• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #796985
    Anonim

      Esselamü Aleyküm Muhterem Kardeşlerim
      Tam 58 gündür paylaştığımız Risale-i Nurun büyük kitaplar dışındaki müstakil eserlerinden biri olan Hutbe-i Şamiye isimli eseri tamamlamış bulunuyoruz.
      Ekte bu 58 günlük paylaşımın tamamının zipli dosyadan temin etmeniz mümkün.
      Bunun yanısıra bu eseri web üzerinden lugatli okumak için
      http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=1492
      linkinden faydalanmanız mümkün.
      Ayrıca bu eseri cümle açıklamalı olarak okumak ve incelemek için
      http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=cat_open&cid=90
      linkinden yararlanabilirsiniz.
      Yine bu eseri ses dosyası olarak indirmek ve dinlemek için de
      http://www.nurpenceresi.com/index.php?oku=1975
      linkine müracaat edebilirsiniz.
      Rahmetli Ali Uçar ağabeyimizin görüntülü Hutbe-i Şamiye dersini izlemek ve indirmek için de
      http://vimeo.com/4524876
      adresine müracaat ediniz.
      Bir sonraki müstakil risale paylaşımımızda beraber olmak ümidiyle hayırlı istifadeler kardeşlerim.

      #797133
      Anonim

        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 11.24.TAHLİLLER(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üstadın Barla’ya gidişi

        Üstad, Barla’dan yirmi küsur sene evvel ayrılmış ve o zamana kadar hiç gitmemişti. Barla ile, kendi Nurs köyünden ziyade alâkadardı. Çünkü, hayat-ı mâneviyesi olan Risale-i Nur burada telif edilmeye başlamıştı. Kur’ân-ı Hakîmin hidayet nurlarını temsil eden “Sözler” ve “Mektubat” ve “Lemeat-ı Nuriye” buradan etrafa yayılmıştı. Bu itibarla Barla, Risale-i Nur dershanesinin ilk merkezi idi.

        Barla’daki hayatı gerçi nefiy ve inziva içinde ve tarassut altında geçmekle acı idi; fakat Risale-i Nur hakikatlerinin telif yeri olduğundan, Üstad’ın en tatlı ve şirin hayatı da yine Barla hayatıdır denilebilir. Bu defa Barla’ya nefiyle değil, hapisle değil, kendi rızasıyla ve serbest olarak gidiyordu. Güzel bir bahar günü Barla’ya geldi. Barla’daki talebelerinin mühim bir kısmı Üstadı karşıladılar. Üstad, sekiz senelik ikâmetgahı olan medrese-i Nuriyesine yaklaşırken kendini tutamadı, mübarek gözlerinden yaşlar boşandı. Haşmetli çınar ağacı da âdetâ kendisini selâmlıyordu. Bir vakitler, yani Barla’da sekiz sene ikametten sonra Isparta’ya celb edilmişti. O zamanki gidişinde mübarek çınar ağacı Üstadı mânen teşyî etmiş, haşmetli kanatları olan dallarının Cenâb-ı Hakka olan secdevâri ubudiyetiyle Üstadı uğurlamıştı. Bu defa da yine uzun bir mufarakattan sonra tekrar Üstada kavuşmanın süruru içinde Hâlık-ı Rahmân’a secde-i şükrana kapanıyordu. Üstad, o mübarek çınar ağacına sarılmış, yanındaki talebelerine ve ahaliye kendisini yalnız bırakmalarını söylemişti. Zaten gözyaşlarını tutamıyordu. Sonra, Nur dershanesi olan odasına girdi ve iki saat kadar kaldı. Hazin ağlayışı dışarıdan işitiliyordu.

        Evet, şüphesiz rahmet-i İlâhiyenin nihayetsiz tecellîlerine mazhardı. Bir zamanlar Şarkî Anadolu’dan Isparta havalisine sürülmüştü… Isparta’dan da, dağlar arasındaki Barla nahiyesine nefyedilmişti. Burada ölüp gidecekti. Eski tarihçe-i hayatının şahadetiyle, çok kahraman ve fedakâr olan bu zât, doğrudan doğruya Kur’ân-ı Hakîmin hakikatlerini benimseyen, ferdî ve millî saadeti, İslâmiyet hakikatlerine sarılmakta gören ve bunu haykıran ve delâil-i akliye ile ilim meydanına çıkan bir kimse idi.

        Üç devir geçirmiş, cebbar kumandanlara boyun eğmemiş, kudsî dâvâsından dönmemiş; yaralanmış, zehirlenmiş, ölmemiş; dağlar gibi hadiselerin dalgalarından yılmamıştı…

        Milletleri, kavimleri içine alan, zihniyet ve telâkkileri değiştiren asr-ı hâzırın cereyanları, bu zâtı Kur’ân ve iman dâvâsındaki yolundan çevirememişti. O, ruhundaki şecaat-i imaniye ile kat’î inanıyordu ki, dâvâ ettiği hakikat birgün milletçe benimsenecek; bir Said, binler, belki yüz binler Said olacak… İnsanlık camiasında neşrettiği hakaik-i imaniyenin fütuhatı ve inkişafı başlayacak ve âfâk-ı İslâmı saran zulmet bulutları Kur’ân’dan eline verilen bu meş’ale-i hidayetle dağıtılacak; ölmeye yüz tutmuş zannedilen iman ruhu yeniden canlanacak; canlara can katacak, mânen ölmeye yüz tutan millet-i İslâmiyeyi ihyâ edecek; âleme efendi olan İslâmiyetin—biiznillah—cihana efendiliğinin maddî mânevî mübeşşiri olacaktı.

        İşte, bu kudsî hakikatin hâmili ve naşiri olan ve hakikatte bugünkü beşeriyetin medar-ı iftiharı bulunan bu aziz zât, din düşmanlarının plânıyla, vaktiyle bu beldeye gönderilmiş, Anadolu’da tesis ettirilen rejimin aleyhinde bulunmasına, fiilî müdahalesine mümanaat olunmuştu. Heyhat! Esasen kendisi siyasetten çekilmişti; ehl-i dünyanın dünyasına karışmıyordu. O, istikbali nurlandıracak bir hakikatin telif ve neşrine çalışıyordu. Kâinatın sahibi ve hâdiselerin mutasarrıfı olan Allah, onun hâmisi, muîni ve yardımcısı idi.

        İşte, otuz sene sonra tekrar Barla’ya döndüğü zaman, hizmet-i imaniyesinde nail olduğu büyük ikramları, inayetleri düşünerek, müşahede ederek mesrur oldu ve sürurundan ağlıyordu, secde-i şükrana varıyordu.
        Hâl-i hazırda Üstad Isparta’da ikamet eder. Bazan Emirdağına, bazan Barla’ya gider. Buraları Risale-i Nur’un telif ve inkişaf merkezleri olduğu için ruhen çok alâkadardır. Hem, kendisi doksan yaşına yaklaştığı ve birçok defalar zehirlendiği için rahatsızdır. Hastalığı tarif edilmeyecek derecede ağırdır ve şiddetlidir. Ruhen, hissiyatı kuvvetli ve âlem, bahusus âlem-i İslâm, bilhassa Risale-i Nur dairesi, vücud-u mânevîsi hükmünde olduğundan, her iki vücudundaki ıztırap şedittir. Gerçi talebelerinin duaları ve neşr-i envar-ı imaniye o ıztırabına bir merhem ve devâ ise de, yine de pek vâsi şefkati itibarıyla zaman zaman ıztırabı şiddetlenmektedir. Bu itibarla, tebdil-i havaya çok muhtaçtır. Bir yerde fazla kalamıyor. Tebdil-i havaya çıktığı zaman hastalığı kısmen azalıyor, rahat nefes alabiliyor.

        Üstad, Risale-i Nur kesretle intişar ettiğinden ve her yerde pek çok Nur talebeleri mevcut olduğundan, halklarla konuşmayı tamamıyla terk etmiştir. “Risale i Nur, benimle sohbetten on derece ziyade faidelidir” deyip ziyaretçi de kabul etmemektedir. Hattâ yanındaki talebeleriyle dahi zaruret halinde konuşmaktadır.

        Artık hayatının son safhasına geldiğini söylemekte, daima içinde yaşadığı ayı çıkarabileceğinden şüphe eder bir vaziyette ecelini beklemektedir. Nurların neşriyatından memnun ve müteşekkirdir. Millet ve devletçe İslâmiyet ve saadet yolunda atılan her adımı takdir ve tasviple karşılamakta, Hak yolunda yürüyen, İslâmî şeâiri ihya edenlere dua etmektedir. Aynı zamanda, âlem-i İslâmın maddeten ve mânen selâmet ve saadetini dilemekte ve bu yolda girişilen dahil ve hariçteki gayretlerden hadsiz derecede sevinç ve memnuniyet duymaktadır.

        Risale-i Nur’u Kur’ân-ı Hakîmin bu zamana mahsus bir mu’cizesi bilmekte, bu vatanı komünizm tehlikesinden Risale-i Nur’daki hakikat-i Kur’âniye muhafaza ettiğini beyan etmekte ve âlem-i İslâmla hakikî kardeşliğe ve uhuvvete ve ittifaka medar olacağını, dünyevî ve uhrevî saadetimizin bu hakikate yapışmamızda bulunduğunu duyurmaktadır.

        Risale-i Nur’un Anadolu’dan başka diğer Müslüman memleketlerde yayılmasının elzem olduğu kanaatindedir. Siyasî gayret ve faaliyetlerden evvel, Risale-i Nur’un neşrolunmasının daha menfaattar olacağını ihbar etmektedir.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        âfâk-ı İslâm : İslâm dünyasınin ufukları
        alâkadar : alâkalı, ilgili
        âlem-i İslâm : İslâm dünyası

        asîl : asaletli; soylu, köklü
        asr-ı hâzır : içinde bulunulan asır, zaman
        aziz : çok değerli, izzetli, saygın

        bahusus : özellikle
        beşeriyet : insanlık

        beyan etme : açıklama
        biiznillah : Allah’ın izniyle
        camia : toplum
        cebbar : zâlim, gaddar, baskıcı

        celb edilme : alıp getirilme
        Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
        cereyan : düşünce akımı, hareketi
        cihan : âlem, dünya
        delâil-i akliye : akli ve mantıki deliller

        devâ : ilâç
        ecel : Allah tarafından takdir edilen ölüm vakti, vefat zamanı
        ehl-i dünya : dünyaya dalıp âhireti düşünmeyenler, dünyayı ahirete tercih edenler

        elzem : çok lâzım, gerekli
        fedakâr : her türlü sıkıntılara göğüs gererek dâvası uğruna sebat eden
        ferdî : kişisel
        fütuhat : fetihler, açılımlar

        hadsiz : sonsuz
        Hak : varlığı doğru ve gerçek olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
        hakaik-i imaniye : imana ait hakikatler, esaslar
        hakikat : esas, gerçek

        hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, esası
        Hâlık-ı Rahmân : rahmeti her şeyi kaplayan, yaratıklarını esirgeyip koruyan, şefkat eden ve rızıklandıran yaratıcı, Allah
        hâl-i hazır : şu an; içinde bulunulan zaman
        hâmi : koruyucu, koruyan
        hâmil : taşıyan, yüklenen

        haşmet : görkem, heybet
        havali : yöre, bölge
        hayat-ı mâneviye : mânevi hayat, maddî olmayan hayat
        hazin : hüzünlü, acıklı
        heyhat : yazık, çok yazık

        hidayet : doğru ve hak olan yol, İslâmiyet
        hissiyat : hisler, duygular
        hizmet-i imaniye : imanî hizmet

        ihbar etmek : haber vermek
        ihya etme : canlandırma
        ikamet etme : oturma

        ikâmetgâh : oturulan ev, hâne, yer, mesken
        ikram : lütuf, ihsan
        inayet : yardım
        inkişaf : gelişme, ilerleme, açılma

        intişar etme : yayılma
        inziva : bir köşeye çekilip ibadetle uğraşma, vaktini ibadetle geçirme
        İslâmî şeâir : İslâma sembol olmuş iş ve ibâdetler; ezan gibi
        istikbal : gelecek

        ittifak : birlik, birleşme
        kâinat : evren, bütün yaratılmışlar

        kesret : çokluk
        kudsî : kutsal
        Kur’ân-ı Hakîm : hikmetli Kur’ân; her âyet ve sûresinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân

        Lemeat-ı Nuriye : nur parıltıları; Risale-i Nur Külliyatında yer alan Lem’alar isimli eser
        mazhar : ayna
        medar olma : sebep olma, neden olma
        medar-ı iftihar : övünç kaynağı

        medrese-i Nuriye : Nur okulu; Risale-i Nur talebelerinin bir okul gibi iman ve Kur’ân hakikatlerini öğrenip öğrettikleri yer
        menfaattar : faydalı
        mesrur olma : mutlu olma, sevinme
        meş’ale-i hidayet : hak ve doğru yolu gösteren meş’ale, ışık
        millet-i İslâmiye : İslâm milleti, Müslümanlar

        mu’cize : bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz ve hayrette bırakan olağanüstü şey mufarakat : ayrılık, ayrılma
        muîn : yardımcı, yardım eden
        mutasarrıf : tasarruf eden, mülkünü dilediği gibi idare eden

        mübarek : hayırlı, bereketli
        mübeşşir : müjdeci, müjde veren
        mümanaat olunma : engel olunma
        müşahede : gözleme, gözlemleme

        müteşekkir : teşekkür eden, şükran duyan
        nahiye : kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşim yeri; bucak
        nail olma : erişme, kavuşma
        naşir : yayan

        nefiy : sürgün
        neşr : yayma

        neşr-i envar-ı imaniye : imana ait nurların yayılması; Risale-i Nur’un yayılması
        neşriyat : yayılma, yayınlanma
        neşrolunma : yayılma

        rahmet-i İlâhiye : Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmet ve şefkati
        rejim : yönetim; mevcut siyasi iktidar ve idare

        rıza-yı ilâhî : Allah’ın rızası, razı olması
        saadet : huzur, mutluluk

        safha : aşama, dönem
        secde-i şükran : şükür secdesi
        secde-i şükrana varma : şükür secdesi yapma

        secdevâri : secde ederek, secde eder gibi
        selâmet : kurtuluş
        sürur : sevinç, neşe, mutluluk
        şahadet : şahitlik, tanıklık

        Şarkî Anadolu : Doğu Anadolu
        şecaat-i imaniye : imandan kaynaklanan cesaretlilik, yiğitlik, kahramanlık

        şedit : şiddetli
        şefkat : acıma, merhamet

        tarassut : gözlem, gözetim
        tarihçe-i hayat : hayat hikayesi

        tasvip : doğru bulma, onaylama
        tebdil-i hava : hava değişimi

        tecellî : yansıma
        telâkki : anlayış biçimi, kavrayış şekli
        telif : yazma, kaleme alma

        teşyî etme : giden bir kimseyi uğurlama
        ubudiyet : Allah’a kulluk etme
        uhrevî : öldükten sonraki hayat olan âhiretle ilgili
        uhuvvet : kardeşlik
        vâsi : geniş
        vücud-u mânevî : mânevî varlık

        ziyade : fazla, çok
        zulmet : karanlık


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #797135
        Anonim

          Sakın deme: “Benim namazım nerede, şu hakikat-ı namaz nerede?” Zira bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmal ve tafsil ile olduğu gibi; senin ve benim gibi bir âmînin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velinin namazı gibi şu nurdan bir hissesi var, şu hakikattan bir sırrı vardır -velev şuurun taalluk etmezse-. Fakat derecata göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden, ta mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar meratib bulunur. Öyle de: Namazın derecatında da daha fazla meratib bulunabilir. Fakat bütün o meratibde, o hakikat-ı nuraniyenin esası bulunur.
          (Bediüzzaman Said Nursi – 21. Söz’den)
          Lügatler
          Âmî :
          avamca, cahil,ileri gelenden olmayan Derecat
          :dereceler Esas :
          asıl,temel, kök, şart Hakikat:
          gerçek Hakikat-ı nuraniye :
          parlak hakikatler, nurlu gerçekler Hakikat-i namaz :
          namaz hakikatı, hakiki namaz Hisse :
          pay, nasip, kısmete düşen kısım İcmal :
          kısaltmak, bir araya toplamak, kısa anlatmak, özetlemek İnkişaf :
          açılmak, meydana çıkmak, yetişmek, gelişmek, manen ilerlemek Meratib :
          mertebeler, kademeler Mükemmel :
          olgun, noksansız, tamam, eksiksiz, çok iyi Nur :
          ışık,aydınlık, parlaklık Sırr :
          gizli hakikat, aklın ermediği şey Şuur :
          anlayış, idrak, bilinç Taalluk
          :bağlılık, münasebet, alakalı olmak Tafsil :
          etraflıca izah etmek, açıklamak Tavsif :
          vasıflandırmak, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak Tenevvür
          :parlamak, ışıldamak, nurlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak Velev
          :eğer, gerçi, hatta Veli :
          Allah dostu, evliya

          #797136
          Anonim

            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 1.2.İFADE-İ NÂŞİR(DEVAMI)
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından sûret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet birgün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşına yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, “Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem” diyordu. Tâbir-i âharle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.
            Arş-ı kanaat oldu behişt-i gına bize,
            Biz etmeyiz zemîn-i müdârâya ol emin.
            Mansıbların, makamların en bülendidir,
            Hizmet-i iman ile âsâyiş ve saadeti temin


            Şehzadebaşında şemâtetle konferans verildiği gece, kemâl-i mehabetle sahneye çıkıp irad ettiği nutk-u beliğ-i bîtarafane, Said’in ihata-i ilmiyesi kadar hamaset ve fedakârlıkta da ileri olduğunu teyid eder. Gerek o gece, gerek menhus 31 Mart’ta cihandeğer nasihatleriyle ortaya atılan hoca-i dânâya, böyle tehlikeli bir anda vücud-u kıymetdarının sıyaneti, nefean lil’umum elzem olduğu halde ve ihtar edildiği zaman, “En büyük ders, doğruluk yolunda ölümünü istihkar dersi vermektir”; “Yerinde ölmek için bu hayat lâzımdır” fikrine karşı,
            Aşinayız, bize bîgânedir endişe-i mevt.
            Adl ü hak uğruna nezreylemişiz cânımızı.
            Olur bize âb-ı hayat, ateş-i seyyâl-i memat.

            mısrâı ile mukabele ederdi.

            Said-i hüşyârın safvet-i ruhunu, besalet ve şecaatini, fedakârlığındaki nihayetsizliğini anlamak ve ona bağlanmak için, lisân-ı hamasetinden bu mezkûr mısrâı dinlemek kifayet eder.

            Bediüzzaman’a zurafâdan biri bir gün irfanıyla mütenasip bir esvap iktisaı lüzumundan bahseder. Müşarün ileyh de, “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz; hem onun yolladığı kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum; HAŞİYE onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mâmulâtını giyiyorum” buyurmuştur.

            Elyevm, Said Nursî memleketine döndü. Karışmış İstanbul’un havâ-i gıll ü gışından ve tezviratından ve bedraka-i efkâr olmak lâzım gelen gazetecilerin bazılarının bütün fenalıklara bâdî ve bütün felâketlerin müvellidi olduklarını görerek, bu derece açık cinayetlere tahammül edemeyerek meyus ve müteessir, vahşetzâr fakat mûnis, vefakâr ve nâmusperver olan dağlarına döndü. İsabet etti. Kim bilir, belki en büyük icraatından biri de budur.
            Nâşiri
            Ahmet Râmiz
            (Rahmetullahi aleyh)

            [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : Otuz sene cebir ve işkenceler altında sıkıştırıldığı halde, hiçbir defa Avrupa şapkasını başına koymadı.

            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
            âb-ı hayat : hayat suyu
            adl ü hak : adalet ve doğruluk
            arş-ı kanaat : kanaatin arşı, tahtı
            âsâyiş : emniyet, güven

            aşina : alışkın, bildik, tanıdık
            ateş-i seyyâl-i memât : ölümün akışkan (akıcı) ateşi
            azîm : büyük, yüce
            azim : kararlılık, niyet

            bâdî : sebep, başlatan, başlangıç
            bedraka-i efkâr : düşüncelerin kılavuzu, yol gösterici
            behişt-i gına : zenginlik cenneti

            besalet : yiğitlik, bahadırlık, sağlam yüreklilik
            bîgâne : ilgisiz, kayıtsız
            bülend : yüksek, yüce

            cebir : zorlama
            cihandeğer : dünya kıymetinde, çok değerli
            cünun : delilik
            defaat : çok defa, defalarca

            elyevm : bugün, hâlihazırda
            elzem olma : çok gerekli olma

            endişe-i mevt : ölüm endişesi
            esvap : giysi, giyecek
            fenalık : kötülük
            hamaset : yiğitlik, kahramanlık, cesaret

            haşiye : dipnot
            havâ-i gıll ü gış : hile, yalan ve dolanın hâkim olduğu ortam, hava
            hizmet-i iman : iman hizmeti
            hoca-i dânâ : bilgin hoca

            icraat : faaliyetler, işler
            ihata-i ilmiye : ilmin kuşatıcılığı ve genişliği
            ihtar edilme : uyarılma

            iktisa : giyme, giyinme
            irad etmek : sunmak, vermek

            irfan : bilgi, kültür
            istihkar : küçük görme, basit görme
            istikamet vermek : doğru yön vermek

            kalpak : kesik koni biçiminde deri, kürk veya kumaştan yapılmış başlık
            kemâl-i mehabet : büyük bir heybet, haşmet ve azamet

            kifayet etmek : yeterli olmak
            lisân-ı hamaset : yiğitlik ve kahramanlık dili
            maarifsizlik : eğitimsizlik

            mâmulât : mamuller, ürünler
            mansıb : mevki, konum, rütbe
            medrese : dinî eğitim veren yüksek okul
            mektep : okul
            menhus : kötü, çirkin
            merhum : Allah’ın rahmetine kavuşmuş olan, rahmetli

            meyus : ümitsiz
            mezkûr : adı geçen
            mukabele etmek : karşılık vermek
            mûnis : canayakın, dost
            müşarün ileyh : adı geçen, işaret edilen
            müteessir : etkilenen, üzüntülü
            mütenasip : uygun
            müvellid : meydana getiren, doğuran
            nâmusperver : nâmuslu
            nâşir : neşreden, yayıncı
            nefean lil’umum : herkesin yararına, umumun faydası için
            nefyolma : sürgün edilme

            nezreylemek : adamak
            nihayetsiz : sonsuz
            nutk-u beliğ-i bîtarafane : tarafsız (objektif) şekilde, hâl ve seviyeye uygun olan nutuk, konuşma rahmetullahi aleyh
            : Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun
            saadet : mutluluk

            safvet-i ruh : ruh temizliği
            Said-i hüşyâr : (kalbi ve aklı) uyanık Said
            sıyanet : koruma
            sûret-i ciddiye : ciddî şekilde

            şecaat : yiğitlik, cesurluk; hak için canını feda edip hakkı olmayan şeye karışmama
            şemâtet : kuru gürültü, şamata
            şûrezâr : çorak, verimsiz yer
            tâbir-i âhar : başka bir ifadeyle
            tarassut altına aldırılma : göz hapsine aldırılma
            tebşir edilmek : müjdelenmek
            temin : sağlama
            tevkif edilmek : tutuklanmak
            teyid etmek : desteklemek, onaylamak

            tezvirat : yalan dolan şeyler, kovuculuklar
            tımarhane : akıl hastanesi

            vahşetzâr : ıssız, sakin yer
            vilâyât-ı şarkiye : doğu illeri
            vücud-u kıymetdar : değerli vücut, kıymetli varlık
            Yıldız siyaseti : içinde padişah bulunan ve dönemin yönetim merkezi olan Yıldız Sarayının siyaseti
            zemin-i müdârâ : aldatıcı ortam, iki yüzlü dünya
            ziya-yı ulviyet : yücelik ışığı

            zurafâ : zarifler, ince duygulu kişiler


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #797301
            Anonim
              316568_10150330244874672_696779671_7803463_247635080_n.jpg

              Yâ Rabbî!

              Rûhumda bir ilim katresi var.

              İlâhî onu hevâ rüzgarıyla ten toprağından muhâfaza eyle.

              Ey ihsânı çok olan Rabbim!

              Cefâ içinde geçip giden ömre merhamet et.

              Ey affetmeyi seven Rabbim!
              Bizi affeyle.

              İsyân derdimize çâre eyle.

              Ey yardım isteyenlerin yardımcısı!

              Bizi hidâyete çıkar.

              Âmin..

              Mevlana Celaleddin Rumi (k.s)

              #796380
              Anonim

                DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.2.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                MUKADDİME
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul’un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!
                Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
                Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.”
                Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.
                Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dahil misin?”
                Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle… Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin.
                İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Ta ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
                Dedim: Ey paşalar, zabitler!
                Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:

                اِذَا مَحَاسِنِىَ اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
                Yani, “medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.”
                Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım.

                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                adalet-i mahz : tam ve mükemmel adalet
                adavet : düşmanlık
                âlem-i âhiret : âhiret âlemi, öteki dünya
                beyan : açıklama
                bidayet : başlangıç
                cehil : cahillik
                cünun : delilik
                Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
                efkâr : fikirler, düşünceler
                efrad : fertler
                ehl-i asır : içinde bulunulan asırda yaşayan, aynı asrı paylaşan insanlar
                ehl-i şeriat : şeriat taraftarı Müslümanlar
                evham : kuruntular, şüpheler
                fazilet : değer, üstünlük
                hâhiş : arzu, istek
                hakikat : doğru gerçek
                husumet : düşmanlık
                icmal : özet
                iktiza eden : gerektiren
                illâ : ancak
                isnad olunmak : dayandırılmak
                itizar etme : özür dileme
                ittihad : birlik
                İttihad-ı Muhammediye :
                kemâl-i hâhiş : tam bir istek ve arzu
                ma’rez-i acaip ve garaip : acayip ve garipliklerin teşhir edildiği sergi, fuar
                maaliftihar : iftiharla, memnuniyetle
                medar-ı iftihar : iftihar ve övünç kaynağı, sebebi
                mehasin : güzellikler
                mevt : ölüm
                meyusiyet : ümitsizlik
                mukaddeme : başlangıç, giriş, meseleye hazırlık
                mütehayyir : hayrete düşen, şaşkın
                nazar : bakış, göz
                nefy : sürgün
                neşretmek : yayımlamak, yaymak
                sebeb-i saadet : mutluluk sebebi
                şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                tâzib : azap verme, cezalandırma, işkence etme
                tenezzül etmek : inmek, alçalmak
                vecih : tarz, şekil
                vicdanen : vicdanî olarak, vicdanca
                zabit : subay
                zaman-ı istibdât : baskı, zulüm dönemi
                zemin : yer


                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #797311
                Anonim

                  TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.2.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                  KONUŞAN YALNIZ HAKİKATTİR
                  [TABLE]
                  [TR]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur’da ispat edilmiştir ki, bazen zulüm içinde adalet tecellî eder. Yani, insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme mâruz kalır, başına bir felâket gelir, hapse de mahkûm olur, zindana da atılır. Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellîsine bir vesile olur. Kader-i İlâhî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesb etmiş olan o kimseyi bu defa bir zâlim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlâhînin bir nevi tecellîsidir.
                  Ben şimdi düşünüyorum. Yirmi sekiz senedir vilâyet vilâyet, kasaba kasaba dolaştırılıyor. Mahkemeden mahkemeye sevk ediliyorum. Bana bu zâlimane işkenceleri yapanların atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-i halde böyle birşey yoktur.
                  Bir mahkeme aylarca, senelerce suç bulup da beni mahkûm etmeye uğraşıyor. O bırakıyor; diğer bir mahkeme aynı meseleden dolayı beni tekrar muhakeme altına alıyor. Bir müddet de o uğraşıyor, beni tazyik ediyor, türlü türlü işkencelere mâruz kılıyor. O da netice elde edemiyor, bırakıyor. Bu defa bir üçüncüsü yakama yapışıyor. Böylece musibetten musibete, felâketten felâkete sürüklenip gidiyorum. Yirmi sekiz sene ömrüm böyle geçti. Bana isnad ettikleri suçun aslı ve esası olmadığını nihayet kendileri de anladılar.
                  Onlar bu ittihamı kasten mi yaptılar, yoksa bir vehme mi kapıldılar? İster kasıt olsun, ister vehim olsun, benim böyle bir suçla münasebet ve alâkam olmadığını kemâl-i kat’iyetle yakinen ve vicdanen biliyorum. Dini siyasete âlet edecek bir adam olmadığımı bütün insaf dünyası da biliyor. Hattâ beni bu suçla ittiham edenler de biliyorlar. O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve mâsum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye mâruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval adalet-i İlâhiyeye muhalif düşmez mi?

                  Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum, üzülüyordum. Muzdarip oluyordum. Bana zulüm ve işkence yaptıklarının hakikî sebebini şimdi bildim. Ben kemâl-i teessürle söylerim ki; benim suçum, hizmet-i Kur’âniyemi maddî-mânevî terakkiyatıma, kemâlâtıma âlet yapmakmış.
                  Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum, Allah’a binlerle şükrediyorum ki, uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak hizmet-i imaniyemi maddî ve mânevî kemalât ve terakkiyatıma ve azaptan ve Cehennemden kurtulmaklığıma ve hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmaklığıma, yahut herhangi bir maksada âlet yapmaklığıma mânevî gayet kuvvetli mânialar beni men ediyordu. Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bırakıyordu. Herkesin hoşlandığı mânevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mâl-i saliha ile kazanmak ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu, hem de hiç kimseye hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben men ediliyordum. Rıza-yı İlâhîden başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle, yalnız ve yalnız imana hizmet hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakaik-i imaniyeyi fıtrî ubudiyetle, bilmeyenlere ve bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek; bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bir tarzda, yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda, bir Kur’ân dersi vermek lâzımdır ki, küfr-ü mutlakı ve mütemerrid ve inatçı dalâleti kırsın, herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dahilinde, dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve mânevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir.
                  Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet i mâneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük mânevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve enesi diyebilir ki: “O şahıs, dehâsıyla, harika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır.

                  Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir dini siyasete âlet ittihamı altında, kader-i İlâhî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zâlimâne eliyle mahz-ı adalet olarak beni tokatlıyor, ikaz ediyor; “Sakın” diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun.”
                  İşte, Nur Risalelerinin büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur, başka bir şey değil. Risale-i Nur’un bahsettiği hakikatlerin aynını binlerce âlimler, yüz binlerce kitaplar daha belîğane neşrettikleri halde yine küfr-ü mutlakı durduramıyorlar. Küfr-ü mutlakla mücadelede bu kadar ağır şerait altında Risale-i Nur bir derece muvaffak oluyorsa, bunun sırrı işte budur. Said yoktur. Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-i imaniyedir.
                  Madem ki nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said fedâ olsun. Yirmi sekiz sene çektiğim ezâ ve cefalar ve mâruz kaldığım işkenceler ve katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlere, beni kasaba kasaba dolaştıranlara, hakaret edenlere, türlü türlü ittihamlarla mahkûm etmek isteyenlere, zindanlarda bana yer hazırlayanlara, hepsine hakkımı helâl ettim.
                  Âdil kadere de derim ki:
                  Ben senin bu şefkatli tokatlarına müstahak idim. Yoksa herkes gibi gayet meşru ve zararsız olan bir yol tutarak şahsımı düşünseydim, maddî-mânevî füyûzât hislerimi feda etmeseydim, iman hizmetinde bu büyük mânevî kudreti kaybedecektim. Ben maddî ve mânevî herşeyimi feda ettim, her musibete katlandım, her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-i imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî ve mânevî herşeyden ferağat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası için çalışacaklardır…

                  Bize işkence edenler, bilmeyerek kader-i İlâhînin sırlarına, derin tecellîlerine akıl erdiremeyerek bizim dâvâmıza, hakikat-i imaniyenin inkişafına hizmet ettiler. Bizim vazifemiz onlar için yalnız hidayet temennisinden ibarettir.
                  Ben çok hastayım. Ne yazmaya, ne söylemeye tâkatim kalmadı. Belki de bunlar son sözlerim olur. Medresetü’z-Zehranın Risale-i Nur talebeleri bu vasiyetimi unutmasınlar.

                  Said Nursî
                  [/TD]
                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                  adalet-i İlâhî : Allah’ın adaleti
                  adalet-i İlâhiye : Allah’ın adaleti

                  âdil : adaletli
                  ahval : hâller, durumlar
                  a’mâl-i saliha : Allah rızası için yapılan iyi işler

                  belîğane : beliğ bir şekilde; maksada ve hale uygun düzgün ve güzel söz söyleyerek
                  beşer : insan
                  cefa : büyük sıkıntı, eziyet
                  cemiyetçilik : cemiyet taraftarlığı
                  dahilinde : içinde
                  dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                  dehâ : olağanüstü zekâ ve akıl
                  derunî : içle ilgili, içten

                  desise : hile, aldatma
                  ehliyet : iktidar, layık olma, hak etme
                  ene : ben

                  evham : kuruntular, şüpheler
                  ezâ : sıkıntı
                  felâket : belâ, musibet

                  ferağat : fedakarlık, hakkından vazgeçme
                  fevkinde : üstünde
                  fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen

                  füyûzât : feyizler, mânevî bolluk ve bereketler
                  hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları

                  hakikat : gerçek
                  hakikat-i hal : işin aslı, bir meselenin iç yüzü

                  hakikat-i imaniye : iman hakikati, gerçeği
                  hakikî : asıl, gerçek
                  haricinde : dışında

                  hidayet : doğru ve hak yol
                  hizmet-i imaniye : iman hizmeti
                  hizmet-i Kur’âniye : Kur’ân hizmeti
                  husule gelmek : meydana gelmek
                  husus : konu
                  ihtiyar : dileme, istek, irade

                  ikaz etmek : uyarmak
                  ilham : Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ

                  inkişaf : açığa çıkma, açılma
                  isnad etme : dayandırma
                  istihkak : lâyık olma, hak etme
                  ittiham : suçlama
                  izale etmek : gidermek, ortadan kaldırmak

                  kader-i İlâhî : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması
                  kanaat : inanma, ikna olma

                  kasten : kasıtlı olarak
                  kat’î : kesin
                  kemâlât : faziletler, iyilikler, ahlâk ve huy güzellikleri

                  kemâl-i kat’iyet : tam bir kesinlik
                  kemâl-i teessür : tam bir üzüntü

                  kesb etmek : kazanmak
                  keşmekeş : karışıklık
                  komitecilik : belli bir amaç için bir araya gelme ve faaliyet gösterme

                  kudret : güç
                  küfr-ü mutlak : Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi kesin olarak inkâr etmek, inanmamak
                  mahkûm etmek : hüküm altına almak, hüküm giydirmek
                  mahkûmiyet : hüküm giyme, tutukluluk

                  mahz-ı adalet : tam anlamıyla adalet
                  makamat : makamlar

                  mâruz kalma : bir şeyin etkisi altında kalma, etki alanı içinde olma
                  mâruz kılmak : bir şeyin etkisi altında kalma
                  mâsum : günahsız, suçsuz

                  mekteb-i irfan : ilim ve irfan okulu
                  men etme : yasaklama
                  mertebe : derece, makam
                  meşru : helâl, dine uygun
                  muannid : inatçı, direnen

                  muhakeme : yargılama
                  muhalif : aykırı, karşıt

                  mukabil : karşılık
                  musibet : belâ, büyük sıkıntı

                  muvaffak : başarılı olma, erişme
                  mücadele : uğraşma, çabalama
                  müstahak : hak etmiş, lâyık
                  mütemerrid : inatçı
                  müteveccih : yönelen, yönelik
                  nefis : insanı daima kötülüğe, hazırdaki zevk ve isteklere sevk eden duygu

                  neşretmek : yayımlamak, dağıtmak
                  nevi : tür, çeşit
                  nihayet : sonunda

                  nur-u hakikat : hakikat nuru, ışığı
                  rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası
                  saadet : mutluluk
                  saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk; âhiret mutluluğu

                  sadakat : bağlılık
                  Said : Bediüzzaman Said Nursî

                  sebat : kararlılık
                  sevk : gönderme, yönlendirme
                  suret : biçim, şekil
                  şahsiyet-i mâneviye : tüzel kişilik; belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik
                  şerait : şartlar
                  şükretmek : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek; Allah’a teşekkür etmek

                  tahakkuk ettirme : gerçekleştirme
                  tâkat : güç
                  tazyik etmek : sıkıntı verme, baskı yapma
                  tecellî : belirme, görünme

                  temenni : dileme, isteme
                  terakkiyat : ilerleme ve gelişmeyi sağlayan gelişmeler
                  tevellüd eden : doğan, meydana gelen
                  ubudiyet : Allah’a kulluk
                  uhrevî : âhirete ait

                  vâkıa : olay
                  vazife-i ilmiye : ilmî vazife, görev

                  vehim : zan, şüphe, kuruntu
                  vesvese : kuruntu, şüphe

                  yakinen : kesin ve şüphesiz olarak
                  zâlim : zulmeden, haksızlık eden
                  zâlimane : zâlimcesine

                  zerre kadar : çok az miktar
                  zulüm eden
                  : haksızlık yapan


                  [/TD]
                  [/TR]
                  [/TABLE]


                  #797356
                  Anonim

                    DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.2.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                    MUKADDİME
                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nasıl ki, bir bedevî garaipperest, İstanbul’un acaip ve mehasinini işitmiş, fakat görmemiş; nasıl kemâl-i hâhişle görmeyi arzu eder! Ben de ma’rez-i acaip ve garaip olan âlem-i âhireti, o hâhişle görmek istiyorum. Şimdi de öyleyim. Beni oraya nefyetmek, bana ceza değil! Sizin elinizden gelirse, beni vicdanen tâzib ediniz! Ve illâ başka sûretle azap, azap değil, benim için bir şandır!
                    Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zâlimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu.
                    Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.”
                    Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira, şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil.
                    Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dahil misin?”
                    Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat, benim târif ettiğim vecihle… Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin.
                    İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Ta ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum:
                    Dedim: Ey paşalar, zabitler!
                    Hapsimi iktiza eden cinayetlerin icmali:

                    اِذَا مَحَاسِنِىَ اللاَّتِى اَدِلُّ بِهَا كَانَتْ ذُنُوبِى فَقُلْ لِى كَيْفَ اَعْتَذِرُ
                    Yani, “medar-ı iftiharım olan mehasinim, şimdi günah sayılıyor. Artık nasıl itizar edeyim, mütehayyirim.”
                    Mukaddime olarak söylüyorum: Mert olan cinayete tenezzül etmez. Şayet isnad olunsa cezadan korkmaz. Hem de haksız yere idam olunsam, iki şehid sevabını kazanırım.

                    [/TD]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                    adalet-i mahz : tam ve mükemmel adalet
                    adavet : düşmanlık
                    âlem-i âhiret : âhiret âlemi, öteki dünya
                    beyan : açıklama
                    bidayet : başlangıç
                    cehil : cahillik
                    cünun : delilik
                    Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
                    efkâr : fikirler, düşünceler
                    efrad : fertler
                    ehl-i asır : içinde bulunulan asırda yaşayan, aynı asrı paylaşan insanlar
                    ehl-i şeriat : şeriat taraftarı Müslümanlar
                    evham : kuruntular, şüpheler
                    fazilet : değer, üstünlük
                    hâhiş : arzu, istek
                    hakikat : doğru gerçek
                    husumet : düşmanlık
                    icmal : özet
                    iktiza eden : gerektiren
                    illâ : ancak
                    isnad olunmak : dayandırılmak
                    itizar etme : özür dileme
                    ittihad : birlik
                    İttihad-ı Muhammediye :
                    kemâl-i hâhiş : tam bir istek ve arzu
                    ma’rez-i acaip ve garaip : acayip ve garipliklerin teşhir edildiği sergi, fuar
                    maaliftihar : iftiharla, memnuniyetle
                    medar-ı iftihar : iftihar ve övünç kaynağı, sebebi
                    mehasin : güzellikler
                    mevt : ölüm
                    meyusiyet : ümitsizlik
                    mukaddeme : başlangıç, giriş, meseleye hazırlık
                    mütehayyir : hayrete düşen, şaşkın
                    nazar : bakış, göz
                    nefy : sürgün
                    neşretmek : yayımlamak, yaymak
                    sebeb-i saadet : mutluluk sebebi
                    şeriat : Allah tarafından bildirilen emir ve yasaklara dayanan hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                    tâzib : azap verme, cezalandırma, işkence etme
                    tenezzül etmek : inmek, alçalmak
                    vecih : tarz, şekil
                    vicdanen : vicdanî olarak, vicdanca
                    zabit : subay
                    zaman-ı istibdât : baskı, zulüm dönemi
                    zemin : yer


                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #797359
                    Anonim

                      Nevm nasıl ki bir rahat, bir rahmet, bir istirahattir; hususan musibetzedeler, yaralılar, hastalar için.. öyle de: Nevmin büyük kardeşi olan mevt dahi, musibetzedelere ve intihara sevkeden belalarla mübtela olanlar için ayn-ı nimet ve rahmettir. Amma ehl-i dalalet için müteaddid Sözlerde kat’i isbat edildiği gibi; mevt dahi hayat gibi nıkmet içinde nıkmet, azab içinde azabdır. O, bahisten hariçtir.
                      (Bediüzzaman Said Nursi – 1. Mektub’dan)
                      Lügatler
                      Ayn-ı nimet ve rahmet :
                      tam rahmet, kurtuluş ve nimet sebebi Bahis
                      :konu, konuşulan şey Ehl-i dalâlet :
                      doğru ve hak yoldan sapan inançsız kimseler Hariç:
                      dış, dışında Hususan
                      :bilhassa, özellikle istirahat
                      : dinlenme, rahatlama Kat’î :
                      kesin, mutlak, tereddütsüz, şüphesiz Mevt :
                      ölüm Musibetzede :
                      belaya uğrayan Mübtela :
                      dertli, hasta, belaya uğramış, başı sıkıntılı, tutulmuş, imtihana tabi tutulmuş Müteaddid:
                      birçok, birden fazla, çeşitli Nevm :
                      uyku Nıkmet :
                      şiddetli ceza, azap Rahmet :
                      merhamet, acımak, ihsan, şefkat etmek, esirgemek

                      #797366
                      Anonim

                        Amin amin amin amin ecmain inş. Hocam………

                        #797456
                        Anonim

                          TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.4.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                          İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Nurlara olan taarruzların bir zararı olsa, yirmi faidesi vardır. Elbette yirmi kazanca karşı bir zarar hiç hükmündedir. Taarruzlar ancak ve ancak Nurun neşriyat ve fütuhatının genişlemesine, inkişafına sebeptir ve millet-i İslâmiye nazarında itimat ve emniyet kazanmasına medardır. Risale-i Nur’un Anadolu genişliğinde ve âlem-i İslâm vüs’atında ve Avrupa ve Amerika çapındaki maddî ve mânevî tesirat ve fütuhatına ve neşriyatına şahit olan İslâmiyet düşmanları yine bazı taarruzlar yapmışlar. Aldığımız haberlere göre, bu taarruzlardan sonra, hususan şark vilâyetlerinde, eskisine nazaran Nurun fütuhatı on gün içinde on misli fazlalaşmış. Hem böylelikle halkın nazar-ı dikkati Risale-i Nur’a ve Üstadımıza çevrilmiş, uyuyanlar uyanmış, tembeller harekete gelmiş, ihtiyatsızlar ihtiyata muvaffak olmuşlardır. Bu acı taarruzlar gelip geçici olmakla beraber, sırf bir korku ve evham yaymak kastıyla yapılan vesileler ve desiseli manevralardır. Ahmak din düşmanları güya Nur talebelerini korkutmak sevdasıyla resmî kimseleri aldatıp tahrik ve âlet etmeye çalışıyorlar. Acaba o gafiller bilmiyorlar mı ki, bizler Nur’un talebeleriyiz? Dinsizlerin, masonların, komünistlerin mâhiyeti gayet derecede zayıftır. Zahiren kuvvetli gibi görünmeleri, serseri bir çocuğun bir haneyi bir kibritle mahvetmesi gibi tahribatla iş görmelerindendir. Evet, onlar son derece zayıftırlar; çünkü, bir serçe kuşu kadar iktidarı olmayan kendi varlıklarına güvenirler. Hem son derece zillet, meskenet ve aşağılık içindedirler; çünkü, insanlara kul-köle olup, onlara mürailik, riyakârlık ve dalkavukluk ediyorlar. Ehl-i iman ise, hususan tahkikî iman ile imanı inkişaf edenler, kavîdirler, muazzezdirler. Onların herbiri bir abd-i aziz ve bir abd-i küllîdirler; çünkü onlar, bir Kadîr-i Zülcelâle ve bir Hakîm-i Zülkemâle ve bir Hâlık-ı Kâinat’a ve bir 1 رَبُّ السَّمٰواَتِ وَاْلاَرَضِ ’a ve bir 2 وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ ’e ibadet ederler, kulluk ederler… O’na intisap ederler, hem istinat ederler.

                          Bu gizli din düşmanları ve münafıklar çoktandır anladılar ki, Nur talebelerinin kefenleri boyunlarındadır. Onları Risale-i Nur’dan ve Üstadlarından ayırmak kabil değildir. Bunun için şeytanî plânlarını, desiselerini değiştirdiler. Bir zayıf damarlarından veya sâfiyetlerinden istifade ederiz fikriyle aldatmak yolunu tuttular. O münafıklar veya o münafıkların adamları veya adamlarına aldanmış olanlar dost suretine girerek, bazan da talebe şekline girerek derler ve dedirtirler ki: “Bu da İslâmiyete hizmettir; bu da onlarla mücadeledir. Şu malûmatı elde edersen, Risale-i Nur’a daha iyi hizmet edersin. Bu da büyük eserdir” gibi birtakım kandırışlarla, sırf o Nur talebesinin Nurlarla olan meşguliyet ve hizmetini yavaş yavaş azaltmakla ve başka şeylere nazarını çevirip, nihayet Risale-i Nur’a çalışmaya vakit bırakmamak gibi tuzaklara düşürmeye çalışıyorlar. Veyahut da maaş, servet, mevki, şöhret gibi şeylerle aldatmaya veya korkutmakla hizmetten vazgeçirmeye gayret ediyorlar.

                          Risale-i Nur, dikkatle okuyan kimseye öyle bir fikrî, ruhî, kalbî intibah ve uyanıklık veriyor ki, bütün böyle aldatmalar, bizi Risale-i Nur’a şiddetle sevk ve teşvik ve o dessas münafıkların maksatlarının tam aksine olarak bir tesir ve bir netice hâsıl ediyor. Fesübhanallah! Hattâ öyle Nur talebeleri meydana gelmektedir ki, asıl halis niyet ve kudsî gayeden sonra, bir sebep olarak da, münafıkların mezkûr plânlarının inadına, rağmına dünyayı terk edip kendini Risale-i Nur’a vakfediyor ve Üstadımızın dediği gibi diyorlar: “Zaman, İslâmiyet fedaisi olmak zamanıdır.”
                          3اَلْحَمْدُ ِللهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى

                          Bizim hizmet-i imaniyeye nazaran cam parçaları hükmündeki siyasetle alâkamız yoktur. Diyanet Riyaseti ehl-i vukuf raporunda, “Risale-i Nur kitaplarında siyaseti alâkadar eden mevzular yoktur” demiştir. Hattâ o zaman, yine Afyon Savcısı da iddianamesinde, “Bediüzzaman ve talebelerinin faaliyeti siyasî değildir” diye hükmetmiştir. Evet, Risale-i Nur şakirtlerinin meşgul olduğu vazife, en muazzam olan mesail-i dünyeviyeden daha büyüktür. Siyasetle uğraşmaya vaktimiz yoktur. Yüz elimiz de olsa, ancak Nura kâfi gelir. Amerika, İngiliz kadar servetimiz de olsa, yine imanı kurtarmak dâvâsına hasredeceğiz. Hem birtakım siyasî işlerle veya bir takım bâtıl cereyanlarla ve fikirlerle uğraşmaya zamanımız yoktur. Ömrümüz kısadır, vaktimiz dardır. Üstadımızın dediği gibi, “Fena şeylerle meşguliyet fena tesir eder, fena iz bırakır.” Hususan böyle bir asırda “Bâtılı iyice tasvir etmek sâfi zihinleri idlâldir.” Evet, menfilikleri öğrenerek mücadele edeceğim gibi saf bir niyetle başlayıp menfi şeylerle meşgul ola ola dinî bağları ve dinî salâbet ve sadakati eski haline nazaran gevşemiş olanlar olmuştur.

                          Risale-i Nur, nuru yerleştirerek zulmeti izale ediyor, yok ediyor. İyiyi öğreterek, fenayı fark ve tefrik ettiriyor ve vazgeçiriyor. Hakikati ders vermekle bâtıldan kurtarıyor ve bâtıldan mahfuz kılıyor.

                          Hülâsa-i kelâm: Biz, ancak Nurlarla meşgulüz. Biz mücevherat-ı Kur’âniye ile iştigal ediyoruz. Bizler, Kur’ân’ın kâinat vüs’atindeki elmas gibi hakikatlerine çalışıyoruz. Bizler ancak bâkiye hizmet ediyoruz. Bizler fâni şeylere emek sarf etmeyiz. Bizim Risale-i Nur’la olan hizmet-i imaniyemiz, başka şeylerle iştigalimize ihtiyaç bırakmıyor, herşeye kâfi geliyor…

                          Elhasıl: Üstadımız Bediüzzaman’la ve Risale-i Nur’la mücadele eden insafsız gizli din düşmanları, acz-i mutlakla ebede kadar mağlûbiyettedirler. Bediüzzaman ve Risale-i Nur ise, ebediyen muzaffer ve muvaffaktır. Şahsı çürütmeye çalışmakla Risale-i Nur çürütülemez. Zira, Risale-i Nur, bizatihî hüccet ve burhandır. Onu ve onun müellifini çürütmeye çalışanlar, çürümeye mahkûm olmuşlardır. Nümunesi, tarih muvacehesinde meydandadır. Ve hem de çürüyeceklerdir. Risale-i Nur’daki yüksek hakikat, Risale-i Nur’u ebede kadar payidar kılacaktır…
                          [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Göklerin ve yerin Rabbi, terbiye edicisi. Zuhruf Sûresi, 43:82; Duhan Sûresi, 44:7.
                          2 : Onun gücü herşeye yeter. Rum Sûresi, 30:50; Şûrâ Sûresi, 42:9.
                          3 : Allah’a hamd olsun ki, bu Rabbimin bir ihsanıdır.


                          [/TD]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                          abd-i aziz : izzetli kul, Allah’tan başka kimseye minnet duymayan kul
                          abd-i küllî : bütün varlıkların ibadetlerini kendi şahsında temsil eden kul

                          acz-i mutlak : sonsuz derecede âcizlik, güçsüzlük
                          âlem-i İslâm : İslâm dünyası

                          bâki : devamlı ve kalıcı
                          bâtıl : hak ve doğru olmayan, yalan, çirkin
                          bizatihî : bizzat, kendisi
                          burhan : güçlü ve sarsılmaz delil, kanıt
                          cereyan : akım, hareket
                          dalkavukluk : yağ çekme, yaltaklanma
                          desise : hile, aldatma

                          dessas : hileci, hilekâr, aldatıcı
                          Diyanet Riyaseti : Diyanet İşleri Başkanlığı
                          ebed : sonu olmayan, sonsuzluk
                          ebediyen : sonsuza dek
                          ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimseler, mü’minler

                          ehl-i vukuf : bilirkişi
                          elhasıl : kısaca, özetle
                          emniyet : güven
                          evham : kuruntular, şüpheler

                          fâni : geçici, ölümlü
                          fedai : canını esirgemeyen, bir dava uğruna değerli şeylerini vermeye hazır bulunan

                          fena : geçici, ölümlü
                          fesübhânallah : “Allah her türlü eksiklikten sonsuz derecede yücedir” anlamında kullanıp hayret ve hayranlığı ifade eden kelime
                          fikrî : düşünceye ait, düşünceyle ilgili
                          fütuhat : fetihler, zaferler
                          gafil : duyarsız, sorumsuz, umursamaz

                          hakikat : hak, doğru, gerçek
                          Hakîm-i Zülkemâl : sonsuz mükemmellik sahibi olan ve her şeyi hikmetle yaratan Allah
                          Hâlık-ı Kâinat : evreni ve bütün varlıkları yaratan Allah
                          halis : katıksız, saf
                          hâsıl etme : meydana getirme

                          hasretme : ayırma, özgü kılma
                          hizmet-i imaniye : iman hizmeti
                          hususan : bilhassa, özellikle

                          hüccet : sağlam delil, kanıt
                          hükmünde : konumunda

                          hülâsa-i kelâm : sözün özü, kısası
                          iddianame : iddia yazısı
                          idlâl : doğru yoldan çıkarma, saptırma
                          ihtiyat : önlem alma, tedbirli hareket etme
                          iktidar : güç, kudret
                          inkişaf : açığa çıkma, gelişme

                          intibah : uyanma, uyanıklık
                          intisap : bağlanma
                          istifade : faydalanma
                          istinat : dayanma

                          iştigal etme : meşgul olma, uğraşma
                          iştiyak : çok kuvvetli arzu ve istek
                          itimat : güven

                          izale : giderme, kaldırma, yok etme
                          kabil
                          : mümkün, olabilir
                          Kadîr-i Zülcelâl : sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan ve kudreti her şeyi kuşatan Allah
                          kalbî : kalbe ait
                          kast : amaç, gaye
                          kavî : güçlü, kuvvetli

                          kudsî : yüce, kutsal, mukaddes
                          mâhiyet : asıl yapı, temel nitelik ve özellik
                          mahvetme : yok etme

                          maksat : gaye, amaç
                          malûmat : bilgi
                          manevra : tatbikat, eğitim
                          medar : dayanak, sebep, vesile
                          meskenet : miskinlik, fakirlik

                          mezkûr : anılan, sözü geçen
                          millet-i İslâmiye : İslâm milleti; Müslümanlar
                          misil : benzer, eş değer
                          muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
                          muvaffak olma : başarılı olma

                          mücadele : uğraşma, çabalama
                          münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
                          mürâilik : gösteriş, ikiyüzlülük
                          nail olma : erişme
                          nazar : göz, bakış
                          nazaran : bakarak, –göre
                          nazar-ı dikkat : dikkate alma, dikkatle bakma
                          neşriyat : yayma, yayınlama

                          Nurlar : Risale-i Nur Külliyatı
                          Rabbü’s-Semâvâti ve’l-Arz : gökleri ve yeri terbiye edip tasarrufu ve egemenliği altında bulunduran Rab, Allah
                          rağmına : zıddına, inadına
                          resmî : devlete ait
                          riyakâr : gösterişçi
                          ruh u can : ruh ve can; bütün içtenlik

                          ruhî : ruha ait, ruhla ilgili
                          sadakat : bağlılık

                          sâfiyet : temizlik, arınmış olma
                          sebat : kararlılık, sabit olma

                          suret : şekil, biçim, görünüş
                          Şark : Doğu
                          taarruz : saldırı, hücum
                          tahkikî iman : araştırarak ve kesin delillere dayanarak elde edilen iman
                          tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
                          tahrik : harekete geçirme, kışkırtma
                          tesirat : tesirler, etkiler

                          teşvik : şevklendirme, cesaretlendirme
                          vakfetme : bağışlama, kendini adama
                          vilâyet : il
                          vüs’at : genişlik
                          zahiren : görünürde
                          zillet : alçaklık, aşağılık

                          zulmet : karanlık
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #797458
                          Anonim


                            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
                            2.4.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                            MUKADDİME(DEVAMI)
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İKİNCİ CİNAYET: Ayasofya’da, Bayezid’de, Fatih’te, Süleymaniye’de umum ulema ve talebeye hitaben müteaddit nutuklarla şeriatın ve müsemmâ-yı meşrutiyetin münasebet-i hakikiyesini izah ve teşrih ettim. Ve mütehakkimane istibdadın şeriatla bir münasebeti olmadığını beyan ettim. Şöyle ki:

                            1سَيِّدُ الْقَوْمِ خَادِمُهُمْ hadisinin sırrıyla, şeriat âleme gelmiş, ta istibdadı ve zâlimâne tahakkümü mahvetsin.

                            Herhangi bir nutuk irad ettimse, her bir kelimesine kimsenin bir itirazı varsa, burhan-ı kat’î ile ispata hazırım. Ve dedim ki: Asl-ı şeriatın meslek-i hakikîsi, hakikat-i meşrutiyet-i meşrûadır.

                            Demek meşrutiyeti, delâil-i şer’iye ile kabul ettim. Başka medeniyetçiler gibi taklîdî ve hilâf-ı şeriat telâkki etmedim. Ve şeriatı rüşvet vermedim. Ve ulema ve şeriatı, Avrupa’nın zünun-u fâsidesinden iktidarıma göre kurtarmaya çalıştığımdan cinayet ettim ki, bu tarz muamelenizi gördüm.

                            ÜÇÜNCÜ CİNAYET: İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hamal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile vilâyât-ı şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hamalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene anlayacakları sûretle meşrutiyeti onlara telkin ettim. Şu mealde:

                            İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar. Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.
                            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                            1 : “Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.” el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:450, hadis no: 1668, el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 2:463.

                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                            adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
                            asl-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin aslı, özü, hakikati
                            Bayezid : İstanbul’da bulunan ve ismini Bayezid Camiinden alan semt
                            beyan : anlatma, açıklama
                            burhan-ı kat’î : güçlü ve sarsılmaz kesin delil
                            cehalet : cahillik, bilgisizlik
                            delâil-i şer’iye : şeriata ait deliller; Kur’ân, Sünnet, İcmâ ve Kıyas delilleri gibi
                            gafil : duyarsız, habersiz
                            hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek sözü
                            hakikat-i meşrutiyet-i meşrûa : dine uygun meşrutiyetin esası
                            halife : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların başkanlığını yapan ve İslâmiyeti korumak ve yaşatmakla görevli olan zât
                            haydut : eşkıya
                            hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere ters, zıt
                            hitaben : hitap ederek, seslenerek
                            iğfal : kandırma, aldatma
                            ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık
                            iktidar : güç, kudret
                            irad etme : konuşma yapma, sunma
                            istibdad : baskı, zulüm
                            itaat : emre uyma, boyun eğme
                            lekedar etme : lekeleme, kirletme
                            meal : mânâ, anlam
                            meslek-i hakikî : gerçek meslek, yol ve metot
                            münasebet : bağlantı, ilgi
                            münasebet-i hakikiye : gerçek bağlantı, ilgi
                            müsemmâ-yı meşrutiyet : meşrutiyetin özü, gerçeği, mânâsı
                            müteaddit : birçok, çeşitli
                            mütehakkimane : zorbaca
                            safdil : saf kalpli, kolay aldanan
                            san’at : zanaat, ustalık; birşey hakkındaki yöntemlerin tamamı; meslek kurallarının tümü
                            şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                            tâbi olma : uyma
                            tahakküm : baskı ve zorbalık
                            taklîdî : taklitle yapılan, körü körüne taklit edilen
                            telâkki : anlama, kabul etme
                            telkin : fikir aşılama, fikren yönlendirme
                            teşrih : şerh etme, açıklama
                            ulema : âlimler
                            umum : bütün
                            vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
                            zâlimâne : zâlimce
                            zaruret : yoksulluk; maddî yönden geri kalmışlık
                            zünun-u fâside : bozuk zanlar


                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]
                            İ’lem Eyyühel-Aziz! Kalbin umur-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir: Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedi bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umur-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve amaline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebed-ül abada müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fani dünyaya razı değildir.

                            (Bediüzzaman Said Nursi – Mesnevi-i Nuriye’den)

                            Lügatler
                            Âmâl :emeller, arzular, gayeler
                            Ebed ül âbâd :sonsuzluk, tükenmez hayat
                            Ebedi: sonsuz
                            Emir :iş, husus, şey, hadise, madde
                            Eyyühel Aziz :Ey Aziz, sevgili kardeşim
                            Fânî :gelip geçici, kaybolan, devamlı olmayan, ölümlü
                            Fenâ :yokluk, yok olmak, gelip geçicilik, ölüm
                            İ’lem : Bil ki
                            İhtimam :özenmek, fazla dikkat etmek
                            İştigal :uğraşmak, meşgul olmak
                            İzah :açıklama, anlaşılır hale getirme
                            Kasden :bilerek ve isteyerek yapmak, niyet etmek
                            Müteveccih :yönelmiş, dönmüş
                            Nazaran :göre, kıyasla, bakınca
                            Taleb: istek
                            Umur-u dünyeviye :dünya işleri

                            #797454
                            Anonim

                              Ehl-i hak,hakkını kuvvetle müdafaa etse
                              28 Eylül 2011 / 00:01
                              Günlük Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Şimdiki fırtınalı asırda gaddar medeniyetten neş’et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdadat-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdadat meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvvet-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak; o hâlette o da azlem olacak ve mağlûp kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir iki adamın hatasıyla yirmi otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız vuranı vursa, otuz zayiata mukàbil yalnız biri kazanır, mağlûp vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimânesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyla yirmi otuz biçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler. [On ikinci Şua]
                              Bediüzzaman Said Nursi
                              Sözlük:
                              neş’et: doğma, ortaya çıkma
                              hodgamlık: bencillik
                              asabiyet-i unsuriye: ırkçılık damarı
                              umumi: genel
                              istibdadat-ı askeriye: askeri baskılar
                              dalalet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                              eşedd-i zulüm: zulmün en şiddetlisi
                              eşedd-i istibdadat: baskının en şiddetlisi
                              ehl-i hak: hak ve doğru yolda olan kimseler
                              kuvvet-i maddiye: maddi kuvvet
                              tarafgirlik: taraftarlık
                              halet: durum, hal
                              azlem: çok zalim, zulmeden
                              mağlup: yenilme
                              mezkur: anılan, sözü geçen, zikredilen
                              mukabele-i bilmisil: misilleme yapmak
                              kaide-i zalimane: zalimce kural, kaide

                              #797460
                              Anonim

                                İşte bunlar, Allah’a en yakın olanlardır
                                28 Eylül 2011 / 04:03
                                Günün Ayet-i Kerime meali…

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Cenab-ı Hak(c.c), Vâkı’a Suresi 1-12. ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
                                1. Kıyamet koptuğu zaman,
                                2. Ki onun oluşunu yalanlayacak hiçbir kimse yoktur;
                                3. O, alçaltıcı, yükselticidir.
                                4. Yer şiddetle sarsıldığı,
                                5. Dağlar parçalandığı,
                                6. Dağılıp toz duman haline geldiği,
                                7. Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman,
                                8. Sağdakiler, ne mutlu o sağdakilere!
                                9. Soldakiler, ne bahtsızdırlar onlar!
                                10. (Hayırda) önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.
                                11. İşte bunlar, (Allah’a) en yakın olanlardır,
                                12. Naim cennetlerinde .

                                Reprisal-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]

                                28 Eylül 2011 / 08:19
                                Günün vecizesi -Bir kelebeğin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi dahi o tanzim etmiştir…

                                Risale Haber – Haber Merkezi
                                “Bir kelebeğin midesini tanzim eden, Manzume-i Şemsiyeyi dahi o tanzim etmiştir.”[Sikke-i Tasdik-i Gaybi]

                                (Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)

                                #797499
                                Anonim

                                  Madem bir zerre kuvvet-i imaniyenin ziyadeleşmesi, bir batman marifet ve kemalattan daha kıymetlidir ve yüz ezvakın balından daha tatlıdır.
                                  Ve madem bin seneden beri iman ve Kur’an aleyhinde teraküm eden Avrupa feylesoflarının itirazları ve şübheleri yol bulup ehl-i imana hücum ediyor. Ve bir saadet-i ebediyenin ve bir hayat-ı bakiyenin ve bir Cennet-i daimenin anahtarı, medarı, esası olan erkan-ı imaniyeyi sarsmak istiyorlar. Elbette her şeyden evvel imanımızı taklidden tahkike çevirip kuvvetlendirmeliyiz.

                                  (Bediüzzaman Said Nursi – 7. Şua’dan)

                                  Lügatler
                                  Batman : yaklaşık sekiz kg. a denk gelen bir ağırlık
                                  Cennet-i daime :sonsuza dek cennette kalmak
                                  ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
                                  Erkan-ı imaniye :imanın şartları, esasları
                                  Ezvak :zevkler, keyifler, eğlenceler
                                  Feylesof :felsefeci
                                  Hayat-ı bakiye :sonsuz hayat
                                  Kemalat :faziletler, iyilikler, mükemmellikler
                                  Kuvvet-i imaniye :imandan gelen kuvvet
                                  Marifet :bilme, bilgi
                                  Medar :sebeb, vesile
                                  Saadet-i ebediye :sonsuz mutluluk
                                  Şua :ışık, parıltı
                                  Tahkik :incelemek, içyüzünü araştırmak
                                  Taklit :benzemeye çalışmak, benzerini yapmak
                                  Teraküm :birikmek, yığılmak
                                  Zerre : atom, en küçük parça
                                  Ziyadeleşmek :çoğalmak, artmak

                                15 yazı görüntüleniyor - 46 ile 60 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.