- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
18 Ekim 2011: 09:44 #798564
Anonim
Polonyalı mahkumların Risale-i Nur yemini
18 Ekim 2011 / 10:25
Polonya Nur talebelerinin hizmet mektubuRisale Haber-Haber Merkezi
Esselamu Aleykum ve Rahmetullahi ve berekatuhu
Avrupa’nın yüz ölçümünün en büyük ve nüfüsunun en yoğun olduğu ülkelerden biri olan Polonya’dan tüm ağabey ve kardeşlere binler selam ederiz.
Polonya’nın başkenti Varşova’da dokuz ay önce dershane açıldı ve elhamdulillah çok güzel hizmetler oluyor. Yirmialtınci Lem’anın dokuzuncu Ricasında kahraman Üstadımızın Rusya’daki esaretinden firar edip “Ta Varşova ve Avusturya’ya uğrayarak İstanbul’a kadar geldim” diyerek hizmetin temellerini ta o zamanlardan attığı Polonya yani Lehistan’dayiz.
POLONYALI RAŞIT BÜTÜN VAKTINI NURLARIN TERCÜMESINE SARFEDIYOR
Buraya gelmeden önce Bosna-Hersek’te ve birçok ülkelerde Risale-i Nurların tercümesi ve neşri ile alakadar olan Erdogan Nil abi, Polonyalı, 6 yıl önce iman ile müşerref olmuş, tercüman Raşit kardeş ile tevafuken tanışıp tercüme faaliyetlerinin başlamasına vesile olmuş. Şimdi Hizmet-i Kuraniyede bulunan Raşit, Mucizat-ı Ahmediye, Küçük Sözler, Hastalar Risalesi, Muhtasar Tarihçe-i Hayat, 33 Pencere, 23. Söz ve Tabiat Risalesinin tercüme edilmesine muvafak oldu. Polonyalı Raşit kardeşimiz bütün vaktini Risale-i Nurların tercümesine sarfediyor ve kendisinin söylediği “Zamanımız az, bir dakikayı bile zayi etmemek gerek, en kısa zamanda külliyatı tercüme etmeliyiz” diyerek inayet-i ilahiye ile ve dualarınızla şu an şevkle tercümelere devam etmektedir.
Neşriyat faaliyetleri böyle suhuletle ve inayetle devam ederken, diğer yanda Üstadımızın Rusya’dan dönerken uğradığı Varşova şehrinde hergün derslerimiz oluyor, Elhamdulillah! Umumi derslerimizi cumartesileri dershanemizde yapıyoruz. Diğer günlerde Lehistanlı ve Türk ağabeylerin evlerinde dersler yapılıyor.
KUR’AN-I KERİM’DEN SONRA TERCÜME EDİLEN iLK İSLAMİ KİTAP NUR RİSALELERİ
Polonya’da Kur’an-ı Kerim’den sonra tercüme edilen ilk İslami kitap Nur Risaleleridir. Bu vesile ile Polonya müftüsüne Mucizat-ı Ahmediyeyi gönderdik, sonra bizden 500 tane kitap aldı. Bütün çıkan risaleler müftülük aracılığı ile Polonyalı Müslümanlara ulaştırılıyor. Yine müftülüğün vesilesi ile 20 kütüphaneye Risaleleri koyduk.
Üstadın Mufassal Tarihçe-i Hayatını okuyup çok etkilenen ve “Ben önceden pasif bir müslümandım ama şimdi büyük bir dava adamını tanıdım, artık benim durmamam lazım” diyen bir Polonyali Müslüman profesör bizleri Lublin şehrine davet etti. Risale-i Nurun tanıtımı için üç gün bir salon kiralayıp 400’e yakın Polonyalıyı davet etmiş. İçlerinde birçok ilim adamı, öğretmenler ve eğitimciler de vardı. Üç gün boyunca çok güzel hizmetler oldu ve 600 kitap satıldı.
Mucizat-i Ahmediye risalesi basılmış ama elimize ulaşmamıştı, cuma sabahı bir rüyada, eski binanın içinde ağabeylerle meşveret ediyoruz ve bütün tanıdığımız ağabeyler orada hazır ve birden gür bir seda ile duyduk ki “Peygamberimiz Hz. Muhammed (ASM) geliyor.” Hemen karşılamak için büyük bir sevinçle dışarı koştuk ve baktık ki Medine’deyiz. Resul-i Ekrem (ASM) geldi ve bize dediki “Sungur nerede?” Bir de baktik ki öbür taraftan Mustafa Sungur agabey Resullah’a (ASM) doğru geliyor. Resul-u Ekrem (ASM) emretti ki hemen benim evimin yakınına Sungur’a bir ev yapınız. Biz hemen bu emir üzerine koştuk ve Mustafa Sungur ağabeye ahşaptan bir ev yaptık. Peygaberimiz (ASM) bizden birkaç gence kapıda durup Mustafa Sungur ağabeye hizmet etmemizi emretti. Bu rüyanın etkisi ile uyanıp düşünürken Mustafa Sungur ağabey aradı, ben de hemen kendilerine bu rüyayı anlattım, Sungur ağabey de “Tercümelerin makbuliyetine ve ileride olacak büyük hizmetlere işarettir” dedi. Cuma namazından sonra Varşova Medrese-i Nuriyemize Mucizat-i Ahmediye Risalesi elimize ulaştı ve böylece bu rüyanın tabirini anlamış olduk.
POLONYA HAPİSHANESİ MEDRESE-İ YUSUFİYE OLDU
Mayıs ayında Varşova’ya, başta Mehmet Fırıncı ağabey ve ehli hizmet abiler, Bosna-Hersek’ten, Estonya’dan, Çek Cumhuriyeti’nden, Finlandiya’dan abi ve kardeşlerin iştirakiyle çok feyizli ve çok büyük hizmetlere vesile olan bir ziyaret gercekleşti. Fırıncı ağabey Tataristan asıllı Polonya Diyanet İşleri Başkanı ile görüştü. Ve Diyanet İşleri Başkanı Fırıncı ağabeye “Polonya’da Risale-i Nurların inkişafı için ne gerekiyorsa yapmaya hazırız” dedi.
Hizmetler bu derece hızlı inkişaf ederken, Cenab-ı Hakkın inayetiyle hapishanelere de kitapları götürdük. Elhamdulillah hapishanede ellerine Risaleler ulaşan 3 kişi Müslüman oldu ve dershaneye sürekli mektup yazarak bize sualler soruyorlar. Ziyaretlerine gittik ve orada çok şaşırdık, mahkumlar tercüme edilen bütün risaleleri okumuşlar. Hapishane artık onlar için bir Medrese-i Yusufiye oldu. Nurlari şevkle okuyan mahkumlar “Bizler burada Nurlardan dersimizi tamamiyle alıp, inşallah ıslah olarak çıktığımız gün Risale-i Nurların Polonya’daki inkişafı için elimizden gelen hertürlü hizmeti yapacağız” dediler. Elhamdulillah Risaleler Hakaik-i imaniye dersleri ile Polonyalı mahkumları da bizlere kardeş eyledi.
İSVEÇ, NORVEÇ, FİNLANDİYA’DAN GÜZEL HABERLERİMİZ VAR
Üstad hazretlerinin Leyle-i kadirde ihtar edilen bir mesele-i mühimmede müjdeledigi İsveç, Norveç, Finlandiya’dan da güzel haberlerimiz var.
Finlandiya’da Emre kardeş ailesi ile tercüme faaliyetlerine devam ediyorlar. Hastalar Risalesi neşredildi, yakın zamanda da inşallah 23. Söz neşredilecek.
İsveç’e gittigimizde elhamdulillah çok güzel bir hizmet zemini gördük. Orada da tercüme faaliyetleri başladı.
Norveç’ten de çok ısrarla davet ediyorlardı, gittik ve Norveçceye tercümeler başlatıldı.
Dualarınızla oralarda da dershanelerimiz açılacak.
Bir ay önce de Macaristan’a gittik. Büyük Sözler tercümesi bitti neşredilecek.
Macaristan’da iken, Çek Cumhuriyetinde tercüme ve hizmetlerle ilgilenen Bekir abi ile görüştük. Çekçe Tabiat Risalesi neşredilmiş.
Estonya’dan da müjdeli haberler var, hizmet için azeri vakif Rasim kardeş gitmiş ve geçtiğimiz mübarek cuma günü başkent Tallin’de dershanemiz açıldı.
Dualarınızı ve sizleri bekleriz.
Polonya Nur talebeleri adına Resul18 Ekim 2011: 10:06 #798565Anonim
BİR BAHAR MEVSİMİ: SEMAVİ EDEBİYAT
18 Ekim 2011 / 11:54
Emre Sessiz’in yazısı….Edebiyatımız, gücünü gökler ötesi âlemden alan semavî edipleri intizar ediyor. Ne zaman gelir o beklenen altın nesil, bilmiyoruz; ama biz, “kendi iklimimiz”i yaşayacak bir neslin inşasında çalışan bir “hademe” olarak her zaman o “efendiler”i yazarak “bekliyoruz.” Bu bekleyiş, bekleyişten ziyade diriliş muştusudur; bir tırtılın kozasındayken kelebek olacağı günü beklemesi gibi, dalgalara hâmile olan denizin durgunluğu misali bir bekleyiş…
Semavî edebiyatın semavî edebiyatçısı, yerden ve gökten ilham kokusu alır; ama ilhamını “madde”de değil “mana”da bulur. Bu iklim, “din”in kuşattığı bir atmosferde oluşur ister istemez. Her ne kadar semavî iklimden kaçmaya çalışsa da yeni edebiyat, bütün bütün “din”den uzak kalamayacaktı; yine “din”den medet umacaktı. Çünkü ruh, her asırda acizdi, fakirdi bir tek kudreti sonsuza karşı.
Evet, yeni edebiyatın pirleri o dini, manevî kokuyu her şeye rağmen koklamışlardır; o nefesle teneffüs etmişlerdir. Çünkü aksi mümkün değildi. Bir Müslüman edip, dinden bîhaber yaşarsa ve kaleminden altın da damlasa kömürlüğe namzettir.
Yeni edebiyatın önden giden atlıları, şunu çok iyi biliyorlardı ki ömür dakikalarının tümünü de dünyaya verseler dünya: “Daha yok mu?” diyecekti; sonu gelmeyen bu kara kağıt, daha ne kalemler yiyecekti. Ama yeni edebiyatçılar, ruhlarından kopardıkları beyaz dilekçeleri tarih duvarına şöyle nakşedeceklerdi:
Mesela Namık Kemal, “ittihad-ı İslam” deyip Yavuz’un şu iniltisini eserleriyle ilan eder:
“İhtilaf u tefrika endişesi
Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni.
İttihadken savlet-i a’dayı def’e çaremiz
İttihad etmezse millet, dağdar eyler beni…”
Ama Namık Kemal, bir yeni edebiyatçıydı. İçkili ve sarhoş kafayı taşırken bile “Peygamber” denileceği zaman, bir boy abdesti aldıktan sonra gelir, salât ü selâm getirirdi; guslünü almadan yanında “Muhammed” denilmesine izin vermezdi.Ziya Paşa ise bir yandan aklının almadığına:
“İdrak-i maali bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”
diyecek, bir yandan da: “Subhâne men tehayyera fî sun’ih-il ukûl”, “Subhâne men tehayyera fî sun’ih-il ukûl” deyip defalarca bülbül misali ötecekti. Fakat Ziya Paşa da yeni edebiyatçıydı. Hem de tam bir Avrupa meftûnu edebiyatçı.
Recâizade Mahmut Ekrem de bu koroya dahil olup:
“Bir kitabullah-ı âzamdır, seraser kainat.
Hangi harfi yoklasan, manası hep çıkar: Allah!”
deyip kadîm edebiyatı belki de farkına varmadan bir adım daha öne itecekti. Lakin Recâizade de yeni edebiyatçıydı. Yeni edebiyatçılar her ne kadar bu semavî iklimden arzî iklime kaçsalar da (fakat bu bilinçli olarak yapılmadı), edebiyat-ı kadîm’e edebiyat-ı cedîd’e deseler de bu söylenilerin tümü, o “kadîm” edebiyatın hânesine kaydedilecekti. Evet “kadîm”, geçmişten geleceğe uzanan ve yeniyi de içine alan bir iklimdi. Çünkü “kadîm” bizim kendi kaderimizdi, kendi iklimimizdi. Evet “kadîm” bizi, kendi iklimimize götüren, bize kendi iklimimizi getiren, bizi “biz”le buluşturan bir hayt-ı vuslattır.
Edebiyatımızın “dinsiz” olduğunu kim savunabilir ki? Edebiyatımızın isminde bile “edep” var. Zaten edebiyatımız hem edepli, hem de kitaplı değil miydi? Peki şimdiki yeni edebiyatın yeni yolcularının yüzde kaçı “hakikatten aldığı feyz-i imanî ve zevk-i tevhidî neş’esiyle müşahedatını hülâsa ve hissiyatını tercüme ederek, kalbine” sesleniyor? Evet, eski “münevver”, yeni “aydın”, modern “entellüktüel”in yüzde kaçı edebiyatımızın kendi ikliminden besleniyor? Kalbine değil, aklına bile hitâp edemiyor; ya da birini ötekine yediriyor; kâh aklını kalbine, kâh kalbini aklına rüşvet veriyor. Heyhât! Hiçbir zaman arzî edip, kalbiyle aklına seslenemedi; aklını verdi, kalbini yedi. Ama semâvî edip, böyle değildi.
Edebiyatımızın iklimi, hem de devlet eliyle; ama edebiyatçıların kalemiyle değiştirilmişti, sunî bir iklim oluşturulmuştu. Güya onlar, kendi iklimimizi bulmaya çalışıyordu. Fakat Avrupaî iklim, içimize düştü. Batıdan ne gelirse gelsin hemen başına üşüştük. Ama Yahya Kemal, tecrübelerine dayanarak elbette, bir gün talebesi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın elinde batılı yazarların kitaplarını görünce, dayanamayıp: “Öncelikle kendi eserlerimizi mütalaa etmelisin.” der. Ve akabinde Hüsn ü Aşk, Leyla ve Mecnûn gibi eserleri sayar. Çünkü Yahya Kemal, ancak kendi ikliminin lisanında, kendi edebiyatının dünyasında “kendi”sini bularak yaşayabildi, hem de ağyârın memleketinde, Paris gibi nice yıldızları yutan bir “karadelik”te o, bu işi başardı. Zira aksi mümkün değildi, onun için. Yaşayan görünenler ise meyyit-i müteharrik kalemlerdi. Evet, Kemal, kemâlini kendi gök kubbemizle buldu.
Bilinçli bir şekilde öldürülmeye çalışılan bir nesil, kadîm edebiyatın güçlü tesirinden uzaklaştırılsa da “diriliş”e bu kadarı bile kâfi geldi. Evet, dem ve damarlarında İslâm kanı taşıyan bu edebiyat, semavî idi. Çünkü damarlarımızdaki asîl kan, ırkımızda değil ruhumuzun ruhu İslâm’daydı. Fakat şimdilik bu kadarı, kalemimize semâdan damladı. Diriliş, devam ediyor.
Şimdiki yeni edebiyat, ne durumda? Kadîm edebiyat gibi semavî midir, arzî midir? Bu konu, “Ben buraya sığmam!” diyor. Ama biz, kısaca kalemimizin ucuyla kalpleri ihtizâza getirelim, şimdilik yeter.
Şimdikilerin kalbi, kalp olduğundan şimdiki edebiyat da arzîdir; çünkü ârizîdir. Semavî edebiyat için arzî edebiyatın sahası, kabir kadar dardır. Semavî edebiyat, semâdan beslenir, arzlılar için yeşillenir, arzlılara meyve verir, kendisi için değil başkası için vardır. Çünkü varlık nedeninin ne olduğunu bilir.
Semavî edipin kaleminden ihlâs, mürekkeb olup damlar. Çünkü görünüşte kelimeler olsa bile, “samimiyet”ini, “davâ”sını, “mâverâ”sını kelimelerle somutlaştıran bir iklimdir, semavî edebiyat.
Öyleyse diriliş, devam ediyor.18 Ekim 2011: 10:12 #798566Anonim
Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık Vardır: İnşirah Suresi…
18 Ekim 2011 / 11:37
Nur Kabadayı’nın yazısı….Hayatın iyiler ile kötülerin birbirinden ayrılarak Rabbe kimin güzel kul olacağının belirlendiği bir sınavdır. Bu sınav, türlü zorluklar içinde gerçekleşir.
Kışın karlar altında kardelen çiçeğinin başını semaya döndüğü gibi; insanoğlu da zorluk ve musibetler karşısında Allah’a ruh ve kalbi ile dönmesini öğrenir.
Bulunduğumuz bu zorluklar arasında Allah kullarının gönüllerine ve hayatlarına “inşirah ederek (genişlik vererek)” hem onları teselli eder, hem de onların daha iyi kul olmaları için yollarını gösterir.
Allah insana musibet verdiğinde ona zulmetmez. Aksine daha çok kabiliyetlerini artırır ve onsekizbin âleme bakan duygularını açığa çıkarır.
Peygamberimizin (s.a.v.) hayatına baktığımızda da bunu görürüz. Vahiy gelmeden önce Allah’ın yüce Peygamberini türlü musibetlerle, sıkıntılarla nasıl yetiştirdiğini ve onun kabiliyetlerini nasıl geliştirdiğini görürüz.
Kutsal şehir Mekke’de yeni bir din doğarken aynı zamanda zorluklarla mücadeleler başlıyordu. Allah musibetler, sıkıntılar içinde Habibinin gönlüne inşirah vermek, ruhunu ferahlandırmak için bin bir çeşit güzelliği de veriyordu.
Böylece Rabbimiz Habibinin şahsında bizlere her zorluktan sonra bir kolaylık, her sıkıntıdan sonra bir ferahlık olacağını hatırlatıyordu:
1- Biz senin için (mutluluğun) göğsünü açmadık mı?
2- Senden yükünü indirmedik mi?
3 – O senin sırtını ezen yükü.
4 – Senin şanını yüceltmedik mi?
5- Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
6 – Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.
7 – O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul.
8- Ancak Rabbine yönel. (İnşirah Suresi)Allah bu sure ile Sevgili Peygamberinin kalbine inşirah, ruhuna huzur veriyor. Onu hurafelerden ve kirlerden uzak tutuyor. Üzerindeki yükleri alıyor. Ona yeni ufuklar açıyor. Ve soruyor: “Senden yükünü indirmedik mi?”
Rabbimiz Peygamberimizin yükünü üzerinden aldığı gibi, darda kaldığımızda bizlerin de yardımına her daim yetişiyor. Zor anlarımızda elimizden tutuyor. Boyumuzdan büyük işlerin altına girdiğimizde Rabbimiz; bize ağır gelen yükü alıyor ve hafifletiyor. Yeter ki bizler Allah’ın kuluna kâfi geldiğini ve her şeye gücü yettiğini bilelim, sebeplere teşebbüs edip, işlerimizi O’na havale edelim.
Çıkmazlara girdiğimizde, sorunların altında ezildiğimizde bilmeliyiz ki; bizi gören, bizi bilen ve her daim bize yardım eden bir Rabbimiz var.
Rabbimiz bizi her an gözetliyor, bizim ne halde olduğumuzu bilip, bize yardım ediyor.
Sığınılacak bir kapı, derdimizi anlatacağımız arkadaş, göğsüne başımızı yaslayacağımız bir sırdaş aradığımızda, bize bizden yakın biri olarak Rabbimiz başucumuzda bizi bekliyor.Evet; bizim için en iyi sırdaş, en iyi arkadaş Allah’tır. Biz dille bir şeyler zikretmesek de O halimizi görüyor ve inayeti ile ikram ediyor. Bize ağır gelen yükü alıyor. Ellerimizden tutuyor. Düştüğümüz çukurlardan çıkarıyor. Başımızın dik olması için cesaret veriyor. Biz ona teslim olduğumuzda “Senin şanını yüceltmedik mi?” ayetinde olduğu gibi Allah Efendimiz’in (s.a.v.) şahsında bizim şanımızı yüceltiyor.
Evet, ne kadar kötü fiiller işlersek işleyelim, ne kadar hata yaparsak yapalım, Tevvab olan Rabbimiz tevbemizi kabul ediyor. Bizi temizliyor, hem kendi katında, hem de kainattaki varlıklar karşısında makamımızı yükseltiyor. Kendini bize sevdiriyor. Alemi bize sevdiriyor. Aleme bizi sevdiriyor. Bütün kainatı bize musahhar kılıyor. Yeter ki amelimizde rızâ-yı İlâhî olsun. Zira “O râzı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabûl ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk’ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.”
“Demek ki, zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Evet, zorlukla beraber bir kolaylık vardır.”
Demek ki bir zorlukla karşılaştığımızda İnşirah suresini hatırlamalı, sıkıntılardan sonra gelecek ikramları ve hakikatleri düşünerek sabretmeliyiz.
İnsan inşirah suresini okuyunca bir daha anlıyoruz ki…
Bulutlar gökyüzünü kaplamadan yağmur yağmıyor.
Anne dokuz ay yorgunluğu çekmeden bebek nimetine ulaşamıyor.
Tarlaya tohum ekmeden ürün alınmıyor.
Temel atmadan ev olmuyor.
İşe gitmeden eve ekmek götürülmüyor.
Musibetler ile karşılaşmadan istidatlarımız gelişmiyor.
Emeklemeden yürünmüyor.
Okumadan öğrenilmiyor.
Ateşte dağlanmadan demir eğilmiyor.
Ağacı budamadan meyve alınmıyor.
Gözyaşı dökmeden kalp yumuşamıyor.“O halde boş kaldın mı, yine kalk (başka bir iş ve ibadetle) yorul. Ancak Rabbine yönel.”
Rabbimiz, kalbimizi kalplerimizin sahibi olan sana yönelttik.
Sana telim olduk.
Bizim göğsümüzü aç, bize inşirah ver.
Üzerimizdeki yükü indir, bize kolaylıklar ver.
Bizim şanımızı yücelt.
Senin ve Efendimizin (s.a.v.) şanını yüceltmek için bize güç ver.
Amin… Amin… Amin…18 Ekim 2011: 10:21 #798567Anonim
Bediüzzaman ve Montaigne
18 Ekim 2011 Salı 07:49
Kur’an bütün insanlığa bir rehber olarak inzal edilmiştir. Yaş ve kuru her ne varsa onda vardır. İnsanın ihtiyaç duyduğu her şey onda misli veya ayni olarak muhakkak derc edilmiştir. Kişi mesleğine, meşrebine, meyillerine, içinde bulunduğu ruh durumuna veya ihtiyaç duyduğu şeye göre onu tarif eder.
Kur’an’a muhatap olan bir doktor Kur’an’ı bir tıp kitabı, bir sosyolog sosyoloji kitabı, bir edebiyatçı belagat kitabı olarak tarif edebilir. Keza mistik bir mizaca sahip kişi Kur’an’ı metafizik bir belge, marjinal/köktenci bir kişiliğe sahip kişi onu bir manifesto olarak algılayabilir.
Şüphesiz bu tanımlar ve algılar bir bütünün parçalarını tanımlamaktan ve algılamaktan ibarettir. Külli ve umumi bir tanım ve tarif içermez. Bu tanımlar ve algılar Kur’an’a ait diğer tanımlar ve algılar ne kadar dikkate alınarak yapılmışsa onların o kadar isabet etme şansı vardır.
Nur’un her bir Risalesinin kendi içinde bir riyaseti vardır. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risaleye muhatap olan kişi nispi olarak Kur’an’a muhatap olurken yaşadığı bir durumu burada da yaşar. Kur’an hakkındaki tarifleri ve algıları Risale için de geçerlidir. Yani kişi sosyologsa Kur’an’a bir sosyolojik metin, edebiyatçı ise edebi metin olarak bakar.
Bu minvalde, özelde şiir, genelde de edebiyat kuramları üzerine geniş bir birikime sahip olan Hakan Arslanbenzer, Bediüzzaman’ın Sözler isimli kitabını Montaigne’in ‘Denemeler” isimli kitabına benzetirken, Sözler’i de Müslümanların “Denemeler”i olarak tarif eder.
Ortalama bir edebiyat okuru için deneme denilince nasıl ki ilk önce Montaigne ve onun “Denemeler”i akla gelirse, Türkiye’deki imani duyarlılığa sahip kitap ehli kişiler açısından da insani bir dilin imani bir sese büründüğü eser olarak ilk akla gelen kişilerden biridir Bediüzzaman ve onun “Sözler” isimli eseri. Geçen bunca yıla rağmen yüzlerce baskı yapan “Denemeler”e mukabil, Sözler’in sayısını hatırlayamadığımız, hatta tahmin bile edemediğimiz bir baskıya ulaşmış olması bu durumun en güzel ispatıdır.
Sözler tabir yerindeyse Bediüzzaman’ın olgunluk dönemi eseridir. Risale’nin usulü, üslubu ve esası açısından merkez niteliğini taşır. O kadar ki Risale’nin bir çok yerinde Risale-i Nur’un bütünü için “Sözler” ismi kullanılır. Sözler insani hallerin imani bir dil ile ifade edildiği eserdir. Burada aklın kuşkuları, nefsin açmazları, kalbin marazları, ruhun arazları ve daha bir çok manevi marifet unsuru kendilerine mahsus halleri ile yine kendine mahsus dil ile dillendirilir.
Sözler bazen aklın rengine girer; şüpheleri seslendirir. Akabinde başta akıl olmak üzere kalb, ruh, ene, nefs gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu şüphelerin geçersizliğini ortaya koyar. Bazen nefsin rengine girer; evhamı ve açmazı dillendirir. Akabinde başta nefis olmak üzere akıl, kalb, ruh, ene gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu evhamın ve açmazın gereksizliğini ifade eder. Bu durum kalb, ruh, ene vb. manevi unsurların kendilerine mahsus sorun ve sıkıntılara çare ve ricaların uygulanmasıyla sürer gider. Bu usul, üslup ve esas yedeğe alınarak yapılan Sözler’i okuma ameliyesi bir noktadan sonra okuyucusuna engin bir tefekkür birikimi sağlar. Hafız Ali misalinde olduğu gibi kişi zamanla hayatta ve ötesinde karşılaştığı insani ve imani sorunları ve sıkıntıları bu eserden aldığı bilgi, tecrübe ve tefekkürle çözümlemeye çalışır.
Risale üzerine düşünen, yazan veya söz serdeden kişileri aydın ve mütefekkir/entellektüel olarak ikiye ayırmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.
Aslında bu iki kavramının birbirinden ayrılmasının sağlıklı bir şey olmadığını kabul etmekle beraber gelinen nokta da ayrımın kaçınılmaz olduğunu da kimse inkar edemez.
Bu gün “aydın” denilince anlaşılması gereken şey bildiklerini okuyan ve ifade eden kişidir. Aydın kendisi bir fikir üretmeyen, yeni bir şey söylemeyen, sadece mütefekkir veya diğer başka kişiler tarafından ortaya konulan bilgi ve düşünceyi sadeleştiren, tashih eden, bunlara bir çeki düzen veren, böylece bir senteze ulaşarak ortalama okuyucuya veya dinleyiciye aktaran kişidir. Bu anlamda akleden bir kişilikten ziyade nakleden bir kişiliğe sahiptir.
Mütefekkir ise kendinden yeni şeyler üreten, bilgiyi değiştiren, dönüştüren, bilgiye fikir ve his veren kişidir. Bunun için nakleden bir kimlikten ziyade akleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir günü birlik çözümler üretmek, tabir yerinde ise kişinin veya toplumun gününü kurtarmak yerine, insanı ve toplumu bir bütün halinde ilgilendiren sorunların kaynağına giderek yarınları kurtarmayı kendine hedef edinir.
Risaleye muhatap olan kişilerin önünde “Risaleden düşünmek” ve “Risalece düşünmek” gibi iki kavram duruyor.
“Risaleden düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risalede geçen durumla ilgili olduğuna inandığımız lafzi yorum içeren cümleleri kopyala-yapıştır mantığı ile uyarlamaktır. Bu çoğu kere “yama” etkisi oluşturur. Böyle bir muhatabiyette Risale koldaki saat gibidir. Zaman kavramı gelişmemiş birisi zamanı öğrenmek için her seferinde nasıl saate bakmak zorunda kalırsa, Risale’yi saat gibi yanında taşıyan kişi için de aynı şey geçerlidir. Bu kişi yanında Risale olmadığı müddetçe karşılaşılan duruma çözüm bulmakta zorlanır. Bu tür bir muhatabiyet yukarıda belirttiğimiz “aydın” tanımına daha fazla uyuyor.
“Risalece düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risaleye bakmadan da Risale ile uyumlu olabilecek bir tutum ve davranış gösterebilmek demektir. Bu zaman kavramı gelişmiş birisinin saati merak ettiğinde saatine bakma ihtiyacı duymaması gibi bir hassasiyetin karşılığıdır. Bu tür muhatabiyet yukarda belirttiğimiz “entelektüel” tanımına daha fazla yakın duruyor.
Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın birçok yolu var.
Bunlardan ilki Risale’nin diline hakim olup-olmamakla ilgilidir. Kişi, Bediüzzaman’a ait bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bir metni içindeki dilsel işleyişten “Bu metin Bediüzzaman’ın kaleminden çıkmış olmalı” diyebiliyorsa o kişi “Risalece” düşünüyor demektir. Bu cevabı veremiyorsa “Risaleden” düşünüyor demektir. Ezberlere ve yönlendirmelere tabi bir otorite veya kişi bu metne “Bediüzzaman’ındır” demediği müddetçe o da “Bediüzzaman’ındır” diyemeyecektir.
Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın bir yolu da konu ile ilgili olarak yaptığı yorumlardaki isabette aranmalıdır. Kişi isabetli yorum yapıyorsa “Risalece” bir nazarla olaylara bakıyor demektir. Yoksa kopyala-yapıştır mantığı onda işliyordur.
Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın bir diğer yolu da onun olayları aydın mı, yoksa entelektüel duyarlılık ile mi dillendirdiğiyle ilgilidir. Kişi bir entelektüel hassasiyetiyle olaylara yaklaşarak, kendinden bir şeyler söyleyebiliyor ve açılımlar getirebiliyorsa “Risalece” düşünüyor demektir.
Montaiğne talebelerine “Bana bildiklerinizi değil, hissettiklerinizi söyleyin” dermiş. Sözler müellifi de bize her şeyden önce düşüncelerini ve hislerini anlatıyor. Tefekkür ve tahassüsünü aktarıyor. Bu minvalde bize düşen şey galiba, ilk elden Risaleden bildiklerimizi değil, Risale için düşündüklerimizi söylemek ve Risaleye uygun bir duyarlılığı hayatın her alanında her daim canlı tutmak.18 Ekim 2011: 12:35 #798585Anonim
Üstad: O, Risale-i Nur’un manevi avukatıdır
18 Ekim 2011 / 14:44
Ahmed Feyzi ağabeyimizi rahmet, hasret ve dualarla anıyoruz…Ömer Özcan’ın haberi:Ahmed Feyzi Kul, 17 Ekim 1972 tarihinde vefat etmiştir. Kabirleri İzmir-Çamlık’tadır. Ahmed Feyzi ağabeyimizi rahmet, hasret ve dualarla anıyoruz… Üstad Bediüzzaman ona, ‘Risale-i Nur’un manevî avukatı’ diyor. Nur talebeleri Ahmet Feyzi ağabeyin çok tesirli hitabet kabiliyetini ve ilm-i cifr’e olan vukufuyetini iyi bilirler.Afyon Mahkemesinde, bu asırda zuhur eden Risale-i Nur’a ve müellifine işaret eden âyet ve hadislerden istihraç yapan “Mâidetü’l-Kur’an” adlı eserinin çok mevzubahs edildiği ve yine Afyon Mahkemesindeki şaşaalı müdaafası’nın mahkemenin seyrini değiştirdiği Sungur ağabey tarafından anlatıyor. “Maidetü’l-Kur’an” bizzat Bediüzzaman tarafından “Tılsımlar Mecmuası”na zeyl olarak konulmuştur. Mâide; semadan indirilmiş bol, bereketli,nimetli sofra demektir.[h=2] [/h][h=2]ŞÂŞAALI MÜDAFAA MAHKEME SAFAHATINI BİRDEN DEĞİŞTİRİVERDİ[/h]
Mustafa Sungur anlatıyor:Ahmet Feyzi ağabey biliyorsunuz Denizli ve Afyon hapsine girenlerden… Afyonda, o muhteşem, o şaşaalı müdaafası sebebiyle heyet kararıyla, vesâiyeyi o yerine getirecek endişesi ile 18 ay ağır cezayı ona verdiler.Ahmet Feyzi ağabey, mahkemeden sonra üç dört defa daha Üstadın yanına gelmişti. İşte son geldiğinde ben de Üstadımızın yanında idim. Üstadımız “Kardeşim! Ben 30 senedir Ege’ye bakıyordum, bana mukâbil bir ruh görüyordum. O da sensin, hatta ben İzmir’e gidecektim, sen varsın diye gitmedim” mânasında bâzı şeyler söylemişti.
Afyon’da ilk mahkeme 17–18 Haziranda oldu. Birinci mahkeme normâl geçti, amma ikinci gün öğleye kadar hâkim “Mâidetü’l-Kur’an” sebebiyle sıkıştırmaya başladı; bastın mı, dağıttın mı diye… “Mâidetü’l-Kur’an” malûm; Ahmed Feyzi ağabeyin kendi te’lifi. İşâret-i gaybiye… İhbârat-ı gaybiye… İşte mahkemede çok sıkıntılı bir durum oldu. Hâkim devamlı soruyor, sıkıştırıyor… İşte o esnada Ahmed Feyzi ağabey de revirdeydi. Bunu duyunca işte bu müdaafayı hazırlıyor. Bize “Ben mahkeme dağılmadan gideyim” dedi. Hemen gidip mahkemeye ibraz etmişti müdafayı. Hâkimler bu müdafayı dinledikten sonra, akşamüzeri birden mahkemenin safahatı değişiverdi. Hâkimlerdeki o şiddet, o hiddet birden sönüverdi. (Ömer Özcan Ağabeyler Anlatıyor–1)
BEDİÜZZAMAN’IN İFADELERİYLE AFYON MAHKEMESİNDE “MÂİDET-ÜL KUR’AN” SIKINTISI
“Sâlisen: Haber aldım ki, çok çalışan fakat ihtiyatsız Ahmed Feyzi’nin “Mâidet-ül Kur’an” başında malûm mektubumu mahkeme heyeti bahane ederek -ki: “Said kendi hakkındaki medihleri vesaireyi tasdik etmiş.”—benim mahkûmiyetime bir sebeb gösterilmiş. Ben mükerrer dedim ki, herşeyden evvel Ahmed Feyzi onu beyan edip -ki o mektub, kendi hakkındaki mektubları kabul etmemek ve sair bir kısmını ta’dil etmek lâzımken- lüzumsuz onları hiddete getiren şeyleri yazmış. Ben onun bin kusurunu görsem, ondan gücenmem. Fakat Nurlara zarar gelmemek için cesurane ve ihtiyatsız hareketten bir derece çekinmek lâzımdır.
Râbian: Feyzilerin bir kahramanı olan Ahmed Feyzi kardeşimiz de, Tahirî’nin koğuşu olan medresesinde aynen Tahirî gibi davranmalı. Ve gidenlerin yerinde, onların şakirdlerini Kur’an ve Nur dersleriyle ve yazılarıyla teşvik etsin. Dün bana gönderdiği yeni talebelerin defterleri benim hazîn halimi sevince tebdil etti. Elhamdülillâh dedim.” (Şualar 536)
“MÂİDET-ÜL KUR’AN” HZ. BEDİÜZZAMAN TARAFINDANTILSIMLAR MECMASINA ZEYL YAPILMIŞTIR
Ahmed Feyzi Kul, Mâidet-ül Kur’an adlı eseriyle âyet ve hadîs-i şeriflerden istihraç yapıp âhirzamanda beklenen Zât’ın tesbitini yapmaktadır. Hz. Üstad da o eşsiz tevazuu ve bazı hikmetlere binaen ince te’villerle Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsini nazara vermektedir. Emirdağ Lâhikasında şöyle demektedir Hz. Üstad:
“Risale-i Nur’un avukatı ve Aydın havalisinin Hasan Feyzi’si ve o civarın bir Hüsrev’i kardeşimiz Ahmed Feyzi, üç seneden beri Sikke-i Tasdik-i Gaybî’nin Risale-i Nur’a verdiği yüzer işaret ile tasdiklerini, tam bir kat’î bürhan olarak hem hadîslerden, hem âyetlerden mana ve cifir muvafakatlarıyla Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini pek kuvvetli bir surette isbat ediyor. Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsinin bir mümessili olan Nur şakirdlerinin şahs-ı manevîsine bazı işaret-i hadîsiyeyi, Nur’un tercümanına veriyor. Hakikat ise; tercüman, bir derece te’lif itibariyle, o şahs-ı manevînin bir nevi mümessili olmak itibariyledir. Yoksa haddim ve hakkım değildir ki, ben o kudsî işarete medar olayım. Her ne ise, ben daha fazla tedkik edemedim. Onun üç buçuk senede ve onun gibi fevkalâde zeki bir kardeşimizin ince tedkikatını vaktim ve hastalığım müsaade etse, tedkik ve ta’dilden sonra size gönderip, ya Tılsımlar Mecmuası’nın zeyli veya Lem’alar mecmuasına Risale-i Nur’un hakkaniyetine bir hüccet olarak yazarsınız.” (Em. L. 274)
http://www.RisaleHaber.com
18 Ekim 2011: 12:41 #798586Anonim
Nurcular, Milli Görüş Hareketi ve duran saat benzetmesi
18 Ekim 2011 Salı 07:39
Nurcular, Milli Görüş Hareketi ve duran saat benzetmesi
“Arap Baharı” adı verilen Tunus’ta başlayan, Mısır, Libya ve Suriye’de devam hürriyet talepleri dalgası Türkiye’de sistem tartışmalarını da tetikledi. Bu tartışmaya vesile olan Star Gazetesi Yazarı Mustafa Akyol’un “Gayr-i Resmi Yakın Tarih” adlı kitabındaki bir bölümde bahsi geçen; Milli Görüş hareketinin anlayış olarak “küfür rejimi” dedikleri demokratik sistemi içselleştirmesi anlamındaki değişmelerinde Risale-i Nur hareketinin etkisinden bahsetmesiydi.
Daha sonra RisaleHaber olarak Mustafa Akyol’la yaptığımız röportajda aynı konuyu tekrar sorduk. Kitabındaki görüşüne ilave olarak İslâmi Sistem vurgusunun iktidarı ele geçirme kavgası zemininde yürütülüp iktidar olunduğu zaman “Bundan sonra ne olacak?” sorusunun cevapsız kaldığını söyledi. “Eğer insanlar samimi olarak inanmıyorsa polis zoruyla namaz mı kıldıracaksınız? Zorla başörtüsü mü taktıracaksınız? İhlas nerede kalır?” gibi karşılığı olmayan suallere cevap bulunamıyor demişlerdi. Halbuki, Bediüzzaman hareketini imanı kurtarmak üzerine başlatmış, “Zaman imanı kurtarmak zamanı” demişti. Sistemin adına İslâm konulduğu zaman mesele bitmiyor. Konu iktidar savaşı düzleminde sürdürüldüğünde, “Laikler yerine biraz da biz iktidar olalım” gibi sadece dünyevi bir maksat kutsi bir kavram olan cihadın amacı gibi anlaşılmaya neden olmaz mı?
Röportaj sonrası “off the record” sonrası da sohbetimiz bu minval üzerineydi. Sayın Akyol yazılarında bu konuyu ele aldı. Şimdi bu tespitini gerek röportajları ile gerek gazetedeki yazıları gündeme getiren Mustafa Akyol’a Yeni Şafak yazarı aynı zamanda SDE (Stratejik Düşünce Enstitisü) Başkanı Prof. Dr. Yasin Aktay birkaç makalesi ile değerlendirmelerde bulundu. Bir cümlesi bir paragraf uzunluğundaki yazılarında Akyol’a cevap verirken dolaylı olarak Nurcularla ilgili bir itham yer alıyordu. Risale Haber de bu değerlendirmelerin bazı bölümlerini iktibas etti. Yazıların tamamını değil de “Nurcularla Milli Görüş çizgisinin sistem tartışmaları o kadar basit değil” cümlesini de içinde yer alan yazının bütününü merak saiki ile bir iki defa doğru anlamak maksadıyla okudum.
Yasin Aktay, hem düşünce hem bilim adamı kişiliği yanında dini bilgisi ve yaşayışı ile takdiri hak eden entelektüel birikimli bir isim. Başında bulunduğu düşünce kuruluşunun (SDE) Türkiye’nin karar vericilerine ufuk açacak mutfak çalışmalarında “Aşçıbaşı” konumunda olduğu biliniyor. İktidara da politika üretiminde karar vermelerinde önerilerde bulunuyorlar. Düşüncelerini münhasıran hazırladıkları raporlarla, gazetelerdeki makaleleriyle ve tv programlarındaki konuşmalarından tanıyoruz. Düşünen, sorumluluk hisseden her kişi ve kuruluşun görüşlerini, önerilerini yönetenlere bildirmesi gayet tabi olumlu bir faaliyet.
Yalnız Nurcular ve Milli Görüş hareketi arasındaki sistem algısını değerlendirmek “o kadar basit değil derken” sayın Aktay’ın çok yüzeyden bir değerlendirme ile ustaca bir ithamdan da geri kalmadığı görülüyor. Nurcuların davası, fikri yapısı ve tezlerini sadece AB’ye taraf olması noktasına indirgemesi, meseleyi ne kadar basit yaklaştığının göstergesiydi. Cihanşumül boyut kazanmış, “Arap Baharı” hareketlerinde ihvan-ı Müslümin grubunun şiddetten uzak ve temkinli duruşunda Risale-i Nur un etkisini bölgeyi iyi tanıyan gazeteci–yazar ve ulema kabul ediyor.
Milli Görüş hareketi ile Nurcuların davasını sistemler yaklaşımında mukayese etmek olaya yanlış yerden bakmaktır. Hizmet önceliklerinde belki binde bir ağırlığı olmayan AB meselesi ile Nurcuları duran saatin günde iki kere doğru göstermesine benzetmesi Yasin Aktay’a yakışmamıştır. Bediüzzaman Said Nursi’nin 100 yıl önce telif edilen eserlerindeki fikirlerinin seviyesi ve standartlarına dünyanın henüz gelemediği gibi bir kelimesine de itiraz vuku bulmamıştır. Ülke tarihinde en büyük sosyal değişime vesile olan Risale-i Nur’lara ön yargılı ve uzak durması başında bulunduğu düşünce kuruluşunun amacının ne kadar vizyoner olduğunun sorgulanmasına sebep olur.
Burada sırası gelmişken Risale-i Nur hareketinden bir hatırayı nakletmek isterim.
• “Bediüzzaman ve talebeleri sürgün yeri olan Kastamonu’dan Denizli hapsine gönderilir. Yıl 1944. Bediüzzaman talebeleri ile görüştürülmez. Mahpuslar muhtelif ihtiyaçlarını hapishaneye yakın bir bakkaldan kontrollü olarak kendileri alırlar. Bakkal nur talebelerine her alış verişe gittiklerinde hakaret eder. Yani müşterilerine hakaret ediyor. Ne tuhaf bir durum. Kader bu ya… Bakkal nasıl bir suç işledi ise gün gelir aynı hapishaneye düşer. Bediüzzaman hemen bir pusula ile talebelerine haber gönderir. “Sakın ola o adama (bakkala) hiçbir şey söylemeyin” der. Yani “oh oldu” anlamına gelecek bir davranıştan men eder.
• Üstad Bediüzzman Cumhuriyet dönemimde en şiddetli baskıya maruz kalmış, ama cumhuriyeti Eskişehir mahkemesinde savunduğuna tarihçe-i hayatından referans göstermiştir.
• İkinci Dünya savaşında başta İnönü vardır. Tek parti tek şef döneminin zulümleri malum. İnönü Türkiye’nin savaşa girmesini istemiyor Bediüzzaman da istemez. Talebeleri sorar “Niye harbe karşı çıktın?” Suali soranlar İnönü’nün mağlubiyetini zimnen istedikleri anlaşılıyor. Bediüzzaman, “Kardeşim biz bir ferec isteriz ancak kâfirin kılıncıyla değil” der. Önemli olan prensip ve ülke için kişsel değil yüksek siyasi vizyon.
İktidar olmak meseleyi halletmiyor. Değerler inşası olmadan iktidar olmak dalgalı denizdeki hafif gemiye benzer. Ehli dünyaya olan özen, lüks ve çağın fantaziyeleri insanların imana ihtiyaçlarının şiddetini daha da artırıyor.
İktidar, sağlam beşeri inşa üzerine oturmazsa raiyet riyakâr olur. Sistem mistem meselesi teferruattır. Hüsnü Mübarek döneminde Anayasasında “şeriata aykırı kanun yapılamaz hükmü varmış. Şimdi bu hüküm kaldırılacakmış. Laiklik sistemi getirilecekmiş” tezlerine en şedit tepki yine milli görüş hareketi içinden gelen bir sivil toplum kuruluşu yöneticisinden dinledim. Hayret ettim. Ya madem bu anayasanın hükümleri değişmemesi gerekiyor da niye Hüsnü Mübarek gitsin diye milyonlar Tahrir meydanına çıktı? Olayı sadece yasalardaki bir hükme endekslemek ne kadar sağlıklı bir düşünce.
Sayın Yasin Aktay, Başbakan’ın Mısır’da dile getirdiği “laiklik” meselesine en sert tepkiyi kendileri göstermişlerdi. Mustafa Akyol da Başbakanı doğru bulduğunu yazdı. Sayın Aktay Kemalizmin despot uygulamaları ile laikliği eşdeğer değerlendirdiği için tezinin arkasını getirmedi. Bediüzzaman bu konuda da ilkeli bir tanım yapıyor. “Laiklik odur ki, dinsizlere ilişilmediği gibi dindarlara da ilişilmemeli” diyor. Kemalizmin totaliter uygulamasından tarifi ayırıyor.18 Ekim 2011: 12:42 #798587Anonim
Haşir Risalesi niçin yazılmıştır?
16 Ekim 2011 Pazar 07:40
Kur’ân âyetlerinin mühim bir kısmını teşkil eden Haşre dâir âyet-i kerimelerin önemini kavrayabilmek için, Üstad Bedîüzaman Hazretlerinin o günün atmosferinde sarsıntıya maruz kalan Haşir meselesinin, öldükten sonra hesap vermek üzere dirilişin ‘Kadîr’ isminin mazharı olarak ne derece beşer hayatında ve mü’minlerin akideleri üzerinde mühim bir yer tuttuğunu, bu meşhur Risalenin te’lifiyle ortaya koymuştur.
Allah, insanı iki şeyle mükellef kılmıştır:
Biri: Şahsî farzlar
Diğeri: Şahsî sünnetler Fıkhî terimiyle, farz-ı ayn ve sünnet-i ayn diye adlandırılır.
Bunların dışında bir de ‘Şeâir-i İslâmiyye’ denilen farz-ı kifayeler ve sünnet-i kifayeler mühim bir yer tutmaktadır.
Bunlar, şahsî farzlardan daha önemlidir.
İlmî, edebî ve amelî sâhadaki uygulamalara baktığımızda söz konusu şeâirin uygulanmadığını görmekteyiz.
Bu yazımızda bahse konu hususların detayına girmeyeceğim. Bağımsız bir konu olarak ele alınmasında yarar var. Ancak şunu hemen ifade etmeliyim ki, % 95’lik bir oranı teşkil eden farz-ı ayn ve sünnet-i ayna nisbetle sadece % 5’i teşkil eden ve uygulaması devlete ait olan bu şeâir-i İslâmiyye ( Faizin kapısını kapatmak, kumar, zina ve içki meselesini halletmek, kadınların tesettürü, v.s….) , kifâye farz ve kifâye sünnetlerdir. Her ne kadar % 5 lik bir oaranı teşkil etse de, şahsî farz-ı ayn ve sünnet-i aynlerden daha ehemmiyetlidir. Dîn-i mübîn-i İslâm’ın ana temelini teşkil etmektedir. Ana temel olan bu şeâirin sarsılmasıdır ki, Üstad Bediüzzaman’ı böyle mühim bir konuyu işlemeye sevk etmiştir.
Meselâ, Ezân-ı Muhammedîyi okumak sünnettir. Bu sünnetin ihyâsı, bin şahsî farzdan daha mühimdir.
Böyle bir sünnetin kesintiye uğraması ve yasaklanması, gazab-ı İlâhîyi celbettiği gibi, uygulayıcıları ve boyun eğenleri de mes’ul duruma düşürmektedir. Bu yüzdendir ki, Bediüzzaman Hazretleri yasak sürecinde orijinal aslı dışında ezan okumamış ve okutmamıştır.
Şahsî sorumluluk başkadır, ümerânın sorumluluğu daha başkadır.
Ümmetin bütün fertleri, Haşirdeki mahkeme-i kübrâda, farz-ı ayn, farz-ı kifâye, sünnet-i ayn ve sünnet-i kifayelerden, özellikle de şeâir-i İslâmiyeden hesaba çekilecektir. Hiçbir insan, hiçbir amelinde serbest değildir. Özgür olması, eyleminin sonucunu ve sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Gözünün neyi gördüğünden, kulağının neyi işittiğinden, dilinin neyi konuştuğundan, kısaca küçük-büyük tüm ef’âlinden, ahvâlinden ve akvâlinden sorumludur.
Ümerâ; şeâir-i İslâmiyeyi uygulama alanına sokmazsa, ulemâ; ehemmiyetini ve ifade ettiği mânaları halka anlatmazsa, avâm-ı mü’minîn de icrâ ve tatbikine taraftar olmazsa, sorumluluğu ve vebali büyüktür.
Şu kâinatı tekvînî olarak binbir ismine mazhar eden Zât-ı Akdes, teklîfî olarak da ef’âl, akvâl ve ahvâlimizi, ilmî, edebî ve amelî bağlamda binbir isminin tecellisinden gelen ahkâm-ı İlâhiyyeye ve özellikle de bu ahkâm içinde önemli bir yer tutan şeâire bağlamıştır.
Öyle ise, her mü’min fert bilmeli ve asla unutmamalıdır ki, Haşir meydanında bir muhasebe ve sorguya tâbi tutulacaktır. Kur’ân ve Sünnet-i Nebeviyye hepimizin yakasına sarılacaktır. Amellerimiz, Kitap ve sünnet kriterlerine göre tartılacaktır.
Zalim-mazlum, âsi-itaatkâr, mü’min-kâfir, şirk-hidâyet v.s her şey ve her fiil, en hassas terazi ile ve ayrıntılı bir biçimde analiz edilecek, sonuçlar; Âdil-i mutlak olan Kadîr-i Zülcelâl tarafından ortaya konacaktır.
İşte Haşir Risalesi, söz konusu muhasebe ve muhâkemeyi insanlara, özellikle de ehl-i îmâna izah ve isbat etmektedir.
Bu eserin te’lif edilmesinin asıl gayesi, böyle bir muhasebe ve muhakemeye insanların hazırlanmasını sağlamak için ikaz ve irşâd etmektir. Böyle bir hazırlık ise, kâinat tılsımını açmakla birlikte, insanın tercihine bırakılmış eylemlerinde Kur’ân ve Hadisi hâkim kılmakla mümkündür.
Çünkü insanın sorumlu olduğu haklar iki kısımdır:
1.Hukûkullah
2.Hukûku’l-ibâddır.
Bu iki hukuka da riâyet etmeyen mahkeme-i kübrâda büyük ceza çeker. İşte Haşrin ispat gayesi budur.
Yani kâinat sistemini kuran Allah (c.c), beşere her kademe ve alanda hayata dâir bir sistem önermiş, ona uymaya da dâvet etmiştir. İşte insan oğlu, Kurân ve Sünnetle çerçevesi çizilen bu sisteme uymadığı zaman, hukûkullah’a ve hukûk-u ibâda tecâvüz etmiş olur. Cezası ise, hem dünyada, hem de ukbâda verilecektir.
Kendini idare edemeyen bir beyinciğe sahip olan insan, küllî akla teslim olmalı, kâinat Hâlıkının koyduğu sisteme boyun eğmelidir. Şirkin her çeşidinden kaçınmalı, fürûzât-ı İlâhiyeyi yerine getirmelidir. İnsanlar arasında da adaleti temin etmelidir.
Risale-i Nurun mesleği; sadece Zât-ı İlâhiyeyi isbat değildir. Belki öncelikle, eline eserleri alır, eserden fiili,fiilden ismi, isimden sıfatı, sıfattan ta Zât-ı Akdes-i İlâhiyyenin vücûb-u vücûd ve vahdetini isbat eder. Daha sonra da, imanın altı rüknünü ve beş esâsat-ı İslâmiyeyi bunun üzerine bina ederek şirkin her çeşidini reddeder. İmânî rükünlerin bir tek cüz’ünü inkâr etmeyi bütünü inkâr etmek olarak gösterir. İlâhî bir hükmü inkâr etmenin, ahkâm-ı İlâyyenin bütününü inkâr etmek hükmünde olduğunu isbat eder. Çünkü iman, Resûl-i Ekrem (ASM)’ın Allah’tan getirdiği hükümlerin tümünü kalben tasdik ve dil ile ikrar etmekten ibarettir. İmân küllîdir, tecezzî ve inkisam kabul etmez.
Bu Risalede işlenen konu, cismânî haşir olup, aynı zamanda cismen değil de, sadece ruhen dirilişi savunan bâtıl anlayış ve algılamaları da hiç bir tereddüt ve şüpheye meydan bırakmayacak netlikte izah ve isbat eder. Meselâ, Hıristiyanlar genellikle âhirette yalnız ruhların haşredileceğini, insanların bedenleri ile değil, sadece ruhları ile cennet veya cehenneme gidecekleri yönünde bir inanca sahiptirler. Bu inancın çürütülmesi de, özellikle günümüz konjoktüründe önem arz etmektedir.
Diğer Risalelerde olduğu gibi;Hak ve hakikatı teferruatıyla izah, Kur’ânî delillerle isbat ve açıklamalarla insanlığı şirk, tereddüt, evham ve boş saplantılar çıkmazından kurtarıp imanın güzelliklerini ve mânevî lezzetini yaşatan bu eserden Rabbim istifademizi ziyade eylesin inşâallah…
NOT: İnşâallah kısmet olur ve Rabbim muvaffak kılarsa, Haşir Risalesi üzerine denemelerime devam etmek arzusunda olduğumu ifade etmek isterim.18 Ekim 2011: 12:44 #798588Anonim
Denizli’den Isparta’ya Mevlid heyecanı
12 Ekim 2011 Çarşamba 12:28
9 Ekim 2011 saat sabahın sekiz buçuğu. Denizli Yeni Asya Temsilciliğinin önünde tatlı bir telaş. Denizlili ağabeyler, dershanede kalan kardeşler ve yapacağımız piknik için malzemeler… Hepsi yolculuk için hazır. Bir iki ufak tefek aksaklıktan dolayı yaşanan kısa bir gecikmeyle de olsa yola çıkıyoruz. Denizli-Isparta arası yaklaşık iki saat sürüyor. Hep beraber yapılan tatlı sohbetlerin ve ilahilerin eşliğinde Isparta’ya doğru yola çıkıyoruz.
Üstad’ımızın memleketi olarak kabul ettiği, bağrına bastığı ve Üstad’ı bağrına basan, en ağır şartlarda sahip çıkan mübarek bir beldeye doğru yola çıkmanın tatlı heyecanı hepimizin yüreğini sarıyor.
Şoförümüz Cafer ağabey hız limitini aşmamaya azami özen gösteriyor. Yol üzerinde Afyon’un güzel bir ilçesi olan Dinar’dan geçiyoruz. Kendisi de Dinar’lı olan Emin ağabey Dinar’ın mübarek bir belde olduğunu ve nurların neşrinde önemli hizmetlerde bulunmuş bir ilçemiz olduğunu söylüyor. Fakat Dinar’ın geri kalmış olduğunu da üzülerek belirtiyor Emin ağabey. Bunu da Dinar’lıların memleketlerine yatırım yapmamasına bağlıyor.
Sonunda taşıyla toprağıyla mübarek belde olan Isparta’ya varıyoruz. Isparta’nın dört bir yanını süslemiş olan Bediüzzaman mevlidi afişleri dikkatimizi çekiyor. Nurun bayramı olarak değerlendirdiğimiz böyle gelişmelerin artarak devam etmesi için hep beraber dualar ediyoruz. Şimdi programımızın en önemli bölümlerinden birine başlıyoruz. Üstad’ın uzun yıllar ikamet ettiği ve şimdi ‘’Bediüzzaman Müzesi’’ olarak misafirleri ağırlayan mübarek eve doğru revan oluyoruz.
Üstadın evinde yüzlerce nur talebesi… Türkiye’nin dört bir yanından mevlit amacıyla gelmiş olan nur talebeleri üstadın evini ziyaret etmeyi de ihmal etmiyor. Birçok insan heyecan içinde, bazılarının gözleri yaşlı. Burada çok nurani ve mübarek bir hava hissediliyor. Birkaç hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra hafifçe çiseleyen yağmurun eşliğinde mevlidin yapılacağı Isparta Ulu Camii’ne doğru hareket ediyoruz.
Üstad ve Nur Talebeleri adına okutulan mevlid-i şerifin ardından farklı diyarlardan gelen dostlarla buluşmak için camii bahçesine çıkıyoruz. Ulu camii avlusunda şiddetini arttıran yağmura inat büyük bir kalabalık… Ankara, İstanbul, İzmir, Denizli, Adana, Malatya, Kocaeli, Muğla ve daha birçok ilden gelen Nur gönüllüleri. Her ilden gülümseyen simalar… Muhabbete doyum olmaz, ama bir daha ki sefere tekrar buluşabilmek umuduyla Isparta’dan ayrılıyoruz.
Ayrılırken kardeşlerimizi 20 Kasım yapılacak Denizli Mevlidine davet etmeyi de ihmal etmiyoruz. Denizli’ye dönüş yolunda yağan yağmur şiddetini arttırıyor. Piknik yapmayı planladığımız yerde bizi sağanak yağmur karşılıyor. Ama otobüsteki herkes kararlı… Bu pikniği ne olursa olsun yapacağız diyor Emin ağabey… Yemekler yeniyor ve sırılsıklam bir şekilde otobüse doğru hareket ediyoruz. Böyle bir pikniği hiçbir yerde yapamayacağımızı da düşünerek Denizli’ye varıyoruz.
Dudaklarımızda nurlu marşlar ve gönlümüzde tazelenen Nur ve Üstad muhabbeti ile…Kürt meselesinin çözümünde Bediüzzaman’dan projeler
15 Ekim 2011 Cumartesi 07:17
Kürt meselesinin çözümünde Bediüzzaman’dan projeler
(Risale Akademi’nin Kızılcahamam konferansına sunduğum tebliğimden 2. kesit)Bediüzzaman’ın Nur Külliyatı, özellikle “Mektubat” adlı eserindeki “Uhuvvet Risalesi”, “Onaltıncı, yirmiikinci ve yirmialtıncı mektupları” hakiki bir milli barış ve kardeşlik projeleridir. Bediüzzaman, siyaset adamı değildir ama, Türkiye ve dünya siyasetine yön veren adamdır. Kaleme aldığı iman hakikatleri, barış ve kardeşlik projeleriyle Türkiye’ye, dolayısıyla da dünya siyasetine denge ve istikrar kazandırmıştır. Başlattığı iman hareketi ve kaleme aldığı iman hakikatleriyle Bediüzzaman, Türkiye ve dünyada denge ve istikrar siyasetinin mimarı olmuştur.
O okundukça ve okuyucuları arttıkça bu denge ve istikrar gün geçtikçe kuvvet kazanacak, dünya, beklenen, özlenen ve gözlenen gerçek baharına, altın çağına, saadet asrına kavuşacaktır, inşallah. Çünkü o, Allah dedi, Peygamber dedi, başka bir şey demedi. Bir insan Allah’ın rızasını ve gücünü yanına alır, Peygamberin cehd ve gayretini kafasına koyarsa ona ne dayanır? İşte Bediüzzaman bunu yaptı. Bunu yaparken güzel bir yol ve güzel bir yöntem kullandı. İşte o yol ve yöntemin anatomisi:
1-Müsbet hareketi esas aldı. Hikmetle, güzel öğütle davetini yaptı. “Biz, muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur” dedi. Muhabbete muhabbet besledi ve düşmanlığa düşman oldu. Okuyucularına da bunu öğretti. Sevgiden yoksun kalmış bir dünyada bu önemli bir olaydır.
2-Davasını anlatırken, tebliğini icra ederken icbar, zor ve zorbalık yolunu değil, ikna yolunu seçti. Tatlı ve yumuşak üslûbu esas aldı.
3-Adaletin ve özgürlüğün savunucusu oldu, diktaya ve cuntaya boyun eğmedi.
4-Zindanlarda kendisine yer hazırlayanlara, zulüm ve işkence yapanlara beddua etmedi. Ta ki onların masum çocukları babalarına gelen zarardan acı çekmesin.
5-O beş esası sinelere yerleştirmeye çalıştı. Onlar da: Hürmet, merhamet, emniyet, haramdan kaçınma, itaat ve ibadet etmekti.
6-Ona göre din ve dindarlık, iman hakikatlerinin tahsili, doğal ve zorunlu bir ihtiyaçtı. Onun için bütün mesaisini buna tahsis etti.
7-Dünyayı oyun ve eğlence yeri değil, ahiretin bir tarlası ve Allah’ın isimlerinin bir aynası gördü.
8-Kendisi ve talebeleri barış ve asayişin gönüllü muhafızı oldu. Bu hususta yönetimden kendisine destek istedi.
9-Yönetimdekilere, başarılı olabilmeleri için, Allah’ın kanunlarına uygun hareket etmeleri gerektiğini söyledi.
10-Kâfire “hey kâfir!” demeyi eziyet saydı. Köre “hey kör!” demek eziyet olduğu gibi.
11-Şiddet kültürünü besleyen hastalıkları teşhis etti. Reçeteler yazdı, yönetime önemli projeler sundu. Ve şu tavsiyelerde bulundu:a-Doğu ve Güney doğu vatandaşlarınıza dindarca yaklaşın.
b-Müsbet milliyeti (bütün milliyetleri bağrına basan İslâm milliyetini) esas alın.
c-İslâmiyet’i, Hıristiyanlık ve diğer dinlerle mukayese etmeyin. Çünkü İslâmiyet’in esası, tevhiddir. İslamiyet, vasıta ve sebeplere hakiki tesir vermiyor, icad ve makam cihetiyle kıymet vermiyor. Hıristiyanlık ise “velediyet” fikrini kabul ettiği için, vasıta ve sebeplere bir kıymet verir, benliği kırmaz. Âdeta Allah’ın Rububiyetinin bir cilvesini azizlerine, büyüklerine verir. “Yahudiler hahamlarını, Hıristiyanlar rahiplerini ve Meryem’in oğlu Mesihi Allah’tan başka Rab edindiler.” (1) meâlindeki ayetin dairesine girdiler. Onun içindir ki, Hıristiyanların dünyaca en yüksek mertebede olanları, gurur ve enaniyetlerini muhafaza etmekle beraber sâbık Amerika Reisi Wilson gibi, mutaassıp bir dindar olur. Tevhid dini olan İslâmiyet içinde, dünyaca yüksek mertebede olanlar, ya enaniyeti ve gururu bırakacak veya dindarlığı bir derece bırakacak. Onun için bir kısmı lâkayd kalıyorlar, belki dinsiz oluyorlar. (2)ç-Şark vilayetleri merkezinde din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulduğu büyük bir üniversite açın. Böylece İslâm birliğinin en büyük düşmanı olan menfi milliyeti yani ırkçılık belasını da bertaraf etmiş olacaksınız.
Üstad Bediüzzaman Bitlis, Van ve Diyarbakır havalisinde kurulmasını istediği örnek ve model üniversite için sekiz şart ileri sürmüştür. Ben, bu sekiz maddeyi özetleyerek sıralamak istiyorum:
Birincisi: Üniversitenin ismi Medresetü’z-Zehra olmalı. (Zehra, zühreden gelmekte, çiçek demektir. Müzekkeri ezher, müennesi zehra’dır. Mısır’ın Camiü’l-Ezheri gibi Türkiye’nin Medresetü’z-Zehrâsı olmalı. Camiü’l-Ezher’den farkı, dişi olması hasebiyle doğurgan olmasıdır.)İkincisi: Müsbet ilimler, bu medresede din ilimleriyle harmanlanarak verilmelidir. Böyle olursa izdivaç gerçekleşmiş olur. Çünkü, “Vicdanın ışığı, din ilimleridir. Aklın nuru, medeniyet fenleridir. İkisinin imtizacı (yani birbirine karıştırılması ve evlendirilmesiyle) hakikat tecellî eder. O iki kanatla talebenin gayreti şahlanır. Ayrıldıkları vakit, birincisinde taassup, ikincisinde hile ve şüphe meydana gelir. (3)
Üçüncüsü: Arapça vacip, Türkçe lazım, Kürt’çe caiz olmalı. Yani Arapça din dili olduğu için vacip olmalı, Türkçe Türk nüfusunun ve nüfuzunun çokluğundan dolayı resmi dil olarak seçilmeli, Kürtçe de fıtratın hakkı ve gereği olarak serbest bırakılmalıdır. İsteyen istediği gibi kullansın.
Dördüncüsü: Kürt âlimler ve Kürtçe bilen öğretim elemanları ve öğretmenler o bölgeye tayin ve tahsis edilmeli. (4)
Dördüncüsü: Kürtlerin ileri gelenleri ve kanaat önderleriyle istişare edilmeli. Herkese aynı ilaç değil, her hastalığa uygun ilaç verilmeli.
Beşincisi: İş bölümü kuralına uygun olarak ihtisaslaşmaya ve branşlaşmaya gidilmeli, her branşın birbiriyle yardımlaşması sağlanmalı.Altıncısı: Bu üniversiteden mezun olanlara diploma verilmeli, bu üniversite devletin bütün resmi okullarına eşit tutulmalı, mezunlarına iş verilmeli, istihdam alanlarında onlardan yararlanılmalı, yanı sonuçsuz bırakılmamalı.
Yedincisi: Öğretmen okulları da Üniversite bünyesine alınmalı. Bütün okullarımızda intizam, fazilet ve din eğitimi olmalı.
Sekizincisi: Kürtlerin çoğunlukla yaşadığı bölgelerde devam eden bireysel öğretim, genel öğretime, informal öğretim, formal öğretime dönüştürülmeli.d-Cehalet, zaruret ve ihtilâf düşmanının karşısına marifet, sanat ve ittifak silâhiyle çıkın.”
e-Risale-i Nur’u okuyanların “asayişin manevî bekçileri oldukları”nı, asayişi korumanın tek yolunun da, insanların kalplerine iman ve marifet nurunu yerleştirmekten geçtiğini, bu işi de çağımızda en güzel şekilde Risale-i Nur’un yaptığını bilin.
f-Özgürlüğü, kuralsız ve ahlaksız yaşamak şeklinde görmeyin. “İnsanlar hür oldular, amma yine abdullahtırlar.”(5) Yani yine Allah’ın kuludurlar.“Hürriyet, nefsine de, başkasına da zarar vermemektir.” (6)
g-Kanun-u adalet ve te’dibden başka hiç kimse kimseye tahakküm etmemeli. Herkesin hukûku korunmalı, herkes meşru hareketlerinde şahane serbest olmalı.
ğ-Birlik ve beraberlik korunmalı, bunu bozmak isteyenlerin oyununa gelinmemeli. Üç tane bir ayrı ayrı dururlarsa üç kıymeti var. Eğer bir araya gelseler, omuz omuza verseler yüz on bir kıymet ve kuvvetini kazanırlar.
h-Biz Kalû Belâ’dan Muhammedî Cemiyet’e (Aleyhissalâtü Vesselâm) dâhiliz. Bizi bir araya getiren, bir ve beraber yapan tevhiddir. Andımız ve yeminimiz îmandır. Mademki Allah’ın birliğine inanıyoruz, öyleyse biz biriz. Herbir mü’min i’lâ-yı Kelimetullah’la görevlidir. Bu zamanda, bu görevin en büyük sebebi, maddeten terakki etmektir. Zira yabancılar teknik ve sanayi silâhıyla bizi manevî istibdatları (baskıları) altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhiyle i’lâ-yı Kelimetullahın en müdhiş düşmanı olan cehalet, fakirlik ve ayrışmaya karşı cihad edeceğiz. Amma dışa karşı cihadı, nurlu şeriatın kesin delillerinden ibaret olan elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere üstün gelmek ikna iledir, söz anlamayan vahşilere yapıldığı gibi zorla değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz, (sevgi kahramanlarıyız) husumete vaktimiz yoktur. İttifak Hüdâdadır, heva ve heveste değil. İnsanlar hür oldular amma yine Allah’ın kullarıdırlar. Ümitsizlik her gelişmenin engelidir. “Neme lâzım, başkası düşünsün” istibdadın (baskı rejimlerinin) yadigârıdır. (7)
(Devam edecek)
ÖNEMLİ İKİ NOT:
1-Sayın Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan beyefendinin annesi muhtereme Tenzile Erdoğan hanımefendiye Cenab-ı Erhamürrahimin’den sonsuz rahmet, sayın Başbakan’ımıza ve Erdoğan ailesine sabr-ı cemil niyaz ediyoruz.
2-Nadir yetişen ilim adamlarımızdan değerli kardeşim Prof. Dr. Ahmet Akgündüz beyin yine çok ses getireceğine inandığım, yeni çıkan üç ciltlik eserinden birincisi dünyaya gelmiş bulunuyor. Adı: İslâm ve Osmanlı Hukûku Külliyatı Kamu Hukuku. İkizlerinin de inşallah sağ-salim arkadan geleceğine inanıyorum.
Osmanlı Araştırmaları Vakfı yayınları arasında çıkan bu kitap, gördüğüm ve incelediğim kadarıyla sadece hukukçuların değil, ilahiyat ve diyanet teşkilatının, araştırmacıların, yazarların, müftü, vaiz, ve vaizelerin, kurumlarımızın, kütüphanelerimizin, İslâm ve Osmanlı hukukunu görmek, okumak isteyen herkesin el kitabı ve muracaat kaynağı olmaya namzed bir kitaptır. Hocamızı tebrik ediyor, başarılarının devamını Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyorum. V.KDİPNOTLAR:
1-Tevbe, 9 / 31
2-Nursi, aynı yer.
3-Orijinali için bkz. Nursî, Münâzarat
4-Bir Üstad Bediüzzaman’ın yıllar önce ortaya koyduğu bu projeye bakıyorum, bir de Zaman Gazetesinin 8 Şubat 2010 tarihli nüshasındaki habere bakıyorum. Bediüzzaman’ın ne kadar isabet kaydettiğini, o gün o proje dikkate alınsaydı, bu kadar ziyan olmayacaktı, kanaatine varıyorum. Şimdi o habere bir göz atalım: Diyanet İşleri Başkanı Bardakoğlu, Diyarbakır’da kanaat önderlerini tek tek dinledi. Halkın ve kanaat önderlerinin isteği şu: 1- Bölgemiz, din hizmetlerinin zayıflatılması sebebiyle bu hale geldi. 2-Kırsalda halk derdini cami imamlarına anlatır. Ancak camilerde görevli imamlar Kürtçe bilmiyor. Bu yüzden halkın itibar ettiği Kürtçe bilen müderrislerin önü açılmalı. 3- Geçmişte ezan bile okutulmuyordu. Şimdi çok daha rahatız. Ancak ülkeyi karıştırmak isteyen şer odaklarına fırsat verilmemeli.
5-Nursi, Münazarat, Yeni Asya Neş. İst. 1991, s. 58
6-Bkz. Nursî, Münazarat, s. 55
7-Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, s.9-14Rüya ile ‘dışarıdan bakmak’
16 Ekim 2011 Pazar 08:01
Bir şeyi bütünüyle görebilmek için dışından bakmak gerekir.
Kendine bakmak için de bu yüzden dışına çıkmak olan, bir şekilde seyri sülük, bu anlamı da içerir.
Örneğin; Bediüzzaman’ın öykülediği benzer bir kendine bakma süreci ardından, mezar taşındaki ‘Said’ yazısını gördüğü durum, kendine dışarıdan bakmanın tamamlanmış bir şeklidir.
Şüphesiz bu süreç rüyanın bütüncül (bütüne sadık kalarak yapılan) bir kurgusundan ibarettir; görülen hakikattir, dışarıdan hayata bakmanın ve hakikatini bütün olarak görebilmenin bir yolu böyle bir rüya ortamına katılmaktan geçmektedir.
Rüya, dünyanın dışına çıkmanın neticesinde, ki uyku ya da yakaza hali de bunu sağlayacaktır, yeniden gözlerinin açılıp dışarıdan seyredilmesidir.
Sembollerin çokluğu ve gizli anlamların belirmesi bütünü kavramakta zorlanmamızdan dolayı, bize görünecek olan (dünyanın) karmaşık (imajiner) yüzüdür.
Rüya parçaları, deyim yerindeyse ham görüntülerdir; özel anlamları belli şekillerle ‘kesit’lenmiştir; kişiye düşen bu görüntülerden anlamlara uygun kurgulamayı yapmasıdır.
Hakikat açısından bir güven sorunu yaşamaz insan, irade dışı, (hayal gibi iradi değil) ve imkan dahilinde bizzat yaşanmış ve sonuçları görünmüş, aslında devam eden gerçek evren sürecinin kısa bir kesiti olması sebebiyle mesaj yüklü ve hariçten gelen bir bütünü ifade edecektir.
Ayrıca, rüya içindeki mesajlar ve görüntüler kısmen uyandıktan sonra da kişinin zihninde bırakılır.
Bu demektir ki, düşler zihnî bir süreci de taşıyacaktır.
Bu noktada rüyanın içinde de dışında da kullanılabilecek veriler bulunacaktır.
Bazen düş içinde zihni sürecin işlemesiyle bizzat içinde yoruma katılabilinir; kimi zaman da rüyadan uyanıp dünyaya geri döndüğünde reel karşılıkları tabiattan ya da hadisattan eşleştirilebilinir.
Kişisel hayatı bir tür ‘rüya içinde rüya’ olarak yorumlayarak, ham, soyut görüntüleri işleyerek, kurgulayarak bir rüyadan bir rüyaya (uykudan, günlük yaşama) taşıyabilinir.
Diğer taraftan, kişi gördüğü rüyadan sorumlu tutulamaz, çıkaracağı sonuçlarla amel etmek durumunda da değildir; tıpkı seyirci gibi seyrettiklerinden devşirdikleri, kendinin günlük yaşamında bir akis yapabilir ve burada bir irade söz konusu ise sorumluluğu da oluşur.
Kişisel dünyasında oluşturduğu ‘düşsel gerçeklik’ günlük yaşamındaki hadisata nasıl aksederse uyku sonrası rüya öylece başlamış demektir.
Bu noktada tekrar bir yoruma giriş yapılır; bu da hak ile batıl, yalan ile gerçek arasında bir tercihi içerir.18 Ekim 2011: 12:46 #798589Anonim
‘Jön Türklük ve kemalizm hoşgörüyü bitirdi’
18 Ekim 2011 Salı 06:47
Slovenyalı solcı filozof Slavoj Zizek (Slavoy Jijek) diye okunur, Radikal gazetesine verdiği mülakatta çok önemli şeyler söyledi.
En önemlisi belki şu:
“İslam her zaman hoşgörülü bir din oldu; 18. ve 19. yy’da İstanbul’a gelen Avrupalı gezginler, buradaki dini hoşgörüden şaşkına dönmüşlerdi. İslam’ın ve özellikle de Osmanlı’nın özgün anlamıyla hoşgörüye sahip olmak anlamında çok gerilere giden bir tarihi var. Eğer çokkültürlülük konusunda bir şey öğrenmek istiyorsak, bu yüzden sizin tarihinize bakmamız gerektiğinin çok açık olduğunu söylüyorum. Şimdi ikinci meseleye geliyorum: Türkiye nasıl böyle hoşgörüsüz bir toplum haline geldi? 20. yüzyılın başında Avrupa’ya baktınız! Mustafa Kemal Atatürk ve Jön Türkler Batı’yı taklit edip modern bir ulus devlet olmayı istediklerinde, Türkiye hoşgörüsüzlükle tanıştı. Burada Ermenilere yapılanlardan da bahsediyorum…”
***
Bu vesile ile, bir daha:
Elhak, gayrimüslimlerin gayrimüslim olarak hayatiyetlerini sürdürme hakları bir ‘dogma’ olarak Osmanlı Devleti’nin güvencesi altındaydı. Osmanlı Devleti kimseye din dayatmadı. Dil bile dayatmadı. Osmanlı’nın yüzyıllar boyunca hüküm sürdüğü Kuzey Afrika’da, Ortadoğu’da, Güneydoğu Avrupa’da yerli halkların dilleri değiştirilmedi. Araplar, Yunanlılar, Bulgarlar, Makedonlar, Sırplar, Romenler, Macarlar, Hırvatlar, Boşnaklar, Arnavutlar Türkçe konuşmazlar. Ama İngilizlerin, Fransızların, Portekizlilerin sadece 100 sene kaldıkları memleketlerde bile onların dilleri konuşulur.
Farklı din ve kültürlere saygı konusunda ders verecek medeniyet İslam medeniyeti, ders alması gereken medeniyet Batı medeniyetidir. Batı medeniyetinin İslam dünyasına öğrettikleri, her şeyden ırkçılık, etnik bozgunculuk, soykırımcılık, asimilasyonculuk ve ‘ulus devlet’çilik olmuştur.
Esenlik içinde yaşadıkları Osmanlı ülkesini parçalamaya kalkışan Hıristiyan unsurlar da, onlara zulmeden Müslüman kadrolar yahut Müslüman evladı kadrolar da Batı’nın rahle-i tedrisinden geçmiştiler.
Osmanlı’nın son yıllarına tanık olan İngiliz diplomat-casus Aubrey Herbert der ki: “Osmanlı İmparatorluğu(‘nun) … idare mekanizması baştan savmaydı ama bu mekanizma fazla zulüm yapmadan çalışıyordu. Yunan, Bulgar veya Sırp devletlerinden daha sabırlıydı… 1896’da Türk-Yunan savaşında İstanbul’daki Rumlara ait işyerlerinden bütün Rum kâtip ve işçiler Helen ideali için çarpışmaya gittiler ve geri döndüler. Onlara kimse bir şey yapmadı… Anadolu’da yaşayan Müslümanlar ve Hıristiyanlar birbirlerini anlar; aralarında sevgi yoksa bile ilişkileri çok kötü değildir. İnançlar ve ırklar arasında her bir farklılığı şuurlu veya şuursuzca vurgulayan Avrupa’dır. Asya’daki zavallı Hıristiyan azınlığın başına gelen her felâketin bilerek veya bilmeyerek sorumlusu Avrupa’dır. (…) Türkçe konuşan, Hıristiyan dininin emrettiği ibadetleri Türkçe yapan Karamanlı Rumlar hallerinden hoşnut insanlardı. Fakat propaganda veya MEGALO İDEA diye bilinen Asya’nın yeniden fethi düşüncesi, Atinalıların huzursuzluğunu, sakin bir hayat süren Anadolu’daki kardeşlerine ulaştırdı. (…) Eski günlerde Ermenilere “Millet-i Sadık” denirdi… Türkiyenin ilerlemesinde ve gelişmesinde Ermeniler kendileri için iyi bir gelecek bulacakken, Avrupalılar tarafından ayartıldılar ve intihara sürüklendiler.” (Aubrey Herbert, Ben Kendim – Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, Çev. Yılmaz Tezkan, 21. Yüzyıl Yayınları, Ankara 1999)
Ayrılıkçı Ermeni örgütlerine önce yakınlık gösteren, sonra da suçlu-masum ayrımı yapmadan bütün Ermenilerin üstüne yürüyen Jön Türkler(den bazıları) da ne yaptılarsa Batılılardan öğrendikleri gibi yaptılar. Sultan Abdülhamid’e karşı mücadelelerinde Ermenilerin desteğini alabilmek için onların etnik hassasiyetlerini kaşımaları nasıl Frenk tarzı bir siyaset idiyse, kurmaya çalıştıkları “ulus devlet”in selameti için Ermenilere –ve cumhuriyetin tek parti döneminde bütün gayrimüslim topluluklara- neredeyse topyekûn düşman muamelesi yapmaları da Frenk tarzı bir siyasetti. Batı medeniyetini benimseyen –ve benimsemeyenlere “mürteci” damgası vurup baskı uygulayan- kadroların dinî azınlıklara karşı işledikleri suçlar asla İslam medeniyetine mal edilemez.
Farklı dinlerin mensuplarına İslamiyet namına zulmedenler olmamış mıdır? Elbette olmuştur ve halen de vardır. Fakat, “öteki” ile münasebetlerde ana yolun Papa 2. Urbanus’tan beri zulüm yolu olduğu ve adalet yolunu tercih edenlerin hep marjinal kaldığı Batı’nın aksine, İslam dünyasında ana yol hep adalet yolu olmuş ve zulüm yoluna sapanlar marjinal kalmıştır. Yani Frenklerin “öteki” ile münasebetlerinde zulüm kaide, adalet istisna iken, Müslümanların “öteki” ile münasebetlerinde adalet kaide, zulüm istisnadır.
Yeni Şafak18 Ekim 2011: 12:48 #798591Anonim
Tarih yeniden başlıyor
18 Ekim 2011 Salı 05:01
Wall Street işgalcileri ve Roma’da, Madrid’de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri.
Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezine karşı söylüyorum. 1991’de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok.
Yunanistan’da 19-20 Ekim’de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro’yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan’a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan’ın borçlarının yüzde 50’si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan’a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor.
Liberal kapitalizmin yüzde 1’lik mutlu azınlık ile yüzde 99’luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD’de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor.
İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz.
Yeni Orta Vadeli Program’ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye’nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50’lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor.
Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor.
Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız.
ZamanYeni anayasa asıl kime gerek?
18 Ekim 2011 Salı 05:34
Tabii ki yeni bir anayasa herkese gerek.
Ama herkesten çok CHP’ye, beyaz Türklere, Kemalistlere gerek. Nedenini izah edeceğim. Eminim kendileri de bunun farkında. Benimkisi bir hatırlatma, yüzleşmeye davet.
CHP ve müttefikleri hiçbir serbest seçimi kazanamadılar. Aslında umurlarında da değildi. Evet, halk onları iktidar yapmıyordu, ama devlet iktidarı zaten onlarındı. Devleti kendileri kurmuş, bütün iktidarı da kendilerinde toplamışlardı. Seçimler önceleri birer formaliteydi. Sonradan bu iş ciddiye binip seçimle iktidar el değiştirince 1960’ta askerî darbeyle geri gelmişler, bundan sonra seçimleri kaybetseler dahi iktidarı kaybetmeyecekleri bir ‘vesayet rejimi’ kurmuşlardı.
Yıllar geçti, araya yeni darbeler girdi ve vesayet rejimi daha da güçlendi. Halkın seçtiği siyasal iktidar günlük işlerle meşgul oldu, CHP ise ‘devleti yönetti’. Çünkü CHP yüksek bürokrasiye hâkimdi, yüksek bürokrasi de devlete… Siyaset yol, su, elektrik, iş, aşla meşgul olacak, bunları gerektiği gibi yapamadığı için de halktan ‘dayak yiyecekti’.
Ancak bu düzen 1980’lerde Turgut Özal’la bozulmaya başladı. Piyasa ekonomisi, yükselen yeni orta sınıflar, Anadolu burjuvazisi bir yandan, Türkiye’nin dışa açılımının yarattığı dinamikler öte yandan ‘bürokratik devleti’ ve bu devletin sahibi olan CHP’yi devre dışı bırakmaya başladı. 28 Şubat, vesayeti yırtmaya başlayan siyaseti ve toplumu disiplin altına alma girişimiydi. Olmadı, sivil hayat direndi. AB süreci de bu dirence güç kattı. Rüştünü ispat etmek isteyen kitleler bu defa ‘vesayet rejimiyle’ iş tutan bir ‘merkez sağ’ partiyi değil, AK Parti’yi iktidara getirdi. Buna karşılık ‘bürokratik devlet’in karanlık uzantıları sayısız darbe girişiminde bulundular. Yine de tedrici bir şekilde ‘bürokratik devlet’in kalelerinin birer birer ‘düşmesine’ engel olamadılar. Cumhurbaşkanlığı’nı ‘kaybettiler’ önce, sonra YÖK ve üniversiteleri, yavaş yavaş orduyu ve 12 Eylül referandumuyla da yüksek yargıyı.
Artık ‘bürokratik devlet’ başka ellerde. Bunu iyice anlamış olmalı CHP ve müttefikleri. Cumhuriyet tarihinde ilk defa ‘çırılçıplak’, iktidarsız, güçsüz, ‘devletsiz’ ortadalar. Bırakın tahrik edip muhaliflerini ezmek için kullanacakları bir devlet gücünü, sığınacakları bir devlet katı bile kalmadı.
Şimdi anlıyor musunuz, yeni bir anayasaya neden en çok CHP’nin ve onun müttefiklerinin ihtiyacı olduğunu?
Anayasalar zayıfın, güçsüzün, marjinalin, garibanın tek sığınağıdır. Tam da bu nedenle ‘devlet iktidarı’na, ‘bürokratik oligarşi’ye karşı ‘demokratik, hukukun üstünlüğüne dayanan özgürlükçü bir anayasa’yı hep istedi bu ülkenin demokratları. Şimdi bu kervana bence CHP’liler de katılmalı. Çünkü ‘devlet iktidarı’nı kaybettiler. O iktidar şimdi ‘başkaları’nın elinde ve onlar şimdi demokratik, çoğulcu bir anayasanın korumasına muhtaçlar. İmtiyazsız herkes gibi Kemalistler ve beyaz Türkler de bugün anayasal güvencelere ihtiyaç duyuyorlar.
Bakın, çok açık söyleyeyim; bugün AK Parti için ‘yeni bir anayasa’ çok acil bir mesele değil. Yüzde elli oyla iktidardalar. Bu ülkeyi on yıldır yönetiyorlar. Devlete de hâkim hale geldiler. Devlet otoritesini esas alan 1982 Anayasası AK Parti için bir nimet olarak bile görülebilir. Hele 12 Eylül değişikliklerinden sonra… Eminim, mevcut anayasayla Türkiye’yi rahatlıkla yönetebileceklerini düşünüyorlardır AK Partililer.
O yüzden AK Parti için ‘hava hoş’. Tamam, millete söz verdiler. Millet de bu sözün peşinde ‘sivil ve demokratik bir anayasa’ için talepkâr. Ama AK Parti’nin Meclis çoğunluğu yeni anayasaya yetmiyor. Muhalefet kaçarsa bu işten, AK Parti’yi kimse mesul tutmaz ‘neden yeni anayasa yapmadın’ diye.
Kısaca yeni, çoğulcu, demokratik ve sivil anayasa için muhalefetin ve özellikle de CHP’nin bastırması, AK Parti’yi zorlaması lazım. Bunun için de öncelikle 1982 Anayasası’nın ‘değişmez maddeleri’ gibi konulara takılmayı bıraksınlar.
Ey Kemalistler, beyaz Türkler, CHP’liler! Çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa asıl size lazım. Artık siz de ‘sade birer vatandaş’sınız. Temel haklarınızı ve özgürlüklerinizi güvence altına alacak bir anayasa her vatandaş gibi size de lazım. Benden söylemesi…
ZamanHükümet’in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor
18 Ekim 2011 Salı 05:48
Hükümet’in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor
Üzerinden çok geçti, ama bu konuda yazmamazlık etmek olmazdı. Hem bunun, politik bir tavır ya da “üstünden atlamak suretiyle mayınlı alandan kaçma” olarak değerlendirileceği kesindi. Bu değerlendirme yanlış olacağı için ve bünye zaten yazmak istediği için “bayat” da olsa, Meclis’teki başörtüsü-kravat mevzuna değinmek şahsıma vacip oldu.
Biliyorsunuz, AK Parti önce Şafak Pavey’in özel durumu nedeniyle kadınların Meclis’te etek giyme zorunluluğunu kaldırmaya yeltenmişken, BDP’nin “başörtüsü de serbest olsun, kravat da takılmayıversin” anafikirli değişiklik önergesi vermesiyle geri adım attı.
Elbette, başta Mustafa Şentop olmak üzere AK partili yetkililerin, Meclis İç tüzüğünde başörtüsüyle ilgili bir madde olmadığını, isteyenin örtüsüyle Meclis’e gelebileceğini hatırlatması güzeldi. Nitekim, “mazi kalbimde bir yaradır” misali kalplerimizde duran Merve Kavakçı hadisesinin yasal dayanağı olmayan, tamamen ideolojik gerekçelere eklemlenmiş, refleksif bir hoyratlığa tekabül ettiğinin altı bir kez daha çizilmiş, o rezaletin gerçek bir ‘rezalet’ olduğu, bir kez daha ifade edilmiş oldu.
Ancak muhafazakar kitlenin talebi tam da, hukuki bir temeli de, insani bir zemini de olmayan bu ideolojiyle hesaplaşmak değil miydi? Ve hesaplaşmak başörtülü kadınların kısıtlamalarını sonsuza dek kaldırmak yoluyla olmayacaksa, nasıl olacaktı?
Tamam, 2008 yılında AK Parti başörtüsü düzenlemesi nedeniyle kapatılmanın eşiğine gelmiş ve o süreçte kendisine destek vermiş olan MHP, “laikliğe aykırı eylemlerin odağı” ilan edilmemişken, zaten sistem bekçileri nezdinde olağan şüpheli olan AK Parti bu sebeple ceza almıştı. MHP’li Deniz Bölükbaşı’nın daha sonra “başörtüsü meselesinde AKP’yi oyuna getirdik” şeklinde açıklamalar yapması ise, MHP’nin bu konudaki samimiyetini ortaya koymuştu.
Dolayısıyla AK Parti’nin, BDP, CHP ve MHP’nin üçünün birden (dahi olsa) Meclis’e başörtülü ve kravatsız vekillerin girebilmesine olanak sağlayacak önergesini desteklememesi, teklifi geri çekmesi; “tecrübe, yenilmiş kazıkların toplamıdır” şeklindeki o halk deyişini haklı çıkarmakla kalmıyor, AK Parti’nin çekinceli haline de bal gibi haklılık zemini temin ediyor.
Hükümetin, genel seçimlerde başörtülü aday göstermemesinin ve Meclis’teki kılık kıyafeti düzenleyen iç tüzük maddesindeki değişiklik önerisinden geri adım atışının sebeplerinin başında da kanaatimce bu geliyor.
Belli ki, AK Parti ilk başta destek verir gibi gözükerek hükümeti sistemin sinir uçlarına dokunmaya teşvik eden, sonra da geri çekilip manzarayı seyreden “muhalefet” tarzını tecrübe ettiği için artık yoğurdu üfleyerek yiyor.
Yiyor da, bu yoğurdun dibinin ne zaman görüneceği ya da hangi olayla son kullanma tarihinin geldiğinin anlaşılacağı meçhul. Yıllardan bu yana sırf AK Parti’ye zarar vermemek adına başörtüsü talepleri hususunda seslerinin volümünü düşürdükçe düşüren başörtüsü mağdurları, Başbakan Erdoğan’a duyduğu derin sevgiyle sabrediyor. Ancak olayın, insanların “sabreden derviş, açlığından ölmüş” hissiyatına garkolmaya başlamasından önce çözülmesi gerekiyor. Bizzat gözlemlerim sayesinde söyleyebilirim ki, bu toplumun ciddi bir yekunu, hakikaten Başbakan’ı kalpten bir sevgiyle, derin bir yakınlık duygusuyla seviyor, dualarında asla unutmuyor. Ancak bu geniş kredinin sınırları gözükmeden önce, bu sorunun bir hal yolunun da bulunması gerekiyor.
Hayır, yeryüzünde hiç kimse bana Başbakan ve –hatta- çevresinin başörtüsünü dert etmediği, bu meseleyi siyaseten kullandığı yolundaki komplolara inandıramaz. Bu sorunun derdini çekmiş, acısını yaşamış, çocuklarını sırf bu nedenle yurtdışında okutmak zorunda kalmış bir eş, bir baba, Başbakan. Ara ara haberlerine gazetelerde rastlıyorsunuz, O’nun çok yakınları bugün ve hala başlarındaki örtü yüzünden ayrımcılığa uğruyor, uğrayabiliyor.
Ancak Hakk’ı söylemek vazifemizse –ki öyle- bu meselenin gündeme geldiği her bir seferde Başbakan’ın kendine sakladığı ama hepimizin pekala bildiği “başörtüsü sorununu çözememe gerekçeleri” zemin ve irtifa kaybediyor. Artık bu sebeple AK Parti’ye kapatma davası açılabileceğine inanan insanların sayısı ise, giderek düşüyor.
Başbakan’ın bu konuda samimiyetsiz olduğunu hiçbir şekilde ve hiçbir zaman düşünmediğimize göre, O’nun bizim bilmediğimiz çeşitli gerekçelerle hareket serbestisi bulunmayabilir veya mevcut serbestiyet bu konuyu kökünden çözmek için yeterli olmayabilir, bilemiyorum.
Ancak bildiğim ve Hakk adına söylemek zorunluluğu hissettiğim şu; insanlar bekliyor, Başbakan’ı severek, bu sevginin genişliğine sığınarak, felaha çıkacağına inanarak bekliyor. İnsanlar, “şimdi değilse ne zaman?” diye soruyor. Haksızlar mı?
Yeni Şafak18 Ekim 2011: 12:50 #798592Anonim
Gusülden önce mi, sonra mı?
18 Ekim 2011 Salı 06:01
Soru: Biz emeklilerin çok uğradığı emekli kahvesinde dinî konuları çok konuşur, birçok meselede de kararsız kalırız.
Çünkü aramızda son sözü söyleyecek bilgide biri bulunmadığından konu hep ortada kalır. Bu defa da öyle oldu. Ancak kahvede hep okuduğumuz Zaman’da sizin sorulara verdiğiniz cevapları da okuduğumuzdan konuyu bu defa size sorma gereği duyduk. Karar veremediğimiz mesele şöyle:
-Banyoya girip de gusledecek olan bir kimse, beden tıraşı yapmaya da ihtiyaç duysa, bu tıraş temizliğini önce yapıp sonra mı gusletmeli, yoksa önce guslünü yapıp sonra mı tıraş temizliğine geçmeli? Bazıları önce tıraş temizliğini yapmalı, sonra gusletmeli, dediler. Bazıları da, cünüpken tıraş temizliği yapılmaz, önce guslünü yapmalı, sonra tıraş temizliğine geçmeli, diye iddia ettiler. Gerçekten de cünüpken tıraş olunmaz mı, önce gusül yapılıp sonra mı tıraş temizliğine geçilmeli?
Cevap: Evet, önce gusül yapılıp cünüplükten çıkılmalı, ihtiyaç duyuluyorsa sonra tıraş temizliğine geçilmeli, saç ve tüyler beden temizken kesilmelidir. Çünkü cünüpken tırnak ve saç kesip, beden tüylerini tıraş etmek mekruhtur denilmiş, kerahetle caiz olduğu ifade edilmiştir!.
Nitekim Gazali hazretleri bu konuyu İhya’sında anlatırken tıraş temizliğinin gusülden sonra yapılmasına işarette bulanarak:
– Cünüp kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir, dedikten sonra çünkü demiş, mahşerde beden dirilirken bu parçalar tümüyle bedene geri döneceğinden temizken tıraş olmalı ki temiz olarak geri dönmüş olsunlar bedene!..
Ayrıca, insan bedeni tümüyle mübarek ve muhteremdir. Bedenden ayrılan parçalar da bu mübarekliğe uygun düşecek şekilde temiz olarak ayrılmalı, kirli halde bedenden atılmamalıdır.
Burada esas açıklanmaya ihtiyaç olan önemli konu şu olmalıdır:
– Ömür boyu bedenden ayrılan bu parçaların tümü de dirilirken bedene iade edileceğine göre, bu parçalar toplandığı bedeni kocaman bir hilkat ucubesi insan halinde büyütmüş olmaz mı? Ömür boyu atılmış olan parçaların tümü de birleşerek bedende toplanmış oluyorlar çünkü… Bu konuyu akla yaklaştıran bir izah olmalıdır, diye düşünürken, Bediüzzaman Hazretleri’nin İşarat-ü’l-İcaz tefsirindeki Haşr-i Cismani bahsinde, diriliş konusunu akla yaklaştıran açıklaması dikkatimizi çekiyor. Bu orijinal izahı sizlerle paylaşarak konuyu bağlamış olayım isterseniz. Haşirdeki dirilişin iki türlü yorumunu şöyle anlatıyor:
-Arkadaş! Zahire nazaran haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zaide birlikte iade edilir. (Yani bedenin asli parçaları ile, kesilerek atılmış olan öteki parçaları birlikte dirilirler.)
Evet, cünüp iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan her cüz’ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu da ona işarettir. (Yani ilk bakışa göre yorum böyledir.)
Fakat Tahkik’e göre ise bitkilerin tohumları gibi “acb’üz-zeneb” tabir edilen bedendeki bir kısım çürümeyen zerreler, insanın tohumu hükmünde olup haşirde o zerrelerin üzerine insanın tüm bedeni inşa edilerek kolayca şekillenecektir!”
Demek ki, toprağa düşen çekirdeğin içinden nasıl bir ağaç çıkarsa, insanın bedenindeki çürümeyen “acb’üz-zeneb” çekirdeğinden de öyle bir insan bedeni tüm parçalarıyla normal şekilde doğacaktır.
Yoksa, hayat boyu bedenden ayrılmış parçaların hepside en sonunda bedende toplanarak kocaman bir hilkat ucubesi insan görüntüsü meydana gelmiş olmayacaktır.
Bundan dolayı bedenin tıraş temizliği cünüpken değil de beden temizken yapılmalı, ayrılan parçalar da temiz olarak ayrılmalı ki, sonunda bedenin “acb’üz-zeneb” çekirdeğine temiz olarak girsin, vücut temiz parçalar üzerine inşa edilerek doğmuş olsun, “acb’üz-zeneb” çekirdeğinden.
Evet, hadiste, insanın kuyruk sokumundaki “acb’üz-zeneb” tabir edilen bir kemiğin çürümeyeceğine, insan dirilirken tohum durumundaki bu çürümeyen zerrelerin içinde gelişerek doğacağına işaret olunmuştur.
ZamanKalkış noktası neresi, varış noktası nereye düşer?
17 Ekim 2011 Pazartesi 08:20
Bizim Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki, epistemolojik, sadece bilgilenmeye dayalı bir ilişkidir; üstelik de kuru bilgilere ve ruhsuz bilgilenme biçimlerine… Çağrımızın kurmadığı bir çağda mahkûm olduğumuz zihnî kaymanın, savrulmanın çokça belirleyici olduğu; çağın hâkim duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerinin şekillendirdiği; her şeyi/mizi tersyüz edici; her türlü kullanıma elverişli, sadece kullanım değerine sahip; dolayısıyla, aslî değil, arızî bir ilişki bu.
O yüzden sahici değil. O yüzden sorunlu. O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz sürekli olarak: Arızî bir ilişki olduğu için de, sürgit arıza üretiyor, önleyemediğimiz arızaların taarruzlarına maruz bırakıyor bizi.
O yüzden heyecanlandırmıyor. O yüzden hayatî bir önem arzetmiyor. O yüzden, kolaylıkla vazgeçilebilir’dir.
Çünkü esaslı bir oluş, varoluş ve fikir çilesine dayanmıyor Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki. Bedeli ödenmiş, hak edilmiş muhkem bir irtibat değil. O yüzden bu kurduğumuz “olsa da olur, olmasa da” türünden ilişki biçimi, bizi de, İslâm’ın kendisini ve İslâm algımızı da zapturapt altına alıyor; teslim alıyor.
* * *
Çağrımızın çağrısının çağımızı olmasa bile, bizim algımızı, idrak biçimlerimizi belirleyemediği bir zaman diliminde, biz, istediğimiz kadar Kur’ân ve Sünnet’e gidelim diye çırpınalım; aslâ muvaffak olamayacağımızı bile idrak edebilmiş değiliz hâlâ.
Önümüzde devâsa bariyerler var oysa: Zihnî bariyerler öncelikle. Aşmamız gereken ama aşamadığımız için üzerimizden silindir gibi geçen yok edici bariyerler bunlar.
Kur’ân’a ve Sünnet’e bihakkın gidebilmemiz için, bu bariyerleri aşmak zorundayız. Bunun ilk ve temel adımı, bir kalkış noktası fikri ile bir varış noktası fikrine sahip olabilmektir.
Kalkış noktası, “burası”dır; içinde yaşadığımız çağ. Varış noktası ise “orası” yani Kur’ân ve Sünnet. Biz zihnimizi tarumar eden, İslâm algımızı şekillendiren çağ körleşmesinden ötürü, kalkış noktası ve varış noktası fikrine sarahatle sahip olamıyoruz bir türlü. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, sadece Batı uygarlığının çağrısının (zaman-mekân algısının; Tanrı’yı, eşyayı, insanı ve dünyayı kavrayış biçimlerinin) belirlediği ve kendisi dışındaki bütün çağrıları devre dışı bırakarak, hepsine kısa devre yaptırdığı bir çağdır.
* * *
İşte semantik intihar olarak adlandırdığım fenomeni doğuran şey bu: Biz mevcut algılama biçimlerini, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini terk edemediğimiz sürece, varış noktasına sağlıklı bir şekilde gidebilmemiz imkânsızdır; zordur değil, imkânsızdır.
Ayaklarımızı bulunduğumuz yere bizim algılama biçimlerimizle, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerimizle sağlam bir şekilde basamadığımız bir yerden çıktığımız yolculuk, bizi kendisine benzetmeden, kendi rengine boyamadan varış noktasına götürebilir mi?
Eğer kalkış noktasından, yani buradan, bu çağın ağlarından ve bağlarından, idrak biçimlerinden yola çıkarak Kur’ân’a ve Sünnet’e gitmeye kalkışırsak, burayı, buranın duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini ve kalıplarını Kur’ân ve Sünnet algımıza giydirmekten başka bir şey yapmış olmayız.
* * *
O hâlde, varış noktasının (yani çağrımızın) kalkış noktamızı (yani burayı, çağı) şekillendirebilmesi gerekir. Bunu ancak Efendimiz’le yapabiliriz. Efendimiz’in yaptığı gibi yapabiliriz: Ümmîleşmek olarak tarif ettiğim, önce, çağın ağlarından ve bağlarından, bağlamlarından ve kavramlarından kurtulma; ondan sonra, çağa girme ameliyesine soyunduğumuz zaman, kalkış noktası’nın önümüze çıkardığı bariyerleri aşabilmemiz mümkün olabilir.
Başka bir deyişle, İslâm’la, Kur’ân’la, dolayısıyla Efendimiz’le kurduğumuz epistemolojik ilişkiyi, -çağımızda yalnızca Bediüzzaman’ın sahabe risalesinde enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi- ontolojik irtibata dönüştürebildiğimiz; yani “peygamberimizle” çağdaşlaşabildiğimiz ve “peygamberimizi” çağdaşımız kılabildiğimiz zaman, çağ körleşmesinden kurtulabilir, varış noktasıyla kalkış noktasını buluşturabiliriz. İşte o zaman, çağrımızın çağını kurma sürecinde bir mesafe katedebiliriz.
Yeni ŞafakTarih yeniden başlıyor
18 Ekim 2011 Salı 05:01
Wall Street işgalcileri ve Roma’da, Madrid’de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri.
Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama’nın ‘tarihin sonu’ tezine karşı söylüyorum. 1991’de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok.
Yunanistan’da 19-20 Ekim’de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro’yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan’a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan’ın borçlarının yüzde 50’si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan’a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor.
Liberal kapitalizmin yüzde 1’lik mutlu azınlık ile yüzde 99’luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD’de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor.
İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz.
Yeni Orta Vadeli Program’ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye’nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50’lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor.
Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor.
Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız.
Zaman18 Ekim 2011: 12:54 #798594Anonim
İsyan çağına girdik, bu öfkeden korkun..
18 Ekim 2011 Salı 05:16
İlk günden bu yana şuna inandık: Küresel kriz, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüklerimizle aynı değil. Dünya sistemini temelden sarsacak, yeryüzünün eksenini değiştirecek, müthiş güç kaymalarına yol açacak, “merkez güçlerin” gerilemesine hatta çöküşüne yol açacak bir kriz.
Bu, sadece ekonomik kriz değil, sosyal ve siyasal krizdir, dedik. Dolayısıyla sarsıntıları çok şiddetli olacaktır. Öyle banka kurtarmayla, şirket kurtarmayla, devlet kurtarmayla çözüme ulaşılacak gibi değil. Halkı batırıp krizin gerçek sorumlularını ödüllendirenler fena halde bedel ödeyecek.
Bunu bildikleri için, birkaç yıldır olağanüstü hal yasaları çıkardılar, sıkıyönetim şartlarını değiştirdiler. Artık başkentler krizden değil, kendi halklarından, sokaklarından korkuyor. Artık güvenlik önlemleri, dış düşmana karşı değil, içerideki halka karşı alınıyor.
Tehdit içeriden geliyor… ABD başkenti, Avrupa başkentleri, merkez şehirler, bankalar, finans baronları korku içinde. Kitlesel, yaygın ve nerede duracağı asla kestirilemeyen bir dip dalga geliyor ve hiçbir silah, askeri güç, siyasi ikna yöntemleri bu dalganın büyümesini, yayılmasını, varolan sistemi tepetaklak götürmesini önleyebilecek gibi değil.
Tunus’ta, Mısır’da ve diğer Ortadoğu başkentlerinde liderleri deviren ruh, belki de en esaslı değişimi Batı’da gösterecek. Tahrir ruhu Arap Baharı ise, İslam Orta Kuşak’ta derin değişim ise, Avrupa’da, Amerika’da Sonbahar hatta Kış’tır.
Her şeyi küçümseyenlerin bunu anlamasına imkan yoktur. Onlar ilk günlerde krizi de küçümsüyordu, bir tür nezle gibi sunuyordu, Batı’nın sınırsız ekonomik gücünün bunun üstesinden geleceğini söylüyordu. 2006’dan bu yana, tarihi bir kırılma yaşandığını, güç kaymalarının, eksen değişimlerinin insanlık tarihini değiştireceğini, krizin siyasal ve sosyal sonuçlarının bugün dünyayı yönetenler için yıkıcı olacağını haykırıp durduk.
Kahire’de, Bingazi’de, Sana’da ya da Şam’daki öfkenin örneklerine Paris’te, Barselona’da, Londra’da, ABD’nin bir çok eyaletlerinde de tanık olacağımızı, Batı’daki Tahrir meydanlarının dolup taşacağını, Arap Baharı dediğimiz kitlesel taleplerin Asya’dan ABD’ye kadar bütün iklimleri etkileyeceğini, 21. yüzyılın asıl böyle şekilleneceğini söyledik ve buna inandık.
Çünkü, Ortadoğu’da, İslam-Arap kuşağındaki rahatsızlığın sebebi zorbalıksa, Avrupa’daki sebebi refah çökmesi, Asya’daki sebebi refah ve özgürlük arayışıydı. Kaddafi’nin devrilmesi, Mübarek’in, Salih’in, Bin Ali’nin ya da Baas rejiminin devrilmesi yerel sarsıntılar oluşturacakken, kitlesel öfke ve talepler yeni bir siyasal dil oluşturacak, kıtalararası etki uyandıracaktı.
Öngörülerimiz şöyleydi: Kaynaklara yönelik müthiş bir güç mücadelesi başlayacak. İttifaklar ve çatışmalar kaynak eksenli olacak. Teknoloji değil doğal kaynaklar öne çıkacak, tarım ve gıda ürünleri üzerinde şiddetli gerilimlere tanık olunacak. Benzer sebeplerden ülke ve bölge haritaları değişecek. Fakirlerin, refah kaybı yaşayanların öfkesi yönetimleri devirecek, yeni yönetim şekilleri gelişecek.
Bugün Ortadoğu’da baskıcı rejimlere yönelik öfke, kimlik ve refah kaybı üzerinden Avrupa’yı vuracak. Avrupa Barışı, Birleşik Avrupa düşüncesi ve gelecek perspektifi yerini ayrışmaya, belki çatışmaya terk edecek. Atlantik İttifakı, kendi iç hesaplaşmalarına yoğunlaşacak. Ülkelerin emperyal hırsları, kendini kurtarma telaşı ortak gelecek hayallerini vuracak. Okyanusun iki yakası ırkçı dalgalarla yüzleşecek, çok kültürlülük ve ortak yaşam düşüncesinin yerini ulusların kaynaklar üzerindeki mücadelesi alacak. Krizin vurduğu ülkeler hızla kendi zaaflarına teslim olacak. Dünyanın bir çok bölgesinde yaşanan, projelendirilip uygulanan ayrıştırma projeleri, bugünün refah ülkelerinde görülecek. Etnik çatışmalar, mezhep eksenli saflaşmalar kendini gösterecek.
Aslında 20 yüzyıl boyunca oluşmuş tortulara karşı küresel bir devrime, derin değişime, yeni iktidar yapılanmasına, yeni ekonomik düzene duyulan ihtiyaç, refah toplumlarında hissedilmiyordu. Asya’da ve bizim bölgemizde ise huzursuzluk baskıyla, hileyle denetlenebiliyordu. Ama artık Batı’nın refah düzeni sarsılıyor, toplumsal çıkar ortaklığı bozuluyor. Kimlik üzerinden yeni bir itiraz dili kendini hissettiriyor. İşte şimdi bu Avrupa, batı başkentlerine yansıyor.
New York’ta başlayan ve seksen iki ülkeye yayılan, daha da yayılması, kitleselleşmesi öngörülen isyan dalgasını küçümsemeyin derim. Küçümserseniz yanılırsınız… Bir tarihsel dönüşüm eşiğindeyiz. Sınırsız güce tapınanların bunu anlaması mümkün görünmüyor. Aç insanların, fakirlerin, adalet arayanların öfkesinden çekinin.. Gerçekten hiçbir silah ya da askeri güç bu öfkenin üstesinden gelemez.
Buraya kadar yazdığım cümlelerin hepsi defalarca bu köşede tekrarlandı. Bir kez daha tekrarlanmasında sakınca görmüyorum. Çünkü ciddi bir durum var ortada. Krizin yol açtığı öfke bütün iklimlere yayılacak. Çok kez tekrarladığım bir öngörü daha var, bir kez daha hatırlatmayı zorunlu buluyorum.
“Avrupalılar için 20. yüzyılın sonları 2. Dünya Savaşı ile yakın zamanda çıkacak kimlik savaşının arasındaki dönem olacak. Bu savaş, bir zamanlar Osmanlı İmparatorluğu olan bölgeyi tamamıyla yutup Avrupa’ya yayılacak. Devletler veya süper güç blokları ya da imparatorluklar arası bir savaş olmayacak. Bir iç savaşa benzeyecek. Yaklaşan çatışma çerçevesinde ordular, kıtalar veya ülkeler arasındaki jeo-stratejik fay hatlarında mevzilenmeyecek, savaşanlar siviller, siyasetçiler, polisler olacak. Kentler mahallelere, devletler internet ve örgütlü suç üzerinden başka yerlerdeki müttefiklerine bağlı etnik ve mezhepsel gruplara bölünecek. İhtilaflar kimlik üzerinden yaşanacak. Leeds, Kopenhag, Marsilya, Halepçe, El Halil, Kerkük ve İskenderiye varoşlarında çatışma belli zamanlarda kanlı bir hal alacak. Avrupa devletleri ayakta kalacak ama liberal demokrasi pahasına. Ortadoğu’da bazı devletler çözülecek ve savaşın başladığı nokta bu olacak….”
Evet, isyan çağı bu. Çok şey değiştirecek bir isyan…
Yeni Şafak18 Ekim 2011: 12:56 #798595Anonim
Çocuklarımıza karşı fedakârlık, başkalarına karşı hoyratlık!
17 Ekim 2011 Pazartesi 08:22
[h=1]Çocuklarımıza karşı fedakârlık, başkalarına karşı hoyratlık![/h]
Bir arkadaşım kızını özel bir anaokuluna yazdırmaya kalktı.
Hem kendisinin hem de kocasının aylık gelirleri gayet iyi olmasına karşın istenenücretleri görünce şaşkınlıktan küçük dilini yuttu.Çünkü bazı okullar bir otomobil parası istiyorlardı. En ucuzları bile hiç “ucuz” değildi.
Hemen hepsine ön kayıt yaptırmak için dahibinlerce lira yatırmak gerekiyordu.
Hani özel mözel, nihayetinde bildiğimiz kreş ortamına “vallahi, billahi burada eğitim yapılıyor” havası katılmış yerlerden söz ediyoruz!
***
Başka bir arkadaşımın da oğlu geçen yıl devlet okulunda ilköğretime başlamıştı.
Fakat o okuldaki öğretmenler “Çocuğunuzun öğrenme problemleri var; ne yalan söyleyeyim, bir özel okulda onunla daha iyi ilgilenirler!”deyince işin rengi değişiverdi.
Anne baba gerekirse taş yer, para pul evlada harcanırdı ya, bizimki de derhal özel okula kayıt yaptırdı.
Çok “sıradan”bir okul için 15 bin TL ödeyecek her yıl. Geceleri uykusu kaçıyor arkadaşımın. Öyle ya, bunun gelecek yılları, lisesi, şusu, busu var daha…
***
Bazılarınız diyecek ki, “Bu çocuklar analarının karnından özel okullu mu doğuyor? Devlet okullarına gitsinler!”
Doğru ama…
Zurnanın zırt dediği yer de tam orada!
Çocuklar özel okullu doğmuyor elbette. Ama her çocuk anne babasının gözünde “özel!”
Gayet mütevazı gelirleri olan anne babaları hem popüler kültür hem de sistem özel okullara yönlendiriyor.
“İyi eğitim” kisvesi altında girilen yoldan çıkan sonuç ne peki?
Bu yazıyı işte o yalın ve çırılçıplak gerçek üzerine küçük bir not düşmekiçin yazıyorum.
***
Yeter ki, çocuklar iyi olsun!
Tamam ama…
Bunun bedeli şu mu? Artık taksite bağlanmış ve mali kriz endişesine kurban gitmiş bir hayatınaktörleri olarak anne baba!
Çocuklarına karşı müşfikler! Ama artık başka herkese ve her şeye karşı hoyratlar!Korkuyorlar çünkü…
Ya “onca darlık içinde yatırım yaptığımız hedefe ulaşamazsak” diye korkuyorlar!
Benciller artık.
Kendi çocuklarını “Einstein“, öteki çocukları ya “aptal“, ya “numaracı” sanıyorlar.
Diğer anne babalarla çocukları üzerinden rekabet ediyorlar; başarılı yoksul çocuklara duydukları öfkeyisahte gülümsemelerinin ardında zor saklıyorlar.
Yani…
Hepsi iyi anne baba ama “iyi insan” olmaları gitgide güçleşiyor!
Son sözüm şu…
Bu korkunç çemberi bir yerinden kırmalıyız!Nasıl?
Bilen var mı?
18 Ekim 2011: 12:59 #798596Anonim
Liberaller ya tekrar komünist olacaklar ya da…
17 Ekim 2011 Pazartesi 08:18
Bu sütunun takipçileri, ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgalle başlayan İslâm dünyasını yeniden dizayn etme hamlesinin Osmanlı Devleti’nin İkinci Viyana Kuşatması’na benzetildiğini; 2007’de AB’ye kabûl işareti aldığımızda da “AB Türkiye’yi almadan Türkiye AB’yi istiab edecek” diye yazıldığını hatırlarlar.
Çünkü ABD ve Avrupa’nın temsil ettiği bir medeniyet, bir dünya görüşü, bir hayat tarzı, bir sistem, kaçınılmaz bir sona doğru çoktan adım atmış bulunuyordu.
Küresel kapitalist sistem, birkaç yıldır krizlerle sarsılıyor. Nihayet, bu sistemin merkez üssü Wall Street de, haftalardır protesto ediliyor. İnsanlar, savaşa, ülkelerin işgaline, adaletsizliğe, haksızlığa, haksız zenginleşmeye isyan ediyorlar. Evet, modern medeniyet, ya Alman sosyolog Oswald Spengler’in dediği gibi, “Bir gün etnografik bir müze haline gelecek” veya İslâm’a tarziye eli vererek tasaffî edecek, onu metbû ve rehber tanıyacaktır.
Bazı haklı noktalarda İslâmcıları eleştirirken İslâm’ı sadece dünya hayatı açısından değerlendirme gafletine de düşen Mustafa Akyol, İslâm fıkhının beşerin dünya hayatı adına gerçekleştirme gayesi güttüğü dini, akıl ve beden sıhhatini, aileyi ve üremeyi, canı ve malı koruma hedeflerini modern medeniyetin gerçekleştirdiğini iddia etse de, bu medeniyet, her şeyden önce adalet değil, zulüm üzerine kurulmuş; insanlığın en fazla yüzde 20’sinin maddî refahı adına insanlığın ve bütün insanlığa ait kaynakların yüzde 80’ini sömürerek semirmiş ve ayakta kalmıştır. Ayrıca, İslâm’ın yasakladığı, “Serveti belli ellerde dolaşan bir devlet” yaparak ve derin tüketim ve gelir dağılımı eşitsizliği eşliğinde refah sağladığı yüzde 20 adına da akıl sağlığını, dini, aile yapısını ve üremeyi koruduğunu söylemek de zordur. Bu medeniyet, Bediüzzaman’ın oldukça özlü, o ölçüde de kapsamlı değerlendirmesiyle, beş menfî esas üzerine kurulmuştur: Dayanağı kuvvettir; kuvvetin esası, tevacüzdür. Hedefi, menfaattir; menfaatin esası, çatışma ve birbirini yok etmeye çalışmadır. Hayatta düsturu, cidaldir; cidalin özü, sürekli çekişmedir. Kitleler arasında öngördüğü bağ, başkalarını yutmakla beslenen ırkçılıktır; ırkçılık, dehşetli vuruşmalara sebeptir. İnsanlığa hizmeti, heva ve hevesi kamçılama, nefsin arzularını sınırsızca tatmin, daha çok kazanma adına daha çok tüketme ve dolayısıyla ihtiyaçları sürekli artırmadır. Bu ise, insanın mânen meshine, insanlıktan çıkmasına sebeptir. İslâm ise, dayanak olarak kuvvete bedel hakkı kabûl eder; hakkın özelliği, adalettir, dengedir. Hedefi menfaat yerine fazilettir; fazilet, muhabbet ve yakınlaşmayı getirir. Kitleler arasında emrettiği bağ, ırkçılık yerine dinde veya insanlıkta kardeşliktir. Bu ise, yardımlaşmayı, dayanışmayı ve barışı sağlar. Fertler adına heva, heves ve nefsin arzularını kamçılama yerine, mânen, ahlâken ve ruhen terakkî ve tekâmülü ister.
Bediüzzaman’ın şu tesbiti de, bu medeniyette eksik olmayan ve her defasında dünya savaşlarıyla neticelenen krizleri özetler mahiyettedir:
Beşerin içtimaî hayatındaki ihtilâl, bozgunculuk ve ahlâksızlıkların iki önemli sebebi vardır: “Ben tok olsam, başkası açlıktan ölse bana ne!” tavrı ve “Sen çalış, ben yiyeyim!” tavrı. Birinci tavrı kökünden kesecek olan zekâttır; ikinci tavrın devası ise faizin yasak olmasıdır. Beşer, bu iki düsturu dinlemedi; büyük silleler yedi; daha müthişini yemeden dinlemeli.
Beşer, daha müthişini yemeye doğru gidiyor. Türkiye’de dün kapitalist emperyalizm karşısında dıştan ithal sosyalizm, komünizm davası verenlerin çoğu, bugün liberalleşip, küresel kapitalist emperyalizme teslim oldular. Daima gündemde kalabilmek için yakında yeniden ya sosyalist-komünist olacaklar veya… Belki her daim onlarla birlikte bazen devrimci, bazen liberal görünmeyi ispat-i vücud sebebi sayan İslâmcı veya değil bazı Müslüman aydınlarla birlikte İslâm’ı gerçekten keşfedecekler. Çünkü “İstikbal inkılâbâtı içinde en yüksek gür sadâ, İslâm’ın sadâsı olacaktır.”
Zaman19 Ekim 2011: 10:03 #798617Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 6.1.SADÂ-YI HAKİKAT
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 27 Mart 1909
Tarîk-i Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) şüphe ve hileden münezzeh olduğundan, şüphe ve hileyi îmâ eden gizlemekten de müstağnidir. Hem o derece azîm ve geniş ve muhit bir hakikat, bahusus bu zaman ehline karşı hiçbir cihetle saklanmaz. Bahr-i umman nasıl bir destide saklanacak?Tekraren söylüyorum ki: İttihad-ı İslâm hakikatinde olan İttihad-ı Muhammedînin (aleyhissalâtü vesselâm) cihet-i vahdeti tevhid-i İlâhîdir. Peymân ve yemini de imandır. Encümen ve cemiyetleri, mesacid ve medaris ve zevâyâdır. Müntesibîni, umum mü’minlerdir. Nizamnamesi, Sünen-i Ahmediyedir (aleyhissalâtü vesselâm). Kanunu, evâmir ve nevâhî-i şer’iyedir. Bu ittihad, âdetten değil, ibadettir.
İhfâ ve havf riyadandır. Farzda riya yoktur. Bu zamanın en büyük farz vazifesi ittihad-ı İslâmdır. İttihadın hedef ve maksadı, o kadar uzun, münşaib ve muhit ve merakiz ve meabid-i İslâmiyeyi birbirine rapt ettiren bir silsile-i nuranîyi ihtizaza getirmekle, onunla merbut olanları ikaz ve tarîk-i terakkiye bir hâhiş ve emr-i vicdanî ile sevk etmektir.
Bu ittihadın meşrebi muhabbettir. Husumeti ise, cehalet ve zaruret ve nifakadır. Gayr-ı müslimler emin olsunlar ki, bu ittihadımız, bu üç sıfata hücumdur. Gayr-ı müslime karşı hareketimiz iknâdır. Zira onları medenî biliriz. Ve İslâmiyeti mahbup ve ulvî göstermektir. Zira onları munsif zannediyoruz. Lâubaliler iyi bilsinler ki, dinsizlikle kendilerini hiçbir ecnebîye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar. Mesleksizlik, anarşilik sevilmez. Ve bu ittihada tahkik ile dahil olanlar, onları taklit edip çıkmazlar. İttihad-ı Muhammedî (aleyhissalâtü vesselâm) olan İttihad-ı İslâmın efkâr ve meslek ve hakikatini efkâr-ı umumiyeye arz ederiz. Kimin bir itirazı varsa etsin, cevaba hazırız.
جُمْلَه شِيرَانِ جِهَانْ بَسْتَئِه اِينْ سِلْسِلَه اَنْد
رُوبَه اَزْحِيلَه جِه سَانْ بِكُسَلَدْ اِينْ سِلْسِلَه رَا1
Neşrettiğim fihriste-i makasıddan terk ettiğim bir fıkradır. Şöyle ki:
Zahiren hariçten cereyan eden maarif-i cedidenin bir mecrâsı da bir kısım ehl i medrese olmalı. Ta gıll ü gıştan tasaffi etsin.
Zira, bulanıklığıyla başka mecrâdan taaffün ile gelmiş. Ve atâlet bataklığından neş’et ve istibdat sümumu ile teneffüs eden ve zulüm tazyikiyle ezilen efkâra bu müteaffin su, bazı aksü’l-âmel yaptığından, misfat-ı şeriat ile süzdürmek zarurîdir. Bu da ehl-i medresenin dûş-u himmetine muhavveldir.
(Vesselâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ)
Said Nursî
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Cihanın bütün arslanlarının bağlandıkları bir zinciri hilekâr bir tilkinin koparmasına imkân var mıdır?
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
abdullah : Allah’ın kulu
aksü’l-âmel : tepki, tepkime, reaksiyon
aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
arz etme : saygıyla bildirme, sunma
atâlet : hareketsizlik, tembellik
azîm : büyük, yüce
bahr-i umman : Hint Okyanusu; çok büyük denizler gibi engin ve derin
bahusus : özellikle
bu zaman ehli : bu zamanda yaşayanlar; çağdaşlar
cehalet : cahillik
cihet-i vahdet : birlik yönü
desti : testi
dûş-u himmet : himmet omuzu, güçlü himmet
ecnebî : yabancı
efkâr : fikirler, düşünceler
efkâr-ı umumiye : genel halka ait görüşler, düşünceler; kamuoyu
ehl-i medrese : medresede ilim tahsil edenler
emr-i vicdanî : vicdanî emir
encümen : meclis
evâmir ve nevâhî-i şer’iye : şeriatın bildirdiği emir ve yasaklar
farz : Allah’ın kesin emirleri
fihriste-i makasıd : maksatların anlatıldığı liste
gayr-ı müslim : Müslüman olmayan
gıll ü gış : düşmanlık ve aldatma, kin ve hile
hâhiş : istek, arzu
hakikat : asıl, gerçek
hariç : dış
havale etme : gönderme
havf : korku
hevâ : faydasız ve gelip geçici arzular
husumet : düşmanlık
hüdâ : hidayet, doğru yol
ihfâ : gizleme
ihtizaza getirmek : titretmek, harekete geçirmek
iknâ : razı etme, inandırma
îmâ : işaret
istibdad : baskı ve zulüm
ittifak : birleşme, birlik
ittihad : birleşme, birlik
İttihâd-ı İslâm : İslâm birliği
İttihad-ı Muhammedî : “Muhammedî birlik” anlamına gelen ve 5 Nisan 1909’da İstanbul’da kurulan bir cemiyet
lâubali : saygısız, pervasız
maarif-i cedide : yeni bilimler
mabeyn : ara, araları
mahbup : sevilen
mâni-i herkemâl : her türlü mükemmelliğe, gelişmeye engel
meabid-i İslâmiye : İslâm mabetleri
mecrâ : kaynak
medaris : medreseler, din eğitimi ve öğretimi yapan okullar
merakiz : merkezler
merbut : bağlı
mesacid : mescitler
mesail-i şeriat : şeriata ait meseleler
mesleksizlik : belli bir fikri, tarzı olmama
meşreb : hareket tarzı, metod
meşrutiyet : başında hükümdar bulunmakla birlikte, yasama yetkisi kısmen meclis tarafından kullanılan, kısmen de olsa kuvvetler ayrılığına dayanan idare şekli
misfat-ı şeriat : şeriatın süzgeci
muhavvel : havale edilmiş, yüklenmiş
muhit : çevre, etraf
mukaddemat : öncüller; mukaddimeler, önsözler
munsif : insaf eden, insaflı
münezzeh : arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
münşaib : kollara, şubelere ayrılan
müntesibîn : intisap edenler, bağlı olanlar
müstağni : tenezzül etmeyen, gerekli bulmayan
mütaliîn : okuyucular, mütalâa edenler
müteaffin : kokuşmuş
neş’et : doğma, kaynaklanma
neşretmek : yayımlamak
nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
nizamname : tüzük; herhangi bir müessesenin tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri gösteren maddelerin hepsi
peymân : yemin, and, kasem
rabt : bağlamak, bitiştirmek, birşeye bağlamak, nizam vermek
riya : gösteriş
sadâ-yı hakikat : hakikatın sesi
silsile-i nuranî : nurlu halka, zincir
sümum : zehirler
Sünen-i Ahmediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti, ahlâkı ve yaşayış tarzı
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
taaffün : bozulma, çürüme
tahkik : doğruluğunu araştırma
tarîk-i Muhammedî : Peygamber yolu, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu, sünneti
tarîk-i terakki : ilerleme yolu
tasaffi : arınma, temizlenme
tazyik : baskı
teneffüs : nefes alma, rahatlama
tevhid-i İlâhî : Allah’ın birliği
ulvî : yüce, büyük
umum : bütün, genel
vesselâmü alâ meni’t-tebea’l-hüdâ : selâm Hüdâ’ya tâbi olanlar üzerine olsun
yadigâr : hediye, armağan
yeis : ümitsizlik
zahiren : dış görünüş itibariyle
zaruret : ihtiyaç, fakirlik, son derece yoksulluk, çaresizlik
zevâyâ : zaviyeler; İslâm kültüründe tekkelerin şubeleri gibi çalışmalar sürdüren zikir ve ibadet mekânları
zira : çünkü
[/TD]
[/TR]
[/TABLE] -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.