- Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
24 Mayıs 2011: 17:30 #792351
Anonim
öyle bir tarzda beyan eder ki, o beyan, bütün kâinatı bir saray gibi idare eden; ve dünyayı ve âhireti iki oda gibi açıp kapayan; ve zemin bir bahçe, ve semâ, misbahlarıyla süslendirilmiş bir dam gibi tasarruf eden; ve mazi ve müstakbel, bir gece ve gündüz gibi nazarına karşı hazır iki sahife hükmünde temâşâ eden; ve ezel ve ebed, dün ve bugün gibi silsile-i şuûnâtın iki tarafı birleşmiş, ittisal peydâ etmiş bir surette, bir zaman-ı hazır gibi onlara bakan bir Zât-ı Zülcelâle yakışır bir tarz-ı beyandır.
Nasıl bir usta, bina ettiği ve idare ettiği iki haneden bahseder, programını ve işlerinin liste ve fihristesini yapar. Kur’ân dahi, şu kâinatı yapan ve idare eden ve işlerinin listesini ve fihristesini, tabir caizse programını yazan, gösteren bir Zâtın beyanına yakışır bir tarzdadır. Hiçbir cihetle eser-i tasannu ve tekellüf görünmüyor. Hiçbir şaibe-i taklit veya başkasının hesabına ve onun yerinde kendini farz edip konuşmuş gibi bir hud’anın emaresi olmadığı gibi, bütün ciddiyetiyle, bütün safvetiyle, bütün hulûsuyla, sâfi, berrak, parlak beyanı, nasıl gündüzün ziyası “Güneşten geldim” der, Kur’ân dahi “Ben Hâlık-ı Âlemin beyanıyım ve kelâmıyım” der.
Evet, şu dünyayı antika san’atlarla süslendiren ve lezzetli nimetlerle dolduran ve san’atperverâne ve nimetperverâne, şu derece san’atının acibeleriyle, şu derece kıymettar nimetlerini dünyanın yüzüne serpen, sıravâri tanzim eden ve zeminin yüzünde seren, güzelce dizen bir Sâni, bir Mün’imden başka, şu velvele-i takdir ve istihsanla ve zemzeme-i hamd ve şükranla dünyayı dolduran ve zemini bir zikirhane, bir mescit, bir temâşâgâh-ı san’at-ı İlâhiyeye çeviren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan kime yakışır ve kimin kelâmı olabilir? Ondan başka kim ona sahip çıkabilir? Ondan başka kimin sözü olabilir? Dünyayı ışıklandıran ziya, güneşten başka hangi şeye yakışır? Tılsım-ı kâinatı keşfedip âlemi ışıklandıran beyan-ı Kur’ân, Şems-i Ezelîden başka kimin nuru olabilir? Kimin haddine düşmüş ki ona nazire getirsin, onun taklidini yapsın?
Hâlık-ı Âlem: âlemin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m) Sâni: herşeyi san’âtla yapan Allah (bk. ṣ-n-a) Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi Allah (bk. ẕü; c-l-l) acibe: şaşırtıcı, hayret verici beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyan-ı Kur’ân: Kur’ân’ın açıklaması (bk. b-y-n) dam: tavan ebed: sonsuz (bk. e-b-d) emare: işaret eser-i tasannu ve tekellüf: yapmacık ve gösterişe dayalı eser veya sonuç (bk. ṣ-n-a) ezel: başlangıcı olmayan (bk. e-z-l) hadd: yetki hud’a: hile, aldatma hulûs: halis, paklık (bk. ḫ-l-ṣ) ittisal peydâ etmek: bitişmek, birleşmek kelâm: söz (bk. k-l-m) keşfetmek: ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) mazi: geçmiş misbah: lamba, kandil müstakbel: gelecek nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazire: benzer (bk. n-ẓ-r) nimetperverâne: nimetle besleyerek (bk. n-a-m) safvet: safilik, temizlik (bk. ṣ-f-y) san’atperverâne: san’atkârcasına (bk. ṣ-n-a) semâ: gök (bk. s-m-v) silsile-i şuûnât: haller, işler zinciri (bk. ş-e-n) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sâfi: saf, duru (bk. ṣ-f-y) sıravâri: sıralı tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tarz-ı beyan: açıklama şekli (bk. b-y-n) tasarruf: dilediği gibi kullanma (bk. ṣ-r-f) temâşâ etmek: seyretmek temâşâgâh-ı san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atlarına ibretle bakılan yer (bk. ṣ-n-a; e-l-h) tılsım-ı kâinat: kâinatın gizemi, sırrı (bk. k-v-n) velvele-i takdir ve istihsan: takdirleri ve güzellikleri pek çok dille bir arada haykıran sesler (bk. ḳ-d-r; ḥ-s-n) zaman-ı hazır: şimdiki zaman zemin: yeryüzü zemzeme-i hamd ve şükran: teşekkür ve övgü nağmesi (bk. ḥ-m-d; ş-k-r) zikirhane: Allah’ın anıldığı yer ziya: ışık âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r) Şems-i Ezelî: Ezelî Güneş; bu tabir ezelden beri herşeyi aydınlatan Allah için bir benzetme olarak kullanılır (bk. e-z-l) 24 Mayıs 2011: 17:32 #792352Anonim
Evet, bu dünyayı san’atlarıyla ziynetlendiren bir San’atkârın, san’atını istihsan eden insanla konuşmaması muhaldir. Madem ki yapar ve bilir; elbette konuşur. Madem konuşur; elbette konuşmasına yakışan Kur’ân’dır. Bir çiçeğin tanziminden lâkayt kalmayan bir Mâlikü’l-Mülk, bütün mülkünü velveleye veren bir kelâma karşı nasıl lâkayt kalır? Hiç başkasına mal edip hiçe indirir mi?
BEŞİNCİ LEM’A: Kur’ân’ın üslûp ve îcâzındaki câmiiyet-i harikadır. Bunda Beş Işık var.
BİRİNCİ IŞIK: Üslûb-u Kur’ân’ın o kadar acip bir cem’iyeti var ki, birtek sûre, kâinatı içine alan bahr-i muhit-i Kur’ânîyi içine alır. Birtek âyet, o sûrenin hazinesini içine alır. Âyetlerin çoğu, herbirisi birer küçük sûre; sûrelerin çoğu, herbirisi birer küçük Kur’ân’dır.
İşte şu i’cazkârâne îcazdan, büyük bir lütf-u irşaddır ve güzel bir teshildir. Çünkü herkes, her vakit Kur’ân’a muhtaç olduğu halde, ya gabavetinden veya başka esbaba binaen, her vakit bütün Kur’ân’ı okumayan veyahut okumaya vakit ve fırsat bulamayan adamlar Kur’ân’dan mahrum kalmamak için, herbir sûre birer küçük Kur’ân hükmüne, hattâ herbir uzun âyet birer kısa sûre makamına geçer. Hattâ Kur’ân Fâtiha’da, Fâtiha dahi Besmelede münderiç olduğuna ehl-i keşif müttefiktirler. Şu hakikate burhan ise, ehl-i tahkikin icmâıdır.
İKİNCİ IŞIK: Âyât-ı Kur’âniye, emir ve nehiy, vaad ve vaîd, tergib ve terhib, zecir ve irşad, kasas ve emsal, ahkâm ve maarif-i İlâhiye ve ulûm-u kevniye ve kavânin ve şerâit-i hayat-ı şahsiye ve hayat-ı içtimaiye ve hayat-ı kalbiye ve hayat-ı mâneviye ve hayat-ı uhreviye gibi umum tabakat-ı kelâmiye ve maarif-i hakikiye ve hâcât-ı beşeriyeye delâlâtıyla, işârâtıyla câmi’ olmakla beraber
خُذْ مَا شِئْتَ لِمَا شِئْتَ yani, “İstediğin herşey için, Kur’ân’dan her ne istersen
Mâlikü’l-Mülk: bütün mülkün gerçek sahibi Allah (bk. m-l-k) acip: şaşırtıcı, hayret verici ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) bahr-i muhit-i Kur’ânî: büyük Kur’ân denizi binaen: -dayanarak burhan: mantıkî, güçlü delil cem’iyet: kapsamlılık, genişlik (bk. c-m-a) câmiiyet-i harika: şaşırtıcı derecede çok mânâları ve özellikleri kapsayıcılık (bk. c-m-a) câmi’: içine alan, kapsayan (bk. c-m-a) delâlât: deliller ehl-i keşif: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f) ehl-i tahkik: hakikatleri delilleriyle bilen araştırmacı alimler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) emsal: misaller (bk. m-s̱-l) esbab: sebepler (bk. s-b-b) gabavet: ahmaklık, anlayışsızlık hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayat-ı kalbiye: kalbî, manevî hayat (bk. ḥ-y-y) hayat-ı mâneviye: mânevî hayat (bk. ḥ-y-y; a-n-y) hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-ḫ-r) hâcât-ı beşeriye: insanın ihtiyaçları (bk. ḥ-v-c) icmâ: fikir birliği (bk. c-m-a) irşad: doğru yolu gösterme (bk. r-ş-d) istihsan etmek: beğenmek, güzel bulmak (bk. ḥ-s-n) işârât: işaretler i’cazkârane: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) kasas: kıssalar kavânin: kanunlar (bk. ḳ-n-n) kelâm: söz (bk. k-l-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lâkayt: kayıtsız, ilgisiz lütf-u irşad: doğru yola eriştirme nimeti (bk. l-ṭ-f; r-ş-d) maarif-i hakikiye: gerçek bilgiler (bk. a-r-f; ḥ-ḳ-ḳ) maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h) muhal: imkânsız mülk: sahip olunan ve hükmedilen şey (bk. m-l-k) münderic: yerleştirilmiş müttefik: birleşmiş nehiy: yasaklama tabakat-ı kelâmiye: söz tabakaları, alanları (bk. k-l-m) tanzim: düzenleme (bk. n-ẓ-m) tergib: isteklendirme, şevklendirme terhib: korkutma teshil: kolaylaştırma ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) umum: bütün vaad: söz verme (bk. v-a-d) vaîd: tehdit etme (bk. v-a-d) velvele: coşku zecir: sakındırma ziynetlendirmek: süslemek (bk. z-y-n) âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma, özlü söz (bk. v-c-z) üslub-u Kur’ân: Kur’ân’ın ifade tarzı üslûp: ifade tarzı şerâit-i hayat-ı şahsiye: şahsî hayat şartları (bk. ḥ-y-y) 24 Mayıs 2011: 17:36 #792353Anonim
al” ifade ettiği mânâ, o derece doğruluğuyla makbul olmuş ki, ehl-i hakikat mabeyninde durub-u emsal sırasına geçmiştir. Âyât-ı Kur’âniyede öyle bir câmiiyet var ki, her derde deva, her hacete gıda olabilir. Evet, öyle olmak lâzım gelir. Çünkü, daima terakkiyatta kat’-ı merâtip eden bütün tabakat-ı ehl-i kemâlin rehber-i mutlakı, elbette şu hâsiyete mâlik olması elzemdir.
ÜÇÜNCÜ IŞIK: Kur’ân’ın i’cazkârâne îcâzıdır. Kâh olur ki, uzun bir silsilenin iki tarafını öyle bir tarzda zikreder ki, güzelce silsileyi gösterir. Hem kâh olur ki, bir kelimenin içine sarihan, işareten, remzen, imâen bir dâvânın çok burhanlarını derc eder.
Meselâ,
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفُ اَلْسِنَتِكُمْ وَاَلْوَانِكُمْ
1
de, âyât ve delâil-i vahdâniyet silsilesini teşkil eden silsile-i hilkat-i kâinatın mebde’ ve müntehâsını zikirle o ikinci silsileyi gösterir, birinci silsileyi okutturuyor.Evet, bir Sâni-i Hakîme şehadet eden sahâif-i âlemin birinci derecesi, semâvât ve arzın asl-ı hilkatleridir. Sonra gökleri yıldızlarla tezyin ile zeminin zîhayatlarla şenlendirilmesi, sonra güneş ve ayın teshiriyle mevsimlerin değişmesi, sonra gece ve gündüzün ihtilâf ve deveranı içindeki silsile-i şuûnâttır. Daha gele gele, tâ kesretin en ziyade intişar ettiği mahal olan simaların ve seslerin hususiyetlerine ve imtiyazlarına ve teşahhuslarına kadar… Madem ki en ziyade intizamdan uzak ve tesadüfün karışmasına maruz olan fertlerin simalarındaki teşahhusatta hayret verici bir intizam-ı hakîmâne bulunsa, üzerinde gayet san’atkâr bir Hakîmin kalemi işlediği gösterilse, elbette intizamları zahir olan sair sahifeler kendi kendine anlaşılır, Nakkâşını gösterir. Hem madem koca semâvât ve
[NOT]Dipnot-1 “Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir.” Rum Sûresi, 30:22.[/NOT]
Hakîm: herşeyi hikmetle yapan Allah (bk. ḥ-k-m) Nakkaş: herşeyi san’atlı bir şekilde nakış nakış işleyen Allah (bk. n-ḳ-ş) Sâni-i Hakîm: herşeyi hikmetle ve san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ḥ -k-m) arz: yer, dünya asl-ı hilkat: yaratılış başlangıcı (bk. ḫ-l-ḳ) burhan: güçlü delil câmiiyet: kapsamlılık (bk. c-m-a) delâil-i vahdâniyet: Allah’ın birliğinin delilleri (bk. v-ḥ-d) derc etmek: yerleştirmek deveran: dönüş durub-u emsal: atasözleri (bk. m-s̱-l) ehl-i hakikat: gerçeği ve doğruyu bulan kimseler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) elzem: çok lüzumlu hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hususiyet: özellik hâsiyet: özellik ihtilâf: farklılık imtiyaz: farklılık imâen: imâ ederek intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizam-ı hakîmâne: hikmetli bir düzen (bk. n-ẓ-m; ḥ-k-m) intişar etmek: yayılmak i’cazkârâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) kat’-ı merâtip etmek: mertebeler katetmek, aşmak kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kâh: bazen mabeyn: ara mahal: yer makbul: kabul görmüş mebde’: başlangıç mâlik: sahip (bk. m-l-k) müntehâ: son rehber-i mutlak: her bakımdan rehber (bk. ṭ-l-ḳ) remzen: işareten sahaîf-i âlem: âlem sahifeleri (bk. a-l-m) sair: diğer sarihan: açıkça semâvat: gökler (bk. s-m-v) silsile: zincir silsile-i hilkat-i kâinat: kâinatın yaratılış devreleri (bk. ḫ-l-ḳ; k -v-n) silsile-i şuûnat: işler zinciri (bk. ş-e-n) tabakat-ı ehl-i kemâl: kemâl sahibi insanların tabakaları, grupları (bk. k-m-l) terakkiyat: terakkiler, ilerlemeler teshir: boyun eğdirme tezyin: süsleme (bk. z-y-n) teşahhus: şahıslanma, belirlenme teşahhusat: şahıslanmalar, belirlenmeler teşkil etmek: meydana getirmek zahir: görünen (bk. ẓ-h-r) zemin: yeryüzü zikretmek: anmak, belirtmek ziyade: fazla zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) âyât: âyetler âyât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın âyetleri îcâz: az sözle çok mânâlar anlatma (bk. v-c-z) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) 24 Mayıs 2011: 17:39 #792354Anonim
arzın asl-ı hilkatinde eser-i san’at ve hikmet görünüyor. Elbette kâinat sarayının binasında temel taşı olarak gökleri ve zemini hikmetle koyan bir Sâniin, sair eczalarında eser-i san’atı, nakş-ı hikmeti pek çok zahirdir. İşte şu âyet, hafîyi izhar, zahirîyi ihfâ ederek gayet güzel bir îcaz yapmış.
Elhak,
1 فَسُبْحَانَ اللهِ حِينَ تُمْسُونَ den tut, tâوَلَهُ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ
2
e kadar altı defa
3 وَمِنْ اٰيَاتِهِ، وَمِنْ اٰيَاتِهِ ile başlayan silsile-i berâhin, bir silsile-i cevahirdir, bir silsile-i nurdur, bir silsile-i i’cazdır, bir silsile-i îcâz-ı i’câzîdir. Kalb istiyor ki, şu definelerde gizli olan elmasları göstereyim. Fakat, ne yapayım, makam kaldırmıyor. Başka vakte talik edip o kapıyı şimdi açmıyorum.Hem meselâ,
4 فَاَرْسِلُونِ يُوسُفُ اَيُّهَاالصِّدِّيقُ
فَاَرْسِلُونِ kelâmıyla يُوسُفُ kelimesi ortalarında şunlar var:اِلٰى يُوسُفَ َلاسْتَعْبَرَ مِنْهُ الرُّؤْيَا فَاَرْسَلُوهُ فَذَهَبَ اِلَى السِّجْنِ وَقَالَ يُوسُفُ
5
Demek beş cümleyi bir cümlede icmal edip îcaz ettiği halde vuzuhu ihlâl etmemiş, fehmi işkâl etmemiş.Hem meselâ
6 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا insan-ı âsi “Çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye meydan okur gibi inkârına karşı Kur’ân der: “Kim bidâyeten yaratmışsa O diriltecek. O yaratan Zât ise, herbir şeyi herbir keyfiyette bilir. Hem size yeşil ağaçtan ateş çıkaran bir Zât, çürümüş kemiğe hayat verebilir.”
[NOT]Dipnot-1 “Akşama erdiğinizde Allah’ı tesbih edin.” Rum Sûresi, 30:17.
Dipnot-2 “Göklerde ve yerde tecellî eden en yüce sıfatlar Onundur. Onun kudreti herşeye galiptir; Onun hikmeti herşeyi kuşatır.” Rum Sûresi, 30:27.
Dipnot-3 “Yine Onun âyetlerindendir ki…”
Dipnot-4 “Beni gönderin. Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi.” Yusuf Sûresi, 12:45-46.
Dipnot-5 Yusuf’a, rüyayı ona tabir ettirmek için gönderin. Onu gönderdiler. O da zindana gitti ve dedi ki:
Dipnot-6 “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.[/NOT]
Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) arz: yer, dünya asl-ı hilkat: yaratılışın aslı, esası (bk. ḫ-l-ḳ) bidâyeten: başlangıçta ecza: kısımlar, bölümler (bk. c-z-e) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) eser-i san’at ve hikmet: hikmet ve san’at eseri (bk. ṣ-n-a; ḥ-k-m) fehm: anlayış hafî: gizli hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l) ihfâ: gizleme ihlâl etmek: bozmak, karıştırmak inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) insan-ı âsi: isyan eden insan izhar: gösterme (bk. ẓ-h-r) işkal etmek: zorlaştırmak keyfiyet: özellik, nitelik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) nakş-ı hikmet: hikmet nakşı (bk. n-ḳ-ş; ḥ-k-m) silsile-i berâhin: deliller zinciri silsile-i cevahir: cevherler zinciri silsile-i i’câz: mu’cizelik zinciri (bk. a-c-z) silsile-i nur: nur zinciri (bk. n-v-r) silsile-i îcâz-ı i’câzî: mu’cize olan veciz ifadeler zinciri (bk. v-c-z; a-c-z) talik etmek: sonraya bırakmak vuzuh: açıklık zahir: görünür, açık (bk. ẓ-h-r) zemin: yeryüzü îcaz: az sözle çok manalar anlatma (bk. v-c-z) 24 Mayıs 2011: 17:45 #792357Anonim
İşte şu kelâm, diriltmek dâvâsına müteaddit cihetlerle bakar, ispat eder.
Evvelâ, insana karşı ettiği silsile-i ihsânâtı şu kelâmıyla başlar, tahrik eder, hatıra getirir. Başka âyetlerde tafsil ettiği için kısa keser, akla havale eder. Yani, size ağaçtan meyveyi ve ateşi ve ottan erzakı ve hububu ve topraktan hububâtı ve nebâtâtı verdiği gibi, zemini size hoş, herbir erzakınız içinde konulmuş bir beşik ve âlemi güzel ve bütün levâzımâtınız içinde bulunur bir saray yapan bir Zâttan kaçıp, başıboş kalıp, ademe gidip saklanılmaz. Vazifesiz olup, kabre girip uyandırılmamak üzere rahat yatamazsınız.
Sonra, o dâvânın bir deliline işaret eder.
1 اَلشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle remzen der: Ey haşri inkâr eden adam! Ağaçlara bak. Kışta ölmüş kemikler gibi hadsiz ağaçları baharda dirilten, yeşillendiren, hattâ herbir ağaçta yaprak ve çiçek ve meyve cihetiyle üç haşrin nümunelerini gösteren bir Zâta karşı inkâr ile, istib’âd ile kudretine meydan okunmaz.Sonra bir delile daha işaret eder, der: Size ağaç gibi kesif, sakil, karanlıklı bir maddeden ateş gibi lâtif, hafif, nuranî bir maddeyi çıkaran bir Zâttan, odun gibi kemiklere ateş gibi bir hayat ve nur gibi bir şuur vermeyi nasıl istib’âd ediyorsunuz?
Sonra bir delile daha tasrih eder, der ki: Bedevîler için kibrit yerine ateş çıkaran meşhur ağacın, yeşilken iki dalı birbirine sürüldüğü vakit ateşi yaratan ve rutubetiyle yeşil ve hararetiyle kuru gibi iki zıt tabiatı cem edip onu buna menşe etmekle herbir şey, hattâ anâsır-ı asliye ve tabâyi-i esasiye Onun emrine bakar, Onun kuvvetiyle hareket eder, hiçbirisi başıboş olup tabiatıyla hareket etmediğini gösteren bir Zâttan, topraktan yapılan ve sonra toprağa dönen insanı topraktan yeniden çıkarması istib’âd edilmez. İsyan ile Ona meydan okunmaz.
Sonra, Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın şecere-i meşhuresini hatıra getirmekle, “Şu dâvâ-yı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Mûsâ Aleyhisselâmın dahi dâvâsıdır,” enbiyanın ittifakına hafî bir ima edip şu kelimenin îcâzına bir letafet daha katar.
DÖRDÜNCÜ IŞIK: Îcâz-ı Kur’ânî o derece câmi’ ve hârıktır, dikkat edilse görünüyor ki,
[NOT]Dipnot-1 “Yem yeşil ağaçtan ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Hazret-i Mûsâ: (bk. bilgiler) adem: hiçlik, yokluk anâsır-ı asliye: temel unsurlar, ana maddeler bedevî: göçebe hayatı yaşayan cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) cihet: yön câmi’: kapsamlı (bk. c-m-a) dâvâ-yı Ahmediye: Hz. Muhammed’in dâvâsı (bk. ḥ-m-d) enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) erzak: rızıklar (bk. r-z-ḳ) hadsiz: sayısız hafî: gizli hararet: sıcaklık haşr: öldükten sonra âhirette tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hubub: tohumlar, tâneler hububât: taneli bitkiler, tahıl hârık: harika inkâr: kabul etmeme, inanmama (bk. n-k-r) istib’ad: inkâr, akıldan uzak görme ittifak: birleşme, birlik kelâm: kelime, ifade (bk. k-l-m) kesif: katı kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) letafet: güzellik, hoşluk (bk. l-ṭ-f) levâzımât: gerekli olan şeyler lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) menşe: kaynak, kök müteaddit: çeşitli nebâtât: bitkiler nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nümune: örnek remzen: işareten sakil: ağır silsile-i ihsanât: iyilikler zinciri (bk. ḥ-s-n) tabiat: mizaç (bk. ṭ-b-a) tabâyi-i esasiye: esas unsurların özellikleri tafsil: ayrıntılı olarak açıklama tahrik etmek: harekete geçirmek tasrih etmek: açıklamak zemin: yeryüzü âlem: dünya (bk. a-l-m) îcâz: az sözle çok mânâ ifade etme (bk. v-c-z) îcâz-ı Kur’ânî: Kur’ân’ın vecizliği, az sözle çok mânâlar anlatması (bk. v-c-z) şecere-i meşhure: meşhur ağaç şuur: bilinç, idrak (bk. ş-a-r) 19 Temmuz 2011: 07:44 #794558Anonim
bazan bir denizi bir ibrikte gösteriyor gibi pek geniş ve çok uzun ve küllî düsturları ve umumî kanunları, basit ve âmi fehimlere merhameten, basit bir cüz’üyle, hususî bir hadise ile gösteriyor. Binler misallerinden yalnız iki misaline işaret ederiz.
Birinci misal: Yirminci Sözün Birinci Makamında tafsilen beyan olunan üç âyettir ki, şahs-ı Âdem’e talim-i esmâ ünvanıyla, nev-i benî Âdeme ilham olunan bütün ulûm ve fünunun talimini ifade eder.
1 Ve Âdem’e melâikenin secde etmesi ve şeytanın etmemesi hadisesiyle, nev-i insana semekten meleğe kadar ekser mevcudat musahhar olduğu gibi, yılandan şeytana kadar muzır mahlûkatın dahi ona itaat etmeyip düşmanlık ettiğini ifade ediyor.
2Hem kavm-i Mûsâ (a.s.) bir bakarayı, bir ineği kesmekle Mısır bakarperestli-ğinden alınan ve “icl” hadisesinde tesirini gösteren bir bakarperestlik mefkûre-sinin Mûsâ Aleyhisselâmın bıçağıyla kesildiğini ifade ediyor.
3Hem taştan su çıkması, çay akması ve dağılıp yuvarlanması ünvanıyla, tabaka-i türabiye altında olan taş tabakası, su damarlarına hazinedarlık ve toprağa analık ettiğini ifade ediyor.
4İkinci misal: Kur’ân’da çok tekrar edilen kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâmın cümleleri ve cüzleridir ki, herbir cümlesi, hattâ herbir cüz’ü, bir düstur-u küllînin ucu olarak gösterilmiş ve o düsturu ifade ediyor.
5
Meselâ,
6 يَا هَامَانُ ابْنِ لِى صَرْحًا Firavun vezirine emreder ki, “Bana yüksek bir kule yap; semâvâtın halini rasat edip bakacağım: Semânın gidişatından, acaba Mûsâ’nın dâvâ ettiği gibi semâda tasarruf eden bir ilâh var mıdır?” İşte, صَرْحًا kelimesiyle ve şu cüz’î hadiseyle, dağsız bir çölde olduğundan dağları arzulayan ve Hâlıkı tanımadığından tabiatperest olup rububiyet dâvâ eden ve âsâr-ı ceberutlarını göstermekle ibkà-yı nam eden, şöhretperest olup dağ-misal
[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:31.
Dipnot-2 bk. Bakara Sûresi, 2:34.
Dipnot-3 bk. Bakara Sûresi, 2:67-71.
Dipnot-4 bk. Bakara Sûresi, 2:60.
Dipnot-5 bk. Bakara Sûresi, 2:40-71; Nisâ Sûresi, 4:153-162; Mâide Sûresi, 5:20-26; A’râf Sûresi, 7:103-162.
Dipnot-6 bk. “Ey Hâmân, bana bir kule yap.” Mü’min Sûresi, 40:36.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Firavun: (bk. bilgiler) Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Mûsâ: (bk. bilgiler) Mısır: (bk. bilgiler) bakara: inek bakarperest: ineğe tapan beyan: açıklama (bk. b-y-n) cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) dağ-misal: dağ gibi (bk. m-s̱-l) düstur: kural, prensip düstur-u küllî: büyük ve kapsamlı prensip (bk. k-l-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fehim: anlayış fünun: fenler, bilimler hususî: özel ibkà-yı nam: namını sürdürme (bk. b-ḳ-y) icl: sığır yavrusu, buzağı ilham: Allah tarafından insanın kalbine indirilen mânâ kavm-i Mûsâ: Hz. Musa’nın kavmi küllî: büyük, kapsamlı (bk. k-l-l) kıssa-i Mûsâ: Hz. Musa’nın kıssası mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mefkûre: düşünce (bk. f-k-r) melâike: melekler (bk. m-l-k) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) musahhar: boyun eğmiş muzır: zararlı nev-i benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık nev-i insan: insanlık rasat etmek: gözetlemek rububiyet: rablık (bk. r-b-b) semek: balık semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) tabaka-i türabiye: toprak katmanı tabiatperest: tabiata tapan (bk. ṭ-b-a) tafsilen: ayrıntılı olarak talim: öğretme, eğitme (bk. a-l-m) talim-i esmâ: isimlerin öğretilmesi (bk. a-l-m; s-m-v) tasarruf: dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) ulûm: ilimler (bk. a-l-m) Âdem: (bk. bilgiler) âmi: cahil âsâr-ı ceberrut: zulüm ve zorbalık eserleri (bk. c-b-r) şahs-ı Âdem: Hz. Âdem’in şahsı şöhretperest: şöhret düşkünü 20 Temmuz 2011: 07:16 #794571Anonim
meşhur ehramları bina eden ve sihir ve tenasuha kail olup cenazelerini mumya edip dağ misillü mezarlarda muhafaza eden Mısır Firavunlarının an’anesinde hükümfermâ bir düstur-u acibi ifade eder.
Meselâ,
1 فَالْيَوْمَ نُنَجِّيكَ بِبَدَنِكَ gark olan Firavuna der: “Bugün senin gark olan cesedine necat vereceğim” ünvanıyla, umum Firavunların, tenasuh fikrine binaen, cenazelerini mumyalamakla maziden alıp müstakbeldeki ensâl-i âtiyenin temâşâgâhına göndermek olan mevt-âlûd, ibretnümâ bir düstur-u hayatiyelerini ifade etmekle beraber, şu asr-ı âhirde, o gark olan Firavunun aynı cesedi olarak keşfolunan bir beden, o mahall-i gark denizinden sahile atıldığı gibi, zamanın denizinden asırların mevceleri üstünde şu asır sahiline atılacağını, mu’cizâne bir işaret‑i gaybiyyeyi bir lem’a-i İ’cazı ve bu tek kelime bir mu’cize olduğunu ifade eder.Meselâ,
2 يُذَبِّحُونَ اَبْنَاۤءَكُمْ وَيَسْتَحْيُونَ نِسَاۤءَكُمْ Benî İsrail’in oğullarının kesilip kadın ve kızlarını hayatta bırakmak, bir Firavun zamanında yapılan bir hadise ünvanıyla, Yahudi milletinin ekser memleketlerde her asırda maruz olduğu müteaddit katliamları, kadın ve kızları hayat-ı beşeriye-i sefihânede oynadık-ları rolü ifade eder.وَلَتَجِدَنَّهُمْ اَحْرَصَ النَّاسِ عَلٰى حَيٰوةٍ
3 وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ يُسَارِعُونَ فِى اْلاِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
4 وَيَسْعَوْنَ فِى اْلاَرْضِ فَسَادًا وَاللهُ لاَ يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ
5 وَقَضَيْنَاۤ اِلٰى بَنِۤى اِسْرَاۤئِيلَ فِى الْكِتَابِ لَتُفْسِدُنَّ فِى اْلاَرْضِ مَرَّتَيْنِ
6 وَلاَتَعْثَوْا فِى اْلاَرْضِ مُفْسِدِينَ
7
[NOT]Dipnot-1 bk. Yûnus Sûresi, 10:92.Dipnot-2 “Kızlarınızı sağ bırakıp erkek çocuklarınızı kesiyorlardı.” Bakara Sûresi, 2:49.
Dipnot-3 “Sen onları, hayata karşı insanların en hırslısı olarak bulursun.” Bakara Sûresi, 2:96.
Dipnot-4 “Onların çoğunun günaha, zulme ve haram yemeye koşuştuklarını görürsün. Ne kötü birşeydir o yaptıkları!” Mâide Sûresi, 5:62.
Dipnot-5 “Onlar yeryüzünde hep bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.” Mâide Sûresi, 5:64.
Dipnot-6 “İsrailoğullarına Tevrat’ta şöyle bildirdik: Siz yeryüzünde iki kere fesat çıkaracaksınız.” İsrâ Sûresi, 17:4.
Dipnot-7 “Bozgunculuk yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.” Bakara Sûresi, 2:60.[/NOT]
Benî İsrail: İsrailoğulları Firavun: (bk. bilgiler) an’ane: gelenek asr-ı âhir: son asır (bk. e-ḫ-r) binaen: -dayanarak düstur-u acib: hayret verici düstur düstur-u hayatiye: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y) ehram: Mısır’daki Firavunların piramit şeklindeki mezarları ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) ensâl-i âtiye: gelecek nesiller gark olmak: boğulmak hayat-ı beşeriye-i sefihâne: insanların haram ve yasak eğlence hayatı (bk. ḥ-y-y) hükümfermâ: hüküm süren (bk. ḥ-k-m) ibretnümâ: ibretli işaret-i gaybiye: gelecekte olacak bir hadiseye yapılan işaret (bk. ğ-y-b) kail olmak: inanmak keşfolunmak: meydana çıkarılmak lem’a-i i’câz: mu’cizelik parıltısı (bk. a-c-z) mahall-i gark: boğulma yeri maruz olmak: tesiri altında kalmak mazi: geçmiş zaman mevc: dalga mevt-âlûd: ölümlü (bk. m-v-t) misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cize: yaratma noktasında bütün sebepleri âciz bırakan olağanüstü şey (bk. a-c-z) mu’cizâne: mu’cizeli bir şekilde (bk. a-c-z) müstakbel: gelecek zaman müteaddit: birçok, çeşitli necat: kurtuluş (bk. n-c-v) temâşâgâh: seyir yeri tenasuh: reenkarnasyon 20 Temmuz 2011: 07:17 #794574Anonim
Yahudilere müteveccih şu iki hükm-ü Kur’ânî, o milletin hayat-ı içtimaiye-i insaniyede dolap hilesiyle çevirdikleri şu iki müthiş düstur-u umumîyi tazammun eder ki, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeyi sarsan ve sa’y-u ameli, sermaye ile mübareze ettirip fukarayı zenginlerle çarpıştıran muzaaf ribâ yapıp bankaları tesise sebebiyet veren ve hile ve hud’a ile cem-i mal eden o millet olduğu gibi; mahrum kaldıkları ve daima zulmünü gördükleri hükûmetlerden ve galiplerden intikamlarını almak için her çeşit fesat komitelerine karışan ve her nevi ihtilâle parmak karıştıran yine o millet olduğunu ifade ediyor.
Meselâ,
1 فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ “Eğer doğru iseniz mevti isteyiniz. Hiç istemeyeceksiniz.” İşte, meclis-i Nebevîde, küçük bir cemaatin, cüz’î bir hadise ünvanıyla, milel-i insaniye içinde hırs-ı hayat ve havf-ı mematla en meşhur olan millet-i Yehudun tâ kıyamete kadar lisan-ı hâlleri mevti istemeyeceğini ve hayat hırsını bırakmayacağını ifade eder.Meselâ,
2 وَضُرِبَتْ عَلَيْهِمُ الذِّلَّةُ وَالْمَسْكَنَةُ şu ünvanla, o milletin mukadderât-ı istikbaliyesini umumî bir surette ifade eder. İşte, şu milletin seciyelerinde ve mukadderatında münderiç olan şöyle müthiş desatir içindir ki, Kur’ân onlara karşı pek şiddetli davranıyor, dehşetli sille-i tedip vuruyor.İşte, şu misallerden, kıssa-i Mûsâ Aleyhisselâm ve Benî İsrail’in sair cüzlerini ve sair kıssalarını bu kıssaya kıyas et. Şimdi şu Dördüncü Işıktaki i’câzî lem’a-i îcaz gibi, Kur’ân’ın basit kelimatlarının ve cüz’î mebhaslarının arkalarında pek çok lemeât-ı i’câziye vardır. Ârife işaret yeter.
BEŞİNCİ IŞIK: Kur’ân’ın makàsıd ve mesâil, maânî ve esâlib ve letâif ve mehâsin cihetiyle câmiiyet-i harikasıdır. Evet, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın sûrelerine
[NOT]Dipnot-1 bk. Bakara Sûresi, 2:94.
Dipnot-2 “Onların üzerine bir zillet ve yoksulluk damgası vuruldu.” Bakara Sûresi, 2:61.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selamı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) Benî İsrail: İsrailoğulları Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) cem-i mal: mal biriktirme (bk. c-m-a) cihet: yön câmiiyet-i harika: harika kapsamlılık (bk. c-m-a) cüz: kısım, parça (bk. c-z-e) cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) desatir: prensipler, kurallar düstur-u umumî: genel prensip esâlib: üsluplar fesat komitesi: bozgunculuk ve fenalık yapan cemiyet havf-ı memat: ölüm korkusu (bk. m-v-t) hayat-ı içtimaiye-i insaniye/beşeriye: insanlığın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hud’a: hile, aldatma hükm-ü Kur’ânî: Kur’ân’ın hükmü (bk. ḥ-k-m) hırs-ı hayat: hayat hırsı (bk. ḥ-y-y) ihtilâl: ayaklanma, karışıklık i’câzî: mu’cizeliğe dair (bk. a-c-z) kelimat: kelimeler (bk. k-l-m) kıssa-i Mûsâ: Hz. Mûsâ’nın kıssası kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) lemeât-ı i’câziye: mu’cizelik parıltıları (bk. a-c-z) lem’a-i îcâz: vecizlik parıltısı (bk. v-c-z) letâif: güzellikler, hoşluklar (bk. l-ṭ-f) lisan-ı hâl: hal ve davranış dili makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d) maânî: mânâlar (bk. a-n-y) mebhas: bahisler, konular meclis-i Nebevî: Peygamberimizin (a.s.m.) bulunduğu meclis (bk. n-b-e) mehâsin: güzellikler (bk. ḥ-s-n) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mevt: ölüm (bk. m-v-t) milel-i insaniye: insan milletleri millet-i Yehud: Yahudi milleti mukadderat: Allah tarafından takdir olunmuş ileride meydana gelecek haller ve olaylar (bk. ḳ-d-r) mukadderât-ı istikbaliye: gelecekle ilgili takdir olunan şeyler (bk. ḳ-d-r) muzaaf: kat kat mübareze: karşı koyma münderiç: yerleştirilmiş müteveccih: yönelik nevi: tür, çeşit ribâ: faiz sair: diğer sa’y-u amel: iş ve iş gücü seciye: karakter, huy sermaye: servet sille-i tedip: edeplendirme tokadı suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tazammun etmek: içine almak umumî: genel ârif: bilgide ileri olan (bk. a-r-f) 20 Temmuz 2011: 07:18 #794575Anonim
ve âyetlerine ve hususan sûrelerin fâtihalarına, âyetlerin mebde’ ve maktalarına dikkat edilse görünüyor ki, belâğatlerin bütün envâını, fezâil-i kelâmiyenin bütün aksâmını, ulvî üslûpların bütün esnâfını, mehâsin-i ahlâkiyenin bütün efradını, ulûm-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlâhiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nâfi düsturlarını ve hikmet-i âliye-i kâinatın bütün nuranî kanunlarını cem etmekle beraber, hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnâs-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’câzînin işi olabilir.
Elhak, bütün bu câmiiyet içinde şu intizamla beraber, geçmiş yirmi dört adet Sözlerde izah ve ispat edildiği gibi, cehl-i mürekkebin menşei olan âdiyat perdelerini keskin beyanatıyla yırtmak, âdet perdeleri altında gizli olan harikulâdeleri çıkarıp göstermek ve dalâletin menbaı olan tabiat tâğutunu burhanın elmas kılıcıyla parçalamak ve gaflet uykusunun kalın tabakalarını ra’d-misal sayhalarıyla dağıtmak ve felsefe-i beşeriyeyi ve hikmet-i insaniyeyi âciz bırakan kâinatın tılsım-ı muğlâkını ve hilkat-i âlemin muammâ-yı acibesini fetih ve keşfetmek, elbette hakikat-bîn ve gayb-âşinâ ve hidayet-bahş ve haknümâ olan Kur’ân gibi bir mu’cizekârın harikulâde işleridir.
Evet, Kur’ân’ın âyetlerine insafla dikkat edilse görünüyor ki, sair kitaplar gibi bir iki maksadı takip eden tedricî bir fikrin silsilesine benzemiyor. Belki, def’î ve âni bir tavrı var. Ve ilka olunuyor bir gidişatı var. Ve beraber gelen herbir taifesi, müstakil olarak uzak bir yerden ve gayet ciddî ve ehemmiyetli bir muhaberenin tek tek, kısa kısa bir surette geldiğinin nişanı var. Evet, kâinatın Hâlıkından
Hâlık: herşeyi yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ) aksâm: kısımlar belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) burhan: güçlü delil cehl-i mürekkeb: bilmediği halde kendini bilmiş sayma cem etmek: toplamak (bk. c-m-a) câmiiyet: kapsayıcılık (bk. c-m-a) dalâlet: hak yoldan sapkınlık, inançsızlık (bk. ḍ-l-l) def’î: birden bire, âni ecnâs-ı muhtelife: çeşitli cinsler efrad: fertler (bk. f-r-d) elhak: gerçekten (bk. ḥ-ḳ-ḳ) envâ: türler, çeşitler esnâf: sınıflar felsefe-i beşeriye: insanların geliştirdiği fikir, felsefe fetih: açmak fezleke: hülasa, öz fezâil-i kelâmiye: sözün üstünlükleri (bk. f-ḍ-l; k-l-m) fâtiha: başlangıç, açılış kısmı gaflet: umursamazlık, âhiretten ve Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma (bk. ğ-f-l) gayb-âşinâ: gaybı bilen, görünmeyenden haberi olan (bk. ğ-y-b) hakikat-bîn: hakikatı gören (bk. ḥ-ḳ-ḳ) haknümâ: hakkı ve doğruyu gösteren (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı şahsiye: şahsî hayat (bk. ḥ-y-y) hidayet-bahş: hidâyet veren (bk. h-d-y) hikmet-i insaniye: insanların ortaya koyduğu ilim (bk. ḥ-k-m) hikmet-i âliye-i kâinat: evren ile ilgili yüksek bilgi (bk. ḥ-k-m; k-v-n) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) ilka: vahiyle indirilme, kalbe bırakılma insaf: merhamet ve adalet dairesinde hareket intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) izah: açıklama içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplum hayatı (bk. c-m-a) kahhar: herşeye her zaman mutlak galip gelen ve kahretmeye gücü yeten (bk. ḳ-h-r) keşfetmek: gizli birşeyi ortaya çıkarmak (bk. k-ş-f) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) maarif-i İlâhiye: İlâhî bilgiler (bk. a-r-f; e-l-h) maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) makta: durak yeri mebde’: başlangıç mehâsin-i ahlâkiye: ahlâk güzellikleri (bk. ḥ-s-n; ḫ-l-ḳ) menba: kaynak menşe: kaynak, esas muammâ-i acibe: hayret verici, bilinmeyen sır muhabere: haberleşme mu’cizekâr: mu’cize gösteren (bk. a-c-z) müstakil: bağımsız, başlıbaşına müşevveşiyet: karışıklık nizam-ı i’câzî: mu’cize olan düzen (bk. n-ẓ-m; a-c-z) nuranî: nurlu, aydınlık (bk. n-v-r) nâfî: faydalı, yararlı ra’d-misal: şimşek gibi (bk. m-s̱-l) sayha: sesleniş, kükreyiş silsile: zincir suret: şekil (bk. ṣ-v-r) tabiat tâğutu: tabiat putu (bk. ṭ-b-a) tedricî: yavaş yavaş, derece derece tılsım-ı muğlâk: anlaşılması zor sır ulvî: yüce ulûm-u kevniye: kâinat ve dünya ile ilgili ilimler (bk. a-l-m; k-v-n) âdet: alışkanlık âdiyat: alışılmış şeyler üslûp: ifade tarzı 20 Temmuz 2011: 07:18 #794576Anonim
başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinatla ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelâli kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun?
Evet, Kur’ân’da Kâinat Sâniinin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor; taklidi ima edecek hiçbir emare bulunmuyor. O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak, Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklitkârâne o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelâlini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklit emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünkü en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her hâleti taklitçiliğini gösterir.
İşte şu hakikati kasemle ilân eden
وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰى مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰى وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰى اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى
1
ya bak, dikkat et.ÜÇÜNCÜ ŞUA
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın ihbârât-ı gaybiyesi ve her asırda şebâbiyetini muhafaza etmesi ve her tabaka insana muvafık gelmesiyle hasıl olan i’cazdır. Şu Şuaın Üç Cilvesi var.
BİRİNCİ CİLVE: İhbârât-ı gaybiyesidir. Şu Cilvenin Üç Şavkı var.
BİRİNCİ ŞAVK:Maziye ait ihbârât-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’ân-ı Hakîm, bil’ittifak, ümmî ve emin bir zâtın lisanıyla, zaman-ı Âdem’den tâ Asr-ı Saadete kadar, enbiyaların mühim hâlâtını ve ehemmiyetli vukuatını öyle bir tarzda zikrediyor ki, Tevrat ve İncil gibi kitapların tasdiki altında gayet kuvvet ve ciddiyetle
[NOT]Dipnot-1 “Kayan yıldıza yemin olsun ki, arkadaşınız (Peygamberiniz) ne şaştı, ne de bâtıla inandı. O kendi keyfine göre de konuşmaz. O ancak kendisine vahyolunanı söyler.” Necm Sûresi, 53:1-4.[/NOT]
Asr-ı Saadet: Peygamberimiz (a.s.m.) yaşadığı dönem, mutluluk asrı Hâlık-ı Kâinat: kâinatın yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; k-v-n) Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve şeref sahibi yaratıcı Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Müseylime: (bk. bilgiler) Sâni: herşeyi san’atla yaratan Allah (bk. ṣ-n-a) Tevrat: Hz. Musa’ya indirilen kitap alâmet: iz, işaret bil’ittifak: ittifakla, fikir birliğiyle ceberut: büyüklük ve haşmet (bk. c-b-r) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) emin: güvenilir (bk. e-m-n) emâre: işaret, iz enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) farz-ı muhal: olmayacak şeyi olacakmış gibi düşünme hadsiz: sınırsız hakikî: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hasıl olmak: ortaya çıkmak hâlet: durum, hal hâlât: haller, durumlar ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) izzet: şeref, yücelik (bk. a-z-z) i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) kasem: yemin kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan: dil mazi: geçmiş zaman muhabere: haberleşme muvafık: uygun pest: aşağı taklitkârâne: taklik ederek tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) ulvî: yüce vukuat: olaylar zaman-ı Âdem: Hz. Âdem’in zamanı zikretmek: anmak, belirtmek ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş İncil: Hz. İsâ’ya indirilen kitap şavk: ışık, parıltı şebâbiyet: tazelik, gençlik şua: parıltı 20 Temmuz 2011: 07:20 #794577Anonim
ihbar ediyor. Kütüb-ü sâlifenin ittifak ettikleri noktalarda muvafakat etmiştir. İhtilâf ettikleri bahislerde, musahhihâne, hakikat-i vakıayı faslediyor. Demek, Kur’ân’ın nazar-ı gayb-bînîsi, o kütüb-ü sâlifenin umumunun fevkinde ahvâl-i maziyeyi görüyor ki, ittifakî meselelerde musaddıkane onları tezkiye ediyor, ihtilâfî meselelerde musahhihâne onlara faysal oluyor. Halbuki, Kur’ân’ın vukuat ve ahvâl-i maziyeye dair ihbârâtı aklî bir iş değil ki akılla ihbar edilsin. Belki semâa mütevakkıf nakildir. Nakil ise, kıraat ve kitabet ehline mahsustur. Dost ve düşmanın ittifakıyla kıraatsiz, kitabetsiz, emanetle maruf, ümmî lâkabıyla mevsuf bir zâta nüzul ediyor.
Hem o ahvâl-i maziyeyi öyle bir surette ihbar eder ki, bütün o ahvâli görür gibi bahseder. Çünkü, uzun bir hadisenin ukde-i hayatiyesini ve ruhunu alır, maksadına mukaddime yapar. Demek, Kur’ân’daki fezlekeler, hülâsalar gösteriyor ki, bu hülâsa ve fezlekeyi gösteren, bütün maziyi bütün ahvâliyle görüyor. Zira bir zâtın bir fende veya bir san’atta mütehassıs olduğu, hülâsalı bir sözle, fezlekeli bir san’atçıkla, o şahısların maharet ve melekelerini gösterdiği gibi, Kur’ân’da zikrolunan vukuatın hülâsaları ve ruhları gösteriyor ki, onları söyleyen, bütün vukuatı ihata etmiş, görüyor, tabiri caizse bir maharet-i fevkalâde ile ihbar ediyor.
İKİNCİ ŞAVK:İstikbale ait ihbârât-ı gaybiyesidir. Şu kısım ihbârâtın çok envâı var. Birinci kısım hususîdir. Bir kısım, ehl-i keşif ve velâyete mahsustur. Meselâ, Muhyiddin-i Arabî
1 الۤمۤ غُلِبَتِ الرُّومُ Sûresinde pek çok ihbârât-ı gaybiyeyi bulmuştur. İmam-ı Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaât-ı hurufla çok muamelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbârâtını görmüştür ve hâkezâ… Ulema-yı bâtın için, Kur’ân baştan başa ihbârât-ı gaybiye nev’indendir. Biz ise,
[NOT]Dipnot-1 “Elif lâm mim. Rumlar mağlûp düştüler.” Rum Sûresi, 30:1-2.
[/NOT]
Muhyiddin-i Arabî: (bk. bilgiler) ahvâl: haller, durumlar ahvâl-i maziye: geçmişteki haller aklî: akılla ilgili ehl-i keşif ve velâyet: maneviyat âlemlerinde iman hakikatlerini gözleme yeteneğine sahip insanlar, veliler (bk. k-ş-f; v-l-y) emanet: eminlik, güvenilirlik (bk. e-m-n) envâ: çeşitler, türler fasletmek: çözüme kavuşturmak faysal: ayırıcı, çözüme kavuşturucu fen: bilim fevkinde: üstünde fezleke: netice, özet hakikat-i vakıa: olayın gerçekliği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hususî: özel hâkezâ: bunun gibi hülâsa: özet ihata: kapsama, içine alma ihbar: haber verme ihbârât: haber vermeler ihbârât-ı gaybiye: gayptan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihtilafî: tartışmalı ihtilâf: ayrılık, anlaşmazlık istikbal: gelecek zaman ittifak: birleşme, fikir birliği ittifak etmek: birleşmek ittifakî: üzerinde birleşilmiş kitabet: yazma (bk. k-t-b) kütüb-ü sâlife: Tevrat, Zebur ve İncil gibi geçmiş kitaplar (bk. k-t-b) kıraat: okuma maharet: ustalık, beceri maharet-i fevkalâde: olağanüstü beceri maksad: gaye, amaç (bk. ḳ-ṣ-d) maruf: bilinen (bk. a-r-f) mazi: geçmiş zamanı meleke: kabiliyet, beceri (bk. m-l-k) mevsuf: vasıflandırılan (bk. v-ṣ-f) muamelât-ı gaybiye: gayba ait muamele ve işleyişler (bk. ğ-y-b) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) mukattaât-ı huruf: bazı sûrelerin başlarında bulunan ve birer İlâhî şifre özelliğini taşıyan kesik harfler musaddıkane: doğrulayarak (bk. ṣ-d-ḳ) musahhihâne: düzelterek muvafakat etmek: uyuşmak mütehassıs: ihtisas sahibi, uzman mütevakkıf: bağlı nakil: aktarma, anlatma nazar-ı gayb-bînî: gaybı gören bakış (bk. n-ẓ-r; ğ-y-b) nev’: tür nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) semâ: işitme, duyma (bk. s-m-a) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tezkiye: iyi hal üzere şahitlik etme ukde-i hayatiye: hayat düğümü, çekirdeği (bk. ḥ-y-y) ulema-yı bâtın: şeriatın zâhirinden ve açık hükümlerinden daha çok, mânâ ve esrârını bilen âlimler (bk. a-l-m) umum: bütün vukuat: olaylar zikrolunmak: anılmak, belirtilmek ümmî: okuma yazma bilmeyen, tahsil görmemiş İmam-ı Rabbânî: (bk. bilgiler) şavk: ışık, parıltı 20 Temmuz 2011: 07:22 #794578Anonim
umuma ait olacak bir kısmına işaret edeceğiz. Bunun da pek çok tabakatı var; yalnız bir tabakadan bahsedeceğiz. İşte, Kur’ân-ı Hakîm, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma der:HAŞİYE-1
فَاصْبِرْ اِنَّ وَعْدَ اللهِ حَقٌ
1 لَتَدْخُلُنَّ الْمَسْجِدَ الْحَرَامَ اِنْ شَاۤءَ اللهُ اٰمِنِينَ مُحَلِّقِينَ رُؤُسَكُمْ وَمُقَصِّرِينَ لاَ تَخَافُونَ… هُوَ الَّذِى اَرْسَلَ رَسُولَهُ بِالْهُدىَ وَدِينِ الْحَقِّ لِيُظْهِرَهُ عَلَى الدِّينِ كُلِّهِ
2 وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبوُنَ فِى بِضْعِ سِنِينَ ِللهِ اْلاَمْرُ
3 فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَ بِأَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ
4 اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِهِ رَيْبَ الْمَنُونِ قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنِّى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّصِينَ
5 وَاللهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ
6 فَاِنْ لَمْ تَفْعَلُوا وَلَنْ تَفْعَلُوا
7 وَلَنْ يَتَمَنَّوْهُ اَبَداً
8سَنُرِيهِمْ اٰيَاتِنَا فِى اْلاٰفَاقِ وَفِىۤ اَنْفُسِهِمْ حَتّٰى يَتَبَيَّنَ لَهُمْ اَنَّهُ الْحَقُّ
9 قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰى اَنْ يَاْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَاْتوُنَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
10يَاْتِى اللهُ بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ اَذِلَّةٍ عَلَى
[NOT]Haşiye-1 Bu, gaybdan haber veren âyetler, pek çok tefsirlerde izah edilmesinden ve eski harfle tab etmek niyeti müellifine verdiği acelelik hatasından, burada izahsız ve o kıymettar hazineler kapalı kaldılar.
Dipnot-1 “Sabret; Allah’ın vaadi haktır.” Rum Sûresi, 30:60.
Dipnot-2 “İnşaallah, hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harama gireceksiniz. … Bütün dinlere üstün kılmak üzere Resulünü hak din ile gönderen Odur.” Fetih Sûresi, 48:27-28.
Dipnot-3 “Bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Hüküm Allah’ındır.” Rum Sûresi, 30:3-4.
Dipnot-4 “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler: Hanginiz cinnete uğramış?” Kalem Sûresi, 68:5-6.
Dipnot-5 “Yoksa onlar ‘O bir şairdir; biz onun başına gelecek felâketi bekliyoruz’ mu diyorlar? Sen ‘Bekleyedurun,’ de. ‘Ben de sizinle beraber bekliyorum.’” Tûr Sûresi, 52:30-31.
Dipnot-6 “Allah seni insanlardan korur.” Mâide Sûresi, 5:67.
Dipnot-7 “Eğer bunu yapamazsanız-ki asla yapamayacaksınız.” Bakara Sûresi, 2:24.
Dipnot-8 “Ölümü hiçbir zaman temennî etmeyecekler.” Bakara Sûresi, 2:95.
Dipnot-9 “Onlara gerek âlemin her tarafında, gerekse kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz-tâ ki Kur’ân’ın hak olduğu onlara iyice açıklanmış olsun.” Fussılet Sûresi, 41:53.
Dipnot-10 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) gayb: görünmeyen ve bilinmeyen (bk. ğ-y-b) izah: açıklama müellif: yazar tab etmek: yazmak, basmak tefsir: Kur’ân-ı Kerimi mânâ yönünden yorumlayan kitap (bk. f-s-r) umum: genel, herkes 20 Temmuz 2011: 08:05 #794579Anonim
الْمُؤْمِنِينَ اَعِزَّةٍ عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِى سَبِيلِ اللهِ وَلاَ يَخَافُونَ لَوْمَةَ لاَۤئِمٍ
1 وَقُلِ الْحَمْدُ ِللهِ سَيُرِيكُمْ اٰياَتِهِ فَتَعْرِفُونَهَا
2 قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ فِى ضَلاَلٍ مُبِينٍ
3 وَعَدَ اللهُ الَّذِينَ اٰمَنوُا مِنْكُمْ وَعَمِلوُا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِى اْلاَرْضِ كَماَ اسْتَخْلَفَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ دِيَنهُمُ الَّذِى ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناً
4
gibi çok âyâtın ifade ettiği ihbârât-ı gaybiyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte, pek çok itirâzat ve tenkidâta maruz ve en küçük bir hatasından dolayı dâvâsını kaybedecek bir zâtın lisanından böyle tereddütsüz, kemâl-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsuku ihsas eden bir tarzda böyle ihbârât-ı gaybiye, kat’iyen gösterir ki, o zât, Üstad-ı Ezelîsinden ders alıyor, sonra söylüyor.
ÜÇÜNCÜ ŞAVK: Hakaik-ı İlâhiyeye ve hakaik-ı kevniyeye ve umur-u uhreviyeye dair ihbârât-ı gaybiyesidir. Evet, Kur’ân’ın hakaik-ı İlâhiyeye dair beyanatı ve tılsım-ı kâinatı fethedip ve hilkat-i âlemin muammâsını açan beyanat-ı kevniyesi, ihbârât-ı gaybiyenin en mühimmidir. Çünkü, o hakaik-ı gaybiyeyi, hadsiz dalâlet yolları içinde istikametle onları gidip bulmak, akl-ı beşerin kârı değildir ve olamaz. Beşerin en dâhi hükemaları o mesâilin en küçüğüne akıllarıyla yetişmediği malûmdur.
Hem Kur’ân gösterdiği o hakaik-ı İlâhiye ve o hakaik-ı kevniyeyi beyandan
[NOT]Dipnot-1 “Allah öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzet sahibidirler; Allah yolunda cihad ederler ve dil uzatanların kınamasından da korkmazlar.” Mâide Sûresi, 5:54.
Dipnot-2 “De ki: Hamd Allah’a mahsustur. O size delillerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız.” Neml Sûresi, 27:93.
Dipnot-3 “De ki: O Rahmân’dır; Ona inandık ve Ona güvendik. Kimin ap açık bir sapıklık içinde bulunduğunu yakında bileceksiniz.” Mülk Sûresi, 67:29.
Dipnot-4 “Sizden iman edip güzel işler yapanlara Allah vaad etmiştir ki, kendilerinden önceki mü’minleri nasıl kâfirlerin yerine getirdiyse, onları da şimdiki kâfirlerin yerine, yeryüzünde hâkim kılacak, onlar için razı olduğu İslâm dinini onların kalblerinde sağlamlaştıracak ve korkularını emniyete çevirecektir.” Nur Sûresi, 24:55.[/NOT]
akl-ı beşerin kârı: insan aklının yapacağı bir iş beyan: açıklama (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) beyanat-ı kevniye: yaratılışa âit açıklamalar (bk. b-y-n; k-v-n) dalâlet: hak yoldan ayrılma, sapkınlık (bk. ḍ-l-l) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi dâvâ: iddia fethetmek: açmak hakaik-i kevniye: kâinatla, yaratılışla ilgili hakikatler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; k-v-n) hakaik-i İlâhiye: Allah’ın zat ve sıfatlarına ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h) hilkat-i âlem: âlemin yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ; a-l-m) hükema: filozoflar (bk. ḥ-k-m) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) ihsas etmek: hissettirmek istikametle: doğru bir şekilde itirâzat: itirazlar kat’iyen: kesinlikle kemâl-i ciddiyet ve emniyet: tam bir ciddiyet ve güven (bk. k-m-l; e-m-n) malûm: bilinen (bk. a-l-m) maruz: uğramış, tesirinde kalmış mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) muamma: anlaşılması zor sır tenkidât: tenkitler tılsım-ı kâinat: kâinatın tılsımı, gizemi (bk. k-v-n) umur-u uhreviye: âhirete ait işler (bk. e-ḫ-r) vüsuk: doğruluk, güvenilirlik Üstad-ı Ezelî: varlığının başlangıcı olmayan ve bütün ilimlerin öğreticisi olan Allah (bk. e-z-l) âyât: âyetler şavk: ışık, parıltı 20 Temmuz 2011: 08:08 #794580Anonim
sonra ve safa-yı kalb ve tezkiye-i nefisten sonra ve ruhun terakkiyatından ve aklın tekemmülünden sonra beşerin ukulü “Sadakte” deyip o hakaikı kabul eder, Kur’ân’a “Bârekâllah” der. Bu kısmın, kısmen On Birinci Sözde izah ve ispatı geçmiştir; tekrara hacet kalmamıştır.
Amma ahvâl-i uhreviye ve berzahiye ise, çendan akl-ı beşer kendi başıyla yetişemiyor, göremiyor. Fakat, Kur’ân’ın gösterdiği yollarla, onları görmek derecesinde ispat ediyor. Onuncu Sözde, Kur’ân’ın şu ihbârât-ı gaybiyesi ne derece doğru ve hak olduğu izah ve ispat edilmiştir. Ona müracaat et.
İKİNCİ CİLVE: Kur’ân’ın şebâbetidir. Her asırda taze nazil oluyor gibi, tazeliğini, gençliğini muhafaza ediyor. Evet, Kur’ân, bir hutbe-i ezeliye olarak, umum asırlardaki umum tabakat-ı beşeriyeye birden hitap ettiği için, öyle daimî bir şebâbeti bulunmak lâzımdır. Hem de öyle görülmüş ve görünüyor. Hattâ, efkârca muhtelif ve istidatça mütebayin asırlardan, her asra göre, güya o asra mahsus gibi bakar, baktırır ve ders verir.
Beşerin âsâr ve kanunları, beşer gibi ihtiyar oluyor, değişiyor, tebdil ediliyor. Fakat Kur’ân’ın hükümleri ve kanunları o kadar sabit ve rasihtir ki, asırlar geçtikçe daha ziyade kuvvetini gösteriyor. Evet, en ziyade kendine güvenen ve Kur’ân’ın sözlerine karşı kulağını kapayan şu asr-ı hazır ve şu asrın ehl-i kitap insanları, Kur’ân’ın
1يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ hitab-ı mürşidânesine o kadar muhtaçtır ki, güya o hitap doğrudan doğruya şu asra müteveccihtir ve يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ lâfzı, “Yâ ehle’l-mekteb“ mânâsını dahi tazammun eder; bütün şiddetiyle, bütün tazeliğiyle, bütün şebâbetiyle,
2 يَاۤ اَهْلَ الْكِتَابِ تَعَالَوْا اِلٰى كَلِمَةٍ سَوَاۤءٍ بَيْنَنَا وَبَيْنَكُمْ sayhasını âlemin aktârına savuruyor.Meselâ, şahıslar, cemaatler muârazasından âciz kaldıkları Kur’ân’a karşı, bütün nev-i beşerin ve belki cinnîlerin de netice-i efkârları olan medeniyet-i hazıra,
[NOT]Dipnot-1 “Ey kitap ehli! Ey kitap ehli!” Âl-i İmrân Sûresi, 3:64.
Dipnot-2 “Ey kitap ehli! Sizinle bizim aramızda müşterek olan bir söze gelin.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:64.[/NOT]
Bârekâllah: Allah ne mübarek yaratmış (bk. b-r-k) ahvâl-i uhreviye ve berzahiye: kabir ve âhiret halleri (bk. e-ḫ-r) akl-ı beşer: insan aklı aktâr: her taraf, her yan asr-ı hazır: şimdiki asır beşer: insan cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y) cinnî: cinlerden olan efkârca: fikirler bakımından (bk. f-k-r) ehl-i kitap: kitap ehli; Allah’ın gönderdiği kitaplara inanan Hıristiyan ve Yahudiler (bk. k-t-b) ehle’l-mekteb: mektepli, okumuş, bilgili (bk. k-t-b) hacet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hitab-ı mürşidâne: doğru yolu gösterici hitap (bk. ḫ-ṭ-b; r-ş-d) hutbe-i ezeliye: ezelî hutbe (bk. ḫ-ṭ-b; e-z-l) ihbârât-ı gaybiye: gaybdan verilen haberler (bk. ğ-y-b) istidatça: kabiliyetçe (bk. a-d-d) izah: açıklama lâfz: kelime, ifade medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muhtelif: çeşitli, değişik muâraza: karşı koyma, muhalefet mütebayin: ayrı ayrı müteveccih: yönelik nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) netice-i efkâr: fikirlerin sonucu (bk. f-k-r) nev-i beşer: insanlık rasih: sağlam sadakte: “doğrudur” (bk. ṣ-d-ḳ) safa-yı kalb: kalbin safiliği, temizliği (bk. ṣ-f-y) sayha: sesleniş tabakat-ı beşeriye: insan tabakaları, sınıfları tazammun etme: içine alma, kapsama tebdil edilmek: değiştirilmek tekemmül: mükemmelleşme (bk. k-m-l) terakkiyat: ilerlemeler, yükselmeler tezkiye-i nefis: nefsi terbiye edip temizleme (bk. n-f-s) ukul: akıllar âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) âlem: dünya (bk. a-l-m) âsâr: eserler çendan: gerçi şebâbet: gençlik, tazelik 20 Temmuz 2011: 08:09 #794581Anonim
Kur’ân’a karşı muâraza vaziyetini almıştır; i’câz-ı Kur’ân’a karşı, sihirleriyle muâraza ediyor. Şimdi, şu müthiş yeni muârazacıya karşı, i’câz-ı Kur’ân’ı, قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ
1 âyetinin dâvâsını ispat etmek için, medeniyetin muâraza suretiyle vaz ettiği esâsâtı ve desâtirini, esâsât-ı Kur’âniye ile karşılaştıracağız.Birinci derecede: Birinci Sözden tâ Yirmi Beşinci Söze kadar olan muvazeneler ve mizanlar ve o Sözlerin hakikatleri ve başları olan âyetler, iki kere iki dört eder derecesinde, medeniyete karşı Kur’ân’ın i’câzını ve galebesini ispat eder.
İkinci derecede: On İkinci Sözde ispat edildiği gibi, bir kısım düsturlarını hülâsa etmektir.
İşte, medeniyet-i hazıra, felsefesiyle hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet ve menfi milliyet” bilir. Gayesi, hevesât-ı nefsaniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyid etmek için bazı “lehviyattır.”Halbuki, kuvvetin şe’ni, tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe’ni, çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte, şu medeniyetin şu düsturlarındandır ki, bütün mehâsiniyle beraber, beşerin yüzde ancak yirmisine bir nevi surî saadet verip seksenini rahatsızlığa, sefalete atmıştır.
Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvet yerine “hakkı” kabul eder. Gayede, menfaat yerine “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta, düstur-u cidal yerine, “düstur-u teâvünü” esas utar. Cemaatlerin rabıtalarında, unsuriyet ve milliyet yerine, “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesât-ı nefsaniyenin nâmeşru tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin etmektir ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan etmektir.
[NOT]Dipnot-1 “De ki: İnsanlar ve cinler bir araya toplansa…” İsrâ Sûresi, 17:88.
[/NOT]
beşer: insan cemaat: topluluk, grup (bk. c-m-a) cidal: mücadele desâtir: düsturlar, prensipler düstur: prensip, kural düstur-u cidâl: mücadele prensibi düstur-u hayat: hayat prensibi (bk. ḥ-y-y) düstur-u teavün: yardımlaşma prensibi esâsât: esaslar esâsât-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın esasları fazilet: güzel ahlak, erdem (bk. f-ḍ-l) galebe: üstünlük gayât: gayeler, amaçlar hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanlığın toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevesât-ı nefsaniye: nefsin hevesleri, arzu ve istekleri (bk. n-f-s) hikmet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hikmeti, bilgisi (bk. ḥ-k-m) hissiyat-ı ulviye: yüksek duygular hâcât-ı beşeriye: insanın ihtiyaçları (bk. ḥ-v-c) hülâsa etmek: özetlemek i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) kemâlât-ı insaniye: insanî mükemmellikler (bk. k-m-l) kâfi: yeterli lehviyat: haram eğlenceler, oyunlar maâliyât: yüksek ve derin fikirler mehâsin: iyilikler, güzellikler (bk. ḥ-s-n) menfaat: yarar, çıkar menfi: olumsuz mizan: ölçü (bk. v-z-n) muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muâraza: sözle karşı koyma, muhalefet nevi: tür, çeşit nokta-i istinad: dayanak noktası (bk. s-n-d) nâmeşru: helâl olmayan (bk. ş-r-a) rabıta: bağ rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî: din, sınıf ve vatan bağı rıza-i İlâhî: Allah’ın rızası (bk. e-l-h) saadet: mutluluk sed çekmek: engel olmak sefalet: perişanlık, yoksulluk sûri: görünüşte tatmin: doyurma tecavüz: haddi aşma, saldırma tecavüzât: tecavüzler tezyid etmek: arttırmak teşvik: isteklendirme unsuriyet: ırkçılık vaz etmek: koymak şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.