- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
22 Eylül 2011: 07:55 #796985
Anonim
Esselamü Aleyküm Muhterem Kardeşlerim
Tam 58 gündür paylaştığımız Risale-i Nurun büyük kitaplar dışındaki müstakil eserlerinden biri olan Hutbe-i Şamiye isimli eseri tamamlamış bulunuyoruz.
Ekte bu 58 günlük paylaşımın tamamının zipli dosyadan temin etmeniz mümkün.
Bunun yanısıra bu eseri web üzerinden lugatli okumak için
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=1492
linkinden faydalanmanız mümkün.
Ayrıca bu eseri cümle açıklamalı olarak okumak ve incelemek için
http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=cat_open&cid=90
linkinden yararlanabilirsiniz.
Yine bu eseri ses dosyası olarak indirmek ve dinlemek için de
http://www.nurpenceresi.com/index.php?oku=1975
linkine müracaat edebilirsiniz.
Rahmetli Ali Uçar ağabeyimizin görüntülü Hutbe-i Şamiye dersini izlemek ve indirmek için de
http://vimeo.com/4524876
adresine müracaat ediniz.
Bir sonraki müstakil risale paylaşımımızda beraber olmak ümidiyle hayırlı istifadeler kardeşlerim.24 Eylül 2011: 11:19 #797133Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.24.TAHLİLLER(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üstadın Barla’ya gidişiÜstad, Barla’dan yirmi küsur sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs köyünden ziyade alâkadardı. Çünkü, hayat-ı mâneviyesi olan Risale-i Nur burada telif edilmeye başlamıştı. Kur’ân-ı Hakîmin hidayet nurlarını temsil eden “Sözler” ve “Mektubat” ve “Lemeat-ı Nuriye” buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.
Barla’daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassut altında geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlerinin telif yeri olduğundan, Üstad’ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla’ya nefiyle değil, hapisle değil, kendi rızasıyla ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikâmetgahı olan medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdetâ kendisini selâmlıyordu. Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübarek çınar ağacı Üstadı mânen teşyî etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb-ı Hakka olan secdevâri ubudiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir mufarakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın süruru içinde Hâlık-ı Rahmân’a secde-i şükrana kapanıyordu. Üstad, o mübarek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti. Zaten gözyaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur dershanesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.
Evet, şüphesiz rahmet-i İlâhiyenin nihayetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havalisine sürülmüştü… Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla nahiyesine nefyedilmişti. Burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şahadetiyle, çok kahraman ve fedakâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîmin hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saadeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi.
Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî dâvâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamıştı…
Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren asr-ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur’ân ve iman dâvâsındaki yolundan çevirememişti. O, ruhundaki şecaat-i imaniye ile kat’î inanıyordu ki, dâvâ ettiği hakikat birgün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüz binler Said olacak… İnsanlık camiasında neşrettiği hakaik-i imaniyenin fütuhatı ve inkişafı başlayacak ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur’ân’dan eline verilen bu meş’ale-i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen iman ruhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, mânen ölmeye yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin—biiznillah—cihana efendiliğinin maddî mânevî mübeşşiri olacaktı.
İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve naşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medar-ı iftiharı bulunan bu aziz zât, din düşmanlarının plânıyla, vaktiyle bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da tesis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdahalesine mümanaat olunmuştu. Heyhat! Esasen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbali nurlandıracak bir hakikatin telif ve neşrine çalışıyordu. Kâinatın sahibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, onun hâmisi, muîni ve yardımcısı idi.
İşte, otuz sene sonra tekrar Barla’ya döndüğü zaman, hizmet-i imaniyesinde nail olduğu büyük ikramları, inayetleri düşünerek, müşahede ederek mesrur oldu ve sürurundan ağlıyordu, secde-i şükrana varıyordu.
Hâl-i hazırda Üstad Isparta’da ikamet eder. Bazan Emirdağına, bazan Barla’ya gider. Buraları Risale-i Nur’un telif ve inkişaf merkezleri olduğu için ruhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve birçok defalar zehirlendiği için rahatsızdır. Hastalığı tarif edilmeyecek derecede ağırdır ve şiddetlidir. Ruhen, hissiyatı kuvvetli ve âlem, bahusus âlem-i İslâm, bilhassa Risale-i Nur dairesi, vücud-u mânevîsi hükmünde olduğundan, her iki vücudundaki ıztırap şedittir. Gerçi talebelerinin duaları ve neşr-i envar-ı imaniye o ıztırabına bir merhem ve devâ ise de, yine de pek vâsi şefkati itibarıyla zaman zaman ıztırabı şiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil-i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil-i havaya çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.Üstad, Risale-i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek çok Nur talebeleri mevcut olduğundan, halklarla konuşmayı tamamıyla terk etmiştir. “Risale i Nur, benimle sohbetten on derece ziyade faidelidir” deyip ziyaretçi de kabul etmemektedir. Hattâ yanındaki talebeleriyle dahi zaruret halinde konuşmaktadır.
Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, daima içinde yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şüphe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve saadet yolunda atılan her adımı takdir ve tasviple karşılamakta, Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihya edenlere dua etmektedir. Aynı zamanda, âlem-i İslâmın maddeten ve mânen selâmet ve saadetini dilemekte ve bu yolda girişilen dahil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derecede sevinç ve memnuniyet duymaktadır.
Risale-i Nur’u Kur’ân-ı Hakîmin bu zamana mahsus bir mu’cizesi bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale-i Nur’daki hakikat-i Kur’âniye muhafaza ettiğini beyan etmekte ve âlem-i İslâmla hakikî kardeşliğe ve uhuvvete ve ittifaka medar olacağını, dünyevî ve uhrevî saadetimizin bu hakikate yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.
Risale-i Nur’un Anadolu’dan başka diğer Müslüman memleketlerde yayılmasının elzem olduğu kanaatindedir. Siyasî gayret ve faaliyetlerden evvel, Risale-i Nur’un neşrolunmasının daha menfaattar olacağını ihbar etmektedir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âfâk-ı İslâm : İslâm dünyasınin ufukları
alâkadar : alâkalı, ilgili
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
asîl : asaletli; soylu, köklü
asr-ı hâzır : içinde bulunulan asır, zaman
aziz : çok değerli, izzetli, saygın
bahusus : özellikle
beşeriyet : insanlık
beyan etme : açıklama
biiznillah : Allah’ın izniyle
camia : toplum
cebbar : zâlim, gaddar, baskıcı
celb edilme : alıp getirilme
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
cereyan : düşünce akımı, hareketi
cihan : âlem, dünya
delâil-i akliye : akli ve mantıki deliller
devâ : ilâç
ecel : Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti, vefat zamanı
ehl-i dünya : dünyaya dalıp âhireti düşünmeyenler, dünyayı ahirete tercih edenler
elzem : çok lâzım, gerekli
fedakâr : her türlü sıkıntılara göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden
ferdî : kişisel
fütuhat : fetihler, açılımlar
hadsiz : sonsuz
Hak : varlığı doğru ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
hakaik-i imaniye : imana ait hakikatler, esaslar
hakikat : esas, gerçek
hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, esası
Hâlık-ı Rahmân : rahmeti her şeyi kaplayan, yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran yaratıcı, Allah
hâl-i hazır : şu an; içinde bulunulan zaman
hâmi : koruyucu, koruyan
hâmil : taşıyan, yüklenen
haşmet : görkem, heybet
havali : yöre, bölge
hayat-ı mâneviye : mânevi hayat, maddî olmayan hayat
hazin : hüzünlü, acıklı
heyhat : yazık, çok yazık
hidayet : doğru ve hak olan yol, İslâmiyet
hissiyat : hisler, duygular
hizmet-i imaniye : imanî hizmet
ihbar etmek : haber vermek
ihya etme : canlandırma
ikamet etme : oturma
ikâmetgâh : oturulan ev, hâne, yer, mesken
ikram : lütuf, ihsan
inayet : yardım
inkişaf : gelişme, ilerleme, açılma
intişar etme : yayılma
inziva : bir köşeye çekilip ibadetle uğraşma, vaktini ibadetle geçirme
İslâmî şeâir : İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler; ezan gibi
istikbal : gelecek
ittifak : birlik, birleşme
kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
kesret : çokluk
kudsî : kutsal
Kur’ân-ı Hakîm : hikmetli Kur’ân; her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân
Lemeat-ı Nuriye : nur parıltıları; Risale-i Nur Külliyatında yer alan Lem’alar isimli eser
mazhar : ayna
medar olma : sebep olma, neden olma
medar-ı iftihar : övünç kaynağı
medrese-i Nuriye : Nur okulu; Risale-i Nur talebelerinin bir okul gibi iman ve Kur’ân hakikatlerini öğrenip öğrettikleri yer
menfaattar : faydalı
mesrur olma : mutlu olma, sevinme
meş’ale-i hidayet : hak ve doğru yolu gösteren meş’ale, ışık
millet-i İslâmiye : İslâm milleti, Müslümanlar
mu’cize : bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey mufarakat : ayrılık, ayrılma
muîn : yardımcı, yardım eden
mutasarrıf : tasarruf eden, mülkünü dilediği gibi idare eden
mübarek : hayırlı, bereketli
mübeşşir : müjdeci, müjde veren
mümanaat olunma : engel olunma
müşahede : gözleme, gözlemleme
müteşekkir : teşekkür eden, şükran duyan
nahiye : kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşim yeri; bucak
nail olma : erişme, kavuşma
naşir : yayan
nefiy : sürgün
neşr : yayma
neşr-i envar-ı imaniye : imana ait nurların yayılması; Risale-i Nur’un yayılması
neşriyat : yayılma, yayınlanma
neşrolunma : yayılma
rahmet-i İlâhiye : Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmet ve şefkati
rejim : yönetim; mevcut siyasi iktidar ve idare
rıza-yı ilâhî : Allah’ın rızası, razı olması
saadet : huzur, mutluluk
safha : aşama, dönem
secde-i şükran : şükür secdesi
secde-i şükrana varma : şükür secdesi yapma
secdevâri : secde ederek, secde eder gibi
selâmet : kurtuluş
sürur : sevinç, neşe, mutluluk
şahadet : şahitlik, tanıklık
Şarkî Anadolu : Doğu Anadolu
şecaat-i imaniye : imandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık
şedit : şiddetli
şefkat : acıma, merhamet
tarassut : gözlem, gözetim
tarihçe-i hayat : hayat hikayesi
tasvip : doğru bulma, onaylama
tebdil-i hava : hava değişimi
tecellî : yansıma
telâkki : anlayış biçimi, kavrayış şekli
telif : yazma, kaleme alma
teşyî etme : giden bir kimseyi uğurlama
ubudiyet : Allah’a kulluk etme
uhrevî : öldükten sonraki hayat olan âhiretle ilgili
uhuvvet : kardeşlik
vâsi : geniş
vücud-u mânevî : mânevî varlık
ziyade : fazla, çok
zulmet : karanlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
—24 Eylül 2011: 11:21 #797135Anonim
Sakın deme: “Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede?” Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecata göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, ta mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar meratib bulunur. Öyle de: Namazın derecatında da daha fazla meratib bulunabilir. Fakat bütün o meratibde, o hakikat-ı nuraniyenin esası bulunur.
(Bediüzzaman Said Nursi – 21. Söz’den)
Lügatler
Âmî :
avamca, cahil,ileri gelenden olmayan Derecat
:dereceler Esas :
asıl,temel, kök, şart Hakikat:
gerçek Hakikat-ı nuraniye :
parlak hakikatler, nurlu gerçekler Hakikat-i namaz :
namaz hakikatı, hakiki namaz Hisse :
pay, nasip, kısmete düşen kısım İcmal :
kısaltmak, bir araya toplamak, kısa anlatmak, özetlemek İnkişaf :
açılmak, meydana çıkmak, yetişmek, gelişmek, manen ilerlemek Meratib :
mertebeler, kademeler Mükemmel :
olgun, noksansız, tamam, eksiksiz, çok iyi Nur :
ışık,aydınlık, parlaklık Sırr :
gizli hakikat, aklın ermediği şey Şuur :
anlayış, idrak, bilinç Taalluk
:bağlılık, münasebet, alakalı olmak Tafsil :
etraflıca izah etmek, açıklamak Tavsif :
vasıflandırmak, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak Tenevvür
:parlamak, ışıldamak, nurlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak Velev
:eğer, gerçi, hatta Veli :
Allah dostu, evliya24 Eylül 2011: 11:25 #797136Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 1.2.İFADE-İ NÂŞİR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından sûret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet birgün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşına yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, “Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem” diyordu. Tâbir-i âharle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.
Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
Biz etmeyiz zemîn-i müdârâya ol emin.
Mansıbların, makamların en bülendidir,
Hizmet-i iman ile âsâyiş ve saadeti temin
Şehzadebaşında şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said’in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da ileri olduğunu teyid eder. Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihandeğer nasihatleriyle ortaya atılan hoca-i dânâya, böyle tehlikeli bir anda vücud-u kıymetdarının sıyaneti, nefean lil’umum elzem olduğu halde ve ihtar edildiği zaman, “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir”; “Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır” fikrine karşı,
Aşinayız, bize bîgânedir endişe-i mevt.
Adl ü hak uğruna nezreylemişiz cânımızı.
Olur bize âb-ı hayat, ateş-i seyyâl-i memat.
mısrâı ile mukabele ederdi.Said-i hüşyârın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakârlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona bağlanmak için, lisân-ı hamasetinden bu mezkûr mısrâı dinlemek kifayet eder.
Bediüzzaman’a zurafâdan biri bir gün irfanıyla mütenasip bir esvap iktisaı lüzumundan bahseder. Müşarün ileyh de, “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz; hem onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum; HAŞİYE onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mâmulâtını giyiyorum” buyurmuştur.
Elyevm, Said Nursî memleketine döndü. Karışmış İstanbul’un havâ-i gıll ü gışından ve tezviratından ve bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenalıklara bâdî ve bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve müteessir, vahşetzâr fakat mûnis, vefakâr ve nâmusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kim bilir, belki en büyük icraatından biri de budur.
Nâşiri
Ahmet Râmiz
(Rahmetullahi aleyh)
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : Otuz sene cebir ve işkenceler altında sıkıştırıldığı halde, hiçbir defa Avrupa şapkasını başına koymadı.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âb-ı hayat : hayat suyu
adl ü hak : adalet ve doğruluk
arş-ı kanaat : kanaatin arşı, tahtı
âsâyiş : emniyet, güven
aşina : alışkın, bildik, tanıdık
ateş-i seyyâl-i memât : ölümün akışkan (akıcı) ateşi
azîm : büyük, yüce
azim : kararlılık, niyet
bâdî : sebep, başlatan, başlangıç
bedraka-i efkâr : düşüncelerin kılavuzu, yol gösterici
behişt-i gına : zenginlik cenneti
besalet : yiğitlik, bahadırlık, sağlam yüreklilik
bîgâne : ilgisiz, kayıtsız
bülend : yüksek, yüce
cebir : zorlama
cihandeğer : dünya kıymetinde, çok değerli
cünun : delilik
defaat : çok defa, defalarca
elyevm : bugün, hâlihazırda
elzem olma : çok gerekli olma
endişe-i mevt : ölüm endişesi
esvap : giysi, giyecek
fenalık : kötülük
hamaset : yiğitlik, kahramanlık, cesaret
haşiye : dipnot
havâ-i gıll ü gış : hile, yalan ve dolanın hâkim olduğu ortam, hava
hizmet-i iman : iman hizmeti
hoca-i dânâ : bilgin hoca
icraat : faaliyetler, işler
ihata-i ilmiye : ilmin kuşatıcılığı ve genişliği
ihtar edilme : uyarılma
iktisa : giyme, giyinme
irad etmek : sunmak, vermek
irfan : bilgi, kültür
istihkar : küçük görme, basit görme
istikamet vermek : doğru yön vermek
kalpak : kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık
kemâl-i mehabet : büyük bir heybet, haşmet ve azamet
kifayet etmek : yeterli olmak
lisân-ı hamaset : yiğitlik ve kahramanlık dili
maarifsizlik : eğitimsizlik
mâmulât : mamuller, ürünler
mansıb : mevki, konum, rütbe
medrese : dinî eğitim veren yüksek okul
mektep : okul
menhus : kötü, çirkin
merhum : Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan, rahmetli
meyus : ümitsiz
mezkûr : adı geçen
mukabele etmek : karşılık vermek
mûnis : canayakın, dost
müşarün ileyh : adı geçen, işaret edilen
müteessir : etkilenen, üzüntülü
mütenasip : uygun
müvellid : meydana getiren, doğuran
nâmusperver : nâmuslu
nâşir : neşreden, yayıncı
nefean lil’umum : herkesin yararına, umumun faydası için
nefyolma : sürgün edilme
nezreylemek : adamak
nihayetsiz : sonsuz
nutk-u beliğ-i bîtarafane : tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma rahmetullahi aleyh : Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun
saadet : mutluluk
safvet-i ruh : ruh temizliği
Said-i hüşyâr : (kalbi ve aklı) uyanık Said
sıyanet : koruma
sûret-i ciddiye : ciddî şekilde
şecaat : yiğitlik, cesurluk; hak için canını feda edip hakkı olmayan şeye karışmama
şemâtet : kuru gürültü, şamata
şûrezâr : çorak, verimsiz yer
tâbir-i âhar : başka bir ifadeyle
tarassut altına aldırılma : göz hapsine aldırılma
tebşir edilmek : müjdelenmek
temin : sağlama
tevkif edilmek : tutuklanmak
teyid etmek : desteklemek, onaylamak
tezvirat : yalan dolan şeyler, kovuculuklar
tımarhane : akıl hastanesi
vahşetzâr : ıssız, sakin yer
vilâyât-ı şarkiye : doğu illeri
vücud-u kıymetdar : değerli vücut, kıymetli varlık
Yıldız siyaseti : içinde padişah bulunan ve dönemin yönetim merkezi olan Yıldız Sarayının siyaseti
zemin-i müdârâ : aldatıcı ortam, iki yüzlü dünya
ziya-yı ulviyet : yücelik ışığı
zurafâ : zarifler, ince duygulu kişiler
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Eylül 2011: 01:45 #797301Anonim

Yâ Rabbî!
Rûhumda bir ilim katresi var.
İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle.
Ey ihsânı çok olan Rabbim!
Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.
Ey affetmeyi seven Rabbim! Bizi affeyle.
İsyân derdimize çâre eyle.
Ey yardım isteyenlerin yardımcısı!
Bizi hidâyete çıkar.
Âmin..
Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)26 Eylül 2011: 09:27 #796380Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.2.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul’un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!
Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.”
Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.
Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dahil misin?”
Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle… Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin.
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Ta ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey paşalar, zabitler!
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:اِذَا مَحَاسِنِىَ اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani, “medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.”
Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adalet-i mahz : tam ve mükemmel adalet
adavet : düşmanlık
âlem-i âhiret : âhiret âlemi, öteki dünya
beyan : açıklama
bidayet : başlangıç
cehil : cahillik
cünun : delilik
Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
efkâr : fikirler, düşünceler
efrad : fertler
ehl-i asır : içinde bulunulan asırda yaşayan, aynı asrı paylaşan insanlar
ehl-i şeriat : şeriat taraftarı Müslümanlar
evham : kuruntular, şüpheler
fazilet : değer, üstünlük
hâhiş : arzu, istek
hakikat : doğru gerçek
husumet : düşmanlık
icmal : özet
iktiza eden : gerektiren
illâ : ancak
isnad olunmak : dayandırılmak
itizar etme : özür dileme
ittihad : birlik
İttihad-ı Muhammediye :
kemâl-i hâhiş : tam bir istek ve arzu
ma’rez-i acaip ve garaip : acayip ve garipliklerin teşhir edildiği sergi, fuar
maaliftihar : iftiharla, memnuniyetle
medar-ı iftihar : iftihar ve övünç kaynağı, sebebi
mehasin : güzellikler
mevt : ölüm
meyusiyet : ümitsizlik
mukaddeme : başlangıç, giriş, meseleye hazırlık
mütehayyir : hayrete düşen, şaşkın
nazar : bakış, göz
nefy : sürgün
neşretmek : yayımlamak, yaymak
sebeb-i saadet : mutluluk sebebi
şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet
tâzib : azap verme, cezalandırma, işkence etme
tenezzül etmek : inmek, alçalmak
vecih : tarz, şekil
vicdanen : vicdanî olarak, vicdanca
zabit : subay
zaman-ı istibdât : baskı, zulüm dönemi
zemin : yer
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Eylül 2011: 09:31 #797311Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.2.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
KONUŞAN YALNIZ HAKİKATTİR
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur’da ispat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adalet tecellî eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellîsine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesb etmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlâhînin bir nevi tecellîsidir.
Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor. Mahkemeden mahkemeye sevk ediliyorum. Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i halde böyle birşey yoktur.
Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar.
Onlar bu ittihamı kasten mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıt olsun, ister vehim olsun, benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat’iyetle yakinen ve vicdanen biliyorum. Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve mâsum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye mâruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval adalet-i İlâhiyeye muhalif düşmez mi?
Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum, üzülüyordum. Muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemâl-i teessürle söylerim ki; benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî-mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.
Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i imaniyemi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyatıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmaklığıma ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu. Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı mânevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben men ediliyordum. Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dahilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.
Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.
Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; “Sakın” diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.”
İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değil. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.
Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
Âdil kadere de derim ki:
Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî-mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kudreti kaybedecektim. Ben maddî ve mânevî herşeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır…
Bize işkence edenler, bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir.
Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü’z-Zehranın Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.
Said Nursî
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adalet-i İlâhî : Allah’ın adaleti
adalet-i İlâhiye : Allah’ın adaleti
âdil : adaletli
ahval : hâller, durumlar
a’mâl-i saliha : Allah rızası için yapılan iyi işler
belîğane : beliğ bir şekilde; maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleyerek
beşer : insan
cefa : büyük sıkıntı, eziyet
cemiyetçilik : cemiyet taraftarlığı
dahilinde : içinde
dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
dehâ : olağanüstü zekâ ve akıl
derunî : içle ilgili, içten
desise : hile, aldatma
ehliyet : iktidar, layık olma, hak etme
ene : ben
evham : kuruntular, şüpheler
ezâ : sıkıntı
felâket : belâ, musibet
ferağat : fedakarlık, hakkından vazgeçme
fevkinde : üstünde
fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen
füyûzât : feyizler, mânevî bolluk ve bereketler
hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
hakikat : gerçek
hakikat-i hal : işin aslı, bir meselenin iç yüzü
hakikat-i imaniye : iman hakikati, gerçeği
hakikî : asıl, gerçek
haricinde : dışında
hidayet : doğru ve hak yol
hizmet-i imaniye : iman hizmeti
hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hizmeti
husule gelmek : meydana gelmek
husus : konu
ihtiyar : dileme, istek, irade
ikaz etmek : uyarmak
ilham : Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ
inkişaf : açığa çıkma, açılma
isnad etme : dayandırma
istihkak : lâyık olma, hak etme
ittiham : suçlama
izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak
kader-i İlâhî : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması
kanaat : inanma, ikna olma
kasten : kasıtlı olarak
kat’î : kesin
kemâlât : faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri
kemâl-i kat’iyet : tam bir kesinlik
kemâl-i teessür : tam bir üzüntü
kesb etmek : kazanmak
keşmekeş : karışıklık
komitecilik : belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme
kudret : güç
küfr-ü mutlak : Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi kesin olarak inkâr etmek, inanmamak
mahkûm etmek : hüküm altına almak, hüküm giydirmek
mahkûmiyet : hüküm giyme, tutukluluk
mahz-ı adalet : tam anlamıyla adalet
makamat : makamlar
mâruz kalma : bir şeyin etkisi altında kalma, etki alanı içinde olma
mâruz kılmak : bir şeyin etkisi altında kalma
mâsum : günahsız, suçsuz
mekteb-i irfan : ilim ve irfan okulu
men etme : yasaklama
mertebe : derece, makam
meşru : helâl, dine uygun
muannid : inatçı, direnen
muhakeme : yargılama
muhalif : aykırı, karşıt
mukabil : karşılık
musibet : belâ, büyük sıkıntı
muvaffak : başarılı olma, erişme
mücadele : uğraşma, çabalama
müstahak : hak etmiş, lâyık
mütemerrid : inatçı
müteveccih : yönelen, yönelik
nefis : insanı daima kötülüğe, hazırdaki zevk ve isteklere sevk eden duygu
neşretmek : yayımlamak, dağıtmak
nevi : tür, çeşit
nihayet : sonunda
nur-u hakikat : hakikat nuru, ışığı
rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası
saadet : mutluluk
saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk; âhiret mutluluğu
sadakat : bağlılık
Said : Bediüzzaman Said Nursî
sebat : kararlılık
sevk : gönderme, yönlendirme
suret : biçim, şekil
şahsiyet-i mâneviye : tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik
şerait : şartlar
şükretmek : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek; Allah’a teşekkür etmek
tahakkuk ettirme : gerçekleştirme
tâkat : güç
tazyik etmek : sıkıntı verme, baskı yapma
tecellî : belirme, görünme
temenni : dileme, isteme
terakkiyat : ilerleme ve gelişmeyi sağlayan gelişmeler
tevellüd eden : doğan, meydana gelen
ubudiyet : Allah’a kulluk
uhrevî : âhirete ait
vâkıa : olay
vazife-i ilmiye : ilmî vazife, görev
vehim : zan, şüphe, kuruntu
vesvese : kuruntu, şüphe
yakinen : kesin ve şüphesiz olarak
zâlim : zulmeden, haksızlık eden
zâlimane : zâlimcesine
zerre kadar : çok az miktar
zulüm eden : haksızlık yapan
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Eylül 2011: 15:43 #797356Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.2.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul’un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!
Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.”
Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.
Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dahil misin?”
Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle… Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin.
İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Ta ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
Dedim: Ey paşalar, zabitler!
Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:اِذَا مَحَاسِنِىَ اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
Yani, “medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.”
Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adalet-i mahz : tam ve mükemmel adalet
adavet : düşmanlık
âlem-i âhiret : âhiret âlemi, öteki dünya
beyan : açıklama
bidayet : başlangıç
cehil : cahillik
cünun : delilik
Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
efkâr : fikirler, düşünceler
efrad : fertler
ehl-i asır : içinde bulunulan asırda yaşayan, aynı asrı paylaşan insanlar
ehl-i şeriat : şeriat taraftarı Müslümanlar
evham : kuruntular, şüpheler
fazilet : değer, üstünlük
hâhiş : arzu, istek
hakikat : doğru gerçek
husumet : düşmanlık
icmal : özet
iktiza eden : gerektiren
illâ : ancak
isnad olunmak : dayandırılmak
itizar etme : özür dileme
ittihad : birlik
İttihad-ı Muhammediye :
kemâl-i hâhiş : tam bir istek ve arzu
ma’rez-i acaip ve garaip : acayip ve garipliklerin teşhir edildiği sergi, fuar
maaliftihar : iftiharla, memnuniyetle
medar-ı iftihar : iftihar ve övünç kaynağı, sebebi
mehasin : güzellikler
mevt : ölüm
meyusiyet : ümitsizlik
mukaddeme : başlangıç, giriş, meseleye hazırlık
mütehayyir : hayrete düşen, şaşkın
nazar : bakış, göz
nefy : sürgün
neşretmek : yayımlamak, yaymak
sebeb-i saadet : mutluluk sebebi
şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet
tâzib : azap verme, cezalandırma, işkence etme
tenezzül etmek : inmek, alçalmak
vecih : tarz, şekil
vicdanen : vicdanî olarak, vicdanca
zabit : subay
zaman-ı istibdât : baskı, zulüm dönemi
zemin : yer
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
26 Eylül 2011: 15:45 #797359Anonim
Nevm nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat’i isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.
(Bediüzzaman Said Nursi – 1. Mektub’dan)
Lügatler
Ayn-ı nimet ve rahmet :
tam rahmet, kurtuluş ve nimet sebebi Bahis
:konu, konuşulan şey Ehl-i dalâlet :
doğru ve hak yoldan sapan inançsız kimseler Hariç:
dış, dışında Hususan
:bilhassa, özellikle istirahat
: dinlenme, rahatlama Kat’î :
kesin, mutlak, tereddütsüz, şüphesiz Mevt :
ölüm Musibetzede :
belaya uğrayan Mübtela :
dertli, hasta, belaya uğramış, başı sıkıntılı, tutulmuş, imtihana tabi tutulmuş Müteaddid:
birçok, birden fazla, çeşitli Nevm :
uyku Nıkmet :
şiddetli ceza, azap Rahmet :
merhamet, acımak, ihsan, şefkat etmek, esirgemek26 Eylül 2011: 15:59 #797366Anonim
Amin amin amin amin ecmain inş. Hocam………
28 Eylül 2011: 08:55 #797456Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.4.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nurlara olan taarruzların bir zararı olsa, yirmi faidesi vardır. Elbette yirmi kazanca karşı bir zarar hiç hükmündedir. Taarruzlar ancak ve ancak Nurun neşriyat ve fütuhatının genişlemesine, inkişafına sebeptir ve millet-i İslâmiye nazarında itimat ve emniyet kazanmasına medardır. Risale-i Nur’un Anadolu genişliğinde ve âlem-i İslâm vüs’atında ve Avrupa ve Amerika çapındaki maddî ve mânevî tesirat ve fütuhatına ve neşriyatına şahit olan İslâmiyet düşmanları yine bazı taarruzlar yapmışlar. Aldığımız haberlere göre, bu taarruzlardan sonra, hususan şark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nurun fütuhatı on gün içinde on misli fazlalaşmış. Hem böylelikle halkın nazar-ı dikkati Risale-i Nur’a ve Üstadımıza çevrilmiş, uyuyanlar uyanmış, tembeller harekete gelmiş, ihtiyatsızlar ihtiyata muvaffak olmuşlardır. Bu acı taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sırf bir korku ve evham yaymak kastıyla yapılan vesileler ve desiseli manevralardır. Ahmak din düşmanları güya Nur talebelerini korkutmak sevdasıyla resmî kimseleri aldatıp tahrik ve âlet etmeye çalışıyorlar. Acaba o gafiller bilmiyorlar mı ki, bizler Nur’un talebeleriyiz? Dinsizlerin, masonların, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zayıftır. Zahiren kuvvetli gibi görünmeleri, serseri bir çocuğun bir haneyi bir kibritle mahvetmesi gibi tahribatla iş görmelerindendir. Evet, onlar son derece zayıftırlar; çünkü, bir serçe kuşu kadar iktidarı olmayan kendi varlıklarına güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul-köle olup, onlara mürailik, riyakârlık ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl-i iman ise, hususan tahkikî iman ile imanı inkişaf edenler, kavîdirler, muazzezdirler. Onların herbiri bir abd-i aziz ve bir abd-i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr-i Zülcelâle ve bir Hakîm-i Zülkemâle ve bir Hâlık-ı Kâinat’a ve bir 1 رَبُّ السَّمٰواَتِ وَاْلاَرَضِ ’a ve bir 2 وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ’e ibadet ederler, kulluk ederler… O’na intisap ederler, hem istinat ederler.Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur’dan ve Üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir” gibi birtakım kandırışlarla, sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur’a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar.
Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanıklık veriyor ki, bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nur’a şiddetle sevk ve teşvik ve o dessas münafıkların maksatlarının tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hâsıl ediyor. Fesübhanallah! Hattâ öyle Nur talebeleri meydana gelmektedir ki, asıl halis niyet ve kudsî gayeden sonra, bir sebep olarak da, münafıkların mezkûr plânlarının inadına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur’a vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedaisi olmak zamanıdır.”
3اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى
Bizim hizmet-i imaniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyanet Riyaseti ehl-i vukuf raporunda, “Risale-i Nur kitaplarında siyaseti alâkadar eden mevzular yoktur” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon Savcısı da iddianamesinde, “Bediüzzaman ve talebelerinin faaliyeti siyasî değildir” diye hükmetmiştir. Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesail-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine imanı kurtarmak dâvâsına hasredeceğiz. Hem birtakım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder, fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek sâfi zihinleri idlâldir.” Evet, menfilikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi saf bir niyetle başlayıp menfi şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.
Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meşgulüz. Biz mücevherat-ı Kur’âniye ile iştigal ediyoruz. Bizler, Kur’ân’ın kâinat vüs’atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz. Bizler ancak bâkiye hizmet ediyoruz. Bizler fâni şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim Risale-i Nur’la olan hizmet-i imaniyemiz, başka şeylerle iştigalimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfi geliyor…
Elhasıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risale-i Nur’la mücadele eden insafsız gizli din düşmanları, acz-i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale-i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risale-i Nur çürütülemez. Zira, Risale-i Nur, bizatihî hüccet ve burhandır. Onu ve onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümunesi, tarih muvacehesinde meydandadır. Ve hem de çürüyeceklerdir. Risale-i Nur’daki yüksek hakikat, Risale-i Nur’u ebede kadar payidar kılacaktır…
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Göklerin ve yerin Rabbi, terbiye edicisi. Zuhruf Sûresi, 43:82; Duhan Sûresi, 44:7.
2 : Onun gücü herşeye yeter. Rum Sûresi, 30:50; Şûrâ Sûresi, 42:9.
3 : Allah’a hamd olsun ki, bu Rabbimin bir ihsanıdır.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
abd-i aziz : izzetli kul, Allah’tan başka kimseye minnet duymayan kul
abd-i küllî : bütün varlıkların ibadetlerini kendi şahsında temsil eden kul
acz-i mutlak : sonsuz derecede âcizlik, güçsüzlük
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
bâki : devamlı ve kalıcı
bâtıl : hak ve doğru olmayan, yalan, çirkin
bizatihî : bizzat, kendisi
burhan : güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
cereyan : akım, hareket
dalkavukluk : yağ çekme, yaltaklanma
desise : hile, aldatma
dessas : hileci, hilekâr, aldatıcı
Diyanet Riyaseti : Diyanet İşleri Başkanlığı
ebed : sonu olmayan, sonsuzluk
ebediyen : sonsuza dek
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler
ehl-i vukuf : bilirkişi
elhasıl : kısaca, özetle
emniyet : güven
evham : kuruntular, şüpheler
fâni : geçici, ölümlü
fedai : canını esirgemeyen, bir dava uğruna değerli şeylerini vermeye hazır bulunan
fena : geçici, ölümlü
fesübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında kullanıp hayret ve hayranlığı ifade eden kelime
fikrî : düşünceye ait, düşünceyle ilgili
fütuhat : fetihler, zaferler
gafil : duyarsız, sorumsuz, umursamaz
hakikat : hak, doğru, gerçek
Hakîm-i Zülkemâl : sonsuz mükemmellik sahibi olan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah
Hâlık-ı Kâinat : evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah
halis : katıksız, saf
hâsıl etme : meydana getirme
hasretme : ayırma, özgü kılma
hizmet-i imaniye : iman hizmeti
hususan : bilhassa, özellikle
hüccet : sağlam delil, kanıt
hükmünde : konumunda
hülâsa-i kelâm : sözün özü, kısası
iddianame : iddia yazısı
idlâl : doğru yoldan çıkarma, saptırma
ihtiyat : önlem alma, tedbirli hareket etme
iktidar : güç, kudret
inkişaf : açığa çıkma, gelişme
intibah : uyanma, uyanıklık
intisap : bağlanma
istifade : faydalanma
istinat : dayanma
iştigal etme : meşgul olma, uğraşma
iştiyak : çok kuvvetli arzu ve istek
itimat : güven
izale : giderme, kaldırma, yok etme
kabil : mümkün, olabilir
Kadîr-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve kudreti her şeyi kuşatan Allah
kalbî : kalbe ait
kast : amaç, gaye
kavî : güçlü, kuvvetli
kudsî : yüce, kutsal, mukaddes
mâhiyet : asıl yapı, temel nitelik ve özellik
mahvetme : yok etme
maksat : gaye, amaç
malûmat : bilgi
manevra : tatbikat, eğitim
medar : dayanak, sebep, vesile
meskenet : miskinlik, fakirlik
mezkûr : anılan, sözü geçen
millet-i İslâmiye : İslâm milleti; Müslümanlar
misil : benzer, eş değer
muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
muvaffak olma : başarılı olma
mücadele : uğraşma, çabalama
münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
mürâilik : gösteriş, ikiyüzlülük
nail olma : erişme
nazar : göz, bakış
nazaran : bakarak, –göre
nazar-ı dikkat : dikkate alma, dikkatle bakma
neşriyat : yayma, yayınlama
Nurlar : Risale-i Nur Külliyatı
Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz : gökleri ve yeri terbiye edip tasarrufu ve egemenliği altında bulunduran Rab, Allah
rağmına : zıddına, inadına
resmî : devlete ait
riyakâr : gösterişçi
ruh u can : ruh ve can; bütün içtenlik
ruhî : ruha ait, ruhla ilgili
sadakat : bağlılık
sâfiyet : temizlik, arınmış olma
sebat : kararlılık, sabit olma
suret : şekil, biçim, görünüş
Şark : Doğu
taarruz : saldırı, hücum
tahkikî iman : araştırarak ve kesin delillere dayanarak elde edilen iman
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tahrik : harekete geçirme, kışkırtma
tesirat : tesirler, etkiler
teşvik : şevklendirme, cesaretlendirme
vakfetme : bağışlama, kendini adama
vilâyet : il
vüs’at : genişlik
zahiren : görünürde
zillet : alçaklık, aşağılık
zulmet : karanlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
28 Eylül 2011: 08:58 #797458Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
2.4.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla şeriatın ve müsemmâ-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki:1سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş, ta istibdadı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.
Herhangi bir nutuk irad ettimse, her bir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, burhan-ı kat’î ile ispata hazırım. Ve dedim ki: Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşrûadır.
Demek meşrutiyeti, delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklîdî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ulema ve şeriatı, Avrupa’nın zünun-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm.
ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile vilâyât-ı şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûretle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:
İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, hadis no: 1668, el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
asl-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin aslı, özü, hakikati
Bayezid : İstanbul’da bulunan ve ismini Bayezid Camiinden alan semt
beyan : anlatma, açıklama
burhan-ı kat’î : güçlü ve sarsılmaz kesin delil
cehalet : cahillik, bilgisizlik
delâil-i şer’iye : şeriata ait deliller; Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delilleri gibi
gafil : duyarsız, habersiz
hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek sözü
hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa : dine uygun meşrutiyetin esası
halife : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zât
haydut : eşkıya
hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere ters, zıt
hitaben : hitap ederek, seslenerek
iğfal : kandırma, aldatma
ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık
iktidar : güç, kudret
irad etme : konuşma yapma, sunma
istibdad : baskı, zulüm
itaat : emre uyma, boyun eğme
lekedar etme : lekeleme, kirletme
meal : mânâ, anlam
meslek-i hakikî : gerçek meslek, yol ve metot
münasebet : bağlantı, ilgi
münasebet-i hakikiye : gerçek bağlantı, ilgi
müsemmâ-yı meşrutiyet : meşrutiyetin özü, gerçeği, mânâsı
müteaddit : birçok, çeşitli
mütehakkimane : zorbaca
safdil : saf kalpli, kolay aldanan
san’at : zanaat, ustalık; birşey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
tâbi olma : uyma
tahakküm : baskı ve zorbalık
taklîdî : taklitle yapılan, körü körüne taklit edilen
telâkki : anlama, kabul etme
telkin : fikir aşılama, fikren yönlendirme
teşrih : şerh etme, açıklama
ulema : âlimler
umum : bütün
vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
zâlimâne : zâlimce
zaruret : yoksulluk; maddî yönden geri kalmışlık
zünun-u fâside : bozuk zanlar
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
İ’lem Eyyühel-Aziz! Kalbin umur-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedi bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve amaline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebed-ül abada müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fani dünyaya razı değildir.
(Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)
Lügatler
Âmâl :emeller, arzular, gayeler
Ebed ül âbâd :sonsuzluk, tükenmez hayat
Ebedi: sonsuz
Emir :iş, husus, şey, hadise, madde
Eyyühel Aziz :Ey Aziz, sevgili kardeşim
Fânî :gelip geçici, kaybolan, devamlı olmayan, ölümlü
Fenâ :yokluk, yok olmak, gelip geçicilik, ölüm
İ’lem : Bil ki
İhtimam :özenmek, fazla dikkat etmek
İştigal :uğraşmak, meşgul olmak
İzah :açıklama, anlaşılır hale getirme
Kasden :bilerek ve isteyerek yapmak, niyet etmek
Müteveccih :yönelmiş, dönmüş
Nazaran :göre, kıyasla, bakınca
Taleb: istek
Umur-u dünyeviye :dünya işleri
28 Eylül 2011: 09:14 #797454Anonim
Ehl-i hak,hakkını kuvvetle müdafaa etse
28 Eylül 2011 / 00:01
Günlük Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukàbil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler. [On ikinci Şua]
Bediüzzaman Said Nursi
Sözlük:
neş’et: doğma, ortaya çıkma
hodgamlık: bencillik
asabiyet-i unsuriye: ırkçılık damarı
umumi: genel
istibdadat-ı askeriye: askeri baskılar
dalalet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi
eşedd-i istibdadat: baskının en şiddetlisi
ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler
kuvvet-i maddiye: maddi kuvvet
tarafgirlik: taraftarlık
halet: durum, hal
azlem: çok zalim, zulmeden
mağlup: yenilme
mezkur: anılan, sözü geçen, zikredilen
mukabele-i bilmisil: misilleme yapmak
kaide-i zalimane: zalimce kural, kaide28 Eylül 2011: 09:18 #797460Anonim
İşte bunlar, Allah’a en yakın olanlardır
28 Eylül 2011 / 04:03
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak(c.c), Vâkı’a Suresi 1-12. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
1. Kıyamet koptuğu zaman,
2. Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;
3. O, alçaltıcı, yükselticidir.
4. Yer şiddetle sarsıldığı,
5. Dağlar parçalandığı,
6. Dağılıp toz duman haline geldiği,
7. Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,
8. Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
9. Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!
10. (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.
11. İşte bunlar, (Allah’a) en yakın olanlardır,
12. Naim cennetlerinde .Reprisal-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]
28 Eylül 2011 / 08:19
Günün vecizesi -Bir kelebeğin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi dahi o tanzim etmiştir…Risale Haber – Haber Merkezi
“Bir kelebeğin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi dahi o tanzim etmiştir.”[Sikke-i Tasdik-i Gaybi](Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)
29 Eylül 2011: 07:49 #797499Anonim
Madem bir zerre kuvvet-i imaniyenin ziyadeleşmesi, bir batman marifet ve kemalattan daha kıymetlidir ve yüz ezvakın balından daha tatlıdır.
Ve madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şübheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bakiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkan-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.
(Bediüzzaman Said Nursi – 7. Şua’dan)
Lügatler
Batman : yaklaşık sekiz kg. a denk gelen bir ağırlık
Cennet-i daime :sonsuza dek cennette kalmak
ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
Erkan-ı imaniye :imanın şartları, esasları
Ezvak :zevkler, keyifler, eğlenceler
Feylesof :felsefeci
Hayat-ı bakiye :sonsuz hayat
Kemalat :faziletler, iyilikler, mükemmellikler
Kuvvet-i imaniye :imandan gelen kuvvet
Marifet :bilme, bilgi
Medar :sebeb, vesile
Saadet-i ebediye :sonsuz mutluluk
Şua :ışık, parıltı
Tahkik :incelemek, içyüzünü araştırmak
Taklit :benzemeye çalışmak, benzerini yapmak
Teraküm :birikmek, yığılmak
Zerre : atom, en küçük parça
Ziyadeleşmek :çoğalmak, artmak
-
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.