• Bu konu 335 yanıt içerir, 24 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 337)
  • Yazar
    Yazılar
  • #757399
    Anonim

      Onlara azap da etsen, bağışlasan da…
      02 Aralık 2010 / 05:00
      Günün Ayet-i Kerime meali…

      Bismillahirrahmanirrahim
      Cenab-ı Hak, Maide Sûresinin 118. Ayetlerinde mealen şöyle buyuruyor:
      “Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.”

      #781923
      Anonim

        Bendeki aşk-ı beka, Cenab-ı Hakk’ın bekasınadır
        03 Aralık 2010 / 00:01
        Günün Risale-i Nur dersi…

        Bismillahirrahmanirrahim
        BİRİNCİ MERTEBE-İ NURİYE-İ HASBİYE
        Bendeki aşk-ı bekà, bendeki bekàya değil, belki sebepsiz ve bizzat mahbub olan kemâl-i mutlak sahibi Zât-ı Zülkemâlin ve Zülcemâlin bir isminin bir cilvesinin mâhiyetimde bir gölgesi bulunduğundan, fıtratımda o Kâmil-i Mutlakın varlığına ve kemâline ve bekàsına müteveccih olan muhabbet-i fıtriye, gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış, âyinenin bekàsına âşık olmuştu. (Allah bize yeter; O ne güzel vekildir. (Âl-i İmrân Sûresi: 173.) geldi, perdeyi kaldırdı. Gördüm ve hissettim ve hakkalyakîn zevkettim ki, bekàmın lezzet ve saadeti, aynen ve daha mükemmel bir tarzda Bâki-i Zülkemâlin bekàsına ve benim Rabbim ve İlâhım olduğuna imanımda ve iz’ânımda ve îkanımda vardır. Çünkü Onun bekàsıyla benim için lâyemut bir hakikat tahakkuk eder. Zira “Benim mâhiyetim hem bâki, hem sermedî bir ismin gölgesi olur; daha ölmez” diye şuur-u imanî ile takarrur eder.
        Hem o şuur-u imanla mahbub-u mutlak olan Kemâl-i Mutlakın varlığı bilinmekle, şedit ve fıtrî olan muhabbet-i Zâtî tatmin edilir. Hem Bâki-i Sermedînin bekàsına ve varlığına ait o şuur-u imanî ile kâinatın ve nev-i insanın kemâlâtı bilinir ve bulunur. Ve kemâlâta karşı fıtrî meftuniyet, hadsiz elemlerden kurtulup zevk ve lezzetini alır.
        Hem o şuur-u imanî ile o Bâki-i Sermedîye bir intisap ve o intisabın imanıyla umum mülküne bir münasebet peydâ olur. Ve o münasebet-i intisabî ile, hadsiz bir mülke bir nevi mâlikiyet gibi iman gözüyle bakar, mânen istifade eder.
        Hem şuur-u imanî ile ve intisap ve münasebetle umum mevcudata bir alâka, bir nevi ittisal peydâ olur. Ve o halde, ikinci derecede vücud-u şahsîsinden başka hadsiz bir vücut, o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâka ve ittisal cihetinde güya onun bir nevi varlığıdır gibi var olur; varlığa karşı fıtrî aşk teskin edilir.
        Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlığı cihetiyle bütün ehl-i kemâlâta karşı bir uhuvvet peydâ olur. O halde Bâki-i Sermedînin varlığıyla ve bekàsıyla o hadsiz ehl-i kemâl mahvolmayıp zayi olmadıklarını bilmekle, takdir ve tahsinle merbut ve dost olduğu hadsiz dostlarının bekàları ve devam-ı kemâlâtı o şuur-u imanî sahibine ulvî bir zevk verir.
        Hem o şuur-u imanî ve intisap ve münasebet ve alâkadarlık ve uhuvvet vasıtasıyla bütün dostlarımın—ki hayatımı ve bekàmı maalmemnuniye onların saadetleri için feda ediyorum—onların mes’udiyetleri ile hadsiz bir saadet kendimde hissedebilir gördüm. Çünkü, bir samimi dostun saadetiyle şefkatli dostu dahi saadetlenir ve lezzetlenir. Şu halde Bâki-i Zülkemâlin bekàsı ve varlığıyla, başta Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ve âl ve ashabı olarak, umum sâdâtım ve ahbabım olan enbiya ve evliya ve asfiya ve bütün sair hadsiz dostlarım idam-ı ebedîden kurtulduğunu ve bir saadet-i sermediyeye mazhariyetlerini o şuur-u imanî ile hissettim. Ve münasebet, alâka, uhuvvet, dostluk sırrıyla saadetleri bana in’ikâs edip saadetlendirdiğini zevk ettim. (Şualar, 4. Şua, 1. Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye)
        Bediüzzaman Said Nursi
        LÜGAT:
        Aşk-I Bekà : Sonsuzluk Aşkı
        Aynelyakîn : Gözle Görerek Kesin Bilgi Edinme
        Bâki : Devamlı, Kalıcı, Ölümsüz
        Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
        Bâki-İ Zülkemâl : Sonsuz Kemâl Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
        Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
        Bîhaber : Habersiz
        Cilve : Görüntü, Yansıma
        Devasız : Çaresiz
        Dîl : Gönül
        Envâr : Nurlar
        Fena : Gelip Geçicilik, Yok Olma
        Fıtrat : Yaratılış, Mizaç
        Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
        Gaflet : Cenâb-I Hakktan Ve Âhiretten Habersiz Olma, Dikkatsizlik
        Hakikat : Doğru, Gerçek
        Hakkalyakîn : Bizzat Yaşayarak Elde Edilen Kesin Bilgi
        İcmâlen : Kısaca, Özetle
        Îkan : Delil Ve İspat Üzerine İnanma
        İlmelyakîn : Kesin Bilgiye Dayanarak, Kuşkuya Yer Bırakmayacak Biçimde Öğrenme
        İmdad : Yardım
        İnkişaf Etmek : Açığa Çıkmak
        İz’an : Şüpheden Uzak, Kesin Şekilde İnanma
        Kâmil-İ Mutlak : Sınırsız Mükemmellik Ve Kusursuzluk Sahibi Allah
        Kemâl : Mükemmel Ve Kusursuz Olma
        Kemâl-İ Mutlak : Tam Ve Sınırsız Mükemmellik; Allah
        Kıymettar : Kıymetli
        Lâyemut : Ölümsüz
        Mahbub : Sevgili, Sevilen
        Mahbub-U Mutlak : Sonsuz Sevgili
        Mahiyet : Bir Varlığın Temel Yapısı
        Mertebe-İ Nuriye-İ Hasbiye : “Hasbünâ”Nın Nurlu Mertebesi
        Meyusâne : Ümitsizce
        Muhabbet-İ Fıtriye : Yaratılıştan Var Olan Muhabbet, Sevgi
        Muhabbet-İ Zâtî : Allah’ın Kendi Zâtına Karşı Duyulan Sevgi
        Mülk-Ü Ten : İnsan Vücudu
        Müteveccih : Yönelik, Yönelmiş
        Rab : Bütün Varlıkları Terbiye Eden Ve İdaresi Ve Tasarrufu Altında Bulunduran Allah
        Saadet : Mutluluk
        Sermedî : Daimî, Sürekli
        Sûret : Biçim, Şekil
        Şedit : Şiddetli
        Şuur-U İmanî : İmanî Şuûr, İmana Dayalı Bilinç
        Tafsilât : Ayrıntılar
        Tahakkuk Etmek : Gerçekleşmek
        Takarrur Etmek : Karar Bulmak, Sağlamca Yerleşmek
        Zât-I Zülkemâl : Sonsuz Mükemmellik Sahibi Zât, Allah
        Zülcemâl : Sonsuz Güzellik Sahibi Olan Allahahbab : Dostlar, Sevilenler
        Âl Ve Ashab : Aile Fertleri Ve Yakın Dostlar; Peygamber Efendimizin Âile Bireyleri Ve Yakın Dostları
        Alâka : İlgi
        Alâkadar : Alâkalı, İlgili
        Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın Salât Ve Selâmı Onun Üzerine Olsun
        Asfiya : Hem Velî Hem Âlim Olan Büyük Zâtlar
        Bâki-İ Sermedî : Varlığı Sonsuz Ve Sürekli Olan Allah
        Bâki-İ Zülkemâl : Sınırsız Mükemmellik Sahibi Ve Varlığı Devamlı Ve Kalıcı Olan Allah
        Bekà : Devamlılık, Kalıcılık
        Cihet : Taraf, Yön
        Devam-I Kemâlât : Mükemmel Özelliklerin Devamı
        Ehl-İ Kemâl : Kemâl Sahibi Olgun Kimseler
        Elem : Acı, Keder
        Enbiya : Nebiler, Peygamberler
        Evliya : Veliler, Allah Dostları
        Fıtrî : Doğal, Yaratılıştan Gelen
        Hadsiz : Sınırsız
        İdam-I Ebedî : Dirilmemek Üzere Sonsuz Yok Oluş
        İntisap : Bağlanma, Mensup Olma
        İstifade Etmek : Faydalanmak, Yararlanmak
        İttisal : Bağlantı
        Kemâlât : Mükemmel Ve Kusursuz Özellikler
        Maalmemnuniye : Memnuniyetle
        Mâlikiyet : Sahiplik
        Mânen : Mânevî Yönden
        Mazhariyet : Bir Nimete Nail Olma, Erişme
        Meftuniyet : Düşkünlük
        Merbut : Bağlı
        Mes’udiyet : Mutluluk
        Mevcudat : Varlıklar
        Münasebet : Bağlantı, İlgi
        Münasebet-İ İntisabî : Bağlanmaya Dayalı İlişki
        Nev-İ İnsan : İnsan Türü, İnsanlık
        Nevi : Tür
        Peydâ : Kazanma, Elde Etme, Meydana Gelme
        Resul-İ Ekrem : Allah’ın En Şerefli Ve Değerli Elçisi Olan Hz. Muhammed (A.S.M.)
        Saadet : Mutluluk
        Saadet-İ Sermediye : Sürekli Devam Eden Mutluluk
        Sâdât : Seyyidler; Peygamberimizin (A.S.M.) Soyundan Gelenler
        Sair : Diğer, Başka
        Şuur-U İmanî : İmanî Şuur, İmâna Dayalı Bilinç
        Tahsin : Beğenme, Bir Şeyin Güzelliğini İlân Etme
        Takdir : Beğendiğini Dile Getirme
        Teskin Etmek : Sakinleştirmek
        Uhuvvet : Kardeşlik
        Umum : Bütün
        Vücud-U Şahsî : Şahsî Varlık
        Vücut : Varlık
        Zayi Olmak : Kaybolup Gitmek

        #782068
        Anonim

          Gençlere verilen bir ders ve ihtar!
          06 Aralık 2010 / 00:01
          Günün Risale-i Nur dersi

          Bismillahirrahmanirrahim

          Birkaç biçare gençlere verilen
          bir tenbih,
          bir ders,

          bir ihtardır

          Birgün yanıma parlak birkaç genç geldiler. Hayat ve gençlik ve hevesat cihetinden gelen tehlikelerden sakınmak için tesirli bir ihtar almak isteyen bu gençlere, ben de, eskiden Risale-i Nur’dan medet isteyen gençlere dediğim gibi, dedim ki:

          Sizdeki gençlik kat’iyen gidecek.
          Eğer siz daire-i meşruada kalmazsanız, o gençlik zayi olup, başınıza hem dünyada, hem kabirde, hem âhirette, kendi lezzetinden çok ziyade belâlar ve elemler getirecek.

          Eğer terbiye-i İslâmiye ile o gençlik nimetine karşı bir şükür olarak iffet ve namusluluk ve taatte sarf etseniz, o gençlik mânen bâki kalacak ve ebedî bir gençlik kazanmasına sebep olacak.

          Hayat ise, eğer iman olmazsa veyahut isyan ile o iman tesir etmezse, hayat, zahirî ve kısacık bir zevk ve lezzetle beraber, binler derece o zevk ve lezzetten ziyade elemler, hüzünler, kederler verir. Çünkü, insanda akıl ve fikir olduğu için, hayvanın aksine olarak, hazır zamanla beraber geçmiş ve gelecek zamanlarla da fıtraten alâkadardır. O zamanlardan dahi hem elem, hem lezzet alabilir.

          Hayvan ise, fikri olmadığı için, hazır lezzetini, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen korkular, endişeler bozmuyor. İnsan ise, eğer dalâlet ve gaflete düşmüşse, hazır lezzetine, geçmişten gelen hüzünler ve gelecekten gelen endişeler, o cüz’î lezzeti cidden acılaştırıyor, bozuyor. Hususan gayr-ı meşru ise, bütün bütün zehirli bir bal hükmündedir.

          Demek hayvandan yüz derece lezzet-i hayat noktasında aşağı düşer. Belki ehl-i dalâletin ve gafletin hayatı, belki vücudu, belki kâinatı, bulunduğu gündür. Bütün geçmiş zaman ve kâinatlar, onun dalâleti noktasında mâdumdur, ölmüştür; akıl alâkadarlığıyla ona zulmetler, karanlıklar veriyor. Gelecek zamanlar ise, itikadsızlığı cihetiyle yine mâdumdur. Ve ademle hasıl olan ebedî firaklar, mütemadiyen onun fikir yoluyla hayatına zulmetler veriyorlar. Eğer iman hayata hayat olsa, o vakit hem geçmiş, hem gelecek zamanlar imanın nuruyla ışıklanır ve vücut bulur; zaman-ı hazır gibi, ruh ve kalbine iman noktasında ulvî ve mânevî ezvâkı ve envâr-ı vücudiyeyi veriyor. Bu hakikatin, İhtiyar Risalesinde, Yedinci Ricada izahı var; ona bakmalısınız.

          İşte hayat böyledir. Hayatın lezzetini ve zevkini isterseniz, hayatınızı iman ile hayatlandırınız ve ferâizle zinetlendiriniz ve günahlardan çekinmekle muhafaza ediniz. (Sözler 13. Söz 2. Makam)

          Bediüzzaman Said Nursi

          SÖZLÜK:
          adem : yokluk, hiçlik
          âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki hayat
          ahval : haller, vaziyetler
          alâkadarlık : ilgili olma
          alâküllihal : ister istemez, her durumda
          bâki : kalıcı ve devamlı
          beyan : açıklama
          beyanat : açıklamalar
          biçare : çaresiz, zavallı
          cihet : yön
          cihet : yön
          cüz’î : az, küçük
          daire-i meşrua : dinin uygun gördüğü helâl daire
          dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
          darağacı : idam sehpası
          ebedî : sonsuz
          ebedî : sonu olmayan, sonsuz
          ehl-i dalâlet ve gaflet : doğru ve hak yoldan sapmış, inançsız ve âhiretten habersiz, mânevî
          ehl-i sefahet : zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkün olan kimseler
          elem : acı, keder, üzüntü
          elem : acı, sıkıntı
          endişe-i istikbal : gelecek endişesi
          envâr-ı vücudiye : varlığa ait olan nurlar
          ezvâk : zevkler, lezzetler
          ferâiz : farzlar, Allah’ın kesin emirleri
          fıtraten : yaratılış gereği
          firak : ayrılık
          gaflet : vurdumduymazlık, Allah’ın emir ve yasaklarından habersiz davranma hali
          gayr-ı meşru : helâl olmayan, dine aykırı
          gayr-i meşru : helâl olmayan, dine aykırı
          hadisat : hadiseler, olaylar
          hakikat-ı mevt : ölüm gerçeği
          halihazırda : şimdi, şu anda
          haricinde : dışında
          hasıl olan : ortaya çıkan
          hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
          hazır zaman : içinde bulunulan şimdiki zaman
          hevesat : nefsin hoşuna giden gelip geçici istek ve arzular
          hususan : özellikle
          iffet : namus
          ihtar : hatırlatma
          iktifa : yetinme
          istikbal : gelecek
          itikad : inanç
          izah : açıklama
          kâfi : yeterli
          kâinat : evren, yaratılmış her şey
          kat’iyen : kesinlikle
          kemâl : mükemmellik, fazilet, erdem
          lezzet-i hayat : hayatın zevk ve lezzeti
          mâdum : yok
          mazi : geçmiş
          medar-ı iftihar : övünme vesilesi, övünç kaynağı
          medet : yardım
          meşru : helâl, dine uygun
          muhafaza etmek : korumak
          müptelâ : düşkün, tutulmuş
          mütemadiyen : sürekli olarak
          nefrin/nefret etmek : tiksinmek
          nur : ışık, aydınlık
          orumluluklarına karşı duyarsız kimseler
          saadet : mutluluk
          sabık : geçen
          sarf etmek : harcamak, kullanmak
          sukut-u mutlak : kesin bir şekilde düşüş, alçalış
          sürur : sevinç, mutluluk
          taat : itaat, Allah’ın emirlerine uyup yasaklarından kaçınma
          temsil : kıyaslama tarzında benzetme, analoji
          tenbih : ikaz, uyarı
          terbiye-i esasiye : esas terbiye, temel eğitim
          terbiye-i İslâmiye : İslâm terbiyesi
          terbiye-i Muhammediye : Hz. Muhammed’in insanlığa getirdiği terbiye
          tılsım : sır, gizem
          ulvî : yüksek, yüce
          usul-ü din : dinin usulü, temel prensipleri
          vefiyat : vefatlar, ölümler
          vücud : varlık
          zahiren : görünüşte
          zahirî : görünürde
          zaman-ı hazır : şimdiki zaman
          zayi : kaybolup gitme
          zinetlendirmek : süslemek
          ziyade : çok, fazla
          ziyade : çok, fazla
          zulmet : karanlık

          #782072
          Anonim

            Her şey, bir tek yaratıcıya muhtaçtır
            05 Aralık 2010 / 00:01
            Günün Risale-i Nur dersi…

            Bismillahirrahmanirrahim
            On Dördüncü Pencere
            “De ki: “Her şeyin mülkü ve tasarrufu elinde olan kimdir, biliyorsanız söyleyin”. (Mü’minun Sûresi: 88.)
            “Hiç bir şey yoktur ki, hazineleri Bizim yanımızda olmasın.” (Hicr Sûresi: 21)
            “Hiçbir canlı yoktur ki, Allah onu alnından tutup kudretine boyun eğdirmiş olmasın. Muhakkak ki, Rabbim her şeye hakkıyla koruyucudur ve yapılan herşeyi kaydeder.” (Hûd Sûresi: 56-57)
            Sırlarınca, her şey, her şeyinde ve her şe’ninde tek bir Hâlık-ı Zülcelâle muhtaçtır.
            Evet, kâinattaki mevcudâta bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezâhürâtı var ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor:
            meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri hârika vaziyetleri gibi.
            Hem fakr-ı mutlak ve kuruluk içinde bir gınâ-i mutlakın tezâhürâtı var: kıştaki toprağın ve ağaçların vaziyet-i fakirâneleri ve baharda şâşaalı servet ve gınâları gibi.
            Hem, cümûd-u mutlak içinde bir hayat-ı mutlakanın tereşşuhâtı görünüyor: anâsır-ı câmidenin zîhayat maddelere inkılâbı gibi.
            Hem, bir cehl-i mutlak içinde muhît bir şuurun tezâhürâtı görünüyor: zerrelerden yıldızlara kadar herşeyin, harekâtında nizâmât-ı âleme ve mesâlih-i hayata ve metâlib-i hikmete muvâfık bir tarzda hareket etmeleri ve şuurkârâne vaziyetleri gibi.
            İşte, bu acz içindeki kudret ve zaaf içindeki kuvvet ve fakr içindeki servet ve gınâ ve cümûd ve cehil içindeki hayat ve şuur, bilbedâhe ve bizzarure, bir Kadîr-i Mutlak ve Kavî-i Mutlak ve Ganî-i Mutlak ve Alîm-i Mutlak ve Hayy-ı Kayyûm bir Zâtın vücûb-u vücuduna ve vahdetine karşı her taraftan pencereler açar; heyet-i mecmûası ile, büyük bir mikyasta, bir cadde-i nurâniyeyi gösterir.
            İşte, ey tabiat bataklığına düşen gâfil! Eğer tabiatı bırakıp kudret-i İlâhiyeyi tanımazsan, herbir şeye, hattâ herbir zerreye hadsiz bir kuvvet ve kudret ve nihayetsiz bir hikmet ve maharet, belki ekser eşyayı görecek, bilecek, idare edecek bir iktidar, herşeyde bulunduğunu kabul etmek lâzım gelir. (Sözler, 33. Söz, 14. Pencere)
            Bediüzzman Said Nursi
            SÖZLÜK:
            SIR : Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarına ait gizli hakikatlerin göründüğü kalpteki duygu.
            ŞE’N : İş, gerek, tavır, hal, birşeyin özelliğinin fiilî görünümü, neticesi ve eseri.
            MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
            KÂİNAT : Allah’ın dışında var olan herşey, bütün varlıklar, evren.
            ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
            TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
            ÂCZ-İ MUTLAK : mutlak güçsüzlük, âcizlik.
            KUDRET-İ MUTLAKA : Sonsuz ve sınırsız kudret.
            ÂSÂR : Eserler, izler, nişanlar, belirtiler.
            NEBÂTÂT : Bitkiler.
            UKDE-İ HAYATİYE : Hayat düğümü.
            İNTİBÂH : Uyanıklık, hassasiyet.
            FAKR-I MUTLAK : Mutlak fakirlik, yoksulluk, çâresizlik.
            GINÂ-İ MUTLAK : Mutlak ve sonsuz zenginlik.
            TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
            VAZİYET-İ FAKÎRÂNE : Fakir ve yardıma muhtaç hâl.
            GINÂ : Zenginlik, yeterlik, tok gözlülük.
            CÜMÛD MUTLAK : Kat’i Donukluk, katı, sert.
            TEREŞŞUHÂT : Damlamalar, sızıntılar, işaretler, emâreler, deliller; ortaya çıkma.
            ANÂSIR : Unsurlar, elemanlar, öğeler.
            CÂMİD : Cansız, durgun, donmuş.
            ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.
            İNKILÂB : Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. * Altüst olma.
            CEHL-İ MUTLAK : Kara cahillik, koyu cehâlet, tam bilgisizlik.
            MUHÎT : İhâta eden, herşeyi kuşatan ve herşeyi içerisine alan; etraf, çevre.
            ŞUUR : Anlayış, idrâk, bilme, farkına varma.
            TEZÂHÜRÂT : Görüntüler, gösterişler.
            NİZÂMÂT : Düzenler, muntazam olanlar.
            MESÂLİH-İ HAYAT : Hayat için gerekli, lüzumlu olan şeyler.
            METÂLİB : İstekler, arzular, talep edilen şeyler.
            HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
            MUVÂFIK : Uygun olan, uyan, kabullenen.
            ŞUURKÂRÂNE : Şuurluca. Farkederek.
            ÂCZ : Güçsüzlük, kudretsizlik.
            ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
            CEHL : Cehalet, bilgisizlik.
            BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
            BİZZARÛRE : Kesinlikle, zarûri olarak, mecburî olarak.
            KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
            KAVÎ : Kuvvetli, sağlam, metin, zorlu.
            VÜCÛB-U VÜCUD : Varlığı gerekli olmak, olmaması imkânsız olmak, varlığı zarurî ve vacib olmak, vazgeçilmez olmak.
            VAHDET : Birlik.
            HEYET-İ MECMUA : Toplanmış heyet.
            MİKYAS : Ölçek, kıyas edecek âlet, ölçü âleti, ölçü.
            CADDE-İ NURÂNİYE : Nurânî İslâmiyet yolu; Kur’ân Caddesi.
            GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
            MAHARET : Ustalık, hünerlilik, beceriklilik.

            #782171
            Anonim

              Deccalin 3 istibdat devresi vardır
              07 Aralık 2010 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi…

              Bismillahirrahmanirrahim
              ONUNCU MESELE
              Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
              Vel’ilmü indallah, bunun te’vili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya’yı mağlûp eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı Port Arthur Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve harika iktidarları ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyât olduğundan, fevkalâde bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır. Bir kibrit bir köyü yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet eder.
              ON BİRİNCİ MESELE
              Rivayette var ki, “Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder.” 1
              Allahu a’lem bissavab, bunun iki te’vili var:
              Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya’daki gibi kalkar. Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara çoban olur.
              İkinci te’vili: O fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder; veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhî ile kızlar pek çok olur.
              ON İKİNCİ MESELE
              Rivayetlerde var ki, “Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür.
              (Gaybı ancak Allah bilir.) Bunun iki te’vili vardır:
              Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez. Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür. Ben Rusya’daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mu’cizâne bir ihbardır.
              İkinci te’vili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. “Bir günü, bir devre-i hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz, yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır” diye, gayet yüksek bir belâğatla ümmetine haber vermiş. (Şualar, 5. Şua, 2. Makam)
              Bediüzzaman Said Nursi
              LÜGAT:
              Âhirzaman : Dünya Hayatının Kıyamete Yakın Son Devresi
              Allahu A’lem Bissavab : Doğruyu En İyi Allah Bilir
              Azamet : Büyüklük
              Bedbaht : Kötü Bahtlı, Kötü Yolda Olan
              Binaen : Dayanarak
              Ekser : Çoğunluk
              Emr-İ İlâhî : Allah’ın Emri
              Eşhas-I Âhirzaman : Ahirzamanda Ortaya Çıkacak Ve Bütün Dünyada Büyük Etkileri Olacak Şahıslar
              Fevkalâde : Olağanüstü
              Fıtrat : Yaratılış
              Fitne : Bozgunculuk, Kargaşa
              Galebe Etme : Üstün Gelme
              Harp : Savaş
              Hikmet : Herşeyin Belirli Gayelere Yönelik Olarak, Mânâlı, Faydalı Ve Tam Yerli Yerinde Olması
              Hürriyet-İ Nisvan : Kadınların Serbestliği
              İcraat : Faaliyet
              İktidar : Güç, Kudret
              Kinâye : Maksadı Kapalı Bir Şekilde Ve Dolaylı Olarak Anlatan Söz
              Meşru : Helâl, Dine Uygun
              Mümessil : Temsilci
              Müştehiyât : Nefse Hoş Gelen Lezzetli Şeyler
              Nezaret Etme : Koruması Altında Bulundurma
              Rivâyet : Peygamberimizden Duyulan Ve Görülen Şeylerin Nakledilmesi
              Sirayet Etme : Yayılma, Bulaşma
              Suret : Şekil, Biçim, Görüntü
              Şahs-I Mânevî : Belli Bir Kişi Olmayıp Bir Topluluktan Meydana Gelen Mânevî Kişilik
              Şehvet : Nefsin Arzu Ve İstekleri
              Tahribat : Tahripler, Yıkıp Bozmalar
              Tahrip : Bozma, Yok Etme
              Te’vil : Yorum
              Telef Olma : Yok Olma, Ölme
              Temsil : Analoji, Kıyaslama Tarzında Benzetme
              Tevellüdat : Doğumlar
              Ve’l-İlmu İndallah : Gerçek Bilgi Ancak Allah Katındadır
              Veled : Çocuk

              #782278
              Anonim

                icon_bck.gifAnasayfaya Dön
                Karakter boyutu : font_01.gif font_02.gif font_03.gif font_04.gif

                59117.jpg
                Risale-i Nur Kur’an’ın radyosudur
                09 Aralık 2010 / 00:01
                Günün Risale-i Nur dersi…

                Bismillahirrahmanirrahim
                Muhterem, sevgili, mübarek kardeşlerim Risale-i Nur talebelerine beyan ediyorum ki:
                Risale-i Nur, nurdan bir ibrişimdir ki, kâinat ve kâinattaki mevcudatın tesbihatları onda dizilmiştir.
                Risale-i Nur âhize ve nâkile ile mücehhez bir radyo-yu Kur’âniyedir ki, onun tel ve lâmbaları, âyine, tel ve bataryaları hükmündeki satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkârane ve îcazdârâne bast edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında âlem-i gayb ve âlem-i şehadetten ve ruhaniyat âleminden ve kâinattaki cereyan eden her hâdisattan haberdar olabilir.
                Risale-i Nur mü’minlere; Kur’ân’dan hedâyâ-yı hidâyet, kevneyn-i saadet, mazhar-ı şefaat ve feyz-i Rahmândır.
                Risale-i Nur, kâinata baharın feyzini veren bir âb-ı hayat ve ayn-ı rahmet ve mahz-ı hakikat ve bir gülzar-ı gülistandır.
                Risale-i Nur lütf-ü Yezdan, kemal-i iman, tefsir-i Kur’ân ve bereket-i ihsandır.
                Risale-i Nur, kâfire hazân, münkire tufan; dalâlete düşmandır.
                Risale-i Nur bir kenz-i mahfî ve bir sandukça-i cevher ve menba-ı envardır.
                Risale-i Nur hakaik-i Kur’ân ve mirâc-ı imandır.
                Risale-i Nur Kur’ân ve hadisten sonra sertac-ı evliya, sultanü’l-eser ve zübdetü’l-meâni ve atâyâ-yı İlâhî ve hedâyâ-yı Sübhânî ve feyyaz-ı Rahmânîdir.
                Risale-i Nur bir bahr-i hakaik ve bir sırr-ı dekaik ve kenzü’l-maarif ve bahrü’l-mekârimdir.
                Risale-i Nur hastalara şifahane-i hikmet ve mâ-i zemzem, sağlara maişet-i hakikat ve rih-ı reyhan ve misk-i anberdir.
                Risale-i Nur mev’id-i Ahmedî (a.s.m.) ve müjde-i Haydarî (r.a.) ve beşaret ve teavün-ü Gavsî (k.s.) ve tavsiye-i Gazalî (k.s.) ve ihbar-ı Fârukîdir (k.s.).
                Risale-i Nur şems-i Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyanın elvan-ı seb’ası, Risale-i Nur’un menşur-u hakikatinde tam tecellî ettiğinden, hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emr ü dâvet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bir kitab-ı hakikat, hem bir kitab-ı tasavvuf, hem bir kitab-ı mantık, hem bir kitab-ı ilm-i kelâm, hem bir kitab-ı ilm-i ilâhiyyat, hem bir kitab-ı teşvik-i san’at, hem bir kitab-ı belâğat, hem bir kitab-ı isbat-ı vahdaniyet, muarızlarına bir kitab-ı ilzam ve iskâttır.
                Risale-i Nur Kur’ân semalarından bir sema-yı mâneviyenin güneşleri, ayları ve yıldızlarıdır. Nasıl ki zahiren, perde-i esbab olan güneşten, kamerden ve kevkeb-i münîrden bütün kâinat tenevvür ve tezeyyün ve bütün eşya neşvünema ve hayat buluyor.
                İşte Risale-i Nur da Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyandan alıp saçtığı şuâlarla bütün âleme, hayat; ve âdeme, kâmil insan; ve kulûbe, neş’e-i iman; ve ukule, yakîn bir itminan; ve efkâra, inkişaf-ı iman, ve nüfusa, teslim-i rıza ve candır. O sema-yı mâneviyeyi bazan ve zahiren bihasbilhikmet âfâkî bir bulut kütlesi kaplar.
                O celâlli sehabdan öyle bir bârân-ı feyz-i rahmet takattur eder ki, sümbüllenmeye müstaid tohumlar, çekirdekler, habbeler o sıkıcı ve dar âlemde gerçi muztarip olurlar, o sıkılmaktan üzerlerindeki kışırları çatlar ve yırtarlar; o anda bulutlar da ufuklara çekilip nöbetçi vaziyetinde beklemesi bir imtihan-ı Rabbânî ve bir inkişaf-ı feyezanî ve bir rahmet-i nuranîdir ki, evvelceki bir habbe, bir çekirdek yeniden taze bir hayata iştiyakla ve neş’e-i inkişafla meyvedar koca bir ağaç suretini alır ve “Allah onların günahlarını silip yerlerine iyilikler verir.” (Furkan Sûresi, 25:70.) sırrına mazhar olurlar.
                Evet, yirmi senedir devam eden şu mevsim-i şita, inşâallahu teâlâ nihayet bulmuş ola… Dünyaya yeni ve feyizli bir fasl-ı nev bahar gele ve âlemin yüzü nur ile güle…
                Risale-i Nur Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın taht-ı tasarrufunda olduğundan, ona uzanan, ilişmek isteyen her el kırılır ve her dil kurur. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın “Her peygamberi Biz kendi kavminin lisanıyla gönderdik.” (İbrahim Sûresi, 14:4.) kavl-i şerifinin îma ve işâratından şu devrede Türk lisanının sadmeler geçirmesine bakılırsa, Risale-i Nur, Türkçede, lisan üzerinde de imam olacağına, yani yarın hâlis Türkçe olan Risale-i Nur’un kesb-i imtiyaz edip diğerlerini terk edeceklerine dair işaret-i Kur’âniyedendir demiş olsam, hatâ etmemiş olurum zannederim.
                Başta Üstadımız olduğu halde bilumum kardeşlerimize samimî selâmlarımla arz ve hürmetler eyler, mübarek bayramlarını tebrik ve tes’id eylerim. Üstadım hakkında birşey yazamadım. Çünkü veraset-i Muhammediye (a.s.m.) makamında olan bir zât-ı âli-kadr hakkında ne diyebilirim? Ona Hasan Feyzi Efendi kardeşimizin sözlerini tekrar etmekten başka birşey bilmem.
                Milâs ve havalisi Risale-i Nur talebeleri namına duanıza muhtaç
                Halil İbrahim (r.h.)

                (Halil İbrahim’in Risale-i Nur hakkındaki parlak fıkrasının sonunda kaydedilip, ikisi beraber Emirdağı mektuplarının âhirlerinde kaydedersiniz. Bu zât, Risale-i Nur’un çok eski ve çok sadık ve çok fedakâr bir şakirdidir. Risale-i Nur’a hitap ederek bu mektubu yazmış. (Emirdağ L. 1.Cilt 60. Mektup)
                Bediüzzaman Said Nursî
                LÜGAT:
                Âb-I Hayat : Hayat Suyu
                Âdem : İnsan, İnsanlık
                Âfâkî : Ufka Ait, Kişinin Kendi Dışında
                Âhir : Son
                Âhize : Alıcı
                Âlem : Dünya
                Âlem : Dünya, Evren
                Âlem-İ Gayb : Gayb Âlemi, Görünmeyen Âlem
                Âlem-İ Şehadet : Yaşadığımız, Görünen Âlem
                Arz : Sunma
                aşkasına Ait Söz, İş Veya Davranış
                Atâyâ-Yı İlâhî : Allah’ın Bağış Ve İhsanları
                Ayn-I Rahmet : Rahmetin Ta Kendisi
                Bahr-İ Hakaik : Gerçekler Denizi
                Bahrü’l-Mekârim : Kerem Ve İyilikler Deryası
                Bârân-I Feyz-İ Rahmet : İlâhî Rahmet, Feyz Ve Bereket Yağmuru
                Bast Etme : Döşeme, Yayma, Serme
                Bereket-İ İhsan : İlâhî İhsanın Bereketi
                Beşaret Ve Teavün-Ü Gavsî : Abdülkadir Geylanî’nin (K.S.) Mânen Yardımı Ve Müjdesi
                Beyan : Açıklama, Anlatım
                Bihasbilhikmet : Hikmetin Gereği, Hikmete Binaen
                Bilumum : Bütün
                Celâl : Azamet, Haşmet
                Cereyan Etme : Meydana Gelme
                Dalâlet : Hak Yoldan Ayrılma, Sapkınlık
                Efkâr : Fikirler
                Elvan-I Seb’a : Yedi Renk
                Fasl-I Nev Bahar : İlkbahar Mevsimi
                Fazl-I İhsan : İlâhi İhsan Ve Lütuf
                Feyiz : Bereket, Bolluk
                Feyiz : Bolluk, Bereket, Lûtuf
                Feyyaz-I Rahmânî : Kullarına Karşı Çok Merhametli Olan Ve Rahmet Eserleri Bütün Varlık Âlemini
                Feyz-İ Rahmân : Kullarına Karşı Çok Merhametli Olan Ve Rahmet Eserleri Bütün Varlık Âlemini uşatan Allah’ın Lûtfu, İhsanı
                Fıkra : Bölüm; Kısa Yazı
                Gülistan : Gül Bahçesi
                Gülzar-I Gülistan : Gül Bahçesi
                Habbe : Dane, Tohum
                Hadis : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Mübarek Söz, Fiil Ve Hareketi Veya Onun Onayladığı
                Hâdisat : Hâdiseler, Olaylar
                Hakaik-İ Kur’ân : Kur’ân’ın Hakikatleri, Esasları
                Hâlis : Saf, Katıksız
                Havâ-İ Zulmet : Karanlık Hava
                Havali : Civar, Bölge
                Hazân : Güz, Sonbahar
                Hedâyâ-Yı Hidâyet : Doğru Yola Ulaştırıcı Hediyeler, İhsanlar
                Hedâyâ-Yı Sübhânî : Her Türlü Kusur Ve Noksandan Uzak Olan Allah’ın Hediyeleri
                Hitap : Konuşma, Seslenme
                Hürmet : Saygı
                Hüsn-Ü Zan : Güzel Düşünce
                İbrişim : Bükülmüş İpek, İpekten Yapılmış İplik
                Îcazkârâne : Az Sözle Çok Mânâlar Anlatarak, Vecîz Bir Şekilde (Bk. V-C-Z)
                İhbar-I Fârukî : Hicri İkinci Bin Yılın Müceddidi İmam-I Rabbânî Ahmed El-Fârukî Es-Sirhindî’nin K.S.) Bildirdiği, Haber Verdiği Kişi
                İktidar : Güç, Kudret
                Îma : Dolaylı, Kapalı Bir Şekilde İfade Etme
                İmam : Rehber, Önder, Kılavuz
                İmtihan-I Rabbânî : Herşeyi Terbiye Edip İdaresi Altında Bulunduran Allah’ın İmtihanı
                İnkişaf-I Feyezanî : İlâhi Lütuf, Bolluk Ve Bereketin Ortaya Çıkması, Görünmesi
                İnkişaf-I İman : İmanın Gelişmesi, Açığa Çıkması
                İnşâallahu Teâlâ : Yüce Allah’ın İzniyle
                İntizamkârane : Düzgün Bir Şekilde
                İrşâd-I Feth-İ Keşif : Keşif Ve Fetih Yolunu Gösterme, Keşfe Başlarken Rehberlik Etme
                İşârat : İşaretler, Belirtiler
                İşaret-İ Kur’âniye : Kur’ân’ın İşareti
                İşrâk Eden : Doğan
                İştiyak : Büyük Arzu, İstek
                İtminan : Tatmin, Emniyet, Güven İçinde Olma
                Kâfir : Allah’ı Veya Allah’ın Kesin Olarak Bildirdiği Şeylerden Birini İnkâr Eden Kimse
                Kâinat : Evren, Yaratılan Her Şey
                Kâinat : Evren, Yaratılmış Herşey
                Kamer : Ay
                Kâmil : Olgun, Mükemmel
                Kavl-İ Şerif : Şerefli Söz; Cenâb-I Hakkın Şerefli Sözü Olan Âyet
                Kemâl-İ İman : Tam Ve Mükemmel Bir İman
                Kenz-İ Mahfî : Gizli Hazine
                Kenz-İ Mahfî : Gizli Hazine
                Kenzü’l-Maarif : Bilgi Hazinesi
                Kesb-İ İmtiyaz : Üstünlük, Ayrıcalık Kazanmak
                Kevkeb-İ Münîr : Parlak, Aydınlatıcı Gezegen, Yıldız
                Kevneyn-İ Saadet : İki Dünya Saadeti; Dünya Ve Âhiret Mutluluğu
                Kışır : Kabuk
                Kitab-I Belâğat : Maksada Ve Hâle Uygun Söz Söyleme Kitabı
                Kitab-I Dua : Dua Kitabı
                Kitab-I Emir Ü Dâvet : Emir Ve Dâvet Kitabı
                Kitab-I Fikir : Fikir Kitabı
                Kitab-I Hakikat : Hakikat Kitabı
                Kitab-I Hikmet : Hikmet Kitabı; Her Şeyin Belirli Fayda Ve Gayelere Yönelik Olarak Tam Yerli yerinde Olduğunu Bildiren Kitap
                Kitab-I İlm-İ İlâhiyat : Dini İlimler Kitabı
                Kitab-I İlm-İ Kelâm : Kelâm İlmi Kitabı
                Kitab-I İlzam Ve İskât : Karşısındakini Delillerle Mağlup Edip Susturan Kitap
                Kitab-I İsbat-I Vahdaniyet : Allah’ın Birliğini, Ortağının Ve Benzerinin Olmayışının İspat Eden İtap
                Kitab-I Mantık : Mantık Kitabı
                Kitab-I Şeriat : Kanun Kitabı
                Kitab-I Tasavvuf : Tasavvuf Kitabı
                Kitab-I Teşvik-İ San’at : San’ata Teşvik Eden, Şevklendiren Kitap
                Kitab-I Ubudiyet : Ubudiyet, Kulluk Kitabı
                Kitab-I Zikir : Zikir Kitabı
                Kulûb : Kalbler, Gönüller
                Kur’ân-I Mucizü’l-Beyan : Açıklamalarıyla Akılları, Benzerini Yapmaktan Âciz Bırakan Kur’ân-I Kerim
                Lütf-Ü Yezdan : Cenâb-I Hakkın Lütfu, İhsanı
                Mahz-I Hakikat : Gerçeğin Ta Kendisi
                Mâ-İ Zemzem : Zemzem Suyu
                Maişet-İ Hakikat : Hakikat Gıdası
                Makam : Derece
                Makam : Derece, Yer
                Mazhar : Ayna Olma, Nâil Olma
                Mazhar-I Esmâ U Sıfât-I Bediüzzaman : Allah’ın İsim Ve Sıfatlarına Mazhar Olan Bediüzzaman
                Mazhar-I Şefaat : Şefaate Nail Olma, Erişme
                Menba-I Envar : Nur, Işık Kaynağı
                Menşur-U Hakikat : Hakikatlerin Neşredilmesi, İlân Edilmesi
                Menşur-U Hakikat-I Kur’ân : Kur’ân Hakikatlerinden Ortaya Çıkan
                Meşrep : Hareket Tarzı, Metot
                Mevcudat : Var Edilenler, Varlıklar
                Mev’id-İ Ahmedî : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Geleceğini Müjdelediği Haber
                Mevsim-İ Âsâr : “Eserlerin Mevsimi” Mânâsında, Kur’ân Hakkında Yazılan Eserler Mevsime Benzetilmiştir
                Mevsim-İ Şita : Kış Mevsimi
                Mev’ûd-Ü Risalet : Peygamber Efendimizin (A.S.M.) Vaadi
                Meyvedar : Meyveli, Verimli
                Mirâc-I İman : İman Merdiveni
                Misk-İ Anber : Güzel Koku
                Mişkât-I Misbah : Işık Veren Lâmba, Kandil
                Muarız : Karşıt, Muhalif
                Muhit-İ Mekteb-İ İrfan : Bir Okyanusu Andıran İrfan Okulu
                Muhterem : Hürmete Lâyık, Saygıdeğer
                Muztarip : Istıraplı, Sıkıntılı
                Mübarek : Bereketli, Hayırlı
                Mücehhez : Donatılmış
                Müjde-İ Haydarî : Hz. Ali’nin Müjdesi
                Mü’min : Allah’a İnanan
                Münkir : İnanmayan, İnkar Eden
                Müstaid : Hazır, Müsait
                Nâkil : İleten, Verici
                Neş’e-İ İman : İman Sevinci
                Neş’e-İ İnkişaf : Gelişme Sevinci
                Neşvünema : Büyüyüp Gelişme
                Nihayet : Son
                Nüfus : Nefisler; İnsandaki Lezzetlerin Kaynağı Olan Duygu
                Perde-İ Esbab : Sebepler Perdesi
                Radyo-Yu Kur’âniye : Kur’ân Radyosu, Kur’ân’ın Sesi, Yayını
                Rahmet-İ Nuranî : Nurlu Rahmet
                Rih-I Reyhan : Hoş Ve Güzel Kokulu Rüzgâr
                Ruhaniyat : Ruhanî Olan Varlıklar, Maddî Yapısı Olmayan Varlıklar
                Sadme : Darbe, Yıkıcı Müdahaleler
                Sandukça-İ Cevher : Mücevher Kutusu
                Sefine-İ Necat : Kurtuluş Gemisi
                Sehab : Bulut
                Sema : Gök
                Sema-Yı Mâneviye : Mânevî Gökler
                Sema-Yı Mâneviye : Mânevî Sema, Gök
                Serencam-I Hidâyet : Hidâyet Macerası, Hakikat Yolunda Karşılaşılan Durumlar
                Sertac-I Evliya : Velîlerin Baş Tacı
                Sırr-I Dekaik : İnceliklerin Sırrı; Kur’ân Ve İmanın İnce Hakikatlerinin Sırrı
                Sırr-I Menzil : Yeri Bilinmeyen
                Sultanü’l-Eser : Eserler Sultanı
                Suret : Biçim, Şekil
                Şakird : Talebe, Öğrenci
                Şems-İ Kur’ân-I Mucizü’l-Beyan : Açıklamalarıyla Mu’cize Olan, Benzerini Yapmakta Akılları Âciz ırakan Kur’ân Güneşi
                Şems-İ Tâbân : Parlayan Güneş
                Şifahane-İ Hikmet : Hikmet Şifahanesi
                Şuâ : Işın; Bir Işık Kaynağından Çıkan Işık Telleri
                Taht-I Tasarruf : Tasarrufu, İradesi Altında
                Takattur : Damlama
                Tavsiye-İ Gazalî : İmam-I Gazalî’nin (K.S.) Tavsiyesi
                Tecellî : Yansıma
                Tefsir-İ Kur’ân : Kur’ân Tefsiri; Kur’ân-I Kerimi Mânâ Bakımından Açıklayan, Yorumlayan Kitap
                Tenevvür : Nurlanma, Aydınlanma
                Tes’id : Tebrik Etme, Kutlama
                Tesbihat : Allah’ı Her Türlü Kusurdan Yüce Tutarak Şanına Lâyık İfadelerle Anma
                Teslim-İ Rıza Ve Can : Kendi Rızasıyla Ve Canıyla Teslim Olma
                Tezeyyün : Süslenme, Güzelleşme
                Ukul : Akıllar, Zihinler
                uşatan Allah’ın Feyiz, Bereket Ve İhsanı
                Vaziyet : Durum, Hâl
                Veraset-İ Muhammediye : Hz. Muhammed’in (A.S.M.) Varisliği; Peygamberimizin İman Ve Kur’ân hakikatlerini Tebliğ Vazifesine Varis Olma
                Vusul : Ulaşma, Erişme, Kavuşma
                Yakîn : Kesin Ve Doğru Bilgi
                Yektâ : Tek, Benzersiz
                Zahiren : Dış Görünüş İtibariyle
                Zahiren : Dış Görünüş İtibariyle
                Zat-I Âli-Kadr : Kıymetli, Yüce Şahsiyet, Kişi
                Zübdetü’l-Meâni : Mânâların Özü

                #782282
                Anonim

                  Hastalıkların en büyük ilâcı iman

                  Ey âhiretini düşünen hasta! Hastalık, sabun gibi, günahların kirlerini yıkar, temizler. Hastalıklar keffâretü’z-zünub olduğu hadis-i sahihle sabittir. Hem hadiste vardır ki, “Ermiş ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşer; imanlı bir hastanın titremesi de öyle günahları silker.” (Buharî, Merdâ: 1, 2, 13, 16)

                  Günahlar, hayat-ı ebediyede daimî hastalıklardır; bu hayat-ı dünyeviyede dahi kalb, vicdan, ruh için mânevî hastalıklardır. Sen eğer sabredip şekvâ etmezsen, şu muvakkat bir hastalıkla daimî pek çok hastalıklardan kurtuluyorsun. Eğer günahları düşünmüyorsan, yahut âhireti bilmiyorsan veya Allah’ı tanımıyorsan, sende öyle dehşetli bir hastalık var ki, milyon defa sendeki bu küçük hastalıktan daha büyüktür; ondan feryad et. Çünkü, bütün dünyanın mevcudatıyla kalbin, ruhun ve nefsin alâkadardır. Mütemadiyen firak ve zeval ile o alâkalar kesilip, sende hadsiz yaralar açılır.

                  Bahusus âhireti bilmediğin için, ölümü idam-ı ebedî tahayyül ettiğinden, adeta, güya yara bere içinde, dünya kadar hastalıklı bir vücudun var. İşte en evvel, hadsiz yaralı ve hastalıklı bu büyük mânevî vücudun hadsiz hastalıklarına katî ilâç ve katî şifa verici bir tiryak olan iman ilâcını aramak ve itikadını düzeltmek gerektir ki, o ilâcı bulmakta en kısa yol, bu maddî hastalığın yırttığı gaflet perdesinin altında sana gösterdiği aczin ve zaafın penceresiyle, bir Kadîr-i Zülcelâlin kudretini ve rahmetini tanımaktır.

                  Evet, Allah’ı tanımayanın, dünya dolusu belâ başında vardır. Allah’ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz’î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir.

                  Lemalar

                  #782314
                  Anonim

                    KARDEŞLİK HUKUKU

                    Mü’min kardeşinden sana gelen bir fenâlığı, bütün bütün ona verip, onu mahkûm edemezsin. Çünki evvelâ, kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp o kader ve kazâ hissesine karşı rızâ ile mukābele (kabûl) etmek gerektir.

                    Sâniyen (ikinci olarak), nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet (düşmanlık) değil, belki nefsine mağlûb olduğundan acımak ve nedâmet (pişmanlık) edeceğini beklemek.

                    Sâlisen (üçüncü olarak), sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusûrunu gör; bir hisse de ona ver. Sonra bâkî (geriye) kalan küçük bir hisseye karşı en selâmetli ve en çabuk hasmını (düşmanını) mağlûb edecek af u safh (af ve bağışlama) ile ve ulüvv-ü cenâblıkla (yüksek ahlâklılık) mukābele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun.

                    Yoksa sarhoş ve dîvâne olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir yahûdî gibi, beş paraya değmeyen fânî, zâil (son bulan), muvakkat (geçici), ehemmiyetsiz umûr-u dünyeviyeye (dünya işlerine); güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedîd (şiddetli) bir hırs ile ve dâimî bir kîn ile mütemâdiyen (devamlı) bir adâvetle mukābele etmek, sîga-i mübâlağa (mübâlağa kipiyle) ile bir zalûmiyettir (çokça zâlimliktir) veya bir sarhoşluktur ve bir nevi‘ dîvâneliktir.

                    Mektubât

                    #782367
                    Anonim
                      62961.jpg

                      Bismillahirrahmanirrahim

                      Ey Rabbü’l-Enbiyâ ve’s-Sıddîkîn!

                      Bütün onlar Senin mülkünde, Senin emrin ve kudretin ile, Senin irâde ve tedbîrin ile, Senin ilmin ve hikmetin ile musahhar ve muvazzaftırlar. Takdîs, tekbir, tahmîd, tehlîl ile, küre-i arzı bir zikirhâne-i âzam, bu kâinatı bir mescid-i ekber hükmünde göstermişler.

                      Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Küll-i Şey!

                      Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkâtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr ettiğin gibi, Risâle-i Nur’ a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mesut kıl! Âmin, âmin, âmin! (Lemalar-Münacat)

                      Bediüzzaman Said Nursi

                      SÖZLÜK:
                      CENNETÜ’L-FİRDEVS : Cennetin en yüksek tabakası,sekizinci tabaka.
                      HAKÎMİYET : Hikmetlilik, faydalılık, güzel gayelilik.
                      HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
                      HÁLIK-I KÜLL-İ ŞEY : Her şeyin yaratıcısı olan Allah.
                      HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
                      HÜSN-Ü HÂTİME : Güzel netice; îmânla kabre girme, îmânla ölme.
                      İHVAN : Kardeşler.
                      ÎMÂN-I KÂMİL : Mükemmel îmân.
                      İRÂDE : İsteme, arzu etme, bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç
                      KAMERÎ : Ay ile alâkalı.
                      KEYFİYÂT : Keyfiyetler, nitelikler, özellikler.
                      KÜRE-İ ARZ : Yerküre; dünya.
                      MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
                      MATLUB : Talep edilen. İstenen.
                      MESCİD-İ EKBER : En büyük mescid.
                      MESUT : Saadetli, îmân ehli olan bahtiyar.
                      MUSAHHAR : Emre verilmiş, itaatkâr, fethedilmiş, birine bağlanmış.
                      MUVAZZAF : Vazifeli.
                      MÜLK : Mal, yer, bina.
                      MÜŞTEMİLÂT : Bir şeyin içine aldığı şeyler; eklentiler.
                      RAB : Besleyen, yetiştiren, terbiye eden Allah.
                      RABBES-SEMAVAT-İ VE’L ARADİN: Dünyanın ve göklerin terbiye edicisi yaratıcı ve yöneticisi.
                      RABBÜ’L-ENBİYA VE’S-SIDDIKİN : Doğruluktan aslâ tâviz vermeyen ve inandıklarını harfiyen yaşayan insanlarla peygamberlerin rabbi.
                      RAHMET : Şefkat etmek, merhamet etmek, esirgemek.
                      ŞEMS : Güneş.
                      TAHMÎD : Allah’a hamd etme, övme.
                      TAKDÎS : Mukaddes bilme. Allah’ı noksan ve kusurlardan pâk ve yüce kabul etmek.
                      TEDBÎR : Herşeye gerekli olan şeyleri vücuda gelmeden önce düşünüp hazırlayan.
                      TEHLİL : #Lâ ilahe illallah# sözünün tekrar edilmesi.
                      TEKBİR : Allah en büyüktür mânâsına gelen #Allahü Ekber# kelimesini söyleme.
                      TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
                      ZİKİRHÂNE-İ ÂZAM : En büyük zikir yeri.

                      #782369
                      Anonim

                        Yâ Rabbî ve yâ Rabbe’s-Semâvâti ve’l-Arâdîn! Yâ Hâlıkî ve yâ Hâlık-ı Küll-i Şey!

                        Gökleri yıldızlarıyla, zemini müştemilâtıyla ve bütün mahlûkâtı bütün keyfiyâtıyla teshîr eden kudretinin ve irâdetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlûbumu bana musahhar kıl! Kur’ân’a ve îmâna hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îmân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver! Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâma denizi ve Hazret-i İbrâhim Aleyhisselâma ateşi ve Hazret-i Dâvud Aleyhisselâma dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâma cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma şems ve kameri teshîr ettiğin gibi, Risâle-i Nur’ a kalbleri ve akılları musahhar kıl! Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azâbından ve Cehennem ateşinden muhâfaza eyle ve Cennetü’l-Firdevste mesut kıl! Âmin, âmin, âmin! (Lemalar-Münacat)
                        Allah razı olsun kardeşim binlerce amin…

                        #782435
                        Anonim
                          e0ce0580d1b827c324ed2fac6dfe5217_1268519112.jpg
                          Risale-i Nur’un kaynağı Kur’an’dır
                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Aziz, sıddık kardeşlerim,

                          Gayet ehemmiyetli bir meseleyi-bundan evvel size icmalen beyan ettiğim meseleyi-tekrar size söylememe kuvvetli, manevi bir ihtar aldım. Şöyle ki:

                          Perde altındaki düşmanımız münafıklar, şimdiye kadar yaptıkları gibi, adliyeyi ve siyaset ve idareyi zahiri dinsizliğe alet edip, bize hücumları akim kaldığı; ve Risale-i Nur’un fütuhatına menfaati olan eski planlarını bırakıp daha münafıkane ve şeytanı da hayrette bırakacak bir plan çevirdiklerine dair buralarda emareleri göründü.
                          O planların en mühim bir esası, has, sebatkar kardeşlerimizi soğutmak, fütur vermek, mümkünse Risale-i Nur dan vazgeçirmektir. Bu noktada o kadar acip yalanları ve desiseleri istimal ediyorlar ki, Isparta ve havalisi, Gül ve Nur fabrikasının kahraman şakirtleri gibi, çelik ve demir gibi bir sebat ve sadakat ve metanet lazım ki dayanabilsin.
                          Bazı da dost suretinde hulul edip, korkutmak mümkünse, habbeyi kubbe edip evham veriyorlar. “Aman, aman Said e yanaşmayınız! Hükumet takip ediyor” diye zayıfları vazgeçirmeye çalışıyorlar. Hatta bazı genç talebelere, hevesatlarını tahrik için, bazı genç kızları musallat ediyorlar.
                          Hatta Risale-i Nur erkanlarına karşı da, benim şahsımın kusuratını, çürüklüğünü gösterip, zahiren dindar ehl-i bid adan bazı şöhretli zatları gösterip, “Biz de Müslümanız, din yalnız Said in mesleğine mahsus değil” deyip, bize karşı perde altında cephe alan zındıklara ve anarşilik hesabına o safdil ehl-i diyanet ve hocaları alet edip istimal ediyorlar. İnşaallah bunların bu planları da akim kalacak. Böyle heriflere dersiniz:
                          “Biz, Risale-i Nur’un şakirtleriyiz. Said de, bizim gibi bir şakirttir. Risale-i Nur’un menbaı, madeni, esası da Kur’ân dır. Yirmi senedir emsalsiz tetkikat ve takibatla beraber, kıymetini ve galebesini en muannid düşmana da ispat etmiştir.
                          Onun tercümanı ve bir hizmetkarı olan Said ne halde olursa olsun, hatta Said de-el iyazü billah-Risale-i Nur’un aleyhine dönse, bizim sadakatimiz ve alakımızı inşaallah sarsmayacak” deyip, o kapıyı kaparsınız. Fakat, mümkün olduğu kadar Risale-i Nur la meşgul olmak, elinden gelirse yazmak, ve mübalağalı propagandalara hiç ehemmiyet vermemek, ve eskisi gibi tam ihtiyat etmek gerektir.
                          Umum kardeşlerimize birer birer selam ve dua ediyoruz. (Emirdağ L. Sh. 109)
                          Bediüzzaman Said Nursi
                          SÖZLÜK:
                          AKÎM : Neticesiz, faydasız.
                          ANARŞİ : yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak.terör.
                          BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
                          DESÎSE : Gizli hile, oyun, aldatmaca hareketler.
                          EHL-İ BİD’A : Sünnetin dışında bir yolda giden.
                          EL-İYÂZÜ-BİLLÂH : Allah’a sığınırız, Allah korusun, Allah saklasın mânâsında duâ.
                          EMÂRE : Delil; işaret, belirti, iz.
                          EMSÂL : Misaller, denk ve benzerler.
                          ERKÂN : Rükünler, esaslar.
                          ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
                          EVHAM : Olmayan birşeyi olur zannı ile meraklanmak, vehimler, kuruntular.
                          FÜTÛHÂT : Fetihler, zaferler; İlâhî feyizler.
                          FÜTUR : Yeis. Ümidsizlik. Usanç. * Zaaf. * Keder, gam. * Gevşeklik.
                          GALEBE : Üstün gelmek, yenmek, bozmak, çokluk.
                          GAYET : Çok, pek çok.
                          HABBEYİ KUBBE YAPMAK : Değeri olmayan bir şeye çok fazla ehemmiyet vermek. Zihinde büyütmek.
                          HAS : Özel, husûsi, mahsus.
                          HERİF : âdi insan.
                          HEVESÂT : Nefisten gelen gelip geçici istekler, arzular.
                          HULÛL : Geçmek, nüfuz etmek, girmek, dahil olmak.
                          İCMÂLEN : Kısaca, özet olarak.
                          İHTAR : Hatırlatma, îkaz, uyarma, dikkat çekme.
                          İHTİYAT : Yedek; sakınma, tedbirlilik.
                          İSTİMÂL : Kullanma.
                          KUSURÂT : Kusurlar. Noksanlar, eksikler.
                          MENBÂ : Kaynak, merkez.
                          MENFAAT : Fayda.
                          MEŞGUL : (Şugl. den) Bir işle uğraşan
                          METÂNET : Kararlılık, dayanıklılık, sağlamlık.
                          MUANNİD : İnatçı. Bir noktada inad edip duran.
                          MUSALLAT : Rahatsız eden, sataşan.
                          MÜBÂLÂĞA : Birşeyi olduğundan fazla veya az göstermek, abartma.
                          MÜNÂFIK : İkiyüzlü, araya nifak sokan, sözünde durmayan, inanmadığı halde inanır görünen.
                          SADÂKAT : Bağlılık, doğruluk.
                          SAFDİL : Saf kalplilik, saflık.
                          SEBAT : Dayanmak, kararlı olmak.
                          SEBATKÂR : Sebat eden. Yerinden oynamaz.
                          ŞÂKİRT : Talebe, yardımcı.
                          TÂKİBÂT : Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.
                          TETKİKAT : Araştırmalar. İncelemeler.
                          ZINDIK : Dinsiz, âhirete inanmayan.
                          #782444
                          Anonim

                            İnsanın birinci öğretmeni annesidir

                            Bismillahirrahmanirrahim
                            Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
                            Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
                            Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
                            Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
                            Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
                            Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
                            Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
                            Bediüzzaman Said NURSİ
                            SÖZLÜK:
                            ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
                            BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
                            FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
                            FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
                            KASEM : Yemin.
                            MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
                            MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
                            MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
                            MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
                            MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                            MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
                            MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
                            MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
                            MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
                            MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
                            MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
                            RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
                            SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
                            ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
                            TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
                            TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
                            TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
                            TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
                            VÂLİDE : Anne.
                            YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
                            ZAAFİYET : Zayıflık

                            #782469
                            Anonim

                              İnsanın birinci öğretmeni annesidir
                              11 Aralık 2010 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi…

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Evet, insanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun validesidir. Bu münasebetle, ben kendi şahsımda katî ve daima hissettiğim bu mânâyı beyan ediyorum:
                              Ben bu seksen sene ömrümde, seksen bin zatlardan ders aldığım halde, kasem ediyorum ki, en esaslı ve sarsılmaz ve her vakit bana dersini tazeler gibi, merhum validemden aldığım telkinat ve mânevî derslerdir ki, o dersler fıtratımda, adeta maddî vücudumda çekirdekler hükmünde yerleşmiş. Sair derslerimin o çekirdekler üzerine bina edildiğini aynen görüyorum. Demek, bir yaşımdaki fıtratıma ve ruhuma merhum validemin ders ve telkinâtını, şimdi bu seksen yaşımdaki gördüğüm büyük hakikatler içinde birer çekirdek-i esasiye müşahede ediyorum.
                              Ezcümle: Meslek ve meşrebimin dört esasından en mühimi olan şefkat etmek ve Risale-i Nur’un da en büyük hakikati olan acımak ve merhamet etmeyi, o validemin şefkatli fiil ve halinden ve o mânevî derslerinden aldığımı yakînen görüyorum.
                              Evet, bu hakikî ihlâs ile hakikî bir fedakârlık taşıyan validelik şefkati sû-i istimal edilip, mâsum çocuğunun elmas hazinesi hükmünde olan âhiretini düşünmeyerek, muvakkat fâni şişeler hükmünde olan dünyaya o çocuğun mâsum yüzünü çevirmek ve bu şekilde ona şefkat göstermek, o şefkati sû-i istimal etmektir.
                              Evet, kadınların şefkat cihetiyle bu kahramanlıklarını hiçbir ücret ve hiçbir mukabele istemeyerek, hiçbir faide-i şahsiye, hiçbir gösteriş mânâsı olmayarak ruhunu feda ettiklerine, o şefkatin küçücük bir numunesini taşıyan bir tavuğun yavrusunu kurtarmak için arslana saldırması ve ruhunu feda etmesi ispat ediyor.
                              Şimdi terbiye-i İslâmiyeden ve amâl-i uhreviyeden en kıymetli ve en lüzumlu esas, ihlâstır. Bu çeşit şefkatteki kahramanlıkta o hakikî ihlâs bulunuyor. Eğer bu iki nokta o mübarek taifede inkişafa başlasa, daire-i İslâmiyede pek büyük bir saadete medar olur.
                              Halbuki erkeklerin kahramanlıkları mukabelesiz olamıyor; belki yüz cihette mukabele istiyorlar. Hiç olmazsa şan ve şeref istiyorlar. Fakat maattessüf biçare mübarek taife-i nisâiye, zalim erkeklerinin şerlerinden ve tahakkümlerinden kurtulmak için, başka bir tarzda, zaafiyetten ve aczden gelen başka bir nevide riyâkârlığa giriyorlar. (Lemalar, 24. Lema)
                              Bediüzzaman Said NURSİ
                              SÖZLÜK:
                              ÂMÂL-İ UHREVİYE : Âhirete ait emeller,istekler.
                              BEYÂN : Açıklama; izah; anlatma.
                              FÂİDE-İ ŞAHSİYE : Şahsî fayda.Kişisel fayda
                              FITRAT : Yaratılış, huy, tabiat.
                              KASEM : Yemin.
                              MAATTEESSÜF : Üzülerek; üzüntüyle ifâde etmek gerekir ki.; yazıklar, teessüfler olsun; ne yazık ki.
                              MÂNÂ : Anlam. İçyüz.
                              MEDÂR : Sebep, vâsıta, vesîle. Yörünge.
                              MERHÛM : Ölmüş, rahmete kavuşmuş.
                              MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
                              MUALLİM : Öğretmen, ilim öğreten.
                              MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
                              MUKABELE : Karşılık, karşılamak.
                              MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
                              MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.
                              MÜŞÂHEDE : Görme, seyretme, şâhit olma.
                              RİYÂKÂR : Gösterişçi, içi dışı başka olan.
                              SÂİR : Başkası, diğeri, birşeyden geri kalan, maadâ.
                              ŞEFKAT : Karşılıksız, samimi sevgi besleme
                              TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.
                              TÂİFE : Kavim, kabîle, takım, hususî bir sınıf meydana getiren insanlar.
                              TELKİNÂT : Aşılamalar, telkinler.
                              TERBİYE-İ İSLÂMİYE : İslâmî eğitim, terbiye.
                              VÂLİDE : Anne.
                              YAKÎNEN : Şüphesiz olarak bilme.
                              ZAAFİYET : Zayıflık

                              #782513
                              Anonim

                                Gençlerin aleyhinde 2 komite çalışıyormuş
                                14 Aralık 2010 / 00:01
                                Günün Risale-i Nur dersi…

                                Bismillahirrahmanirrahim

                                Bu sene inzivâda iken ve hayat-ı içtimaiyeden çekildiğim halde, bazı Nurcu kardeşlerimin ve hemşirelerimin hatırları için dünyaya baktım. Benimle görüşen ekserî dostlardan, kendi ailevî hayatlarından şekvâlar işittim. “Eyvah!” dedim.


                                “İnsanın, hususan Müslümanın tahassungâhı ve bir nevi cenneti ve küçük bir dünyası aile hayatıdır. Bu da mı bozulmaya başlamış?” dedim.

                                Sebebini aradım.
                                Bildim ki, nasıl İslâmiyetin hayat-ı içtimaiyesine ve dolayısıyla din-i İslâma zarar vermek için, gençleri yoldan çıkarmak ve gençlik hevesâtıyla sefahete sevk etmek için bir iki komite çalışıyormuş.

                                Aynen öyle de, biçare nisâ taifesinin gafil kısmını dahi yanlış yollara sevk etmek için bir iki komitenin tesirli bir surette perde altında çalıştığını hissettim. Ve bildim ki, bu millet-i İslâma bir dehşetli darbe, o cihetten geliyor. Ben de siz hemşirelerime ve gençleriniz olan mânevî evlâtlarıma kat’iyen beyan ediyorum ki:

                                Kadınların saadet-i uhreviyesi gibi saadet-i dünyeviyeleri de ve fıtratlarındaki ulvî seciyeleri de, bozulmaktan kurtulmanın çare-i yegânesi, daire-i İslâmiyedeki terbiye-i diniyeden başka yoktur.
                                Rusya’da o biçare taifenin ne hale girdiğini işitiyorsunuz. Risale-i Nur’un bir parçasında denilmiş ki:

                                Aklı başında olan bir adam, refikasına muhabbetini ve sevgisini, beş on senelik fâni ve zâhirî hüsn-ü cemâline bina etmez. Belki, kadınların hüsn-ü cemâlinin en güzeli ve daimîsi, onun şefkatine ve kadınlığa mahsus hüsn-ü sîretine sevgisini bina etmeli—tâ ki, o biçare ihtiyarladıkça, kocasının muhabbeti ona devam etsin. Çünkü onun refikası, yalnız dünya hayatındaki muvakkat bir yardımcı refika değil, belki hayat-ı ebediyesinde ebedî ve sevimli bir refika-i hayat olduğundan, ihtiyarlandıkça daha ziyade hürmet ve merhametle birbirine muhabbet etmek lâzım geliyor. Şimdiki terbiye-i medeniye perdesi altındaki hayvancasına muvakkat bir refakatten sonra ebedî bir mufarakate mâruz kalan o aile hayatı, esasıyla bozuluyor.

                                Hem Risale-i Nur’un bir cüz’ünde denilmiş ki: Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini kaybetmemek için saliha zevcesini taklit eder, o da salih olur.

                                Hembahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedî dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi içinde saadet-i uhreviyesini kazanır. Bedbahttır o adam ki, sefahete girmiş zevcesine ittibâ eder, vazgeçirmeye çalışmaz, kendisi de iştirak eder. Bedbahttır o kadın ki, zevcinin fıskına bakar, onu başka bir surette taklit eder. Veyl o zevc ve zevceye ki, birbirini ateşe atmakta yardım eder. Yani, medeniyet fantaziyelerine birbirini teşvik eder. (Lemalar sh. 326)

                                Bediüzzaman Said Nursi

                                SÖZLÜK:
                                Ailevî : Aile İle İlgili
                                Bahtiyar : Talihli, Mutlu
                                Beyan Etmek : Açıklamak
                                Biçare : Çaresiz, Zavallı
                                Bina Etmek : Kurmak
                                Cihet : Taraf
                                Cüz’ : Bölüm
                                Çare-İ Yegâne : Tek Çare
                                Daimî : Devamlı, Sürekli
                                Daire-İ İslâmiye : İslâm Dairesi
                                Dehşetli : Korkunç, Ürkütücü
                                Din-İ İslâm : İslâm Dini
                                Ebedî : Sonsuz
                                Ekserî : Çoğunluk, Pekçok
                                Esas : Temel
                                Fâni : Gelip Geçici, Ölümlü
                                Fıtrat : Yaratılış, Mizaç
                                Gafil : Allah’ı Düşünmeyen Ve Sorumluluklarından Habersiz
                                Hayat-I Ebediye : Sonsuz Hayat, Âhiret Hayatı
                                Hayat-I İçtimaiye : Sosyal Hayat
                                Hemşire : Kardeş
                                Hevesât : Gelip Geçici Arzu Ve İstekler
                                Hususan : Bilhassa, Özellikle
                                Hüsn-Ü Cemâl : Güzellik
                                Hüsn-Ü Sîret : Ahlâk Güzelliği
                                Kat’iyen : Kesinlikle
                                Komite : Bir Maksat Çerçevesinde Toplanmış Cemiyet
                                Mânevî Evlât : Mânevi Çocuk
                                Mâruz Kalma : Yüz Yüze Gelme
                                Merhamet : Acıma, Şefkat
                                Millet-İ İslâm : İslâm Milleti
                                Mufarakat : Ayrılık
                                Muhabbet : Sevgi
                                Muvakkat : Geçici Olarak
                                Nevi : Çeşit, Tür
                                Nisâ Taifesi : Kadınlar Topluluğu
                                Refakat : Arkadaşlık
                                Refika : Eş, Hanım
                                Refika-İ Ebediye : Sonsuza Kadar Arkadaş Olarak Kalacak Olan Eş, Hanım
                                Refika-İ Hayat : Hayat Arkadaşı, Eş
                                Rusya :
                                Saadet-İ Dünyeviye : Dünyaya Ait Mutluluk
                                Saadet-İ Uhreviye : Âhiret Hayatındaki Mutluluk
                                Salih : Dinin Emir Ve Yasaklarına Eksiksiz Olarak Uyan Kişi
                                Saliha : Dinin Emir Ve Yasaklarına Uygun Hareket Eden Kadın
                                Seciye : Karakter, Üstün Özellik
                                Sefahet : Yasak Zevk Ve Eğlenceye Düşkünlük
                                Sevk Etmek : Yöneltmek
                                Suret : Biçim, Şekil
                                Şefkat : İçten Ve Karşılık Beklemeden Duyulan Merhamet, Sevgi
                                Şekvâ : Şikayet, Yakınma
                                Tahassungâh : Sığınma Yeri, Sığınak
                                Taife : Grup, Topluluk
                                Terbiye-İ Diniye : Dinî Eğitim, Ahlâkî Terbiye
                                Terbiye-İ Medeniye : Çağdaş Eğitim
                                Ulvî : Yüce, Büyük
                                Zâhirî : Dış Görünüşteki
                                Zevce : Eş, Hanım
                                Ziyade : Çok, Fazla

                                #782555
                                Anonim

                                  Said Nursi’nin demokrasi tezini tartışalım
                                  10 Aralık 2010 / 23:15
                                  Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini tartışmalıyız

                                  Risale Haber-Haber Merkezi
                                  Taraf yazarı Cemil Ertem, “Prens Sabahattin gibi liberal dürüst aydınların, Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini tartışmalıyız” dedi.
                                  Bir süredir yeni Osmanlıcılığın gündemde olduğunu belirten Ertem, Washington Post gazetesinde bu yönde yapılan değerlendirmelerin Türkiye’de yeni bir tartışma kapısı açtığını söyledi.
                                  Yeni Osmanlıcılık tartışması yapan herkese İkinci Meşrutiyet’e giden yolda, 1876 Anayasası’ndan 1914’e kadar olan tartışmalara bakmalarını tavsiye ettiğini vurgulayan Ertem, Prens Sabahattin ile Said Nursi arasındaki ilişkiye dikkat çekti.
                                  Ertem, şunları söyledi:
                                  “1876 Anayasası’nın 108. maddesi vilayetlere yetki genişliği tanır. (1876 Kanun-u Esasi’sinin Avrupa’nın en tutucu anayasaları örnek alınarak hazırlandığını da unutmayalım.) Yani bir ölçüde adem-i merkeziyetçiliği öne çıkartır. Ama tam da burada kıyamet kopar; yalnız tek bir ırka (Türk) dayalı bir ulus-devlet kurmak isteyen İttihat-Terakki’nin Türkçü kanadı ile Müslüman aydınlar ve liberaller arasında bugünleri de önemli ölçüde anlatan tartışmalar başlar. Mesela Prens Sabahattin ile İT’in ırkçı “aydınları” arasındaki tartışmalar bugüne ışık tutar. Burada Prens Sabahattin’in liberal, barışçı ve adem-i merkeziyetçi görüşlerine Said Nursi’nin destek verdiğini görüyoruz.
                                  “Evet, bir zamanlar Prens Sabahattin gibi liberal dürüst aydınların, Said Nursi gibi, bugüne ışık tutan Müslüman düşünürlerin demokrasi ve adem-i merkeziyetçilik tezlerini ve önerilerini tam da bugün tartışmalıyız…

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 337)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.