- Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
2 Aralık 2010: 16:33 #757399
Anonim
Onlara azap da etsen, bağışlasan da…
02 Aralık 2010 / 05:00
Günün Ayet-i Kerime meali…Bismillahirrahmanirrahim
Cenab-ı Hak, Maide Sûresinin 118. Ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”
3 Aralık 2010: 13:41 #781923Anonim
Bendeki aşk-ı beka, Cenab-ı Hakk’ın bekasınadır
03 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE
Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcemâlin bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi: 173.) geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki, bekàmın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna imanımda ve iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü Onun bekàsıyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zira “Benim mâhiyetim hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgesi olur; daha ölmez” diye şuur-u imanî ile takarrur eder.
Hem o şuur-u imanla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlakın varlığı bilinmekle, şedit ve fıtrî olan muhabbet-i Zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedînin bekàsına ve varlığına ait o şuur-u imanî ile kâinatın ve nev-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. Ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.
Hem o şuur-u imanî ile o Bâki-i Sermedîye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peydâ olur. Ve o münasebet-i intisabî ile, hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.
Hem şuur-u imanî ile ve intisap ve münasebetle umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peydâ olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücut, o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nevi varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.
Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O halde Bâki-i Sermedînin varlığıyla ve bekàsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zayi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsinle merbut ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekàları ve devam-ı kemâlâtı o şuur-u imanî sahibine ulvî bir zevk verir.
Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın—ki hayatımı ve bekàmı maalmemnuniye onların saadetleri için feda ediyorum—onların mes’udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendimde hissedebilir gördüm. Çünkü, bir samimi dostun saadetiyle şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemâlin bekàsı ve varlığıyla, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabı olarak, umum sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarım idam-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuur-u imanî ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana in’ikâs edip saadetlendirdiğini zevk ettim. (Şualar, 4. Şua, 1. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Aşk-I Bekà : Sonsuzluk Aşkı
Aynelyakîn : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
Bâki : Devamlı, Kalıcı, Ölümsüz
Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
Bâki-İ Zülkemâl : Sonsuz Kemâl Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
Bîhaber : Habersiz
Cilve : Görüntü, Yansıma
Devasız : Çaresiz
Dîl : Gönül
Envâr : Nurlar
Fena : Gelip Geçicilik, Yok Olma
Fıtrat : Yaratılış, Mizaç
Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
Gaflet : Cenâb-I Hakktan Ve Âhiretten Habersiz Olma, Dikkatsizlik
Hakikat : Doğru, Gerçek
Hakkalyakîn : Bizzat Yaşayarak Elde Edilen Kesin Bilgi
İcmâlen : Kısaca, Özetle
Îkan : Delil Ve İspat Üzerine İnanma
İlmelyakîn : Kesin Bilgiye Dayanarak, Kuşkuya Yer Bırakmayacak Biçimde Öğrenme
İmdad : Yardım
İnkişaf Etmek : Açığa Çıkmak
İz’an : Şüpheden Uzak, Kesin Şekilde İnanma
Kâmil-İ Mutlak : Sınırsız Mükemmellik Ve Kusursuzluk Sahibi Allah
Kemâl : Mükemmel Ve Kusursuz Olma
Kemâl-İ Mutlak : Tam Ve Sınırsız Mükemmellik; Allah
Kıymettar : Kıymetli
Lâyemut : Ölümsüz
Mahbub : Sevgili, Sevilen
Mahbub-U Mutlak : Sonsuz Sevgili
Mahiyet : Bir Varlığın Temel Yapısı
Mertebe-İ Nuriye-İ Hasbiye : “Hasbünâ”Nın Nurlu Mertebesi
Meyusâne : Ümitsizce
Muhabbet-İ Fıtriye : Yaratılıştan Var Olan Muhabbet, Sevgi
Muhabbet-İ Zâtî : Allah’ın Kendi Zâtına Karşı Duyulan Sevgi
Mülk-Ü Ten : İnsan Vücudu
Müteveccih : Yönelik, Yönelmiş
Rab : Bütün Varlıkları Terbiye Eden Ve İdaresi Ve Tasarrufu Altında Bulunduran Allah
Saadet : Mutluluk
Sermedî : Daimî, Sürekli
Sûret : Biçim, Şekil
Şedit : Şiddetli
Şuur-U İmanî : İmanî Şuûr, İmana Dayalı Bilinç
Tafsilât : Ayrıntılar
Tahakkuk Etmek : Gerçekleşmek
Takarrur Etmek : Karar Bulmak, Sağlamca Yerleşmek
Zât-I Zülkemâl : Sonsuz Mükemmellik Sahibi Zât, Allah
Zülcemâl : Sonsuz Güzellik Sahibi Olan Allahahbab : Dostlar, Sevilenler
Âl Ve Ashab : Aile Fertleri Ve Yakın Dostlar; Peygamber Efendimizin Âile Bireyleri Ve Yakın Dostları
Alâka : İlgi
Alâkadar : Alâkalı, İlgili
Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
Asfiya : Hem Velî Hem Âlim Olan Büyük Zâtlar
Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
Bâki-İ Zülkemâl : Sınırsız Mükemmellik Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
Cihet : Taraf, Yön
Devam-I Kemâlât : Mükemmel Özelliklerin Devamı
Ehl-İ Kemâl : Kemâl Sahibi Olgun Kimseler
Elem : Acı, Keder
Enbiya : Nebiler, Peygamberler
Evliya : Veliler, Allah Dostları
Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
Hadsiz : Sınırsız
İdam-I Ebedî : Dirilmemek Üzere Sonsuz Yok Oluş
İntisap : Bağlanma, Mensup Olma
İstifade Etmek : Faydalanmak, Yararlanmak
İttisal : Bağlantı
Kemâlât : Mükemmel Ve Kusursuz Özellikler
Maalmemnuniye : Memnuniyetle
Mâlikiyet : Sahiplik
Mânen : Mânevî Yönden
Mazhariyet : Bir Nimete Nail Olma, Erişme
Meftuniyet : Düşkünlük
Merbut : Bağlı
Mes’udiyet : Mutluluk
Mevcudat : Varlıklar
Münasebet : Bağlantı, İlgi
Münasebet-İ İntisabî : Bağlanmaya Dayalı İlişki
Nev-İ İnsan : İnsan Türü, İnsanlık
Nevi : Tür
Peydâ : Kazanma, Elde Etme, Meydana Gelme
Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
Saadet : Mutluluk
Saadet-İ Sermediye : Sürekli Devam Eden Mutluluk
Sâdât : Seyyidler; Peygamberimizin (A.S.M.) Soyundan Gelenler
Sair : Diğer, Başka
Şuur-U İmanî : İmanî Şuur, İmâna Dayalı Bilinç
Tahsin : Beğenme, Bir Şeyin Güzelliğini İlân Etme
Takdir : Beğendiğini Dile Getirme
Teskin Etmek : Sakinleştirmek
Uhuvvet : Kardeşlik
Umum : Bütün
Vücud-U Şahsî : Şahsî Varlık
Vücut : Varlık
Zayi Olmak : Kaybolup Gitmek6 Aralık 2010: 15:03 #782068Anonim
Gençlere verilen bir ders ve ihtar!
06 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Birkaç biçare gençlere verilen
bir tenbih,
bir ders,
bir ihtardır
Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de, eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere dediğim gibi, dedim ki:Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek.
Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek.Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.
Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir.
Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl alâkadarlığıyla ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesinde, Yedinci Ricada izahı var; ona bakmalısınız.
İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. (Sözler 13. Söz 2. Makam)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
adem : yokluk, hiçlik
âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
ahval : haller, vaziyetler
alâkadarlık : ilgili olma
alâküllihal : ister istemez, her durumda
bâki : kalıcı ve devamlı
beyan : açıklama
beyanat : açıklamalar
biçare : çaresiz, zavallı
cihet : yön
cihet : yön
cüz’î : az, küçük
daire-i meşrua : dinin uygun gördüğü helâl daire
dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
darağacı : idam sehpası
ebedî : sonsuz
ebedî : sonu olmayan, sonsuz
ehl-i dalâlet ve gaflet : doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız ve âhiretten habersiz, mânevî
ehl-i sefahet : zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
elem : acı, keder, üzüntü
elem : acı, sıkıntı
endişe-i istikbal : gelecek endişesi
envâr-ı vücudiye : varlığa ait olan nurlar
ezvâk : zevkler, lezzetler
ferâiz : farzlar, Allah’ın kesin emirleri
fıtraten : yaratılış gereği
firak : ayrılık
gaflet : vurdumduymazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali
gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı
gayr-i meşru : helâl olmayan, dine aykırı
hadisat : hadiseler, olaylar
hakikat-ı mevt : ölüm gerçeği
halihazırda : şimdi, şu anda
haricinde : dışında
hasıl olan : ortaya çıkan
hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
hazır zaman : içinde bulunulan şimdiki zaman
hevesat : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
hususan : özellikle
iffet : namus
ihtar : hatırlatma
iktifa : yetinme
istikbal : gelecek
itikad : inanç
izah : açıklama
kâfi : yeterli
kâinat : evren, yaratılmış her şey
kat’iyen : kesinlikle
kemâl : mükemmellik, fazilet, erdem
lezzet-i hayat : hayatın zevk ve lezzeti
mâdum : yok
mazi : geçmiş
medar-ı iftihar : övünme vesilesi, övünç kaynağı
medet : yardım
meşru : helâl, dine uygun
muhafaza etmek : korumak
müptelâ : düşkün, tutulmuş
mütemadiyen : sürekli olarak
nefrin/nefret etmek : tiksinmek
nur : ışık, aydınlık
orumluluklarına karşı duyarsız kimseler
saadet : mutluluk
sabık : geçen
sarf etmek : harcamak, kullanmak
sukut-u mutlak : kesin bir şekilde düşüş, alçalış
sürur : sevinç, mutluluk
taat : itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
temsil : kıyaslama tarzında benzetme, analoji
tenbih : ikaz, uyarı
terbiye-i esasiye : esas terbiye, temel eğitim
terbiye-i İslâmiye : İslâm terbiyesi
terbiye-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye
tılsım : sır, gizem
ulvî : yüksek, yüce
usul-ü din : dinin usulü, temel prensipleri
vefiyat : vefatlar, ölümler
vücud : varlık
zahiren : görünüşte
zahirî : görünürde
zaman-ı hazır : şimdiki zaman
zayi : kaybolup gitme
zinetlendirmek : süslemek
ziyade : çok, fazla
ziyade : çok, fazla
zulmet : karanlık6 Aralık 2010: 15:10 #782072Anonim
Her şey, bir tek yaratıcıya muhtaçtır
05 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
On Dördüncü Pencere
“De ki: “Her şeyin mülkü ve tasarrufu elinde olan kimdir, biliyorsanız söyleyin”. (Mü’minun Sûresi: 88.)
“Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın.” (Hicr Sûresi: 21)
“Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Muhakkak ki, Rabbim her şeye hakkıyla koruyucudur ve yapılan herşeyi kaydeder.” (Hûd Sûresi: 56-57)
Sırlarınca, her şey, her şeyinde ve her şe’ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâle muhtaçtır.
Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor:
meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.
Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi.
Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.
Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi.
İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.
İşte, ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. (Sözler, 33. Söz, 14. Pencere)
Bediüzzman Said Nursi
SÖZLÜK:
SIR : Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ait gizli hakikatlerin göründüğü kalpteki duygu.
ŞE’N : İş, gerek, tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri.
MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
KÂİNAT : Allah’ın dışında var olan herşey, bütün varlıklar, evren.
ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
ÂCZ-İ MUTLAK : mutlak güçsüzlük, âcizlik.
KUDRET-İ MUTLAKA : Sonsuz ve sınırsız kudret.
ÂSÂR : Eserler, izler, nişanlar, belirtiler.
NEBÂTÂT : Bitkiler.
UKDE-İ HAYATİYE : Hayat düğümü.
İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
FAKR-I MUTLAK : Mutlak fakirlik, yoksulluk, çâresizlik.
GINÂ-İ MUTLAK : Mutlak ve sonsuz zenginlik.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
VAZİYET-İ FAKÎRÂNE : Fakir ve yardıma muhtaç hâl.
GINÂ : Zenginlik, yeterlik, tok gözlülük.
CÜMÛD MUTLAK : Kat’i Donukluk, katı, sert.
TEREŞŞUHÂT : Damlamalar, sızıntılar, işaretler, emâreler, deliller; ortaya çıkma.
ANÂSIR : Unsurlar, elemanlar, öğeler.
CÂMİD : Cansız, durgun, donmuş.
ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.
İNKILÂB : Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. * Altüst olma.
CEHL-İ MUTLAK : Kara cahillik, koyu cehâlet, tam bilgisizlik.
MUHÎT : İhâta eden, herşeyi kuşatan ve herşeyi içerisine alan; etraf, çevre.
ŞUUR : Anlayış, idrâk, bilme, farkına varma.
TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
NİZÂMÂT : Düzenler, muntazam olanlar.
MESÂLİH-İ HAYAT : Hayat için gerekli, lüzumlu olan şeyler.
METÂLİB : İstekler, arzular, talep edilen şeyler.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
MUVÂFIK : Uygun olan, uyan, kabullenen.
ŞUURKÂRÂNE : Şuurluca. Farkederek.
ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
CEHL : Cehalet, bilgisizlik.
BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
BİZZARÛRE : Kesinlikle, zarûri olarak, mecburî olarak.
KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
VAHDET : Birlik.
HEYET-İ MECMUA : Toplanmış heyet.
MİKYAS : Ölçek, kıyas edecek âlet, ölçü âleti, ölçü.
CADDE-İ NURÂNİYE : Nurânî İslâmiyet yolu; Kur’ân Caddesi.
GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
MAHARET : Ustalık, hünerlilik, beceriklilik.7 Aralık 2010: 12:19 #782171Anonim
Deccalin 3 istibdat devresi vardır
07 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
ONUNCU MESELE
Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
Vel’ilmü indallah, bunun te’vili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûp eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı Port Arthur Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve harika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyât olduğundan, fevkalâde bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.
ON BİRİNCİ MESELE
Rivayette var ki, “Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder.” 1
Allahu a’lem bissavab, bunun iki te’vili var:
Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
İkinci te’vili: O fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhî ile kızlar pek çok olur.
ON İKİNCİ MESELE
Rivayetlerde var ki, “Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.
(Gaybı ancak Allah bilir.) Bunun iki te’vili vardır:
Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya’daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu’cizâne bir ihbardır.
İkinci te’vili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. “Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş. (Şualar, 5. Şua, 2. Makam)
Bediüzzaman Said Nursi
LÜGAT:
Âhirzaman : Dünya Hayatının Kıyamete Yakın Son Devresi
Allahu A’lem Bissavab : Doğruyu En İyi Allah Bilir
Azamet : Büyüklük
Bedbaht : Kötü Bahtlı, Kötü Yolda Olan
Binaen : Dayanarak
Ekser : Çoğunluk
Emr-İ İlâhî : Allah’ın Emri
Eşhas-I Âhirzaman : Ahirzamanda Ortaya Çıkacak Ve Bütün Dünyada Büyük Etkileri Olacak Şahıslar
Fevkalâde : Olağanüstü
Fıtrat : Yaratılış
Fitne : Bozgunculuk, Kargaşa
Galebe Etme : Üstün Gelme
Harp : Savaş
Hikmet : Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması
Hürriyet-İ Nisvan : Kadınların Serbestliği
İcraat : Faaliyet
İktidar : Güç, Kudret
Kinâye : Maksadı Kapalı Bir Şekilde Ve Dolaylı Olarak Anlatan Söz
Meşru : Helâl, Dine Uygun
Mümessil : Temsilci
Müştehiyât : Nefse Hoş Gelen Lezzetli Şeyler
Nezaret Etme : Koruması Altında Bulundurma
Rivâyet : Peygamberimizden Duyulan Ve Görülen Şeylerin Nakledilmesi
Sirayet Etme : Yayılma, Bulaşma
Suret : Şekil, Biçim, Görüntü
Şahs-I Mânevî : Belli Bir Kişi Olmayıp Bir Topluluktan Meydana Gelen Mânevî Kişilik
Şehvet : Nefsin Arzu Ve İstekleri
Tahribat : Tahripler, Yıkıp Bozmalar
Tahrip : Bozma, Yok Etme
Te’vil : Yorum
Telef Olma : Yok Olma, Ölme
Temsil : Analoji, Kıyaslama Tarzında Benzetme
Tevellüdat : Doğumlar
Ve’l-İlmu İndallah : Gerçek Bilgi Ancak Allah Katındadır
Veled : Çocuk9 Aralık 2010: 16:02 #782278Anonim
Anasayfaya Dön
Karakter boyutu :


Risale-i Nur Kur’an’ın radyosudur
09 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Muhterem, sevgili, mübarek kardeşlerim Risale-i Nur talebelerine beyan ediyorum ki:
Risale-i Nur, nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.
Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’âniyedir ki, onun tel ve lâmbaları, âyine, tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdârâne bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.
Risale-i Nur mü’minlere; Kur’ân’dan hedâyâ-yı hidâyet, kevneyn-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahmândır.
Risale-i Nur, kâinata baharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.
Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur’ân ve bereket-i ihsandır.
Risale-i Nur, kâfire hazân, münkire tufan; dalâlete düşmandır.
Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-ı envardır.
Risale-i Nur hakaik-i Kur’ân ve mirâc-ı imandır.
Risale-i Nur Kur’ân ve hadisten sonra sertac-ı evliya, sultanü’l-eser ve zübdetü’l-meâni ve atâyâ-yı İlâhî ve hedâyâ-yı Sübhânî ve feyyaz-ı Rahmânîdir.
Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü’l-maarif ve bahrü’l-mekârimdir.
Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rih-ı reyhan ve misk-i anberdir.
Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (a.s.m.) ve müjde-i Haydarî (r.a.) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukîdir (k.s.).
Risale-i Nur şems-i Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın elvan-ı seb’ası, Risale-i Nur’un menşur-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelâm, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san’at, hem bir kitab-ı belâğat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet, muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.
Risale-i Nur Kur’ân semalarından bir sema-yı mâneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zahiren, perde-i esbab olan güneşten, kamerden ve kevkeb-i münîrden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşvünema ve hayat buluyor.
İşte Risale-i Nur da Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandan alıp saçtığı şuâlarla bütün âleme, hayat; ve âdeme, kâmil insan; ve kulûbe, neş’e-i iman; ve ukule, yakîn bir itminan; ve efkâra, inkişaf-ı iman, ve nüfusa, teslim-i rıza ve candır. O sema-yı mâneviyeyi bazan ve zahiren bihasbilhikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar.
O celâlli sehabdan öyle bir bârân-ı feyz-i rahmet takattur eder ki, sümbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muztarip olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbânî ve bir inkişaf-ı feyezanî ve bir rahmet-i nuranîdir ki, evvelceki bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş’e-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve “Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir.” (Furkan Sûresi, 25:70.) sırrına mazhar olurlar.
Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nev bahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…
Risale-i Nur Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın “Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.” (İbrahim Sûresi, 14:4.) kavl-i şerifinin îma ve işâratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.
Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimî selâmlarımla arz ve hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tes’id eylerim. Üstadım hakkında birşey yazamadım. Çünkü veraset-i Muhammediye (a.s.m.) makamında olan bir zât-ı âli-kadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka birşey bilmem.
Milâs ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç
Halil İbrahim (r.h.)(Halil İbrahim’in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektuplarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakâr bir şakirdidir. Risale-i Nur’a hitap ederek bu mektubu yazmış. (Emirdağ L. 1.Cilt 60. Mektup)
Bediüzzaman Said Nursî
LÜGAT:
Âb-I Hayat : Hayat Suyu
Âdem : İnsan, İnsanlık
Âfâkî : Ufka Ait, Kişinin Kendi Dışında
Âhir : Son
Âhize : Alıcı
Âlem : Dünya
Âlem : Dünya, Evren
Âlem-İ Gayb : Gayb Âlemi, Görünmeyen Âlem
Âlem-İ Şehadet : Yaşadığımız, Görünen Âlem
Arz : Sunma
aşkasına Ait Söz, İş Veya Davranış
Atâyâ-Yı İlâhî : Allah’ın Bağış Ve İhsanları
Ayn-I Rahmet : Rahmetin Ta Kendisi
Bahr-İ Hakaik : Gerçekler Denizi
Bahrü’l-Mekârim : Kerem Ve İyilikler Deryası
Bârân-I Feyz-İ Rahmet : İlâhî Rahmet, Feyz Ve Bereket Yağmuru
Bast Etme : Döşeme, Yayma, Serme
Bereket-İ İhsan : İlâhî İhsanın Bereketi
Beşaret Ve Teavün-Ü Gavsî : Abdülkadir Geylanî’nin (K.S.) Mânen Yardımı Ve Müjdesi
Beyan : Açıklama, Anlatım
Bihasbilhikmet : Hikmetin Gereği, Hikmete Binaen
Bilumum : Bütün
Celâl : Azamet, Haşmet
Cereyan Etme : Meydana Gelme
Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
Efkâr : Fikirler
Elvan-I Seb’a : Yedi Renk
Fasl-I Nev Bahar : İlkbahar Mevsimi
Fazl-I İhsan : İlâhi İhsan Ve Lütuf
Feyiz : Bereket, Bolluk
Feyiz : Bolluk, Bereket, Lûtuf
Feyyaz-I Rahmânî : Kullarına Karşı Çok Merhametli Olan Ve Rahmet Eserleri Bütün Varlık Âlemini
Feyz-İ Rahmân : Kullarına Karşı Çok Merhametli Olan Ve Rahmet Eserleri Bütün Varlık Âlemini uşatan Allah’ın Lûtfu, İhsanı
Fıkra : Bölüm; Kısa Yazı
Gülistan : Gül Bahçesi
Gülzar-I Gülistan : Gül Bahçesi
Habbe : Dane, Tohum
Hadis : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Mübarek Söz, Fiil Ve Hareketi Veya Onun Onayladığı
Hâdisat : Hâdiseler, Olaylar
Hakaik-İ Kur’ân : Kur’ân’ın Hakikatleri, Esasları
Hâlis : Saf, Katıksız
Havâ-İ Zulmet : Karanlık Hava
Havali : Civar, Bölge
Hazân : Güz, Sonbahar
Hedâyâ-Yı Hidâyet : Doğru Yola Ulaştırıcı Hediyeler, İhsanlar
Hedâyâ-Yı Sübhânî : Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak Olan Allah’ın Hediyeleri
Hitap : Konuşma, Seslenme
Hürmet : Saygı
Hüsn-Ü Zan : Güzel Düşünce
İbrişim : Bükülmüş İpek, İpekten Yapılmış İplik
Îcazkârâne : Az Sözle Çok Mânâlar Anlatarak, Vecîz Bir Şekilde (Bk. V-C-Z)
İhbar-I Fârukî : Hicri İkinci Bin Yılın Müceddidi İmam-I Rabbânî Ahmed El-Fârukî Es-Sirhindî’nin K.S.) Bildirdiği, Haber Verdiği Kişi
İktidar : Güç, Kudret
Îma : Dolaylı, Kapalı Bir Şekilde İfade Etme
İmam : Rehber, Önder, Kılavuz
İmtihan-I Rabbânî : Herşeyi Terbiye Edip İdaresi Altında Bulunduran Allah’ın İmtihanı
İnkişaf-I Feyezanî : İlâhi Lütuf, Bolluk Ve Bereketin Ortaya Çıkması, Görünmesi
İnkişaf-I İman : İmanın Gelişmesi, Açığa Çıkması
İnşâallahu Teâlâ : Yüce Allah’ın İzniyle
İntizamkârane : Düzgün Bir Şekilde
İrşâd-I Feth-İ Keşif : Keşif Ve Fetih Yolunu Gösterme, Keşfe Başlarken Rehberlik Etme
İşârat : İşaretler, Belirtiler
İşaret-İ Kur’âniye : Kur’ân’ın İşareti
İşrâk Eden : Doğan
İştiyak : Büyük Arzu, İstek
İtminan : Tatmin, Emniyet, Güven İçinde Olma
Kâfir : Allah’ı Veya Allah’ın Kesin Olarak Bildirdiği Şeylerden Birini İnkâr Eden Kimse
Kâinat : Evren, Yaratılan Her Şey
Kâinat : Evren, Yaratılmış Herşey
Kamer : Ay
Kâmil : Olgun, Mükemmel
Kavl-İ Şerif : Şerefli Söz; Cenâb-I Hakkın Şerefli Sözü Olan Âyet
Kemâl-İ İman : Tam Ve Mükemmel Bir İman
Kenz-İ Mahfî : Gizli Hazine
Kenz-İ Mahfî : Gizli Hazine
Kenzü’l-Maarif : Bilgi Hazinesi
Kesb-İ İmtiyaz : Üstünlük, Ayrıcalık Kazanmak
Kevkeb-İ Münîr : Parlak, Aydınlatıcı Gezegen, Yıldız
Kevneyn-İ Saadet : İki Dünya Saadeti; Dünya Ve Âhiret Mutluluğu
Kışır : Kabuk
Kitab-I Belâğat : Maksada Ve Hâle Uygun Söz Söyleme Kitabı
Kitab-I Dua : Dua Kitabı
Kitab-I Emir Ü Dâvet : Emir Ve Dâvet Kitabı
Kitab-I Fikir : Fikir Kitabı
Kitab-I Hakikat : Hakikat Kitabı
Kitab-I Hikmet : Hikmet Kitabı; Her Şeyin Belirli Fayda Ve Gayelere Yönelik Olarak Tam Yerli yerinde Olduğunu Bildiren Kitap
Kitab-I İlm-İ İlâhiyat : Dini İlimler Kitabı
Kitab-I İlm-İ Kelâm : Kelâm İlmi Kitabı
Kitab-I İlzam Ve İskât : Karşısındakini Delillerle Mağlup Edip Susturan Kitap
Kitab-I İsbat-I Vahdaniyet : Allah’ın Birliğini, Ortağının Ve Benzerinin Olmayışının İspat Eden İtap
Kitab-I Mantık : Mantık Kitabı
Kitab-I Şeriat : Kanun Kitabı
Kitab-I Tasavvuf : Tasavvuf Kitabı
Kitab-I Teşvik-İ San’at : San’ata Teşvik Eden, Şevklendiren Kitap
Kitab-I Ubudiyet : Ubudiyet, Kulluk Kitabı
Kitab-I Zikir : Zikir Kitabı
Kulûb : Kalbler, Gönüller
Kur’ân-I Mucizü’l-Beyan : Açıklamalarıyla Akılları, Benzerini Yapmaktan Âciz Bırakan Kur’ân-I Kerim
Lütf-Ü Yezdan : Cenâb-I Hakkın Lütfu, İhsanı
Mahz-I Hakikat : Gerçeğin Ta Kendisi
Mâ-İ Zemzem : Zemzem Suyu
Maişet-İ Hakikat : Hakikat Gıdası
Makam : Derece
Makam : Derece, Yer
Mazhar : Ayna Olma, Nâil Olma
Mazhar-I Esmâ U Sıfât-I Bediüzzaman : Allah’ın İsim Ve Sıfatlarına Mazhar Olan Bediüzzaman
Mazhar-I Şefaat : Şefaate Nail Olma, Erişme
Menba-I Envar : Nur, Işık Kaynağı
Menşur-U Hakikat : Hakikatlerin Neşredilmesi, İlân Edilmesi
Menşur-U Hakikat-I Kur’ân : Kur’ân Hakikatlerinden Ortaya Çıkan
Meşrep : Hareket Tarzı, Metot
Mevcudat : Var Edilenler, Varlıklar
Mev’id-İ Ahmedî : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Geleceğini Müjdelediği Haber
Mevsim-İ Âsâr : “Eserlerin Mevsimi” Mânâsında, Kur’ân Hakkında Yazılan Eserler Mevsime Benzetilmiştir
Mevsim-İ Şita : Kış Mevsimi
Mev’ûd-Ü Risalet : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Vaadi
Meyvedar : Meyveli, Verimli
Mirâc-I İman : İman Merdiveni
Misk-İ Anber : Güzel Koku
Mişkât-I Misbah : Işık Veren Lâmba, Kandil
Muarız : Karşıt, Muhalif
Muhit-İ Mekteb-İ İrfan : Bir Okyanusu Andıran İrfan Okulu
Muhterem : Hürmete Lâyık, Saygıdeğer
Muztarip : Istıraplı, Sıkıntılı
Mübarek : Bereketli, Hayırlı
Mücehhez : Donatılmış
Müjde-İ Haydarî : Hz. Ali’nin Müjdesi
Mü’min : Allah’a İnanan
Münkir : İnanmayan, İnkar Eden
Müstaid : Hazır, Müsait
Nâkil : İleten, Verici
Neş’e-İ İman : İman Sevinci
Neş’e-İ İnkişaf : Gelişme Sevinci
Neşvünema : Büyüyüp Gelişme
Nihayet : Son
Nüfus : Nefisler; İnsandaki Lezzetlerin Kaynağı Olan Duygu
Perde-İ Esbab : Sebepler Perdesi
Radyo-Yu Kur’âniye : Kur’ân Radyosu, Kur’ân’ın Sesi, Yayını
Rahmet-İ Nuranî : Nurlu Rahmet
Rih-I Reyhan : Hoş Ve Güzel Kokulu Rüzgâr
Ruhaniyat : Ruhanî Olan Varlıklar, Maddî Yapısı Olmayan Varlıklar
Sadme : Darbe, Yıkıcı Müdahaleler
Sandukça-İ Cevher : Mücevher Kutusu
Sefine-İ Necat : Kurtuluş Gemisi
Sehab : Bulut
Sema : Gök
Sema-Yı Mâneviye : Mânevî Gökler
Sema-Yı Mâneviye : Mânevî Sema, Gök
Serencam-I Hidâyet : Hidâyet Macerası, Hakikat Yolunda Karşılaşılan Durumlar
Sertac-I Evliya : Velîlerin Baş Tacı
Sırr-I Dekaik : İnceliklerin Sırrı; Kur’ân Ve İmanın İnce Hakikatlerinin Sırrı
Sırr-I Menzil : Yeri Bilinmeyen
Sultanü’l-Eser : Eserler Sultanı
Suret : Biçim, Şekil
Şakird : Talebe, Öğrenci
Şems-İ Kur’ân-I Mucizü’l-Beyan : Açıklamalarıyla Mu’cize Olan, Benzerini Yapmakta Akılları Âciz ırakan Kur’ân Güneşi
Şems-İ Tâbân : Parlayan Güneş
Şifahane-İ Hikmet : Hikmet Şifahanesi
Şuâ : Işın; Bir Işık Kaynağından Çıkan Işık Telleri
Taht-I Tasarruf : Tasarrufu, İradesi Altında
Takattur : Damlama
Tavsiye-İ Gazalî : İmam-I Gazalî’nin (K.S.) Tavsiyesi
Tecellî : Yansıma
Tefsir-İ Kur’ân : Kur’ân Tefsiri; Kur’ân-I Kerimi Mânâ Bakımından Açıklayan, Yorumlayan Kitap
Tenevvür : Nurlanma, Aydınlanma
Tes’id : Tebrik Etme, Kutlama
Tesbihat : Allah’ı Her Türlü Kusurdan Yüce Tutarak Şanına Lâyık İfadelerle Anma
Teslim-İ Rıza Ve Can : Kendi Rızasıyla Ve Canıyla Teslim Olma
Tezeyyün : Süslenme, Güzelleşme
Ukul : Akıllar, Zihinler
uşatan Allah’ın Feyiz, Bereket Ve İhsanı
Vaziyet : Durum, Hâl
Veraset-İ Muhammediye : Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Varisliği; Peygamberimizin İman Ve Kur’ân hakikatlerini Tebliğ Vazifesine Varis Olma
Vusul : Ulaşma, Erişme, Kavuşma
Yakîn : Kesin Ve Doğru Bilgi
Yektâ : Tek, Benzersiz
Zahiren : Dış Görünüş İtibariyle
Zahiren : Dış Görünüş İtibariyle
Zat-I Âli-Kadr : Kıymetli, Yüce Şahsiyet, Kişi
Zübdetü’l-Meâni : Mânâların Özü9 Aralık 2010: 17:29 #782282Anonim
Hastalıkların en büyük ilâcı iman
Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünub olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki, “Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.” (Buharî, Merdâ: 1, 2, 13, 16)Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır.
Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına katî ilâç ve katî şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.
Lemalar
10 Aralık 2010: 15:26 #782314Anonim
KARDEŞLİK HUKUKU
Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünki evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kazâ hissesine karşı rızâ ile mukābele (kabûl) etmek gerektir.
Sâniyen (ikinci olarak), nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet (düşmanlık) değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedâmet (pişmanlık) edeceğini beklemek.
Sâlisen (üçüncü olarak), sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusûrunu gör; bir hisse de ona ver. Sonra bâkî (geriye) kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını (düşmanını) mağlûb edecek af u safh (af ve bağışlama) ile ve ulüvv-ü cenâblıkla (yüksek ahlâklılık) mukābele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.
Yoksa sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir yahûdî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil (son bulan), muvakkat (geçici), ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye (dünya işlerine); güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedîd (şiddetli) bir hırs ile ve dâimî bir kîn ile mütemâdiyen (devamlı) bir adâvetle mukābele etmek, sîga-i mübâlağa (mübâlağa kipiyle) ile bir zalûmiyettir (çokça zâlimliktir) veya bir sarhoşluktur ve bir nevi‘ dîvâneliktir.
Mektubât
11 Aralık 2010: 19:51 #782367Anonim
Bismillahirrahmanirrahim
Ey Rabbü’l-Enbiyâ ve’s-Sıddîkîn!
Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbîrin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdîs, tekbir, tahmîd, tehlîl ile, küre-i arzı bir zikirhâne-i âzam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Küll-i Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkâtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr ettiğin gibi, Risâle-i Nur’ a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mesut kıl! Âmin, âmin, âmin! (Lemalar-Münacat)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
CENNETÜ’L-FİRDEVS : Cennetin en yüksek tabakası,sekizinci tabaka.
HAKÎMİYET : Hikmetlilik, faydalılık, güzel gayelilik.
HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
HÜSN-Ü HÂTİME : Güzel netice; îmânla kabre girme, îmânla ölme.
İHVAN : Kardeşler.
ÎMÂN-I KÂMİL : Mükemmel îmân.
İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç
KAMERÎ : Ay ile alâkalı.
KEYFİYÂT : Keyfiyetler, nitelikler, özellikler.
KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
MATLUB : Talep edilen. İstenen.
MESCİD-İ EKBER : En büyük mescid.
MESUT : Saadetli, îmân ehli olan bahtiyar.
MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
MUVAZZAF : Vazifeli.
MÜLK : Mal, yer, bina.
MÜŞTEMİLÂT : Bir şeyin içine aldığı şeyler; eklentiler.
RAB : Besleyen, yetiştiren, terbiye eden Allah.
RABBES-SEMAVAT-İ VE’L ARADİN: Dünyanın ve göklerin terbiye edicisi yaratıcı ve yöneticisi.
RABBÜ’L-ENBİYA VE’S-SIDDIKİN : Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen ve inandıklarını harfiyen yaşayan insanlarla peygamberlerin rabbi.
RAHMET : Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.
ŞEMS : Güneş.
TAHMÎD : Allah’a hamd etme, övme.
TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah’ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
TEDBÎR : Herşeye gerekli olan şeyleri vücuda gelmeden önce düşünüp hazırlayan.
TEHLİL : #Lâ ilahe illallah# sözünün tekrar edilmesi.
TEKBİR : Allah en büyüktür mânâsına gelen #Allahü Ekber# kelimesini söyleme.
TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
ZİKİRHÂNE-İ ÂZAM : En büyük zikir yeri.11 Aralık 2010: 19:54 #782369Anonim
Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Küll-i Şey!
Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkâtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr ettiğin gibi, Risâle-i Nur’ a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mesut kıl! Âmin, âmin, âmin! (Lemalar-Münacat)
Allah razı olsun kardeşim binlerce amin…
12 Aralık 2010: 19:39 #782435Anonim
Risale-i Nur’un kaynağı Kur’an’dırBismillahirrahmanirrahimAziz, sıddık kardeşlerim,Gayet ehemmiyetli bir meseleyi-bundan evvel size icmalen beyan ettiğim meseleyi-tekrar size söylememe kuvvetli, manevi bir ihtar aldım. Şöyle ki:
Perde altındaki düşmanımız münafıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zahiri dinsizliğe alet edip, bize hücumları akim kaldığı; ve Risale-i Nur’un fütuhatına menfaati olan eski planlarını bırakıp daha münafıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plan çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü.O planların en mühim bir esası, has, sebatkar kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i Nur dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acip yalanları ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, Gül ve Nur fabrikasının kahraman şakirtleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lazım ki dayanabilsin.
Bazı da dost suretinde hulul edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veriyorlar. “Aman, aman Said e yanaşmayınız! Hükumet takip ediyor” diye zayıfları vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hatta bazı genç talebelere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar.Hatta Risale-i Nur erkanlarına karşı da, benim şahsımın kusuratını, çürüklüğünü gösterip, zahiren dindar ehl-i bid adan bazı şöhretli zatları gösterip, “Biz de Müslümanız, din yalnız Said in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o safdil ehl-i diyanet ve hocaları alet edip istimal ediyorlar. İnşaallah bunların bu planları da akim kalacak. Böyle heriflere dersiniz:“Biz, Risale-i Nur’un şakirtleriyiz. Said de, bizim gibi bir şakirttir. Risale-i Nur’un menbaı, madeni, esası da Kur’ân dır. Yirmi senedir emsalsiz tetkikat ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da ispat etmiştir.Onun tercümanı ve bir hizmetkarı olan Said ne halde olursa olsun, hatta Said de-el iyazü billah-Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatimiz ve alakımızı inşaallah sarsmayacak” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur la meşgul olmak, elinden gelirse yazmak, ve mübalağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek, ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.Umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ediyoruz. (Emirdağ L. Sh. 109)Bediüzzaman Said NursiSÖZLÜK:AKÎM : Neticesiz, faydasız.
ANARŞİ : yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak.terör.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
DESÎSE : Gizli hile, oyun, aldatmaca hareketler.
EHL-İ BİD’A : Sünnetin dışında bir yolda giden.
EL-İYÂZÜ-BİLLÂH : Allah’a sığınırız, Allah korusun, Allah saklasın mânâsında duâ.
EMÂRE : Delil; işaret, belirti, iz.
EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
ERKÂN : Rükünler, esaslar.
ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
EVHAM : Olmayan birşeyi olur zannı ile meraklanmak, vehimler, kuruntular.
FÜTÛHÂT : Fetihler, zaferler; İlâhî feyizler.
FÜTUR : Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
GALEBE : Üstün gelmek, yenmek, bozmak, çokluk.
GAYET : Çok, pek çok.
HABBEYİ KUBBE YAPMAK : Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
HAS : Özel, husûsi, mahsus.
HERİF : âdi insan.
HEVESÂT : Nefisten gelen gelip geçici istekler, arzular.
HULÛL : Geçmek, nüfuz etmek, girmek, dahil olmak.
İCMÂLEN : Kısaca, özet olarak.
İHTAR : Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.
İHTİYAT : Yedek; sakınma, tedbirlilik.
İSTİMÂL : Kullanma.
KUSURÂT : Kusurlar. Noksanlar, eksikler.
MENBÂ : Kaynak, merkez.
MENFAAT : Fayda.
MEŞGUL : (Şugl. den) Bir işle uğraşan
METÂNET : Kararlılık, dayanıklılık, sağlamlık.
MUANNİD : İnatçı. Bir noktada inad edip duran.
MUSALLAT : Rahatsız eden, sataşan.
MÜBÂLÂĞA : Birşeyi olduğundan fazla veya az göstermek, abartma.
MÜNÂFIK : İkiyüzlü, araya nifak sokan, sözünde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen.
SADÂKAT : Bağlılık, doğruluk.
SAFDİL : Saf kalplilik, saflık.
SEBAT : Dayanmak, kararlı olmak.
SEBATKÂR : Sebat eden. Yerinden oynamaz.
ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
TÂKİBÂT : Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.
TETKİKAT : Araştırmalar. İncelemeler.
ZINDIK : Dinsiz, âhirete inanmayan.13 Aralık 2010: 06:48 #782444Anonim
İnsanın birinci öğretmeni annesidir
Bismillahirrahmanirrahim
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
Bediüzzaman Said NURSİ
SÖZLÜK:
ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
KASEM : Yemin.
MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
VÂLİDE : Anne.
YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
ZAAFİYET : Zayıflık
13 Aralık 2010: 17:33 #782469Anonim
İnsanın birinci öğretmeni annesidir
11 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
Bediüzzaman Said NURSİ
SÖZLÜK:
ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
KASEM : Yemin.
MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
VÂLİDE : Anne.
YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
ZAAFİYET : Zayıflık14 Aralık 2010: 12:07 #782513Anonim
Gençlerin aleyhinde 2 komite çalışıyormuş
14 Aralık 2010 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersi…Bismillahirrahmanirrahim
Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim.
“İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim.
Sebebini aradım.
Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş.
Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma kat’iyen beyan ediyorum ki:Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur.
Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki:Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli—tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.
Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur.
Hembahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. (Lemalar sh. 326)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
Ailevî : Aile İle İlgili
Bahtiyar : Talihli, Mutlu
Beyan Etmek : Açıklamak
Biçare : Çaresiz, Zavallı
Bina Etmek : Kurmak
Cihet : Taraf
Cüz’ : Bölüm
Çare-İ Yegâne : Tek Çare
Daimî : Devamlı, Sürekli
Daire-İ İslâmiye : İslâm Dairesi
Dehşetli : Korkunç, Ürkütücü
Din-İ İslâm : İslâm Dini
Ebedî : Sonsuz
Ekserî : Çoğunluk, Pekçok
Esas : Temel
Fâni : Gelip Geçici, Ölümlü
Fıtrat : Yaratılış, Mizaç
Gafil : Allah’ı Düşünmeyen Ve Sorumluluklarından Habersiz
Hayat-I Ebediye : Sonsuz Hayat, Âhiret Hayatı
Hayat-I İçtimaiye : Sosyal Hayat
Hemşire : Kardeş
Hevesât : Gelip Geçici Arzu Ve İstekler
Hususan : Bilhassa, Özellikle
Hüsn-Ü Cemâl : Güzellik
Hüsn-Ü Sîret : Ahlâk Güzelliği
Kat’iyen : Kesinlikle
Komite : Bir Maksat Çerçevesinde Toplanmış Cemiyet
Mânevî Evlât : Mânevi Çocuk
Mâruz Kalma : Yüz Yüze Gelme
Merhamet : Acıma, Şefkat
Millet-İ İslâm : İslâm Milleti
Mufarakat : Ayrılık
Muhabbet : Sevgi
Muvakkat : Geçici Olarak
Nevi : Çeşit, Tür
Nisâ Taifesi : Kadınlar Topluluğu
Refakat : Arkadaşlık
Refika : Eş, Hanım
Refika-İ Ebediye : Sonsuza Kadar Arkadaş Olarak Kalacak Olan Eş, Hanım
Refika-İ Hayat : Hayat Arkadaşı, Eş
Rusya :
Saadet-İ Dünyeviye : Dünyaya Ait Mutluluk
Saadet-İ Uhreviye : Âhiret Hayatındaki Mutluluk
Salih : Dinin Emir Ve Yasaklarına Eksiksiz Olarak Uyan Kişi
Saliha : Dinin Emir Ve Yasaklarına Uygun Hareket Eden Kadın
Seciye : Karakter, Üstün Özellik
Sefahet : Yasak Zevk Ve Eğlenceye Düşkünlük
Sevk Etmek : Yöneltmek
Suret : Biçim, Şekil
Şefkat : İçten Ve Karşılık Beklemeden Duyulan Merhamet, Sevgi
Şekvâ : Şikayet, Yakınma
Tahassungâh : Sığınma Yeri, Sığınak
Taife : Grup, Topluluk
Terbiye-İ Diniye : Dinî Eğitim, Ahlâkî Terbiye
Terbiye-İ Medeniye : Çağdaş Eğitim
Ulvî : Yüce, Büyük
Zâhirî : Dış Görünüşteki
Zevce : Eş, Hanım
Ziyade : Çok, Fazla15 Aralık 2010: 10:25 #782555Anonim
Said Nursi’nin demokrasi tezini tartışalım
10 Aralık 2010 / 23:15
Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini tartışmalıyızRisale Haber-Haber Merkezi
Taraf yazarı Cemil Ertem, “Prens Sabahattin gibi liberal dürüst aydınların, Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini tartışmalıyız” dedi.
Bir süredir yeni Osmanlıcılığın gündemde olduğunu belirten Ertem, Washington Post gazetesinde bu yönde yapılan değerlendirmelerin Türkiye’de yeni bir tartışma kapısı açtığını söyledi.
Yeni Osmanlıcılık tartışması yapan herkese İkinci Meşrutiyet’e giden yolda, 1876 Anayasası’ndan 1914’e kadar olan tartışmalara bakmalarını tavsiye ettiğini vurgulayan Ertem, Prens Sabahattin ile Said Nursi arasındaki ilişkiye dikkat çekti.
Ertem, şunları söyledi:
“1876 Anayasası’nın 108. maddesi vilayetlere yetki genişliği tanır. (1876 Kanun-u Esasi’sinin Avrupa’nın en tutucu anayasaları örnek alınarak hazırlandığını da unutmayalım.) Yani bir ölçüde adem-i merkeziyetçiliği öne çıkartır. Ama tam da burada kıyamet kopar; yalnız tek bir ırka (Türk) dayalı bir ulus-devlet kurmak isteyen İttihat-Terakki’nin Türkçü kanadı ile Müslüman aydınlar ve liberaller arasında bugünleri de önemli ölçüde anlatan tartışmalar başlar. Mesela Prens Sabahattin ile İT’in ırkçı “aydınları” arasındaki tartışmalar bugüne ışık tutar. Burada Prens Sabahattin’in liberal, barışçı ve adem-i merkeziyetçi görüşlerine Said Nursi’nin destek verdiğini görüyoruz.
“Evet, bir zamanlar Prens Sabahattin gibi liberal dürüst aydınların, Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini ve önerilerini tam da bugün tartışmalıyız… -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.