefaretinizde de Urduca bilen adam yoktur. Onlar Pakistan’ın gençleriyle temasta değildirler; Urduca neşriyatları da yoktur. Eğer bazıları onları davet etseler, iştirak etmiyorlar. Pres Ateşeliğinizde dine dair malûmat ve kitap da yoktur.
Geçen günlerde, Lâhor’da bir İslâmî müzakere oldu. Türkiye’den meşhur zatlar gelmedi. Ankara Üniversitesinde öğretim görevlisi olan Dr. Rehber (Pakistanlıdır) İslâmiyetin aleyhinde konuştu. Bütün İslâmî dünya onu lânetlediler…
Lâkin avam gazetelerde okuyup onu Türk bildiler ve çok hayret ettiler. Bu adam, dini ve Türkleri tahkir etti. Sebilürreşad’a yazıyorum.
Hazret-i Üstadın müstakil adresi nedir? Hazret-i Üstada bir adet Kur’ân-ı Kerîm ve onun hakkında makaleler neşrolunan mecmuaları takdim etmek istiyorum. Hakkınızda çok makaleler yazdım. Onları toplayıp kitap şeklinde basacağım.
Her zaman Pakistan’ın mühim zatları Hazret-i Üstada ve sıhhatine dair malûmat sormaktadırlar. Bizler, buradaki Nur talebeleriyle, Hazret-i Üstadı buraya davet ederiz.
Elbâki Hüve’l-Bâki
Kardeşiniz
M. Sabir İhsanoğlu
Pakistan’ın en büyük mecmuası “Students’ Voice”da İslâm Kongresi Reisi “Zafer Afaq Ansar”ın “İslâmın Büyük Rönesansı” adlı makalesinde Risale-i Nur’un muhterem ve muazzez müellifinden şöyle bahsediyor:
Bu hareketlerin asıl merkezini, Said Nursî’nin fazla miktarda talebesi bulunan üniversite ve kültür yerleri teşkil eder. Bu talebeler, Risale-i Nur talebeleri adını alır. “Bu gençler: Biz Kur’ân’ı kendimize düstur seçtik. Bizim gayemiz, zevki Allah’ın yolunda aramak ve İslâmiyeti bütün dünyaya yaymaktır.
Siyonizm, komünizm, Allahsızlık gibi İslâmiyete zıt olan cereyanlara karşı mücadele etmektir.
İslâmiyeti, bütün Türk gençliğinin tam mânâsıyla benimsemesine çalışmaktır.
Türkiye’yi, her türlü tehlikeye karşı müdafaa etmektir.
Irkî ve kavmî ayrılıkları bertaraf ederek, İslâm birliğini meydana getirmektir.”
Hazret-i Üstad Nursî tarafından yazılan ve 130 kitap ve risaleden ibaret olan Risale-i Nur Külliyatı bu talebeler tarafından yayılmaktadır.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler
âlim : ilim sahibi
aziz : çok değerli, izzetli
fikren : düşünce olarak
Garbî : Batıya ait
hakiki : gerçek, doğru
inkişaf : açılma, gelişme
inşaallah : Allah izin verirse
iştirak : katılma
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği
izhar : gösterme
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin şeylerden birini inkâr eden kimse
lâkin : ama, fakat
lânetleme : bedduâ etme
malûmat : bilgi
muarız : karşı, karşıt, muhalif
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
müzakere : karşılıklı fikir söyleme, danışıp görüşme
neşr : yayma, yayımlama
neşriyat : yayın
Pres Ateşeliği : bir ülkenin yabancı ülkede kendini temsil için açtığı büyükelçilik bünyesinde bulunan Basın Ateşeliği
salâhiyet : yetki
sefaret : elçilik
sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
21 Ekim 2011: 09:05 #798694Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.1.HÜRRİYETE HİTAP
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] EY HÜRRİYET-İ ŞER’Î! Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sadâ ile çağırıyorsun, benim gibi bir şarklıyı tabakat-ı gaflet altında yatmışken uyandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet, zindan-ı esarette kalacaktık. Seni ömr-ü ebedî ile tebşir ediyorum. Eğer aynü’l-hayat şeriatı menba-ı hayat yapsan ve o cennette neşvünemâ bulsan, bu millet-i mazlumenin de eski zamana nispeten bin derece terakki edeceğini müjde veriyorum. Eğer hakkıyla seni rehber etse, ağrâz-ı şahsî ve fikr-i intikam ile sizi lekedar etmezse 1اَلْعَظَمَةُ ِللهِ وَالْمِنَّةُ لَهُ ki bizi kabr-i vahşet ve istibdattan ihraç ve cennet-i ittihad ve muhabbet-i milliyeye davet etti.Yâ Rab! Ne saadetli bir kıyamet ve ne güzel bir haşir ki, 2وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ hakikatinin küçük bir misâlini bu zaman bize tasvir ediyor. Şöyle ki:
Asya’nın ve Rumeli’nin köşelerinde medfun olan medeniyet-i kadîme hayata başlamış ve menfaatini mazarrat-ı umumiyede arayan ve istibdadı arzu edenler, 3يَالَيْتَنِى كُنْتُ تُرَابًا demeye başladılar.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Azamet ve büyüklük Allah’a mahsustur. Ve yalnız Ona boyun eğilir.
2 : Ölümden sonra diriliş haktır.
3 : “Ne olurdu, keşke toprak olaydım!” Nebe’ Sûresi, 78:40.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
ağrâz-ı şahsî : kişisel garazlar, kinler
aynü’l-hayat şeriatı : şeriatın hayat çeşmesi
azamet : büyüklük
cennet-i ittihad : birlik, beraberlik cenneti
fikr-i intikam : intikam düşüncesi
hakikat : gerçek
haşir : âhirette yeniden diriliş ve Allah’ın huzurunda hesap vermek için toplanma
hükûmet-i meşrutâ : meşrutiyet sistemine dayalı hükûmet, yönetim
hürriyet-i şer’î : şeriatın, yani İslâmiyetin tarif ettiği hürriyet, özgürlük
ihraç : çıkartmak
istibdâd : baskı, despotluk
kabr-i vahşet : vahşet kabri; yabanilik, vahşilik mezarı
kıyamet : dünyanın ölümü ve varlığın bozulup dağılması
lekedar etmek : lekelemek
mazarrat-ı umumiye : halkın geneli üzerine gelen zararlar, umuma gelen zararlar
medeniyet-i kadîme : eski medeniyet
medfun : defnedilmiş, gömülmüş
menba-ı hayat : hayat kaynağı
menfaat : fayda
millet-i mazlume : zulme uğramış millet
misâl : örnek
mu’cize : insanların benzerini yapmakta âciz kaldıkları olağanüstü şey
muhabbet-i milliye : millî muhabbet (yani din ve millet sevgisi)
müthiş : dehşet veren, korkutan
neşvünemâ : büyüme ve gelişme
nispeten : kıyasla, oranla
ömr-ü ebedî : sonsuz ömür
saadetli : mutlu
sadâ : ses
şarklı : doğulu
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi; İslâmiyet
tabakat-ı gaflet : gaflet seviyeleri; umursamazlık tabakaları
tasvir etmek : anlatmak, göz önünde canlandırarak anlatmak
tebşir etmek : müjdelemek
terakki : ilerleme, yükselme
umum : bütün
ya Rab : ey varlıkları terbiye edip egemenliği altında bulunduran Allah’ım
zindan-ı esaret : esirlik zindanı
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]21 Ekim 2011: 09:08 #798695Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.5.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)
Pakistan basınında Risale-i Nur ve Üstad Said Nursî Hazretleri hakkındaki neşriyattan örnekler
31 Ocak 1958 tarihli Students’ Voice (Talebelerin Sesi) Gazetesi, Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti tarafından 15 günde bir çıkarılan ve talebeleri istikbalin büyüklerini yüksek İslâmî esaslara göre hazırlamayı gaye edinmiş bir talebe cemiyetinin neşir organıdır. Bu gazetenin “Türk Gençliği Uyanıyor” başlıklı makalesinden:
Bütün İslâm memleketlerinde ittihad-ı İslâm için çalışan İslâmî teşkilâtlar tâdât edilip, Türkiye’de de Nur talebeleri bu meyanda zikrediliyor ve en sonra ittihad-ı İslâm için çalışan ve Pakistan’ın en iyi dostları olan Nur talebelerini tanıdık; Nur talebelerinin üstadı seksen beş yaşında büyük bir âlim olan Üstad Said Nursî’dir. Hakikat-i İslâmiye için yaptığı mücadele, kendi ana vatanında—yani Türkiye’de—otuz sene işkenceli bir hayat ve sık sık hapiste yatmasına sebep oldu ve 1952’de serbest bırakıldı. Fakat bu ihtiyarın bakışları hâlâ ateşlidir. Otuz yıllık hapis ve işkenceler onu mağlûp edemedi. Bu mücadelesiyle, birbirine çok sıkı bağlı olan Nur talebeleri kitlesini meydana getirdi. Üstad Said Nursî, Risale-i Nur eserleri vasıtasıyla Türk gençliğini İslâm ideolojisinin en büyük düşmanları olan siyonist ve komünistlerin hilekâr tuzaklarına düşmekten kurtarmıştır. Türkiye Başvekili Adnan Menderes Risale-i Nur Külliyatının neşrine müsaade ettiği zaman, Türkiye’nin Pakistan Elçisi sayın Selâhaddin Rıfat Erbil vasıtası ile bu büyük adama takdir ve tebriklerimizi bildirmiştik ve bu vesileyle, Üstad Said Nursî ve Nur talebelerini de selâmlamıştık ve bu mektubumuz Türkiye’de binlerle basılarak dağıtılmıştı. Bizim programımız Türkçeye çevrildi. Biz de, birkaç önemli Risaleleri, Urducaya çevirdik.Pakistan İslâmî Talebe Cemiyetinin onuncu yıldönümünde, Türkiye’deki İslâmî hareketi göstermek için, Türklerin, İslâm edebiyatı sergisi de vardı. Bu sergide İlâhiyat Fakültesi, Diyanet İşleri Yayınları, bazı Türkçeye çevrilmiş İslâmî eserler ve on beş adet Risale-i Nur Külliyatından eserler vardı. Nur talebelerinin faaliyeti bu sergide harita ve fotoğraflarla ve grafikle izah edildi.
***
30 Nisan 1958 tarihli Students’ Voice gazetesi “İslâm Dünyasındaki Müsbet Uyanıklık” başlıklı makaleden.Her İslâm memleketinde, İslâmiyetin hâkimiyeti için yapılan övülmeye lâyık şerefli mücadeleler anlatılıyor ve Türkiye’de yapılan mücadelelerin neticesi olarak hükûmet, din hürriyetini sıkan bağları gevşetmiştir. Mehmed Âkif materyalist milliyetçiliği takbih eden ve halk arasında taze bir heyecan verecek olan Safahat isimli eseri yazdı.
Hazret-i Said Nursî yılmadan, hakikat-i İslâmiye için mücadele etmektedir. Kendisi, Türkiye’de en büyük cinayet telâkki edilen Atatürk aleyhtarı olmakla ittiham ve aleyhinde neşriyat yapılmışsa da, bu zulümler, halkı onun etrafında toplamıştır. 130 parça eserin sahibi olan Üstad hapiste iken verilmiş olan zehirlerin tesiriyle ihtiyarlığını geçirmekte olup, bu hal—seksen yaşını geçtiği halde—hakikat-i İslâmiye ve İslâmların saadeti için mücadelesine mani olamamıştır.
Lügatler :
cemiyet : dernek
hakikat-i İslâmiye : İslâmiyetin hakikati, esası
hilekâr : hileci, hilebaz
ideoloji : toplumu etkileyen fikir ve düşünce sistemi
istikbal : gelecek
ittihad-ı İslâm : İslâm birliği
izah : açıklama
mağlûp etme : yenme
meyan : arada
mücadele : uğraşma, çabalama
neşr : yayma, yayımlama
neşriyat : yayınlar
risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’dan her bir bölüm
Students Voice : “Talebelerin Sesi” anlamına gelen ve 1950 yıllarında Pakistan’da, Pakistan Talebe Cemiyeti tarafından 15 günde bir çıkarılan bir gazete
tâdât : sayma
teşkilât : yapı, kuruluş
zikredilme : anılma, belirtilme
21 Ekim 2011: 09:11 #798696Anonim
Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vessellem buyurdular ki:
“Gerçek mücahid, nefsiyle cihad edendir.”
(Tirmizi, Fedâilu’l-Cihad 2)
Hiç mümkün müdür ki: Şe’n-i rububiyet ve saltanat-ı uluhiyet, bahusus böyle bir kainatı, kemalatını göstermek için gayet ali gayeler ve yüksek maksadlar ile icad etsin, onun gayat ve makasıdına karşı iman ve ubudiyetle mukabele eden mü’minlere mükafatı bulunmasın. Ve o makasıdı red ve tahkir ile mukabele eden ehl-i dalalete mücazat etmesin?
(Bediüzzaman Said Nursi – 10. Söz’den)
Lügatler
Âlî :üstün, yüce , çok büyük
Bahusus :bu hususta, bundan dolayı
Ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan inançsız kimseler
Gayat :gayeler, maksatlar
İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
Kemalat :faziletler, iyilikler, mükemmellikler
Makasıd :maksatlar, gayeler
Maksat :istenilen şey, arzu, gaye
Mukabele : karşılık verme
Mü’min :imanın şartlarının tümüne, Allah’tan gelen her şeye inanan kabul eden kişi
Mücazat :cezalar, suçlara verilen karşılıklar
Saltanat-ı uluhiyet :Allah’ın hakimiyeti
Şe’n-i Rububiyet :Rab Allah’ın rızık ve terbiye gibi sürekli olan fiilleri
Tahkir :hakir görme, küçümseme, alçaltma
Ubudiyet: kulluk
— Risale-i Nur ekibi olarak hayırlı cumalar diliyoruz.
21 Ekim 2011: 09:16 #798697Anonim
[TABLE=”align: center”]
[TR]
[TD=”colspan: 3″]Rabbimiz Kur’anda şöyle buyuruyor:[/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”width: 13″] [/TD]
[TD=”width: 624, align: left”]“Bedeviler “iman ettik” dediler. De ki: “Siz iman etmediniz, lâkin “İslâm olduk, size inkıyad ettik” deyiniz. Zira iman henüz kalplerinize girmiş değildir. Eğer Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, sizin emeklerinizden hiçbir şeyin mükâfatını eksiltmez. Yaptığınızı zayi etmez. Gerçekten Allah gafûr ve rahîmdir (mağfireti, merhamet ve ihsanı boldur).“
Hucurat Suresi 14. Ayetin Meali
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]21 Ekim 2011: 12:42 #798713Anonim
Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder
21 Ekim 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.
Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur.
İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.
Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.
İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.
Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.
Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.
Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur.
Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin.
Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.
(Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
âciz : güçsüz
acz : âcizlik, güçsüzlük
âlem : dünya
biçare : çaresiz, zavallı
burhan-ı kâtı : sağlam, keskin delil
divane : deli
dua : Allah’a yalvarma, yakarma
ehl-i dikkat : dikkat sahipleri
emniyetli : güvenli
hodfuruşkluk : kendini beğendirmeye çalışmak
istidad : kabiliyet, yetenek
istihzâ : alay etme
itham : suçlama
kâinat : evren, yaratılmış herşey
kavânîn-i hayat : hayat yasaları, kanunları
küfür : inkâr, inançsızlık
mağrur : gururlu
maskara : gülünç, rezil
meleke : maharet, kabiliyet
muhafaza : koruma
müdhike : gülünç, komedi
münasebet : bağlantı, ilişki
nazar : bakış, dikkat
riya : gösteriş
sefine-i sultaniye : hükümdarlık gemisi
şekavet-i uhreviye : âhiretteki mutsuzluk
şerâit-i hayatiye : hayat şartları
takat : güç, kuvvet
tard : kovma
tasannu : yapmacık
tazyikat-ı dünyeviye : dünyadaki sıkıntılar
tekebbür : büyüklenme, gururlanma
tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma
tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme
vâzıh : açık, âşikar
vazife-i asliye : asıl vazife
zaaf : zayıflık
zayi : kayıp, ziyan
zillet : alçaklık, aşağılık
ziyade : çok, fazla
acz : âcizlik, güçsüzlük
âdâ : düşmanlar
âhir : son
âlem : dünya
beliyyât : belalar
celp : çekme
cenah : kanat
dua : Allah’a yalvarma
esas-ı ubûdiyet : kulluğun esası, özü
fakr : fakirlik, ihtiyaç hali
giriftar : tutulmuş, yakalanmış
hâcât : ihtiyaçlar
hakîmâne : hikmetli biçimde
hayat-ı beşeriye : insan hayatı
iktidar-ı hayatiye : yaşama gücü
iman-ı billâh : Allah’a iman
istidad : kabiliyet, yetenek
Kàdıu’l-Hâcât : bütün ihtiyaçları karşılayan Allah
kerem : iyilik, ikram, cömertlik
kesbetmek : kazanmak
lisan-ı acz ve fakr : fakirlik ve acizlik dili
makam-ı âlâ-yı ubûdiyet : Allah’a kulluğun yüce makamı
marifet : geniş bilgi ve beceri
marifetullah : Allah’ı bilme ve tanıma
maruz : tesiri altında olan
medet : yardım
meleke-i ameliye : iş yapma mahareti, kabiliyeti
menfaat : çıkar, yarar
metâlib : istekler
muavenet : yardım
müptelâ : bağımlı, tutulmuş
müşfikane : şefkatli bir şekilde
nazeninâne : nazikçesine
nihayetsiz : sonsuz
suret : şekil
şerâit-i hayat : hayat şartları
taallüm : öğrenme
taammül : amel etmek, hareket etmek
tahsil etmek : öğrenmek
tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma
terakki : ilerleme
ubûdiyet-i fiiliye : fiilî ibadetler
ulûm-u hakikiye : gerçek ilimler
üssü’l-esas : temel esas
vazife-i asliye : asıl vazife
vazife-i asliye-i fıtriye : yaratılıştan gelen asıl vazife
vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev21 Ekim 2011: 12:52 #798714Anonim
Milli Görüş-Nur geleneğinin kabaca farkı şu…
20 Ekim 2011 / 22:17
Köşe yazarları arasında başlayan “Nurcu-İslamcı” tartışmasına Mustafa Akyol’dan yeni yorum geldiRisale Haber – Haber Merkezi
Bir süredir köşe yazarları arasında başlayan “Nurcu-İslamcı” tartışmasına Mustafa Akyol’dan yeni yorum geldi. Star’daki yazısında Yeni Şafak yazarları Hayrettin karaman ve Yasin Aktay’ın değerlendirmelerine yer veren Akyol, “İslamcılık” kavramından farklı şeyler anlaşıldığına dikkat çekti.
Kendisinin bu kavramı “İslam devleti kurma gayreti ve ideolojisi” olarak ifade ettiğini açıklayan Akyol, “Yok eğer, ‘içinde yaşadığımız dünyaya İslam referanslı mesajlar verme ve çareler sunma’yı kast ediyorsanız, buna elbette hiçbir itirazım olamaz. Aksine, bunun nasıl yapılması gerektiğini tartışıyorum. 20. yüzyılda bu soruya verilen cevapların kabaca ‘siyasal İslam’ (yahut İslamcılık) ve ‘kültürel İslam’ diye ikiye ayrıldığı ise, bana ait bir tez değil, Nilüfer Göle gibi bu konuya emek vermiş sosyologlarca yapılmış bir tespit. Birinci modelde ‘devleti kontrol etme ve toplumu devlet eliyle İslamileştirme’ fikri var. İkinci modelde ise toplumu sivil yollarla irşad etme, bireylerin iman ve ahlakını güçlendirme hedefi. (Milli Görüş ile Nur geleneği arasındaki fark da kabaca buna oturuyor.)” dedi.
Müslümanların belirli “asgari müşterekler” üzerinde uzlaşı sağlayabileceklerini vurgulayan Akyol, aynı sistemin seküler veya gayrımüslim vatandaşları da kapsaması için “asgari müşterek”in genişletilmesi gerektiğini belirterek “Bu da ‘demokratik devlet’ demektir” şeklinde yazdı.
Akyol, yazısında Bediüzzaman’ın uyarısını da aktardı: “Demokratik devletin tek alternatifi de otoriter devlettir. Adına ‘İslamî’ demekle, ancak İslam’ı otoriter göstermiş, Bediüzzaman’ın yüz yıl önceki isabetli uyarısıyla, ‘şeriatı istibdada müsait zannetme’ hatasına düşmüş oluruz.”
Mustafa Akyol’un “İslamcılık ve sistemcilik” başlıklı yazısının tamamını okumak için TIKLAYINIZ22 Ekim 2011: 12:19 #798772Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 8.2.HÜRRİYETE HİTAP(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD] Yeni hükûmet-i meşrutamız mu’cize gibi doğduğu için, inşaallah bir seneye kadar, 1تَكَلَّمَفِىالْمَهْدِصَبِيّاً sırrına mazhar olacağız. Mütevekkilâne, sabûrâne tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azapsız, cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u şer’î hâzin-i cennet gibi bizi duhule davet ediyor. Ey mazlum ihvan-ı vatan! Gidelim, dahil olalım. Birinci kapısı, şeriat dairesinde ittihad-ı kulub; ikincisi, muhabbet-i milliye; üçüncüsü, maarif; dördüncüsü, sa’y-i insanî; beşincisi, terk-i sefahettir. Ötekilerini sizin zihninize havale ediyorum. Zira davete icabet vâciptir.Bu inkılâb-ı azîmin fatihası mu’cize gibi başladığı için bir fâl-i hayırdır ki, hâtimesi de pek güzel olacaktır. Şöyle ki:
Bu inkılâp, fikr-i beşerin ağır zincirlerini parça parça ve istidâd-ı terakkiye karşı setleri zîr ü zeber ederek, hükûmeti varta-yı mevtten tahlis ve bu millet-i mazlumede cevahir-i insaniyeti izhar ve âzâde olarak kâbe-i kemâlâta doğru gönderdiği gibi, hatimesi de, yani otuz sene kadar rengârenk sefahet ve isrâfat ve hevesat ve lezaiz-i nâmeşrua gibi seyyiat-ı medeniyet, devlet-i medeniyeti, hükûmet-i müstebide gibi inkıraza sevk eden umurlar maddeten zararını ihsas edeceğinden, o muzlim ve kesif olan sehab, arzu-yu umumî ile münkeşif olduğundan, şems-i şeriat ve mâkesi olan kamer-i medeniyet, berrak ve saf ve esâsatta Asya’yı ve Rumelini tenvir ve mutazammın olduğu istidad-ı kemâlin tohumları hürriyetin yağmuru ile neşvünemâ bularak rengârenk elvan ile tezyin edeceğini, bu fâl-i hayır bize müjde veriyor.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1: Beşikte çocuk iken konuştu.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
arzu-yu umumî : genel arzu; herkesin istediği
âzâde : bağlardan kurtulmuş, serbest, kayıtsız, özgür
beraat-i istihlâl : güzel başlangıç, iyi alâmet
cennet-i terakki : yükselme, kalkınma cenneti
cevahir-i insaniyet : insanlığın cevherleri, yetenekleri
devlet-i medeniyet : medeniyet devleti; medeniyet nimeti
duhul : girme, dahil olma
esâsat : esaslar, temeller
fâl-i hayır : iyi alâmet ve işaret
fikr-i beşer : insanlığın düşüncesi
hâkimiyet-i milliye : millî egemenlik (İslâm dini, şeriatı ve inancının egemenliği)
hâtime : son, sonuç
havale etmek : bırakma, ısmarlama
hâzin-i cennet : Cennet bekçisi
hevesat : gelip geçici, nefsin hoşuna giden istek ve arzular
hükûmet-i müstebid : baskıcı, diktatör hükûmet
icabet : cevap verme
ihsas etmek : hissettirmek
ihvan-ı vatan : vatan kardeşleri, vatandaşlar
inkılâb-ı azîm : büyük köklü değişim, devrim
inkılâp : köklü değişim, devrim
inkıraz : dağılıp yok olma, son bulma
isrâfat : israflar, savurganlıklar
istidad-ı kemâl : mükemmellik ve olgunluk yeteneği
istidâd-ı terakki : ilerleme, kalkınma yeteneği
ittihad-ı kulub : kalplerin birleşmesi, kalp birliği
izhar : açığa çıkarma
kâbe-i kemâlât : mükemmelliklerin kâbesi, olgunlukların merkezi
kamer-i medeniyet : medeniyet ayı
kanun-u şer’î : şer’î kanun, İslâm dinine ait kanun
kesif : katı, yoğun
lezaiz-i nâmeşrua : İslâmın izin vermediği lezzetler
maarif : ilim, bilgi, eğitim
maddeten : maddî olarak
mâkes : ayna
mazhar olmak : erişmek, nail olmak
millet-i mazlume : mazlum millet
mu’cize : insanların benzerini yapmakta âciz kaldıkları olağanüstü olay
muhabbet-i milliye : millî muhabbet; İslâm dinine, şeriatına ve inancına ait sevgi
mutazammın : içine alan, kapsayan
muzlim : karanlıklı
münkeşif : açılmış, meydana çıkarılmış
mütevekkilâne : Allah’a güvenerek; elimizden geleni yapıp sonucu Ona bırakarak
Ramazan-ı sükût : sessizlik ramazanı, sessizlik orucu
sabûrâne : çok sabredici olarak
sa’y-i insanî : insanın çalışması
sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, budalalık
sehab : bulut
sevk eden : yönlendiren, gönderen
seyyiat-ı medeniyet : medeniyetin kötülükleri
şems-i şeriat : şeriat güneşi
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi; İslâmiyet
tahlis : kurtarmak
tenvir : aydınlatma
terk-i sefahet : gayrı meşru zevk ve eğlenceleri bırakma
umur : işler
vâcip : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan şey
varta-yı mevt : ölüm tehlikesi
zîr ü zeber etmek : alt üst etmek
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]—
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.