• Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 135)
  • Yazar
    Yazılar
  • #794676
    Anonim

      İzzet ve zillet, fakr ve servet, doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakkın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek, kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufâtına kadar, meşiet ve takdir-i İlâhiye iledir, tesadüf karışamaz. Şu hükmü verdikten sonra, insaniyet hayatında en mühim iş, onun rızkıdır. Şu âyet, beşerin rızkını doğrudan doğruya Rezzâk-ı Hakikînin hazine-i rahmetinden gönderdiğini bir iki mukaddime ile ispat eder. Şöyle ki:

      Der: Rızkınız yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, şems ve kameri teshir eden, gece ve gündüzü çeviren Zâtın elindedir. Öyle ise, bir elmayı bir adama hakikî rızık olarak vermek, bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakikî Rezzâk olur. Sonra da وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَاۤءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ blank.gif1 der. Bu cümlede o tafsilâtlı fiilleri icmal ve ispat eder. Yani, size hesapsız rızık veren Odur ki, bu fiilleri yapar.

      DÖRDÜNCÜ NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kur’ân kâh olur, mahlûkat-ı İlâhiyeyi bir tertiple zikreder; sonra o mahlûkat içinde bir nizam, bir mizan olduğunu ve onun semereleri olduğunu göstermekle, güya bir şeffafiyet, bir parlaklık veriyor ki, sonra o âyine-misal tertibinden cilvesi bulunan esmâ-i İlâhiyeyi gösteriyor. Güya o mahlûkat-ı mezkûre elfazdır; şu esmâ onun mânâları, yahut o meyvelerin çekirdekleri, yahut hülâsalarıdırlar. Meselâ,

      وَلَقَدْخَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ مِنْ سُلاَلَةٍ مِنْ طِينٍ ثُمَّ جَعَلْناَهُ نُطْفَةً فِى قَرَارٍ مَكِينٍ ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ عِظَامًا فَكَسَوْنَا الْعِظَامَ لَحْمًا ثُمَّ اَنْشَأْناَهُ خَلْقًا اٰخَرَ فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ blank.gif2

      [NOT]Dipnot-1 Âl-i İmrân Sûresi, 3:27.

      Dipnot-2 “And olsun ki Biz insanı çamurun özünden yarattık. Sonra onu sağlam ve korunmuş olan anne rahmine bir damla su olarak yerleştirdik. Sonra o su damlasını rahme asılı pıhtılaşmış bir kan olarak yarattık. O pıhtılaşmış kanı bir parça et olarak yarattık. O et parçasını kemikler olarak yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra da onu bam başka bir yaratışla inşa ettik. Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:12-14.[/NOT]


      Rezzak: bütün canlıların rızkını veren Allah (bk. r-z-ḳ) Rezzâk-ı Hakikî: gerçek rızık verici olan Allah (bk. r-z-ḳ; ḥ-ḳ-ḳ)
      acip: şaşırtıcı, hayret verici bedî: eşsiz derecede güzel, benzersiz (bk. b-d-a)
      beşer: insan cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
      elfaz: lafızlar, sözler esmâ: isimler (bk. s-m-v)
      esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) etvâr: haller, tavırlar
      fakr: fakirlik (bk. f-k-r) hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
      hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) hilkat-ı insan: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ)
      hülâsa: özet icmal: özetleme (bk. c-m-l)
      irade: istek, tercih (bk. r-v-d) izzet: şeref, üstünlük, yücelik (bk. a-z-z)
      kamer: ay kesret-i tabaka: çokluk tabakaları (bk. k-s̱-r)
      kâh: bazen mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ)
      mahlûkat-ı mezkûre: adı geçen yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) mahlûkat-ı İlâhiye: Allah’ın yaratıkları (bk. ḫ-l-ḳ; e-l-h)
      mevzun: ölçülü (bk. v-z-n) meşiet: dileme, arzu
      meşiet ve takdir-i İlâhi: Allah’ın dilemesi ve takdiri (bk. ḳ-d-r; e-l-h) mizan: ölçü (bk. v-z-n)
      mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) muntazam: düzenli (bk. n-ẓ-m)
      nizam: düzen (bk. n-ẓ-m) nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
      semere: meyve servet: zenginlik
      tafsilât: ayrıntılar tasarrufât: tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f)
      tertip: sıralama, düzen teshir eden: emri altında tutan
      zillet: alçaklık, aşağılık âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l)
      şeffafiyet: şeffaflık, saydamlık şems: güneş
      #794677
      Anonim

        âyine-misal bir tarzda zikredip tertip ediyor ki,blank.gif1فَتَبَارَكَ اللهُ اَحْسَنُ الْخَالِقِينَ içinde kendi kendine görünüyor ve kendini dedirttiriyor. Hattâ, vahyin bir kâtibi, şu âyeti yazarken, daha şu kelime gelmezden evvel şu kelimeyi söylemiştir. “Acaba bana da mı vahiy gelmiş?” zannında bulunmuş.blank.gif2 Halbuki, evvelki kelâmın kemâl-i nizam ve şeffafiyetidir ve insicamıdır ki, o kelâm gelmeden kendini göstermiştir.

        Hem meselâ,

        اِنَّ رَبَّكُمُ اللهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ فِى سِتَّةِ اَيَّامٍ ثُمَّ اسْتَوٰى عَلَى الْعَرْشِ يُغْشِى الَّيْلَ النَّهَارَ يَطْلُبُهُ حَثِيثًا وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالنُّجُومَ مُسَخَّرَاتٍ بِاَمْرِهِ اَلاَ لَهُ الْخَلْقُ وَاْلاَمْرُ، تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ blank.gif3


        İşte, Kur’ân şu âyette, azamet-i kudret-i İlâhiye ve saltanat-ı rububiyeti öyle bir tarzda gösteriyor ki, güneş, ay, yıldızlar emirber neferleri gibi emrine müheyyâ, gece ve gündüzü beyaz ve siyah iki hat gibi veya iki şerit gibi birbiri arkasında döndürüp âyât-ı rububiyetini kâinat sahifelerinde yazan ve Arş-ı Rububiyetinde duran bir Kadîr-i Zülcelâli gösterdiğinden, her ruh işitse, “Bârekâllah, mâşaallah, fetebârekâllahü Rabbü’l-Âlemîn demeye hâhişger olur. Demek, تَبَارَكَ اللهُ رَبُّ الْعَالَمِينَ sâbıkın hülâsası, çekirdeği, meyvesi ve âb-ı hayatı hükmüne geçer.

        BEŞİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET: Kur’ân, bazan tagayyüre maruz ve muhtelif keyfiyâta medar maddî cüz’iyatı zikreder. Onları hakaik-ı sabite suretine çevirmek için sabit, nuranî, küllî esmâ ile icmal eder, bağlar. Veyahut tefekküre ve ibrete teşvik eder bir fezleke ile hâtime verir.

        [NOT]Dipnot-1 “Yaratıcılık mertebelerinin en güzelinde olan Allah’ın şânı ne yücedir!” Mü’minûn Sûresi, 23:14.

        Dipnot-2 bk. El-Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 18:16.

        Dipnot-3 “Şüphesiz ki sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da Arş üzerinde hükmünü icra eden Allah’tır. O, gündüzü, peşi sıra kovalayan gece ile örter. O, güneşi, ayı ve yıldızları da emrine boyun eğmiş olarak yarattı. İyi bilin ki, yaratmak da Ona aittir, yaratıklarının tedbir ve idaresi de. Âlemlerin Rabbi olan Allah’ın şânı ne yücedir!” A’râf Sûresi, 7:54.[/NOT]



        Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) Kadîr-i Zülcelâl: kudreti herşeyi kuşatan ve sonsuz haşmet ve yücelik sahibi olan Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l)
        azamet-i kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudretinin sonsuz büyüklüğü (bk. a-ṣ-m; ḳ-d-r; e-l-h) bârekallah: Allah ne mübarek yaratmış, Allah hayırlı ve mübarek kılsın (bk. b-r-k)
        cüz’iyat: küçük, ferdî şeyler (bk. c-z-e) emirber nefer: emre hazır asker
        esmâ: isimler (bk. s-m-v) fezleke: özet, netice
        hakaik-i sabite: sabit gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hâhişger: istekli, arzulu
        hâtime: son hülâsa: özet
        icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l) insicam: düzgünlük, uyumluluk
        kelâm: söz, ifade (bk. k-l-m) kemâl-i nizam: mükemmel bir düzen (bk. k-m-l; n-ẓ-m)
        keyfiyât: keyfiyetler, durumlar kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
        kâtib: yazıcı (bk. k-t-b) küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l)
        maruz: uğrayan, tesirinde kalan medar: eksen, kaynak
        meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) muhtelif: çeşitli
        mâşaallah: Allah dilemiş ve ne güzel yaratmış müheyyâ: hazır
        nuranî: nurlu (bk. n-v-r) saltanat-ı Rububiyet: Rablık saltanatı; Allah’ın her şeyi kuşatan egemenliği (bk. s-l-ṭ; r-b-b)
        sâbık: önceki, geçmiş tagayyür: değişim
        tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tertip etmek: sıralamak, düzenlemek
        vahy: Allah tarafından peygambere gelen bilgiler (bk. v-ḥ-y) âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
        âyine-misal: ayna gibi (bk. m-s̱-l) âyât-ı rububiyet: rububiyet delilleri (bk. r-b-b)
        şeffafiyet: şeffaflık
        #794678
        Anonim

          Birinci mânânın misallerinden, meselâ

          وَعَلَّمَ اٰدَمَ اْلاَسْمَاۤءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلٰۤئِكَةِ فَقَالَ اَنْبِؤُنِى بِاَسْمَاۤءِ هٰۤؤُلاَءِ اِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ قَالوُا سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَاۤ اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَاۤ اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ blank.gif1


          İşte, şu âyet, evvelâ “Hazret-i Âdem’in hilâfet meselesinde melâikelere rüçhaniyetine medar, ilmi olduğu” olan bir hadise-i cüz’iyeyi zikreder. Sonra, o hadisede, melâikelerin Hazret-i Âdem’e karşı ilim noktasında hadise-i mağlûbiyetlerini zikreder. Sonra bu iki hadiseyi, iki ism-i küllî ile icmal ediyor-yani

          اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ Yani, “Alîm ve Hakîm Sen olduğun için Âdem’i talim ettin, bize galip oldu. Hakîm olduğun için bize istidadımıza göre veriyorsun, onun istidadına göre rüçhaniyet veriyorsun.”

          İkinci mânânın misallerinden, meselâ,

          وَاِنَّ لَكُمْ فِى اْلاَنْعَامِ لَعِبْرَةً نُسْقِيكُمْ مِمَّا فِى بُطُونِهِ مِنْ بَيْنِ فَرْثٍ وَدَمٍ لَبَنًا
          ilâ âhir. خَالِصًا سَاۤئِغًا لِلشَّارِبِينَ blank.gif2
          فِيهِ شِفَاءٌ لِلنَّاسِ اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ blank.gif3


          İşte şu âyetler, Cenâb-ı Hakkın koyun, keçi, inek, manda, deve gibi mahlûklarını insanlara hâlis, sâfi, leziz bir süt çeşmesi; üzüm ve hurma gibi masnuları da insanlara lâtif, leziz, tatlı birer nimet tablaları ve kazanları; ve arı gibi küçük mu’cizât-ı kudretini şifalı ve tatlı, güzel bir şerbetçi yaptığını âyet şöylece

          [NOT]Dipnot-1 “Âdem’e bütün isimleri öğrettikten sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer iddianızda doğru iseniz, bunların isimlerini Bana söyleyin’ buyurdu. Melekler ‘Seni her türlü noksandan tenzih ederiz,’ dediler. ‘Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Alîm ve Hakîm olan Sensin.’” Bakara Sûresi, 2:31-32.

          Dipnot-2 “Ehlî hayvanlarda da sizin için birer ibret vardır. Onların karınlarında, kan ile fışkı arasından çıkan ve içenlerin boğazından kolayca geçen hâlis bir sütle sizi besleriz.” Nahl Sûresi, 16:66.

          Dipnot-3 “Onda insanlar için şifa bulunur. Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.[/NOT]



          Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
          Hakîm: herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) Hazret-i Âdem: (bk. bilgiler)
          evvelâ: ilk olarak hadise-i cüz’iye: küçük hadise (bk. c-z-e)
          hadise-i mağlûbiyet: mağlup olma hadisesi hilâfet: halifelik, yeryüzünde Allah’ın izni dairesinde ve Onun adına icraatta bulunma şeklinde, insana verilen görev (bk. ḫ-l-f)
          hâlis: katıksız, temiz (bk. ḫ-l-ṣ) icmal etmek: özetlemek (bk. c-m-l)
          ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r) ism-i küllî: büyük ve kapsamlı isim (bk. s-m-v; k-l-l)
          istidad: kabiliyet (bk. a-d-d) leziz: lezzetli, tatlı
          lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
          masnu: san’at eseri (bk. ṣ-n-a) medar: vesile, sebep
          melâike: melekler (bk. m-l-k) misal: örnek (bk. m-s̱-l)
          mu’cizât-ı kudret: kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r) rüçhaniyet: üstünlük
          sâfi: pak, duru, temiz (bk. ṣ-f-y) tâlim etmek: öğretmek (bk. a-l-m)
          zikretmek: anmak, belirtmek
          #794706
          Anonim

            gösterdikten sonra, tefekküre, ibrete başka şeyleri de kıyas etmeye teşvik için اِنَّ فِى ذٰلِكَ َلاٰيَةً لِقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ blank.gif1 der, hâtime verir.

            ALTINCI NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kâh oluyor ki, âyet, geniş bir kesrete ahkâm-ı rububiyeti serer, sonra birlik ciheti hükmünde bir rabıta-i vahdetle birleştirir, veyahut bir kaide-i külliye içinde yerleştirir.

            Meselâ,

            وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَلاَ يَؤُدُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ blank.gif2


            İşte, Âyetü’l-Kürsîde on cümle ile on tabaka-i tevhidi ayrı ayrı renklerde ispat etmekle beraber
            blank.gif3 مَنْ ذاَ الَّذِى يَشْفَعُ عِنْدَهُ اِلاَّ بِاِذْنِهِ cümlesiyle, gayet keskin bir şiddetle şirki ve gayrın müdahalesini keser, atar. Hem şu âyet İsm-i Âzamın mazharı olduğundan, hakaik-ı İlâhiyeye ait mânâları âzamî derecededir ki, âzamiyet derecesinde bir tasarruf-u rububiyeti gösteriyor. Hem umum semâvât ve arza birden müteveccih tedbir-i ulûhiyeti en âzamî bir derecede, umuma şamil bir hafîziyeti zikrettikten sonra, bir rabıta-i vahdet ve birlik ciheti, o âzamî tecelliyatlarının menbalarını وَهُوَ الْعَلِىُّ الْعَظِيمُ ile hülâsa eder.

            Hem meselâ,

            اَللهُ الَّذِى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضَ وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاۤءِ مَاۤءً فَاَخْرَجَ بِهِ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ وَسَخَّرَ لَكُمُ الْفُلْكَ لِتَجْرِىَ فِى الْبَحْرِ بِاَمْرِهِ وَسَخَّرَ لَكُمُ اْلاَنْهَارَ وَسَخَّرَ لَكُمُ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ دَاۤئِبَيْنِ وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ

            [NOT]Dipnot-1 “Düşünen bir topluluk için şüphesiz bunda bir delil vardır.” Nahl Sûresi, 16:69.

            Dipnot-2 “Onun hâkimiyet ve saltanatı gökleri ve yeri kuşatmıştır. Gökleri ve yeri tasarrufu altında tutmak Onun kudretine ağır gelmez. Herşeyden yüce ve herşeyden büyük olan da ancak Odur.” Bakara Sûresi, 2:255.

            Dipnot-3 “Onun katında, Onun izni olmaksızın kim şefaat edebilir?” Bakara Sûresi, 2:255.
            [/NOT]


            ahkâm-ı rububiyet: Allah’ın bütün varlık âlemini kuşatan mâlikiyeti ve rububiyetinin hükümleri (bk. ḥ-k-m; r-b-b) arz: yer, dünya
            cihet: yön, taraf gayr: başkası
            hafiziyet: koruyuculuk (bk. ḥ-f-ẓ) hakaik-ı İlâhiye: Allah’ın zât ve sıfatlarına ait gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ; e-l-h)
            hâtime: son hülâsa etmek: özetlemek
            ibret: düşündürücü ders kaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)
            kesret: çokluk (bk. k-s̱-r) kâh: bazen
            mazhar: yansıma ve görünme yeri (bk. ẓ-h-r) menba: kaynak
            müdahale: karışma müteveccih: yönelmiş
            nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ) rabıta-i vahdet: birlik bağı (bk. v-ḥ-d)
            semâvat: gökler (bk. s-m-v) tabaka-i tevhid: tevhid derecesi (bk. v-ḥ-d)
            tasarruf-u rububiyet: rububiyetin tasarruf ve idaresi (bk. ṣ-r-f; r-b-b) tecelliyat: tecellîler, yansımalar (bk. c-l-y)
            tedbir-i ulûhiyet: Cenâb-ı Allah’ın ilâhlığıyla bütün varlık âlemini tedbiri, idaresi (bk. d-b-r; e-l-h) tefekkür: düşünme (bk. f-k-r)
            umum: bütün, genel zikretmek: anmak, belirtmek
            Âyetü’l-Kürsî: Allah’ın varlığından ve bir kısım mühim sıfatlarından bahseden Bakara Sûresinin 255. âyeti âzamiyet: büyüklük (bk. a-ẓ-m)
            âzamî: en büyük (bk. a-ẓ-m) İsm-i Âzam: Cenab-ı Hakkın binbir isminden en büyük ve mânâca diğer isimleri kuşatmış olanı (bk. s-m-v; a-ẓ-m)
            şamil: içine alan, kapsayıcı
            #794707
            Anonim
              وَاٰتيٰكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا blank.gif1


              İşte şu âyetler, evvelâ Cenâb-ı Hakkın insana karşı şu koca kâinatı nasıl bir saray hükmünde halk edip, semâdan zemine âb-ı hayatı gönderip, insanlara rızkı yetiştirmek için zemini ve semâyı iki hizmetkâr ettiği gibi, zeminin sair aktârında bulunan herbir nevi meyvelerinden herbir adama istifade imkânı vermek, hem insanlara semere-i sa’ylerini mübadele edip her nevi medar-ı maişetini temin etmek için gemiyi insana musahhar etmiştir. Yani, denize, rüzgâra, ağaca öyle bir vaziyet vermiş ki, rüzgâr bir kamçı, gemi bir at, deniz onun ayağı altında bir çöl gibi durur. İnsanları gemi vasıtasıyla bütün zemine münasebettar etmekle beraber, ırmakları, büyük nehirleri insanın fıtrî birer vesait-i nakliyesi hükmünde teshir, hem güneşle ayı seyrettirip mevsimleri ve mevsimlerde değişen Mün’im-i Hakikînin renk renk nimetlerini insanlara takdim etmek için iki musahhar hizmetkâr ve o büyük dolabı çevirmek için iki dümenci hükmünde halk etmiş. Hem gece ve gündüzü insana musahhar, yani hâb-ı rahatına geceyi örtü, gündüzü maişetlerine ticaretgâh hükmünde teshir etmiştir. İşte bu niam-ı İlâhiyeyi tâdât ettikten sonra, insana verilen nimetlerin ne kadar geniş bir dairesi olduğunu gösterip, o dairede de ne derece hadsiz nimetler dolu olduğunu, şu

              وَاٰتيٰكُمْ مِنْ كُلِّ مَاسَاَلْتُمُوهُ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَةَ اللهِ لاَ تُحْصُوهَا


              fezleke ile gösterir. Yani, istidat ve ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla insan ne istemişse, bütün verilmiş. İnsana olan nimet-i İlâhiye tâdât ile bitmez, tükenmez. Evet, insanın madem bir sofra-i nimeti semâvât ve arz ise ve o sofradaki nimetlerden bir kısmı şems, kamer, gece, gündüz gibi şeyler ise, elbette insana müteveccih olan nimetler had ve hesaba gelmez.

              YEDİNCİ SIRR-I BELÂĞAT: Kâh oluyor ki, âyet, zâhirî sebebi icadın kabiliyetinden azletmek ve uzak göstermek için, müsebbebin gayelerini, semerelerini

              [NOT]Dipnot-1 “O Allah ki, gökleri ve yeri yarattı, gökten de bir su indirdi ki, onunla sizin için rızık olarak meyvelerden bitirdi. Onun emriyle denizde seyretsinler diye gemileri sizin hizmetinize verdi. Nehirleri de yine sizin hizmetinize verdi. Birbiri ardınca dönüp duran güneşi ve ayı da sizin hizmetinize verdi. Geceyi ve gündüzü de sizin hizmetinize verdi. O, sözünüz ve halinizle istediğiniz herşeyden size verdi. Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız, saymakla bitiremezsiniz.” İbrahim Sûresi, 14:32-34.[/NOT]



              Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Mün’im-i Hakiki: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m; ḥ-ḳ-ḳ)
              aktâr: bölgeler arz: yer, dünya
              azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak fezleke: özet, netice
              fıtrî: doğal (bk. f-ṭ-r) hadsiz: sayısız
              halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hâb-ı rahat: rahat uykusu
              icad: vücut verme, yaratma (bk. v-c-d) ihtiyac-ı fıtrî: yaratılıştan gelen doğal ihtiyaç (bk. ḥ-v-c; f-ṭ-r)
              istidat: kabiliyet (bk. a-d-d) istifade: faydalanma
              kamer: ay kâh: bazen
              kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) lisan: dil
              maişet: geçim (bk. a-y-ş) medar-ı maişet: geçim kaynağı (bk. a-y-ş)
              musahhar etmek: hizmetine vermek mübadele: değiştirmek
              münasebettar: ilişkili (bk. n-s-b) müsebbeb: sebep olunan şey, sonuç (bk. s-b-b)
              müteveccih: yönelik nevi: tür, çeşit
              niam-ı İlâhiye: Allah’ın nimetleri (bk. n-a-m; e-l-h) nimet-i İlâhiye: Allah’ın verdiği nimet (bk. n-a-m; e-l-h)
              sair: diğer semere: meyve, netice
              semere-i sa’y: çalışmanın meyvesi, neticesi semâ: gök (bk. s-m-v)
              semâvat: gökler (bk. s-m-v) sofra-i nimet: nimet sofrası (bk. n-a-m)
              sırr-ı belâğat: belâğat sırrı, esprisi (bk. b-l-ğ) takdim etmek: sunmak (bk. ḳ-d-m)
              teshir: boyun eğdirme ticaretgâh: ticaret yeri
              tâdât etmek: saymak vesait-i nakliye: taşıma araçları
              zemin: yeryüzü zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r)
              âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) şems: güneş
              #794708
              Anonim

                gösteriyor—tâ anlaşılsın ki, sebep yalnız zâhirî bir perdedir. Çünkü gayet hakîmâne gayeleri ve mühim semereleri irade etmek, gayet alîm, hakîm birinin işi olmak lâzımdır. Sebebi ise şuursuz, câmiddir.

                Hem semere ve gayetini zikretmekle âyet gösteriyor ki, sebepler çendan nazar-ı zâhirîde ve vücutta müsebbebatla muttasıl ve bitişik görünür. Fakat hakikatte mabeynlerinde uzak bir mesafe var. Sebepten müsebbebin icadına kadar o derece uzaklık var ki, en büyük bir sebebin eli, en ednâ bir müsebbebin icadına yetişemez. İşte, sebep ve müsebbep ortasındaki uzun mesafede, esmâ-i İlâhiye birer yıldız gibi tulû eder. Matlaları, o mesafe-i mâneviyedir. Nasıl ki zâhir nazarda dağların daire-i ufkunda semânın etekleri muttasıl ve mukarin görünür. Halbuki, daire-i ufk-u cibalîden semânın eteğine kadar, umum yıldızların matlaları ve başka şeylerin meskenleri olan bir mesafe-i azîme bulunduğu gibi, esbab ile müsebbebat mabeyninde öyle bir mesafe-i mâneviye var ki, imanın dürbünüyle, Kur’ân’ın nuruyla görünür. Meselâ,

                فَلْيَنْظُرِ اْلاِنْسَانُ اِلٰى طَعَامِهِ اَنَّا صَبَبْنَا الْمَاۤءَ صَبًّا ثُمَّ شَقَقْنَا اْلاَرْضَ شَقًّا فَاَنْبَتْنَا فِيهَا حَبًّا وَعِنَبًا وَقَضْبًا وَزَيْتُونًا وَنَخْلاً وَحَدَاۤئِقَ غُلْبًا وَفَاكِهَةً وَاَبّاً مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ blank.gif1


                İşte şu âyet-i kerime, mu’cizât-ı kudret-i İlâhiyeyi bir tertib-i hikmetle zikrederek esbabı müsebbebâta raptedip, en âhirde مَتَاعًا لَكُمْ lâfzıyla bir gayeyi gösterir ki, o gaye, bütün o müteselsil esbab ve müsebbebat içinde o gayeyi gören ve takip eden gizli bir Mutasarrıf bulunduğunu ve o esbab Onun perdesi olduğunu ispat eder.

                Evet, مَتَاعًا لَكُمْ وَ ِلاَنْعَامِكُمْ tabiriyle, bütün esbabı icad kabiliyetinden azleder.

                [NOT]Dipnot-1 “İnsan, yediklerine bir baksın. Biz suyu bol bol indirdik. Toprağı yardıkça yardık. Ondan daneler, üzümler, sebzeler, zeytinlikler, hurmalıklar, bol ağaçlı bahçeler, çeşit çeşit meyveler ve otlar bitirdik—size ve hayvanlarınıza rızık olsun diye.” Abese Sûresi, 80:24-32.[/NOT]



                Mutasarrıf: sonsuz tasarruf sahibi ve yetkisi olan, her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) alîm: sonsuz ilim sahibi (bk. a-l-m)
                azletmek: ayırmak, uzaklaştırmak câmid: cansız
                daire-i ufk-u cibalî: dağın ufuk dairesi, çizgisi daire-i ufuk: ufuk dairesi, görüş alanı
                ednâ: en basit, en aşağı esbab: sebepler (bk. s-b-b)
                esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) gayet: son
                hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakîm: herşeyi hikmetle yapan (bk. ḥ-k-m)
                hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) icad: yaratma (bk. v-c-d)
                irade etmek: dilemek, tercih etmek (bk. r-v-d) lâfz: ifade, söz
                mabeyn: ara matla: doğuş yeri
                mesafe-i azîme: büyük mesafe (bk. a-ẓ-m) mesafe-i mâneviye: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
                mesken: yer, mekân mukarin: beraber, yakın olan
                muttasıl: yapışık, bitişik mu’cizât-ı kudret-i İlâhiye: Allah’ın kudret mu’cizeleri (bk. a-c-z; ḳ-d-r; e-l-h)
                müsebbebat: sebeplerle meydana gelenler, sebeplerin sonuçları (bk. s-b-b) müteselsil: zincirleme
                nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) nazar-ı zahirî: dışa dönük bakış (bk. n-ẓ-r; ẓ-h-r)
                raptetmek: bağlamak sema: gök (bk. s-m-v)
                semere: meyve, netice tertib-i hikmet: hikmetli düzenleme (bk. ḥ-k-m)
                tulû etmek: doğmak umum: bütün
                vücut: varlık (bk. v-c-d) zahirî: görünürde (bk. ẓ-h-r)
                zikretmek: anmak, belirtmek âhir: son (bk. e-ḫ-r)
                çendan: gerçi şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
                #794709
                Anonim

                  Mânen der: Size ve hayvânâtınıza rızkı yetiştirmek için su semâdan geliyor. O suda, size ve hayvânâtınıza acıyıp, şefkat edip rızık yetiştirmek kabiliyeti olmadığından, su gelmiyor, gönderiliyor demektir. Hem toprak nebâtâtıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor; Birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor. Hem otlar, ağaçlar sizin rızkınızı düşünüp merhameten size meyveleri, hububatı yetiştirmekten pek çok uzak olduğundan, âyet gösteriyor ki, onlar bir Hakîm-i Rahîmin perde arkasından uzattığı ipler ve şeritlerdir ki, nimetlerini onlara takmış, zîhayatlara uzatıyor. İşte şu beyanattan Rahîm, Rezzâk, Mün’im, Kerîm gibi çok esmânın matlaları görünü-yor.
                  Hem meselâ,

                  اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللهَ يُزْجِى سَحَابًا ثُمَّ يُؤَلِّفُ بَيْنَهُ ثُمَّ يَجْعَلُهُ رُكاَمًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلاَلِهِ وَيُنَزِّلُ مِنَ السَّمَاۤءِ مِنْ جِبَالٍ فِيهَا مِنْ بَرَدٍ فَيُصِيبُ بِهِ مَنْ يَشَاۤءُ وَيَصْرِفُهُ عَنْ مَنْ يَشَاۤءُ يَكَادُ سَنَا بَرْقِهِ يَذْهَبُ بِاْلاَبْصَارِ يُقَلِّبُ اللهُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اِنَّ فِى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً ِلاُولِى اْلاَبْصَارِ وَاللهُ خَلَقَ كُلَّ دَاۤبَّةٍ مِنْ مَاۤءٍ فَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى بَطْنِهِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُمْ مَنْ يَمْشِى عَلٰۤى اَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللهُ مَا يَشَاۤءُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَدِيرٌ blank.gif1


                  İşte, şu âyet, mu’cizât-ı rububiyetin en mühimlerinden ve hazine-i rahmetin en acip perdesi olan bulutların teşkilâtında, yağmur yağdırmaktaki tasarrufât-ı acîbeyi beyan ederken, güya bulutun eczaları cevv-i havada dağılıp saklandığı vakit, istirahate giden neferat misillü, bir boru sesiyle toplandığı gibi, emr-i İlâhî

                  [NOT]Dipnot-1 “Görmedin mi ki Allah bulutları dilediği yere sevk eder, sonra onları birleştirir ve üst üste yığar. Sonra da onun arasından yağmur tanelerinin süzüldüğünü görürsün. Gökteki dağ gibi bulutlardan, Allah, dolu taneleri indirir ki, onu dilediğine isabet ettirir, dilediğinden de onu uzak tutar. Şimşeğin parıltısı ise neredeyse gözleri alıverir. Allah geceyi ve gündüzü birbirine çevirir. Şüphesiz ki bunda gören gözler için bir ibret vardır. Allah, hareket eden her canlıyı bir çeşit sudan yaratmıştır. Onlardan kimi karnı üstünde sürünür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi dört ayak üstünde yürür. Allah dilediğini dilediği şekilde yaratır. Allah’ın kudreti muhakkak ki herşeye yeter.” Nur Sûresi, 24:43-45.[/NOT]



                  Hakîm-i Rahîm: sonsuz hikmet ve rahmet sahibi Allah (bk. ḥ-k-m; r-ḥ-m) Kerîm: sonsuz cömertlik ve ikram sahibi olan Allah (bk. k-r-m)
                  Mün’im: gerçek nimet verici olan Allah (bk. n-a-m) Rahîm: rahmeti herşeyi kuşatan Allah (bk. r-ḥ-m)
                  Rezzak: bütün canlıların rızıklarını veren Allah (bk. r-z-ḳ) acip: hayret verici, şaşırtıcı
                  beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n)
                  cevv-i hava: hava boşluğu ecza: parçalar (bk. c-z-e)
                  emr-i İlâhî: Allah’ın emri (bk. e-l-h) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                  hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m)
                  hububat: taneli bitkiler, tahıl matla: doğuş yeri
                  misillü: gibi (bk. m-s̱-l) mu’cizât-ı rububiyet: Rablık mu’cizeleri; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesinin, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurmasının mu’cizeleri (bk. a-c-z; r-b-b)
                  nebâtât: bitkiler neferat: askerler, erler
                  semâ: gök (bk. s-m-v) tasarrufât-ı acîbe: hayret verici tasarruflar, işler (bk. ṣ-r-f)
                  teşkilât: meydana gelmeler, oluşmalar zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y)
                  şuur: bilinç (bk. ş-a-r)
                  #794710
                  Anonim

                    ile toplanır, bulut teşkil eder. Sonra, küçük küçük taifeler bir ordu teşkil eder gibi, o parça parça bulutları telif edip, kıyamette seyyar dağlar cesamet ve şeklinde ve rutubet ve beyazlık cihetinde kar ve dolu keyfiyetinde olan o sehab parçalarından, âb-ı hayatı bütün zîhayata gönderiyor. Fakat o göndermekte bir irade, bir kast görünüyor. Hâcâta göre geliyor; demek gönderiliyor. Cevv berrak, sâfi, hiçbir şey yokken, bir mahşer-i acaip gibi, dağvâri parçalar kendi kendine toplanmıyor. Belki zîhayatı tanıyan Birisidir ki, gönderiyor. İşte, şu mesafe-i mâneviyede Kadîr, Alîm, Mutasarrıf, Müdebbir, Mürebbî, Mugîs, Muhyî gibi esmâların matlaları görünüyor.

                    SEKİZİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET: Kur’ân, kâh oluyor ki, Cenâb-ı Hakkın âhiretteki harika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzariye hükmünde ve zihni tasdike müheyyâ etmek için bir idadiye suretinde, dünyadaki acaib-i ef’âlini zikreder. Veyahut istikbalî ve uhrevî olan ef’âl-i acîbe-i İlâhiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatimiz gelir. Meselâ, blank.gif1 اَوَلَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّاخَلَقْناَهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَخَصِيمٌ مُبِينٌ tâ sûrenin âhirine kadar… İşte, şu bahiste, haşir meselesinde, Kur’ân-ı Hakîm, haşri ispat için yedi sekiz surette, muhtelif bir tarzda ispat ediyor.

                    Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: Nutfeden alâkaya, alâkadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-i insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki neş’e-i uhrâyı inkâr ediyorsunuz? O onun misli, belki daha ehvenidir.

                    [NOT]Dipnot-1 “Görmedi mi o insan? Biz onu bir damla sudan yarattık da, sonra o Bize ap açık bir düşman kesiliverdi.” Yâsin Sûresi, 36:77.[/NOT]



                    Alîm: herşeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın, ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                    Kadîr: herşeye gücü yeten, sonsuz güç ve kudret sahibi Allah (bk. ḳ-d-r) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
                    Mugîs: yardım dileyenler için yardıma yetişen Allah Muhyî: bütün canlılara hayat veren Allah (bk. ḥ-y-y)
                    Mutasarrıf: sonsuz tasarruf hakkı ve yetkisi olan; her işi kendi istek ve kurallarına göre idare eden Allah (bk. ṣ-r-f) Müdebbir: ilmiyle herşeyin sonunu görüp, ona göre hikmetle iş yapan Allah (bk. d-b-r)
                    Mürebbî: herşeyi terbiye eden, ihtiyaçlarını veren Allah (bk. r-b-b) acaib-i ef’âl: şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı işler ve fiiler (bk. f-a-l)
                    alâka: kan pıhtısı, embriyo berrak: açık, duru
                    cesamet: büyüklük cevv: hava, gök boşluğu
                    cihet: yön, taraf dağvâri: dağ gibi
                    ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i acîbe-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın şaşırtıcı ve hayret uyandırıcı harika fiilleri (bk. f-a-l; e-l-h)
                    ehven: kolay esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                    evvelâ: ilk önce, birinci olarak haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                    hilkat-i insaniye: insanın yaratılışı (bk. ḫ-l-ḳ) hâcât: ihtiyaçlar (bk. ḥ-v-c)
                    idadiye: hazırlama ihzariye: hazırlama (bk. ḥ-ḍ-r)
                    irade: dileme, tercih (bk. r-v-d) istikbalî: geleceğe ait
                    kanaat: razı olma, inanma kast: amaç, hedef (bk. ḳ-ṣ-d)
                    keyfiyet: nitelik, durum kâh: bazen
                    kıyamet: dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması (bk. ḳ-v-m) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
                    matla: doğuş yeri mesafe-i mânevî: mânevî mesafe (bk. a-n-y)
                    meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) meşhud: görünen (bk. ş-h-d)
                    mudga: et parçası, bir çiğnem et muhtelif: çeşitli
                    müheyyâ etmek: hazırlamak nazar: dikkat (bk. n-ẓ-r)
                    nazire: örnek, benzer (bk. n-ẓ-r) neş’e-i ûlâ: insanın ilk yaratılışı
                    neş’e-yi uhrâ: öldükten sonra ikinci kez yaratılış (bk. e-ḫ-r) neş’et: doğma, ilk yaratılış
                    nutfe: rahimde iki ayrı cins hücrenin birleşmiş hali, zigot sehab: bulut
                    seyyar: gezici suret: şekil (bk. ṣ-v-r)
                    sâfi: duru, temiz (bk. ṣ-f-y) taife: topluluk, grup
                    tarz: şekil, biçim tasdik: onaylama (bk. ṣ-d-ḳ)
                    telif etmek: uzlaştırmak, barıştırmak teşkil etmek: meydana gelmek, oluşmak
                    uhrevî: âhirete ait (bk. e-ḫ-r) zikretmek: anmak, hatırlatmak
                    zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y)
                    âhir: son (bk. e-ḫ-r) âhiret: öteki dünya, öldükten sonraki hayat (bk. e-ḫ-r)
                    #794711
                    Anonim

                      Hem Cenâb-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi

                      blank.gif1 اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ اْلاَخْضَرِ نَارًا kelimesiyle işaret edip der: Size böyle nimet eden bir Zât sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.

                      Hem remzen der: Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’âd ediyorsunuz.

                      Hem semâvât ve arzı halk eden, semâvât ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve memâtından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terk etmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?

                      Der: Haşirde sizi ihyâ edecek Zât öyle bir zattır ki, bütün kâinat Ona emirber nefer hükmündedir; emr-i كُنْ فَيَكُونُ blank.gif2 ’a karşı kemâl-i inkıyadla serfuru eder. Bir baharı halketmek, bir çiçek kadar Ona ehven gelir. Bütün hayvânâtı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir Zâttır. Öyle bir Zâta karşı blank.gif3مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ deyip kudretine karşı tâcizle meydan okunmaz.

                      Sonra, blank.gif4 فَسُبْحَانَ الَّذِى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ tabiriyle, herşeyin dizgini elinde, herşeyin anahtarı yanında, gece ve gündüzü, kış ve yazı bir kitap sahifeleri gibi kolayca çevirir, dünya ve âhireti iki menzil gibi bunu kapar, onu açar bir Kadîr-i Zülcelâldir.

                      Madem böyledir. Bütün delâilin neticesi olarak blank.gif5 وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ yani, kabirden sizi ihyâ edip, haşre getirip huzur-u kibriyâsında hesabınızı görecektir.

                      [NOT]Dipnot-1 “Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır.” Yâsin Sûresi, 36:80.

                      Dipnot-2 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.

                      Dipnot-3 “Çürümüş kemikleri kim diriltir?” Yâsin Sûresi, 36:78.

                      Dipnot-4 “Herşeyin hüküm ve tasarrufu elinde olan Zât, her türlü kusur ve noksandan münezzehtir.” Yâsin Sûresi, 36:83.

                      Dipnot-5 “Siz de Ona döndürüleceksiniz.” Yâsin Sûresi, 36:83.[/NOT]


                      Kadîr-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve her şeye gücü yeten Allah (bk. ḳ-d-r; ẕü; c-l-l) abes: anlamsız, faydasız
                      arz: yer beyhude: boşuna
                      delâil: deliller, işaretler ecza: parçalar (bk. c-z-e)
                      ehven: kolay emirber nefer: emre hazır asker
                      halketmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                      haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m)
                      hilkat şeceresi: yaratılış ağacı (bk. ḫ-l-ḳ) huzur-u kibriyâ: sonsuz büyüklük sahibi olan Allah’ın huzuru (bk. ḥ-ḍ-r; k-b-r)
                      icad: var etme, yaratma (bk. v-c-d) ihsânât-ı azîme: çok büyük iyilikler, ikramlar, bağışlar (bk. ḥ-s-n; a-ẓ-m)
                      ihyâ: hayat verme, diriltme (bk. ḥ-y-y) istib’ad: akıldan uzak görme
                      kemâl-i inkıyad: tam itaat, mükemmel ve kusursuz boyun eğme (bk. k-m-l) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r)
                      kıyas: karşılaştırma memât: ölümler (bk. m-v-t)
                      menzil: ev, mekân (bk. n-z-l) remzen: işareten
                      semâvat: gökler (bk. s-m-v) serfuru etmek: boyun eğmek
                      tabir: ifade (bk. a-b-r) tâciz: âcizlikle ithem etme, “yapamazsın” deme
                      âciz: güçsüz (bk. a-c-z)
                      #794712
                      Anonim

                        İşte, şu âyetler, haşrin kabulüne zihni müheyyâ etti, kalbi de hazır etti. Çünkü nezâirini dünyevî ef’âl ile de gösterdi.

                        Hem kâh oluyor ki, ef’âl-i uhreviyesini öyle bir tarzda zikreder ki, dünyevî nezâirlerini ihsas etsin, tâ istib’âd ve inkâra meydan kalmasın. Meselâ

                        blank.gif1 اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ilh., ve blank.gif2 اِذَا السَّمَاءُ انْفَطَرَتْ ilh., ve blank.gif3 اِذَا السَّمَاۤءُ انْشَقَّتْ

                        İşte, şu sûrelerde, kıyamet ve haşirdeki inkılâbât-ı azîmeyi ve tasarrufât-ı rububiyeti öyle bir tarzda zikreder ki, insan onların nazirelerini dünyada, meselâ güzde, baharda gördüğü için, kalbe dehşet verip akla sığmayan o inkılâbâtı kolayca kabul eder. Şu üç sûrenin meâl-i icmâlîsine işaret dahi pek uzun olur. Onun için birtek kelimeyi nümune olarak göstereceğiz.

                        Meselâ blank.gif4 اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْkelimesi ifade eder ki, haşirde herkesin bütün a’mâli bir sahife içinde yazılı olarak neşrediliyor. Şu mesele, kendi kendine çok acaip olduğundan, akıl ona yol bulamaz. Fakat sûrenin işaret ettiği gibi, haşr-i baharîde başka noktaların naziresi olduğu gibi, şu neşr-i suhuf naziresi pek zâhirdir. Çünkü, her meyvedar ağacın, çiçekli bir otun da amelleri var, fiilleri var, vazifeleri var, esmâ-i İlâhiyeyi ne şekilde göstererek tesbihat etmişse ubûdiyetleri var. İşte, onun, bütün bu amelleri tarih-i hayatlarıyla beraber umum çekirdeklerinde, tohumcuklarında yazılıp, başka bir baharda, başka bir zeminde çıkar. Gösterdiği şekil ve suret lisanıyla, gayet fasih bir surette, analarının ve asıllarının a’mâlini zikrettiği gibi, dal, budak, yaprak, çiçek ve meyveleriyle, sahife-i a’mâlini neşreder. İşte, gözümüzün önünde bu hakîmâne, hafîzâne, müdebbirâne, mürebbiyâne, lâtifâne şu işi yapan Odur ki, der:اِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ

                        [NOT]Dipnot-1 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

                        Dipnot-2 “Gök yarıldığında.” İnfitar Sûresi, 82:1.

                        Dipnot-3 “Gök yarıldığında.” İnşikak Sûresi, 84:1.

                        Dipnot-4 “Defterler açılıp neşredildiğinde.” Tekvir Sûresi, 81:10.[/NOT]



                        acaip: şaşırtıcı, hayret verici amel: davranış, iş
                        a’mâl: davranışlar, işler dünyevî: dünyaya ait
                        ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) ef’âl-i uhreviye: âhirete ait işler (bk. f-a-l; e-ḫ-r)
                        esmâ-i İlâhiye: Cenab-ı Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fasih: güzel, düzgün ve açık konuşan (bk. f-ṣ-ḥ)
                        güz: sonbahar hafîzâne: koruyup gözeterek, esirgeyerek ve saklayarak (bk. ḥ-f-ẓ)
                        hakîmâne: hikmetli bir şekilde (bk. ḥ-k-m) haşir: öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r)
                        haşr-i baharî: bahardaki diriliş, bahar mevsiminde bitkilerin ve hayvanların dirilişi (bk. ḥ-ş-r) ihsas: hissettirme
                        inkılâbât: büyük değişimler inkılâbât-ı azîme: çok büyük değişimler (bk. a-ẓ-m)
                        istib’âd: akıldan uzak görme kâh: bazen
                        lâtifâne: hoş ve güzel bir şekilde (bk. l-ṭ-f) meâl-i icmâlî: kısaca açıklama (bk. c-m-l)
                        müdebbirâne: tedbirli bir şekilde, herşeyi önceden düşünerek (bk. d-b-r) müheyyâ: hazırlanmış
                        mürebbiyâne: terbiye ederek ve yetiştirerek (bk. r-b-b) nazire: benzer, örnek (bk. n-ẓ-r)
                        nezâir: benzerler, örnekler (bk. n-ẓ-r) neşr-i suhuf: haşir zamanı, insanların hesaplarının görülmesi için amel defterlerinin meydana çıkarılıp herkesin hesabının görülmesi
                        neşretmek: yaymak sahife-i a’mâl: iş ve davranışların yazıldığı sahifeler
                        suret: tarz, biçim (bk. ṣ-v-r) tarih-i hayat: hayatının tarihi (bk. ḥ-y-y)
                        tasarrufât-ı Rabbâniye: herşeyi terbiye ve idare eden Allah’ın fiil ve icraatları (bk. ṣ-r-f; r-b-b) tesbihat: Allah’ı öven ve kusurdan yüce tutan sözler ve varlıkların hal diliyle bu anlamı ifade etmesi (bk. s-b-ḥ)
                        ubûdiyet: kulluk (bk. a-b-d) umum: bütün
                        zâhir: açık (bk. ẓ-h-r)
                        #794713
                        Anonim

                          Başka noktaları buna kıyas eyle, kuvvetin varsa istinbat et. Sana yardım için bunu da söyleyeceğiz: İşte, blank.gif1اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ şu kelâm, tekvir lâfzıyla, yani “sarmak ve toplamak” mânâsıyla parlak bir temsile işaret ettiği gibi, nazirini dahi ima eder.

                          Birinci: Evet, Cenâb-ı Hak tarafından adem ve esir ve semâ perdelerini açıp, güneş gibi dünyayı ışıklandıran pırlanta-misal bir lâmbayı, hazine-i rahmetinden çıkarıp dünyaya gösterdi. Dünya kapandıktan sonra, o pırlantayı perdelerine sarıp kaldıracak.

                          İkinci: Veya, ziya metâını neşretmek ve zeminin kafasına ziyayı zulmetle münavebeten sarmakla muvazzaf bir memur olduğunu ve her akşam o memura metâını toplattırıp gizlettiği gibi, kâh olur bir bulut perdesiyle alışverişini az yapar, kâh olur ay onun yüzüne karşı perde olur, muamelesini bir derece çeker; metâını ve muamelât defterlerini topladığı gibi, elbette o memur bir vakit o memuriyetten infisal edecektir. Hattâ hiçbir sebeb-i azil bulunmazsa, şimdilik küçük, fakat büyümeye yüz tutmuş yüzündeki iki leke büyümekle, güneş, yerin başına izn-i İlâhî ile sardığı ziyayı emr-i Rabbânî ile geriye alıp, güneşin başına sarıp, “Haydi, yerde işin kalmadı,” der. “Cehenneme git, sana ibadet edip senin gibi bir memur-u musahharı sadakatsizlikle tahkir edenleri yak” der, اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ fermanını lekeli siyah yüzüyle yüzünde okur.

                          DOKUZUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kur’ân-ı Hakîm, kâh olur, cüz’î bazı maksatları zikreder; sonra, o cüz’iyat vasıtasıyla küllî makàsıda zihinleri sevk etmek için, o cüz’î maksadı bir kaide-i külliye hükmünde olan Esmâ-i Hüsnâ ile takrir ederek tesbit eder, tahkik edip ispat eder. Meselâ,

                          قَدْ سَمِعَ اللهُ قَوْلَ الَّتِى تُجَادِلُكَ فِى زَوْجِهَا وَتَشْتَكِىۤ اِلَى اللهِ وَاللهُ يَسْمَعُ تَحَاوُرَكُمَاۤ اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ blank.gif2

                          [NOT]Dipnot-1 “Güneş dürülüp toplandığında.” Tekvir Sûresi, 81:1.

                          Dipnot-2 “Kocası hakkında sana müracaat eden ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işitti. Zaten Allah sizin konuşmalarınızı işitiyordu. Muhakkak ki Allah herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla görür.” Mücâdele Sûresi, 58:1.[/NOT]



                          Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın en güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Kur’ân-ı Hakîm: içinde sayısız hikmetler bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m)
                          adem: yokluk, hiçlik cüz’iyat: küçük ve ferdî şeyler (bk. c-z-e)
                          cüz’î: küçük, ferdî (bk. c-z-e) emr-i Rabbânî: herşeyin Rabbi olan Allah’ın emri (bk. r-b-b)
                          esir: kâinatı kapladığına inanılan madde ferman: buyruk
                          hazine-i rahmet: rahmet hazinesi (bk. r-ḥ-m) ima: işaret
                          infisal: azledilme, memurluktan çıkarılma istinbat: bir söz veya bir işten gizli bir mana ve hüküm çıkarma
                          izn-i İlâhî: Allah’ın izni (bk. e-l-h) kaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l)
                          kelâm: söz (bk. k-l-m) kâh: bazen
                          küllî: büyük ve kapsamlı (bk. k-l-l) kıyas: karşılaştırma
                          lâfız: söz, kelime maksat: kastedilen şey (bk. ḳ-ṣ-d)
                          makàsıd: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d) memur-u musahhar: emre itaat eden memur
                          metâ: kıymetli şey muamele: davranış, iş
                          muamelât: işler muvazzaf: görevli
                          münavebeten: nöbetleşerek nazir: benzer (bk. n-ẓ-r)
                          neşretmek: yaymak nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
                          pırlanta-misal: pırlanta gibi sebeb-i azil: memurluktan çıkarılma sebebi
                          semâ: gök (bk. s-m-v) tahkik: doğruluğunu araştırma (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                          tahkir: hakaret, aşağılama takrir etmek: bildirmek
                          tekvir: sarmak, toplamak temsil: kıyaslama tarzında benzetme, analoji (bk. m-s̱-l)
                          zemin: yeryüzü ziya: ışık
                          zulmet: karanlık (bk. ẓ-l-m)
                          #794714
                          Anonim

                            İşte, Kur’ân der: Cenâb-ı Hak Semî-i Mutlaktır; herşeyi işitir. Hattâ, en cüz’î bir macera olan ve zevcinden teşekkî eden bir zevcenin sana karşı mücadelesini Hak ismiyle işitir. Hem rahmetin en lâtif cilvesine mazhar ve şefkatin en fedakâr bir hakikatine maden olan bir kadının haklı olarak zevcinden dâvâsını ve Cenâb-ı Hakka şekvâsını, umur-u azîme suretinde, Rahîm ismiyle, ehemmiyetle işitir ve Hak ismiyle, ciddiyetle bakar.

                            İşte, bu cüz’î maksadı küllîleştirmek için, mahlûkatın en cüz’î bir hadisesini işiten, gören, kâinatın daire-i imkânîsinden hariç bir Zât, elbette herşeyi işitir, herşeyi görür bir zat olmak lâzım gelir. Ve kâinata Rab olan, kâinat içinde mazlum, küçük mahlûkların dertlerini görmek, feryatlarını işitmek gerektir. Dertlerini görmeyen, feryatlarını işitmeyen, Rab olamaz. Öyle ise, اِنَّ اللهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ cümlesiyle iki hakikat-i azîmeyi tesbit eder.

                            Hem meselâ,

                            سُبْحَانَ الَّذِىۤ اَسْرٰى بِعَبْدِهِ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ اْلاَقْصَا الَّذِى بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰياَتِنَاۤ اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُblank.gif1


                            İşte, Kur’ân, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın miracının mebdei olan, Mescid-i Haramdan Mescid-i Aksâya olan seyeranını zikrettikten sonra,

                            اِنَّهُ هُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ der. اِنَّهُ daki zamir, ya Cenâb-ı Hakkadır veyahut Peygamberedir.

                            Peygambere göre olsa, şöyle oluyor ki: “Bu seyahat-i cüz’îde bir seyr-i umumî,

                            [NOT]Dipnot-1 “Âyetlerimizden bir kısmını ona göstermek için kulunu bir gece Mescid-i Haramdan alıp, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâya seyahat ettiren Allah, her türlü noksandan münezzehtir. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla görendir.” İsrâ Sûresi, 17:1.[/NOT]



                            Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                            Hak: varlığı doğru ve gerçek olan, herşeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Mescid-i Aksa: Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mukaddes mescid
                            Mescid-i Haram: Mekke’de içinde Kâbenin bulunduğu büyük mescid (bk. ḥ-r-m) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b)
                            Rahîm: sonsuz merhamet ve şefkat sahibi Allah (bk. r-ḥ-m) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m)
                            Semî-i Mutlak: herşeyi kayıtsız şartsız işiten Allah (bk. ṭ-l-ḳ) cilve: yansıma, görünüm (bk. c-l-y)
                            cüz’î: küçük (bk. c-z-e) daire-i imkânî: birşeyin var veya yok olabilme ihtimallerini içine alan daire, kâinat (bk. m-k-n)
                            hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat-i azîme: çok büyük gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ; a-ẓ-m)
                            hariç: dışında kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                            küllîleştirmek: genelleştirmek, kapsayıcı hale getirmek (bk. k-l-l) lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f)
                            maden: kaynak mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ)
                            mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) maksat: kastedilen şey, gaye (bk. ḳ-ṣ-d)
                            mazhar: görünüm ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mazlum: zulme uğrayan (bk. ẓ-l-m)
                            mebde’: başlangıç mirac: Peygamberimizin Allah’ın huzuruna yükselişi ve bütün kâinat âlemlerini gezdiği yolculuk (bk. a-r-c)
                            rahmet: şefkat, merhamet, acıma (bk. r-ḥ-m) seyahat-ı cüz’î: küçük yolculuk (bk. c-z-e)
                            seyeran: seyahat, gezme seyr-i umumî: umumi, geniş bir yolculuk
                            suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek
                            teşekkî: şikâyet umur-u azîme: çok büyük işler (bk. a-ẓ-m)
                            zamir: ismin yerini tutan kelime zevc: eş, koca
                            zevce: eş, hanım zikretmek: anmak, belirtmek
                            şekvâ: şikâyet
                            #794715
                            Anonim

                              bir uruc-u küllî var ki, tâ Sidretü’l-Müntehâya, tâ Kab-ı Kavseyne kadar merâtib-i külliye-i esmâiyede gözüne, kulağına tezahür eden âyât-ı Rabbâniyeyi ve acaib-i san’at-ı İlâhiyeyi işitmiş, görmüştür” der. O küçük, cüz’î seyahati, küllî ve mahşer-i acaip bir seyahatin anahtarı hükmünde gösteriyor.

                              Eğer zamir Cenâb-ı Hakka râci olsa şöyle oluyor ki: Bir abdini bir seyahatte huzuruna davet edip bir vazife ile tavzif etmek için Mescid-i Haramdan mecma‑ı enbiya olan Mescid-i Aksâya gönderip, enbiyalarla görüştürüp, bütün enbiyaların usul-ü dinlerine vâris-i mutlak olduğunu gösterdikten sonra, tâ Kab‑ı Kavseyne kadar mülk ve melekûtunda gezdirdi. İşte, çendan o zat bir abddir; bir mirac-ı cüz’îde seyahat eder. Fakat bu abdde, bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenâb-ı Hak kendi zâtını, “bütün eşyayı işitir ve görür” sıfatıyla tavsif eder—tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihanşümul hikmetlerini göstersin.

                              Hem meselâ,

                              اَلْحَمْدُ ِللهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰۤئِكَةِ رُسُلاً اُولِىۤ اَجْنِحَةٍ مَثْنىَ وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ يَزيِدُ فِى الْخَلْقِ مَا يَشَاۤءُ اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَئٍْ قَدِيرٌ blank.gif1


                              İşte, şu sûrede, “Semâvât ve arzın Fâtır-ı Zülcelâli, semâvât ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemâlini göstermekle, hadsiz seyircilerinden Fâtırına hadsiz medh ü senâlar ettiriyor. Ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, semâ ve zemin bütün nimetlerin ve nimet-dîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahmân’ına

                              [NOT]Dipnot-1 “Hamd o Allah’a mahsustur ki, gökleri ve yeri yoktan yaratmış, melekleri de ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılmıştır. O, yarattıkları için neyi dilerse onu arttırır. Muhakkak ki Allah herşeye hakkıyla kadirdir.” Fâtır Sûresi, 35:1.[/NOT]



                              Fâtır: herşeyi üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r) Fâtır-ı Rahmân: rahmet ve şefkati sınırsız olan ve herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; r-ḥ-m)
                              Fâtır-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi olan ve herşeyi harika, üstün sanatıyla yaratan Allah (bk. f-ṭ-r; ẕü; c-l-l) Kab-ı Kavseyn: Cenab-ı Hakka en yakın olan makam; Peygamberimiz Miracda bu makamda bizzat Cenab-ı Hak ile görüşmüştür (bk. ḳ-v-b)
                              Mescid-i Aksâ: Kudüs’te Hz. Süleyman tarafından yaptırılan mukaddes mescid Mescid-i Haram: Mekke’de içinde Kâbenin bulunduğu büyük mescid (bk. ḥ-r-m)
                              Sidretü’l-Müntehâ: yedinci kat gökte olduğu rivâyet edilen ve Cebrail’in (a.s.m) çıkabildiği en son makam abd: kul (bk. a-b-d)
                              acaib-i san’at-ı İlâhiye: Allah’ın hayrette bırakan san’at eserleri (bk. ṣ-n-a; e-l-h) arz: yer
                              cihanşümul: dünya çapında, evrensel cüz’î: ferdî (bk. c-z-e)
                              enbiya: peygamberler (bk. n-b-e) hadsiz: sayısız
                              hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                              küllî: kapsamlı, geniş (bk. k-l-l) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r)
                              mecma-ı enbiya: peygamberlerin toplandığı yer (bk. c-m-a; n-b-e) medh ü senâ: övme ve yüceltme
                              melekût: melekler ve ruhlar âlemi (bk. m-l-k) merâtib-i külliye-i esmâiye: Allah’ın isimlerinin büyük ve geniş mertebeleri (bk. k-l-l; s-m-v)
                              mirac-ı cüz’î: küçük bir yükseliş (bk. a-r-c; c-z-e) mülk: hükmedilen yer, sahip olunan şey (bk. m-l-k)
                              nimet-dîde: nimete kavuşan (bk. n-a-m) râci: ait
                              saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) semâ: gök (bk. s-m-v)
                              semâvat: gökler (bk. s-m-v) taalluk etmek: ilgilendirmek
                              tavsif etmek: vasıflandırmak, özellikleriyle tanıtmak (bk. v-ṣ-f) tavzif etmek: vazifelendirmek
                              tezahür: belirme, görünme (bk. ẓ-h-r) tezyin etmek: süslemek (bk. z-y-n)
                              uruc-u küllî: küllî, büyük yükseliş (bk. a-r-c; k-l-l) usul-ü din: din prensipleri
                              vâris-i mutlak: mutlak mirasçı (bk. ṭ-l-ḳ) zamir: ismin yerini tutan kelime
                              zemin: yeryüzü âsâr-ı kemâl: mükemmellik eserleri (bk. k-m-l)
                              âyât-ı Rabbaniye: Rabbânî âyetler; Allah’ı gösteren ve tanıtan deliller (bk. r-b-b) çendan: gerçi
                              #794716
                              Anonim

                                nihayetsiz hamd ve sitayiş ederler” dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtırın verdiği cihazat ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla hayvânat ve tuyur gibi, semâvî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burçlarda gezmek ve tayeran etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelâl, elbette herşeye kadîr olmak lâzım gelir. Bir sineğe bir meyveden bir meyveye, bir serçeye bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühreden Müşteriye, Müşteriden Zuhale uçacak kanatları O veriyor.

                                Hem melâikeler, sekene-i zemin gibi cüz’iyete münhasır değiller. Bir mekân-ı muayyen onları kaydedemiyor. Bir vakitte dört veya daha ziyade yıldızlarda bulunduğuna işaret, مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَ blank.gif1 kelimeleriyle tafsil verir.

                                İşte, şu hadise-i cüz’iye olan “melâikeleri kanatlarla teçhiz etmek” tabiriyle, gayet küllî ve umumî bir azamet-i kudretin destgâhına işaret ederek

                                اِنَّ اللهَ عَلٰى كُلِّ شَئٍْ قَدِيرٌ blank.gif2 fezlekesiyle tahkik edip tesbit eder.
                                ONUNCU NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kâh oluyor, âyet insanın isyankârâne amellerini zikreder, şedit bir tehditle zecreder; sonra, şiddet-i tehdit ye’se ve ümitsizliğe atmamak için, rahmetine işaret eden bir kısım esmâ ile hâtime verir, tesellî eder.

                                Meselâ,

                                قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذًا لاَبْتَغَوْا اِلٰى ذِى الْعَرْشِ سَبِيلاً سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يَقُولُونَ عُلُوّاً كَبِيرًا تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَاْلاَرْضُ وَمَنْ

                                [NOT]Dipnot-1 “İkişer, üçer, dörder.” Fâtır Sûresi, 35:1.

                                Dipnot-2 “Muhakkak ki Allah herşeye kàdirdir.” Fâtır Sûresi, 35:1.[/NOT]

                                Fâtır: herşeyi üstün san’atıyla yoktan yaratan Allah (bk. f-ṭ-r) Müşteri: Jüpiter gezegeni
                                Zuhal: Satürn gezegeni Zât-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet sahibi ve şanı yüce Zât, Allah (bk. ẕü; c-l-l)
                                Zühre: Çoban Yıldızı amel: iş, davranış
                                azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; ḳ-d-r) cihazat: cihazlar, organlar
                                cüz’iyet: bir kişilik ve ferdiyet (bk. c-z-e) esmâ: isimler (bk. s-m-v)
                                fezleke: özet, netice hadise-i cüz’iye: küçük, ferdî hâdise (bk. ḥ-d-s̱; c-z-e)
                                hamd: övgü ve şükür (bk. ḥ-m-d) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                                hâtime: son isyankârane: isyan ederek
                                kadîr: herşeye gücü yeten (bk. ḳ-d-r) kâh: bazen
                                küllî: büyük, kapsamlı mekân-ı muayyen: belirli bir mekân (bk. m-k-n)
                                melâike: melekler (bk. m-l-k) münhasır: sınırlı
                                nihayetsiz: sonsuz nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ)
                                rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) sekene: sakinler, ikamet edenler (bk. s-k-n)
                                sekene-i zemin: yeryüzü sakinleri (bk. s-k-n) semâvî: gökle ilgili (bk. s-m-v)
                                seyr ü seyahat: hareket etme ve gezme sitayiş: övme, medih
                                tafsil: ayrıntı tahkik etmek: araştırmak (bk. ḥ-ḳ-ḳ)
                                tayeran etmek: uçmak tesbit etmek: sağlam şekilde yerleştirmek
                                teçhiz etmek: donatmak tuyur: kuşlar
                                ulvî: yüce, yüksek umumî: genel
                                ye’s: ümitsizlik zecretme: şiddetle sakındırma
                                zikretmek: anmak, belirtmek ziyade: fazla
                                şedit: şiddetli şiddet-i tehdit: tehdidin şiddeti
                                #794717
                                Anonim
                                  فِيهِنَّ وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ وَلٰكِنْ لاَتَفْقَهُونَ تَسْبِيحَهُمْ اِنَّهُ كَانَ حَلِيمًا غَفُورًا blank.gif1


                                  İşte şu âyet der ki: De: Eğer dediğiniz gibi mülkünde şeriki olsaydı, elbette Arş-ı Rububiyetine el uzatıp, müdahale eseri görünecek bir derecede bir intizamsızlık olacaktı. Halbuki, yedi tabaka semâvâttan tut tâ hurdebinî zîhayatlara kadar herbir mahlûk, küllî olsun, cüz’î olsun, küçük olsun, büyük olsun, mazhar olduğu bütün isimlerin cilve ve nakışları dilleriyle, o Esmâ-i Hüsnânın Müsemmâ-i Zülcelâlini tesbih edip şerik ve nazirden tenzih ediyorlar.

                                  Evet, nasıl ki semâ güneşler, yıldızlar denilen nurefşan kelimâtıyla, hikmet ve intizamıyla Onu takdis ediyor, vahdetine şehadet ediyor; ve cevv-i hava dahi bulutların sesiyle, berk ve raad ve katrelerin kelimâtıyla Onu tesbih ve takdis ve vahdâniyetine şehadet eder. Öyle de, zemin, hayvânat ve nebâtat ve mevcudat denilen hayattar kelimâtıyla Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih ve tevhid etmekle beraber; herbir ağacı, yaprak ve çiçek ve meyvelerin kelimâtıyla yine tesbih edip birliğine şehadet eder. Öyle de, en küçük mahlûk, en cüz’î bir masnu, küçüklüğü ve cüz’iyetiyle beraber, taşıdığı nakışlar ve keyfiyetler işaretiyle pek çok esmâ-i külliyeyi göstermekle Müsemmâ-yı Zülcelâli tesbih edip vahdâniyetine şehadet eder.

                                  İşte, bütün kâinat birden, bir lisanla, müttefikan Hâlık-ı Zülcelâlini tesbih edip

                                  [NOT]Dipnot-1 “De ki: Eğer onların dedikleri gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar da bulunsaydı, Arşın sahibi olan Allah’a üstün gelmek için elbette bir yol ararlardı. • Allah, onların söyledikleri şeylerden pek münezzehtir ve pek büyük bir yücelikle yücedir. • Yedi gökle yer ve onların içindekiler Onu tesbih eder. Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin; lâkin siz onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz ki O halîmdir, ceza vermekte acele etmez; gafûrdur, günahları çokça bağışlar.” İsrâ Sûresi, 17:42-44.[/NOT]



                                  Arş-ı Rububiyet: Allah’ın büyüklüğünün, hüküm ve egemenliğinin tecelli ettiği yer (bk. a-r-ş; r-b-b) Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n)
                                  Hâlık-ı Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi, herşeyi yoktan yaratan Allah (bk. ḫ-l-ḳ; ẕü; c-l-l) Müsemmâ-i Zülcelâl: güzel isimlerin sahibi ve sonsuz büyüklük ve haşmet sahibi olan Allah (bk. s-m-v; ẕü; c-l-l)
                                  berk: şimşek cevv-i hava: gökyüzü, hava boşluğu
                                  cilve: yansıma (bk. c-l-y) cüz’iyet: fert oluşu (bk. c-z-e)
                                  cüz’î: fert (bk. c-z-e) esmâ-i külliye: bütün varlık âleminde yansımaları görünen Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; k-l-l)
                                  hayattar: canlı (bk. ḥ-y-y) hayvânat: hayvanlar (bk. ḥ-y-y)
                                  hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hurdebîni: gözle görülemeyecek kadar küçük, mikroskobik
                                  intizam: düzenlilik (bk. n-ẓ-m) intizamsızlık: düzensizlik (bk. n-ẓ-m)
                                  katre: damla kelimât: kelimeler (bk. k-l-m)
                                  keyfiyet: durum, nitelik kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n)
                                  küllî: tür (bk. k-l-l) lisan: dil
                                  mahlûk: yaratık (bk. ḫ-l-ḳ) masnu: san’at eseri varlık (bk. ṣ-n-a)
                                  mazhar: görünme ve yansıma yeri (bk. ẓ-h-r) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d)
                                  mülk: sahip olunan şey, hükmedilen yer (bk. m-l-k) müttefikan: ittifakla, birleşerek
                                  nakış: süsleme, işleme (bk. n-ḳ-ş) nazir: benzer, eş (bk. n-ẓ-r)
                                  nebâtat: bitkiler nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r)
                                  raad: gök gürültüsü semâ: gök (bk. s-m-v)
                                  semâvat: gökler (bk. s-m-v) takdis: Allah’ın her türlü eksiklik ve çirkinlikten yüce olduğunu ilân etme (bk. ḳ-d-s)
                                  tenzih: pâk ve yüce tutma tesbih: Allah’ı her türlü kusurdan yüce tutarak şanına layık ifadelerle anma (bk. s-b-ḥ)
                                  tevhid: birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma (bk. v-ḥ-d) vahdet: Allah’ın birliği (bk. v-ḥ-d)
                                  vahdâniyet: Allah’ın birliği ve ortağının olmayışı (bk. v-ḥ-d) zemin: yeryüzü
                                  zîhayat: canlı (bk. ẕî; h-y-y) şehadet: şahitlik, tanıklık (bk. ş-h-d)
                                  şerik: ortak
                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 135)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.