• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #797500
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.5.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
      İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Evet, Nur talebeleri ağırceza mahkemelerinde demişler ki: “Bizi Üstadımız Bediüzzaman’dan ve Risale-i Nur’dan ve bizi bizden ayıracak hiçbir beşerî kuvvet yoktur.” Evet, o münafıkların atomları dahi bu hususta âcizdir. Farz-ı muhal yapabilseler, hattâ cesedimizi öldürseler de, ruhumuz selâmet ve saadetle ebediyete gidecektir. Hem Üstadımızın Mektubat mecmuasında dediği gibi deriz: “Birimiz dünyada, birimiz âhirette, birimiz şarkta, birimiz garpta, birimiz şimalde, birimiz cenupta olsak, biz yine birbirimizle beraberiz.”

      Üstadımız hiçbir mânevî makam iddia etmiyor. Başkaları tarafından kendine verilen büyük ve müstesna payeleri reddediyor. Fakat onun hal ve ahvali, fiiliyat ve harekâtı onun kim olduğunu anlamaya ve ispata kâfidir. Evet, Bediüzzaman’ın ve Risale-i Nur’un Kur’ân, iman ve İslâmiyet hizmetine mâni olabilmek için, dünyayı elinde tutup çevirecek bir kuvvet lâzımdır.

      Hazret-i Üstadımızın idam plânlarıyla sevk edildiği mahkemedeki müdafaatlarından, Büyük Müdafaat kitabından bazı cümleler:

      “Risale-i Nur talebeleri başkalarına benzemez, onlarla uğraşılmaz, onlar mağlûp olmazlar. Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır. Kur’ân-ı Hakîmden süzülmüştür. Kur’ân ise, Arşı ferşle bağlayan bir zincir-i nuranîdir. Kimin haddi var ki buna el uzatsın? Risale-i Nur, bu Anadolu’nun sinesine yerleşmiştir; hiçbir kuvvet onu söküp atamayacaktır.”

      Meşhur ve harikulâde bir eser olan Âyetü’l-Kübrâ risalesinden:

      “Risale-i Nur, yalnız cüz’î bir tahribatı ve bir küçük hâneyi tâmir etmiyor; belki küllî bir tahribatı ve İslâmiyeti içine alan ve dağlar büyüklüğünde taşları bulunan bir muhit kal’ayı tamir ediyor. Ve yalnız hususî bir kalbi ve has bir vicdanı ıslaha çalışmıyor; belki bin seneden beri tedarik ve teraküm eden müfsit âletlerle dehşetli rahnelenen kalb-i umumîyi ve efkâr-ı âmmeyi ve umumun ve bahusus avâm-ı mü’minînin istinadgâhları olan İslâmî esasların ve cereyanların ve şeairlerin kısmen kırılmasıyla bozulmaya yüz tutan vicdan-ı umumiyeyi, Kur’ân’ın i’câzıyla ve geniş yaralarını, Kur’ân’ın ve imanın ilâçlarıyla tedavi etmeye çalışıyor. Elbette, böyle küllî ve dehşetli rahnelere ve yaralara hakkalyakîn derecesinde, dağlar kuvvetinde hüccetler, cihazlar ve binler tiryak hâsiyetinde mücerreb ilâçlar ve hadsiz edviyeler bulunmak gerektir. İşte bu zamanda, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın i’câz-ı mânevisinden çıkan Risale-i Nur o vazifeyi görmekle beraber; imanın hadsiz mertebelerinde terakkiyat ve inkişafata medar olmuştur ve olmaktadır.”

      Aziz kardeşlerimiz,

      Yüzlerce ulemânın susturulduğu ve dinî neşriyatın yaptırılmadığı ve Kur’ân’ın hakikatlerini beyan ve tebliğ etmeye dinen muvazzaf oldukları halde cebren yaptırılmadığı ve din adamlarının imha edilmesi gibi dehşetli ve tarihin görmediği bir hengâmda, Kur’ân ve iman ve İslâmiyeti yıkmak plânlarının tatbik edildiği en müthiş bir devirde ve küfr-ü mutlakın ve dinsizliğin en azgın bir zamanında, Bediüzzaman Said Nursî, Kur’ân ve iman ve İslâmiyetin fedakâr ve pervasız bir müdafii ve muhafızı olarak cihad-ı diniye meydanında yegâne şahıs olarak görülmüştür. Evet, Bediüzzaman, devletlere, milletlere mukabil, değil yalnız bir yerdeki firavunlara, bütün Avrupa dinsizliğine karşı tek başıyla meydan okumuş ve okuyor. Ve Kur’ân hakikatlerini eşedd-i zulüm ve istibdad-ı mutlak içerisinde neşrediyor. “Vazifemiz çalışmaktır. Bizi galip etmek, mağlûp etmek, muvaffak etmek ve Nurları kabul ettirmek Cenâb-ı Hakka aittir. Biz, vazife-i İlâhiyeye karışmayız” demiş ve tarihte misline rastlanmayan zulüm ve işkenceler içerisinde çok zâlimâne muameleler görmüş ve kapısında jandarma ve polis bekletilmek suretiyle Cuma namazına dahi gitmekten men edilmiş ve bütün bu tarihî faciaları kapatmak ve kimseye işittirmemek için de sıkı bir takyidat altına alınmıştır

      İşte, böyle ağır şartlar içerisinde Risale-i Nur’u Hazret-i Üstadımız inayet-i İlâhiye ile telif edip, ekserisini Kur’ân harfleriyle ve el yazısıyla neşretmiştir. Böylelikle—aynı zamanda—Kur’ân hattını da muhafaza etmiş ve yüz binlerle Müslüman Türk gençleri Risale-i Nur’u okuyabilmek için mukaddes kitabımız olan Kur’ân’ın yazısını öğrenmek nimet ve şerefine nail olmuşlardır. Üstadımız, malik olduğu kuvvet-i iman ve ihlâs-ı tamme ile, hakaik-i Kur’âniye ve imaniyeyi avam ve havas talebelerinin umumunun istifade edebileceği ve asrın anlayışına uygun yepyeni bir tarz-ı beyanla ifade ve izhar etmiştir. Böylece, Risale-i Nur gibi tap taze ve parlak ve yüksek bir tefsir-i Kur’ânîyi inayet-i Hakla meydana getirmiştir.

      Bu hârikulâde eserlerdir ki, bu vatan ve milleti dinsizlik ve komünistlikten muhafaza etmiştir. Hem şeair-i İslâmiyenin cebren kaldırıldığı ceberut devrinde, dünya hatırı için kendini mecbur zannederek o kudsî şeairden fedakârlık yapanların ve din zararına hareket edenlerin ve İslâmiyete muhalif fetvalara ve bid’alara mecbur edilenlerin çokluğu zamanında, Bediüzzaman, ne lisan-ı halinde, ne lisan-ı kalinde ve ne de fiiliyatında o kadar zulümler çektiği ve idamlarla tehdit edildiği halde, en küçük bir değişiklik bile yapmamıştır.

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      âciz : çaresiz, güçsüz
      âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
      ahval : haller, durumlar
      âlem-i beka : devamlı ve kalıcı olan âhiret âlemi
      âlem-i fena : gelip geçici olan dünya âlemi
      âlem-i nur : nur âlemi, aydınlık olan âlem, âhiret

      Arş : göğün en yüksek katı; Cenab-ı Allah’ın büyüklük ve yüceliğinin tecelli ettiği yer
      avam : halk, sıradan insanlar

      avâm-ı mü’minîn : sıradan mü’minler
      Âyetü’l-Kübrâ : Şuâlar isimli eserde yer alan Yedinci Şuâ
      aziz : çok değerli, izzetli
      bahusus : özellikle
      Bediüzzaman : Bediüzzaman Said Nursî

      beşerî : insanla ilgili, insana ait
      beyan : açıklama
      bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
      bilâkis : aksine, tersine
      ceberut : baskı, zulüm ve diktatörlük
      cebren : zorla

      Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
      cenup : güney
      cereyan : akım, hareket

      ceset : beden
      cihad-ı dini : din uğrunda yapılan çaba, mücadele

      cüz’î : bireysel, ferdî
      dinî : din ile ilgili

      ebed : sonu olmayan, sonsuzluk
      ebediyet : sonsuzluk
      ecel : ölüm vakti

      edviye : devâlar, ilâçlar
      efkâr-ı âmme : kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri
      ekseri : çoğunluk

      eşedd-i zulüm : zulmün en şiddetlisi, en büyük bir zülüm ve baskı
      facia : musibet, çok acı veren olay

      farz-ı muhal : varsayalım ki
      ferş : yer, dünya
      fetva : bir mesele hakkında dince ehil olan kimse tarafından verilen dinî hüküm
      fiiliyat : fiiller, uygulamalar

      galip : üstün, başarılı
      garp : batı
      had : yetki
      hadsiz : sınırsız
      hakaik-i Kur’âniye ve imaniye : Kur’ân ve iman hakikatleri, esasları

      hakikat : esas, doğru, gerçek
      hakkalyakîn : bizzat yaşamak suretiyle, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde kesin bilme

      harekât : hareketler
      hârikulâde : olağanüstü, şaşırtıcı derecede

      hâsiyet : özellik
      havas : seçkinler sınıfı, âlimler, aydınlar
      Hazret-i Üstad : Saygıdeğer Üstad; Bediüzzaman Said Nursî

      hengâm : ân, zaman
      hüccet : delil, kanıt

      ıslah : düzeltme, iyileştirme
      i’câz : mu’cize oluş, aciz bırakma; Kur’ân’ın bir benzerini yapma konusunda başkalarını âciz bırakan olağanüstülüğü
      i’câz-ı mânevi : mânevî mu’cizelik; Kur’ân ve iman hakikatlerini sarsılmaz ve güçlü delillerle ispat eden bir tefsir olduğu için Risale-i Nur hakkında bu ifade kullanılmıştır

      idam : yok etme
      ihlâs-ı tamme : tam bir ihlâs, samimiyet; ibadet ve davranışlarda sadece Allah’ın rızasını gözetme

      imha : yok etme, ortadan kaldırma
      inâyet-i Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah’ın yardım, lütuf ve ihsanı
      inâyet-i İlâhiye : Allah’ın inâyeti, yardımı ve lütfu

      inkişafat : açılımlar, gelişmeler
      istibdad-ı mutlak : tam ve sınırsız bir baskı, mutlak diktatörlük
      istinadgâh : dayanak, sığınak
      izhar : açığa çıkarma, gösterme

      kâfi : yeterli
      kalb-i umumî : bütün insanların kalbi, toplumun ortak yüreği
      kudsî : kutsal

      Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
      Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân : açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân
      kuvvet-i iman : iman gücü

      küfr-ü mutlak : kesin ve tam bir inkâr; Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği hiçbir dinî değere inanmama
      küllî : bütün fertleri, insanları içine alan, kapsamlı
      lisan-ı hal : hâl dili, bir şeyi davranış ve hareketleriyle gösterme
      lisan-ı kal : söz ile anlatım, konuşma dili

      mağlûp etme : yenme
      mağlûp olma : yenilme
      mânevî : maddî olmayan, mânâ ile ilgili olan
      malik : sahip

      mecmua : kitap
      medar : sebep, vesile, dayanak
      men edilme : yasaklanma

      mertebe : derece, basamak
      misl : benzer, eş
      muamele : davranış
      muhafaza : koruma

      muhafız : koruyan
      muhalif : aykırı, karşıt

      muhit : kapsamlı
      mukabil : karşılık
      mukaddes : kutsal

      muvacehesinde : karşısında
      muvaffak : başarılı
      muvazzaf : vazifeli, görevli
      mücerreb : tecrübe edinmiş, denenmiş

      müdafaat : savunmalar
      müdafi : müdafaa eden, savunan

      müfsit : bozguncu
      münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
      müstesna : seçkin, üstün, sıradışı
      nail olma : erişme
      neşretme : yazma, yayımlama

      neşriyat : yayınlar
      nimet : iyilik, lütuf, ihsan

      Nurlar : Risale-i Nur
      nümune : örnek, misal
      paye : makam, mertebe, rütbe
      payidar : sürekli, kalıcı, devamlı
      pervasız : korkusuz
      rahne : yara

      risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’da yer alan her bir bölüm
      saadet : mutluluk, huzur
      selâmet : esenlik, güven
      sevk : yöneltme, gönderme
      sine : göğüs, kalp
      şark : doğu
      şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler, ezan gibi
      şeâir-i İslâmiye : İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler, ezan gibi
      şeref : yükseklik, yücelik

      şimal : kuzey
      tagayyür : değişme

      tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
      takyidat altına alınma : kontrol altına alınma, abluka edilme, sınırlandırılma
      tarz-ı beyan : açıklama şekli, anlatım üslûbu

      tatbik : uygulama
      tebliğ : bildirme, ulaştırma

      tedarik : birbirini izleme, birbirine katılma
      tefsir-i Kur’ânî : Kur’ân tefsiri; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap
      telif : yazma, kaleme alma

      terakkiyat : gelişmeler, yükselmeler
      teraküm : birikme, yığılma
      tiryak : derman, ilâç
      ulemâ : âlimler, ilim sahibi olanlar
      umum : bütün, genel
      vazife-i İlâhiye : Allah’ın emri, işi

      vicdan : kalbe ait hislerin mazharı ve aynası olan ve iyiyi kötüden ayırabilen his
      vicdan-ı umumi : bütün toplumun vicdanı, kamu vicdanı
      yegâne : tek, yalnız
      zâlimâne : zâlimce, zulmederek

      zincir-i nuranî : nurlu zincir, kopmaz mânevî bağ
      zulüm : haksızlık, eziyet, işkence


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.5.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
      MUKADDİME(DEVAMI)
      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz.

      İşte o hamalların, Avusturya’ya karşı, benim gibi bütün Avrupa’ya karşı HAŞİYE boykotajları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda âkılâne hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur. Padişaha karşı irtibatlarını tâdil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm.

      DÖRDÜNCÜ CİNAYET: Avrupa, bizdeki cehalet ve taassup müsaadesiyle, şeriatı—hâşâ ve kellâ—istibdada müsait zannettiklerinden, nihayet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrutiyeti herkesten ziyade şeriat namına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder diye, ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Camiinde meb’usana hitaben feryad ettim. Ve söyledim ki:

      Meşrutiyeti, meşruiyet unvanı ile telâkki ve telkin ediniz. Ta yeni ve gizli ve dinsiz bir istibdat, pis eliyle o mübareği ağrazına siper etmekle lekedar etmesin. Hürriyeti, âdâb-ı şeriatla takyid ediniz. Zira câhil efrad ve avam-ı nas kayıtsız hür olsa, şartsız tam serbest olsa, sefih ve itaatsiz olur. Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun. Ta ki namaz sahih ola. Zira, hakaik-i meşrutiyetin sarahaten ve zımnen ve iznen dört mezhepten istihracı mümkün olduğunu dâvâ ettim.
      Ben ki, bir âdi talebeyim. Ulemaya farz olan bir vazifeyi omuzuma aldım. Demek cinayet ettim ki bu tokadı yedim.
      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
      HAŞİYE : Bediüzzaman’a zurafâdan biri, birgün, irfanıyla mütenasip bir esvap giymesi lüzumundan bahseder. Müşarün ileyh de: “Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz; hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum. Onun için yalnız memleketimin maddî ve mânevî mamulâtını giyiyorum” buyurmuştur.

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      âdâb-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin koyduğu edep ve kurallar
      adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
      ağraz : kinler, garazlar, kötü maksatlar
      âkılâne : akıllı, mantıklı olarak
      avâm-ı nas : halk tabakası
      boykot/boykotaj : ambargo uygulama; bir şahıs veya devletle alışveriş ve münasebetleri kesme
      cihad : mücadele, çalışma, çabalama
      dâvâ : iddia
      efrad : fertler
      esvap : elbiseler, giysiler
      fenalık : kötülük
      hakaik-i meşrutiyet : meşrutiyetin hakikat ve esasları
      harb-i iktisadî : ekonomik savaş
      hâşâ ve kellâ : asla ve asla, kesinlikle öyle değil
      hikmet-i hükûmet : yönetim ilmi; hükûmetin takip ettiği maksat ve hikmet
      hitaben : hitap ederek, seslenerek
      husumet : düşmanlık
      irfan : bilgi ve kültür
      irtibat : bağ, ilişki
      istibdad : baskı ve zulüm
      istihrac : hüküm çıkarma
      ittifak : birlik, birleşme, beraberlik
      iznen : şeriatın müsaade ettiği, izin verdiği ölçüde
      kalben : kalbî olarak
      lekedar etme : lekeleme
      mamulât : yapılmış ürünler, imâl edilmiş şeyler
      marifet : eğitim; ilim, bilim
      meb’usan : mebuslar, milletvekilleri
      mezhep : dinde tutulan yol; burada İslâm hukukunun uygulamaya dair hükümlerini şeriata uygun olarak yorumlayan Hanefî, Şâfiî, Malikî ve Hanbelî mezhepleri kastediliyor
      müşarün ileyh : kendisine işaret edilen (Üstad Bediüzzaman)
      müşevveş : karışık, düzensiz
      mütenasip : uyumlu
      nihayet : son derece
      sahih : doğru, kusursuz
      sarahaten : açıkça
      sebebiyet : sebep olma, neden olma
      sefih : yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün olma, zararını ve yararını ayırt edemeyen
      sevk eden : yönlendiren, yönelten
      şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
      taassup : aşırı derecede, körü körüne bağlılık
      tâdil : düzeltme, ıslah etme
      takyid etme : sınırlama, kayıt altına alma
      tasdik : doğrulama, onaylama
      tekzip : yalanlama
      telâkki : anlama, kabul etme
      telkin : fikir aşılama, fikren yönlendirme
      terakki : ilerleme, yükselme
      teyakkuz : uyanıklık
      unvan : isim, nam, ad
      zımnen : gizlice
      zurafâ : zarif kimseler


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #797661
      Anonim

        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.7.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
        İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Eski zaman garp feylesoflarının çözemedikleri ve yeni zaman feylesoflarının da, “Felsefe henüz bunu halledememiştir” dedikleri düğümler, Risale-i Nur’da, Kur’ân’ın feyziyle keşif ve halledilerek aklen ve mantıkan ispat edilmiştir. Şarkın dâhî hükemalarının kırk sahifede anlatmaya çalıştıkları müşküller, Risale-i Nur’un bir sahifesinde veciz bir şekilde ifade edilmiştir.

        Bediüzzaman’ın 1935 senesinde idam edilmek üzere verildiği Ağırceza Mahkemesindeki müdafaatından bir iki cümle: “Risale-i Nur, sönmez, söndürülemez. Risale-i Nur, söndürülmek için üflendikçe parlayan bir nurdur. Risale-i Nur, tılsım-ı kâinatın muammasını keşif ve halleden bir keşşaftır.”

        Hem, haşr-i cismanî meselesinde, hükemadan İbni Sina gibi meşhur bir dâhinin, “Haşir naklîdir, iman ederiz; akıl bu yolda gidemez” dediği bir hakikat, Risale-i Nur’da, hem umumun istifade edebileceği emsalsiz bir tarzda, Kur’ân’ın feyziyle, aklen ispat edilmiştir.

        Dalâlet-alûd Avrupa feylesoflarının ve sapkın talebelerinin bazı müteşabih âyât ı kerîme ve ehadîs-i şerifenin zâhirî mânâlarını anlamayarak yaptıkları kasıtlı itirazlara, Risale-i Nur’da aklen, mantıkan cevaplar verilerek, o âyetlerin ve o hadislerin birer mu’cize oldukları ispat edilmiştir. Böylelikle de, bu zamanda fen ve felsefeden gelen dalâlet ve şüpheleri Risale-i Nur kökünden kesmiştir. Risale-i Nur bunu yaparken de müspet bir usul takip etmiştir.
        Risale-i Nur, fevkalâde müstesna bir edebî üstünlüğe maliktir. En meşhur eserlerle bile kabil-i kıyas olmayan ve başlı başına bir hususiyeti haiz olan üslûbunda yüksek bir belâgat, fesahat ve selâset ve îcaz vardır. Hattâ Bediüzzaman’ın eserlerini âlem-i İslâmın ısrarla arzu etmesiyle Arapçaya tercüme ettirmek için büyük İslâm âlimlerine Asâ-yı Mûsâ mecmuası götürüldüğü vakit, okumuşlar ve demişlerdir ki: “Bediüzzaman’ın eserlerini ancak kendisi tercüme edebilir. Risale-i Nur’daki yüksek belâgati ve misilsiz olan fesahat ve îcâzı tercümede muhafaza etmekten ve onun ilmini ihata etmekten âciziz.” Bu suretle o yüksek âlimler, Üstadımızın faziletini ve Risale-i Nur’un kemâlâtını göstermişlerdir.

        Bediüzzaman, eserlerinde, hemen bütün büyük müellif ve ediplerden farklı olarak, lâfızdan ziyade mânâya ehemmiyet vermiştir. Mânâyı lâfza feda etmemiş; lâfzı mânâya feda etmiştir. Üslûpta okuyucunun bir nevi hevesini nazara almamış, hakikati ve mânâyı esas tutmuştur. Vücuda elbiseyi yaparken vücuttan kesmemiş, elbiseden kesmiştir. Risale-i Nur’daki aklı, kalbi, ruhu ve vicdanı celb eden ve hakikate râm eden o İlâhî cazibedendir ki, çoluğu-çocuğu, genci-ihtiyarı, avâmı-havassı o Nura koşuyorlar ve o câzibedar Nurun pervanesi oluyorlar. Bu hakikatin parlak bir misali olarak, geniş bir talebe kitlesi, az zamanda din düşmanlarını titreten bir hale gelmiştir.

        Risale-i Nur’un her cihetten olduğu gibi edebî cihetten de kıymet ve ehemmiyetini ifade etmek, ediplerin, hususan bizlerin bin derece haddinden uzaktır. Bu husustaki karınca kararınca olan sönük, fakat samimî ve hakikatli ifadelerimiz, Risale-i Nur’dan gördüğümüz azîm istifadeye mukabil sonsuz bir minnet ve şükranımızın ifadesinden ibarettir. Yoksa, bu mevzularda sahib-i salâhiyet ve sahib-i ihtisas, ancak ve ancak Risale-i Nur’un kendi müellifi olabilir.

        Risale-i Nur, bu asrın ihtiyacına tam cevap veren yegâne tefsir-i Kur’ânî olduğu, enaniyetini Hakka feda eden faziletperver, İslâm uleması tarafından tasdik ve fevkalâde bir şekilde takdir ve tahsin edilmiş ve edilmektedir. Elli sene evvel Bediüzzaman Said Nursî’nin telifatındaki hususiyetler ve bir bahr-i umman gibi onun ilmî dehâsıdır ki, Mısır matbuatında “Bediüzzaman, fatînülasırdır” diye yüksek ehl-i ilme hüküm verdirmiştir.

        Bediüzzaman, mukabelesiz hediye kabul etmemeyi düstur-u hayat edindiği düşmanlarınca da tasdik edilerek, İslâmiyet düşmanlarının ehl-i ilme yaptığı ittihamı, bu düsturuyla fiilen tekzip ve ilmin hiçbir şeye âlet olmadığını yine fiiliyatı ile ispat etmiştir. Ulema-i İslâmın şeref ve haysiyetini ve izzet-i İslâmiye ve izzet-i diniyeyi, en zalim ve hunhar hükümdarlar karşısında bile muhafaza ve müdafaa etmiştir. Aç kaldığı zamanlarda dahi, hayatı boyunca olan istiğna kaidesini bozmamış ve “İktisat ve kanaat iki büyük hazinedir; bunların bereketi bana kâfidir” diyerek halklardan istiğna etmiş ve etmektedir.

        Bediüzzaman Said Nursî’nin senelerden beri hapisten hapse, zindandan zindana atılması ve menfâdan menfâya sürülmesi ve kendisine daima tazyikler ve şiddetli zulüm ve dehşetli işkenceler yapılması ve on yedi defa zehir verilmesi, bir günde bir aylık azaplar çektirilmesi, kendisinin ve Risale-i Nur Külliyatının hakkaniyet ve sıdkına birer canlı mühür ve birer parlak delildir. Meselâ, Hindistan’da sormuşlar: “Bediüzzaman nasıl bir kimsedir?” Cevaben denilmiş ki: “Hasta, garip, fakir, mazlum, hediye ve sadakaları kabul etmeyen ve hâlen de çekmekte olduğu o kadar zulümlere rağmen altmış senedir dâvâsından vazgeçmeyen bir ihtiyardır.” Onlar da, “Öyleyse o hakikat söylüyor ve küfr-ü mutlaka, dinsizlere, zındıklara boyun eğmiyor, riyakârlık etmiyor, dalkavukluk yapmıyor ve Kur’ân ve İslâmiyete tesirli ve küllî bir hizmet yapıyor ki, onlar da ona zulmetmişler” demişler.


        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        âciz : çaresiz, güçsüz
        aklen : akılla, düşünerek

        âlem-i İslâm : İslâm dünyası
        Asâ-yı Mûsâ : Mûsâ’nın Asâsı anlamına gelen Risale-i Nur Külliyatında yer alan bir eser
        avâm : halk tabakası, sıradan insanlar
        âyât-ı kerîme : şerefli âyetler, Kur’ân’ın herbir cümlesi

        azap : acı, sıkıntı
        azîm : çok büyük

        bahr-i umman : okyanus, büyük deniz
        bahtiyar : talihli, mutlu
        Bediüzzaman : Bediüzzaman Said Nursî

        belâgat : sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
        câzibedar : çekici
        celb etme : çekme
        dâhî : son derece zeki, dehâ ve hikmet sahibi
        dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
        dalâlet-alûd : hak yoldan sapmış, sapkınlık bulaşmış

        dalkavukluk : yaltaklanma
        dehâ : olağanüstü zekâ ve akıl
        düstur : kural, prensip
        düstur-u hayat : hayat prensibi
        edebî : edebiyatla ilgili
        edip : edebiyatçı
        ehadîs-i şerife : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketleri veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranışlar

        ehl-i ilm : ilim ehli, âlimler
        emare : belirti, işaret
        emsalsiz : benzersiz, eşsiz

        enaniyet : gurur, benlik
        fatînü’l-asr : asrın en dâhisi, en zekisi
        fazilet : değer, üstünlük
        faziletperver : fazilet sever, erdem sahibi
        fen : bilim

        fesahat : dilin doğru, düzgün ve açık şekilde kullanılması
        fevkalâde : olağanüstü
        feylesof : filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci
        feyz : ihsan, lütuf, mânevi gıda ve ilim bolluğu

        fiilen : davranışla, gerçekte; bizzat, fiilî olarak
        fiiliyat : fiilleler, davranışlar, uygulamalar
        Garp : Batı
        hadis : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış

        haiz : sahip
        Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
        hakikat : esas, doğru, gerçek

        hakkaniyet : doğruluk, gerçekçilik
        haşir : öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
        haşiye : dipnot, açıklayıcı not
        haşr-i cismanî : insanların öldükten sonra âhirette diriltilip Allah‘ın huzurunda toplanmasının hem beden, hem de ruh itibariyle olması

        havas : seçkinler sınıfı, âlimler, bilginler
        haysiyet : itibar, özellik
        hunhar : kan döken, zâlim
        hususan : bilhassa, özellikle
        hususiyet : özel olma, hususîlik
        hükema : filozoflar, felsefeciler

        îcaz : az sözle çok mânâlar anlatma
        icraat : işler, uygulamalar
        idrak : anlama, kavrama

        ihata : kuşatma, kapsama
        iktisat : tutumluluk
        İlâhî cazibe : Allah tarafından verilen bir çekicilik, çekim gücü

        ilmî : ilme ait, bilimsel
        istifade : faydalanma

        istiğna : ihtiyaç duymama, tokgönüllülük
        ittiham : suçlama
        izzet-i diniye : dinin şeref ve üstünlüğü
        izzet-i İslâmiye : İslâmın izzeti, şeref ve yüceliğ
        kabil-i kıyas olmayan : kıyası mümkün olmayan, karşılaştırılamaz

        kâfi : yeterli
        kaide : kural, prensip
        kanaat : Allah’ın nasip ettiği rızka razı olma, yetinme
        kemâlât : mükemmellikler, olgunluklar, fazilet ve üstünlükler
        keşif : açığa çıkarma, bulma
        keşşaf : keşf edici, ortaya çıkaran

        küfr-ü mutlak : kesin ve tam bir inkârcılık; Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği hiçbir dinî değere inanmama
        küllî : bütün fertleri içine alan, kapsamlı
        lâfız : ifade, söz
        malik
        : sahip
        mantıken : mantığa göre, mantığa uygun olarak

        matbuat : basın, medya
        mazlum : zulme uğramış
        mecmua : kitap

        menfâ : sürgün yeri
        mevzu : bahis, konu
        minnet : iyilik karşısında kendini borçlu hissetme
        misil : benzer, eş değer
        mu’cize : benzerini yapma noktasında başkalarını âciz bırakan olağanüstü şey
        muamma : anlamı gizli ve zor anlaşılır şey

        muhafaza : koruma
        mukabele : karşılık
        mukabil : karşılık

        müdafaa : savunma
        müdafaat : savunmalar

        müellif : telif eden, kitap yazan
        müspet : pozitif; akıl ve mantıkî delillerle ispat edilen

        müstesna : seçkin, sıra dışı
        müşkül : çözümü zor olan mesele
        müteşabih : mânâsı kapalı, birbirine benzerlikten dolayı anlaşılması zor olan âyet ve hadîsler
        naklî : Kur’ân ve hadîs gibi kaynaklara dayanarak aktarılan bilgiyle ilgili

        nazar : dikkat
        nevi : tür, çeşit
        nümune : örnek, misal

        râm etme : boyun eğdirme, emrine verme
        riyakâr : gösterişçi
        sadaka : Allah rızası için ihtiyaç sahibi kişilere yapılan yardım
        sahib-i ihtisas : ihtisas sahibi, söz sahibi, uzman
        sahib-i salâhiyet : yetki sahibi, yetkili
        selâset : sözün akıcı olma hâli; ifadedeki âhenk, açıklık ve kolaylık

        senâ : övme ve yüceltme
        sıdk : doğruluk
        suret : biçim, görünüş
        Şark : Doğu

        şeref : yükseklik, yücelik, büyüklük
        şükran : minnettarlık, teşekkür

        tahsin : güzel bulma, güzelliğini ilân etme
        takdirkâr : takdir eden, beğeniyi ifade eden
        tasdik : doğrulama, onaylama

        tazyik : baskı
        tefsir-i Kur’ânî : Kur’ân tefsiri; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap, eser tekzip : yalanlama
        telifat : telifler, yazılmış eserler
        tılsım-ı kâinat : evrenin ve yaratılan tüm varlıkların ifade ettiği sır, gizem

        ulema : âlimler
        ulema-i İslâm : İslâm âlimleri
        umum : bütün, genel
        usul : metot, yol

        üslûp : ifade tarzı
        vâkıa : gerçek, olmuş olan
        veciz : kısa, özlü ve çarpıcı söz

        yegâne : tek, yalnız
        zâhirî : açık, görünürdeki

        zındık : dinsiz
        zulüm : haksızlık, eziyet, işkence



        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #797662
        Anonim

          Şu fani dünyada kemal-i sür’atle vaveyla-yı firakı koparan giden ekser mevcudatla alakadar bir ruhun ab-ı hayatı ise; herşeye bedel bir Mabud-u Baki’nin, bir Mahbub-u Sermedi’nin çeşme-i rahmetine namaz ile teveccüh etmekle içilebilir. Evet fıtraten ebediyeti isteyen ve ebed için halkolunan ve ezeli ve ebedi bir zatın ayinesi olan ve nihayetsiz derecede nazik ve letafetli bulunan zişuur bir sırr-ı insani, zinur bir latife-i Rabbaniye; şu kasavetli, ezici ve sıkıntılı, geçici ve zulümatlı ve boğucu olan ahval-i dünyeviye içinde, elbette teneffüse pek çok muhtaçtır ve ancak namazın penceresiyle nefes alabilir.

          (Bediüzzaman Said Nursi – 21. Söz’den)

          Lügatler
          âb-ı hayat : hayat suyu
          Ahval-i dünyeviye :dünya halleri
          Alakadar :ilgilendirme, alakalı, ilgili
          Âyine :ayna
          Bedel :karşılık
          Çeşme-i rahmet :rahmet çeşmesi
          Ebed :sonu olmayan zaman
          Ebedi: sonsuz
          Ebediyet :sonsuzluk
          Ekser :pek fazla, daha çok, çoğunluk
          Ezeli :öncesi olmayan
          Fânî :gelip geçici, kaybolan, devamlı olmayan, ölümlü
          Fıtraten :yaratılıştan gelen
          Halkolunmak :yaratılmak
          Kasavet :kalp katılığı, gaflet
          Kemal-i sür’at :en süratli şekilde
          lâtife-i Rabbaniye : İlâhî hakikatleri hisseden ve mânevî zevkleri alan his, duygu
          Letafet :hoşluk, güzellik, hafifliknezaket
          Mabud-u baki :ibadet edilen sonsuz varlık, Allah
          Mahbub-u sermedi :sonsuz sevgili
          Mevcudat :varlıklar, kâinattaki her şey
          Nazik :dayanıksız, ince
          Nihayetsiz: sonsuz
          Sırr-ı insani :insanın gizli yanları, keşfedilmesi gereken vasıf ve halleri
          teneffüs :soluma, nefeslenme, soluk alıp verme
          Teveccüh :bir şeye doğru yönelmek, alaka duymak
          Vaveylayı firak :ayrılık çığlığı
          Zat : hürmete layık kimse
          Zînur :nurlu, ışıklı, parlayan
          Zîşuur : şuur sahibi, bilinçli
          Zulümat :karanlıklar, dinsizlik ve zulüm devri

          #797663
          Anonim

            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.7.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
            MUKADDİME(DEVAMI)
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] YEDİNCİ CİNAYET: İşittim: İttihad-ı Muhammedî (a.s.m.) namıyla bir cemiyet teşekkül etmiş. Nihayet derecede korktum ki, bu ism-i mübarekin altında bazılarının bir yanlış hareketi meydana gelsin. Sonra işittim: Bu ism-i mübareki bazı mübarek zevât, (Süheyl Paşa ve Şeyh Sâdık gibi zâtlar) daha basit ve sırf ibadete ve Sünnet-i Seniyyeye tebaiyete nakletmişler. Ve o siyasî cemiyetten kat-ı alâka ettiler, siyasete karışmayacaklar. Lâkin tekrar korktum, dedim: Bu isim umumun hakkıdır, tahsis ve tahdit kabul etmez. Ben nasıl ki dindar müteaddit cemiyete bir cihetle mensubum. Zira maksatlarını bir gördüm. Kezâlik, o ism-i mübareke intisap ettim. Lâkin tarif ettiğim ve dahil olduğum ittihad-ı Muhammedînin (a.s.m.) tarifi budur ki:

            Şarktan garba, cenuptan şimale uzanan bir silsile-i nuranî ile merbut bir dairedir. Dahil olanlar da bu zamanda üç yüz milyondan ziyadedir. Bu ittihadın cihetü’l-vahdeti ve irtibatı, tevhid-i İlâhîdir. Peyman ve yemini, imandır. Müntesipleri, kàlû belâdan dahil olan umum mü’minlerdir. Defter-i esmâları da Levh-i Mahfuzdur. Bu ittihadın nâşir-i efkârı, umum kütüb-ü İslâmiyedir. Günlük gazeteleri de, i’lâ-i kelimetullahı hedef-i maksat eden umum dinî gazetelerdir. Kulüp ve encümenleri, câmi ve mescidler ve dinî medreseler ve zikirhanelerdir. Merkezi de Haremeyn-i Şerifeyndir. Böyle cemiyetin reisi, Fahr-i Âlemdir. Ve mesleği, herkes kendi nefsiyle mücahede, yani ahlâk-ı Ahmediye (a.s.m.) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ve başkalara da muhabbet ve—eğer zarar etmezse—nasihat etmektir.

            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
            ahlâk-ı Ahmediye : Peygamberimizin (a.s.m. ) eşsiz ahlâkı
            bedevî : köylü, şehir hayatını bilmeyen
            cemiyet : örgüt, parti, dernek
            cenup : güney
            cihetü’l-vahdet : birlik yönü, birleşme yönü
            defter-i esmâ : isimlerin defteri
            encümen : meclis, cemiyet
            entrika : dalavere
            Fahr-i Âlem : bütün âlemin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m)
            garb : batı
            Haremeyn-i Şerifeyn : Mekke ve Medine
            hedef-i maksad : asıl gaye, kastedilen hedef
            i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın kelâmını, Kur’ân ve iman hakikatlerini yüceltme, bildirme ve duyurma
            ihyâ : diriltme, hayat verme, canlı tutma
            intisap : bağlanma, mensup olma
            irtibat : bağ, ilişki
            ism-i mübarek : bereketli, hayırlı isim; “Muhammedî” ismi
            ittihad : birlik, birleşme
            İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti :
            ittihad-ı Muhammedî : Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) sünnetine bağlı olan Müslümanların oluşturduğu birlik
            kàlû belâ : ruhların yaratıldıktan sonra Allah’ın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusuna verdikleri “Evet, Rabbimizsin” cevabı
            kat-ı alâka : ilişkiyi kesme
            kezâlik : bunun gibi
            kütüb-ü İslâmiye : İslâmiyeti anlatan kitaplar, İslâmî eserler
            Levh-i Mahfuz : herşeyin bütün ayrıntılarıyla yazıldığı kader levhası
            merbut : bağlı
            meslek : tarz, yol, metot
            muhabbet : sevgi
            mücahede : cihad etme, mücadele
            müntesip : mensubu olan kişi
            müteaddit : birçok, çeşitli
            nâşir-i efkâr : fikirleri neşreden, yayan
            nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
            nihayet derece : son derece
            peyman : yemin
            reis : baş, başkan
            silsile-i nuranî : nurlu silsile, zincir
            siyasî cemiyet : siyasî topluluk, örgüt, parti
            sünnet-i Nebeviye/Sünnet-i Seniyye : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
            şark : doğu
            şimal : kuzey
            tahallûk : ahlâklanma
            tahdit : sınırlama
            tahsis : birşeye ait kılma, özel kılma
            tebaiyete nakletme : “tâbi olup bağlanma, uyma” şekline çevirme; İttihad-ı Muhammedî Cemiyeti ismini siyasî bir anlam olmaktan çıkarıp, Hz. Peygamberin sünnetine uyma anlamına çevirme
            teşekkül : ortaya çıkma, şekillenme
            tevhid-i İlâhî : birleme; herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve inanma
            umum : bütün; herkes
            zevât : kişiler
            zikirhane : Allah’ın anıldığı, Allah’ın zikrinin yapıldığı yer


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #797741
            Anonim

              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
              12.8.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
              İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üstadımız Bediüzzaman hakkında, takdirkâr ve faziletperver zatların takdirleri bir senâdan ibaret değildir, bir vâkıadır. Fiiliyat ve icraatının belki yüzden birisini kısaca âcizane ve noksan bir tarzda nakletmektir. Hem bu mevzuda Risale-i Nur talebelerinin takdirkâr makale, mektup ve fıkraları bir medih değildir; belki Üstadımızın dinî hizmetini hedef tutan, şahsına taarruz eden vicdansız ve insafsız din düşmanlarına karşı müspet bir müdafaadır. (HAŞİYE 1) (HAŞİYE 2)

              Böyle olduğu halde Üstadımız öyle zatların ve Risale-i Nur talebelerinin hakikatlı takdir ve beyanlarına karşı hiddetlenerek, çok defa da hatırlarını kırarak der ki: “Zaman şahıs zamanı değil, şahs-ı mânevî zamanıdır. Risale-i Nur’da şahıs yok, şahs-ı mânevî var. Ben bir hiçim. Risale-i Nur, Kur’ân’ın malıdır, Kur’ân’dan süzülmüştür. Şeref ve hüsün Kur’ân’ındır. Şahsımla Risale-i Nur iltibas edilmiş. Meziyet, Risale-i Nur’a aittir. Risale-i Nur’un neşrindeki harika muvaffakiyet ise, Risale-i Nur talebelerine aittir. Yalnız şu kadar var ki, şiddetli ihtiyacıma binaen Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîmden bana ilâç ve tiryakları ihsan etti; ben de kaleme aldım. Her nasılsa, bu zamanda birinci tercümanlık vazifesi bana düşmüş. Ben de Risale-i Nur’un talebesiyim. Bir risaleyi şimdiye kadar yüz defa okuduğum halde yine okumaya muhtaç oluyorum. Ben sizlerin ders arkadaşınızım” der.

              Bediüzzaman Said Nursî’nin cihanşümul Kur’ân ve iman ve İslâmiyet hizmetindeki müstesna muvaffakiyet ve zaferinin ve Risale-i Nur’daki kuvvetli tesiratın sırrı, kendisinin ihlâs-ı etemmi kazanmış olmasıdır. Yani, yalnız ve yalnız rıza-yı İlâhîyi esas maksat edinmiştir. Bu hususta, “Mesleğimizin esası, âzamî ihlâs ve terk-i enaniyettir. İhlâslı bir dirhem amel, ihlâssız yüz batman amele müreccahtır. İnsanların maddî mânevî hediyelerinden hürmet ve teveccüh-ü âmmeden, şöhretten şiddetle kaçıyorum” der. Ziyaretçi kabul etmemesinin bir hikmeti de bu sır olsa gerek. Hem ihlâsa verdiği gayet fazla ehemmiyet, yüz otuz parça eserinden yalnız “İhlâs Risalesi”nin başına, “Lâakal her on beş günde bir defa okunmalıdır” kaydını koymasından da anlaşılıyor. “Büyük Mahkeme Müdafaatı” kitabında, “Risale-i Nur, değil dünyaya, kâinata da âlet edilemez; gayemiz rıza-yı İlâhîdir” demiştir.

              İşte bu sırr-ı ihlâstandır ki, İmam-ı Gazâli (r.a.) gibi en meşhur İslâm hükemalarının eserlerini tetebbu eden muhakkik ve müdakkik bir ehl-i ilim diyor ki:

              “Risale-i Nur’dan okuduğum bir sahifenin bana verdiği istifade, diğer eserlerin on sahifesinden daha fazladır.”

              Felsefî eserlerle meşgul bir muallim:

              “Ben, bu kadar senedir ilmî ve felsefî eserlerle iştigal ettim. Risale-i Nur kadar beni ikna eden ve garp eserlerinden ve felsefeden aldığım yaraları tedavi eden ve bu zamanın ihtiyacına tam cevap veren bir eseri görmedim.”

              Bir edebiyatçı:

              “Benim aklım nursuz, kalbim mü’mindi. Risale-i Nur, hem aklımı, hem kalbimi tenvir ve nefsimi ilzam etti. Beni, Cehennemî bir azaptan kurtardı.”

              Bir doktor:

              “Risale-i Nur’dan istifadeye başladığım günü, hayata gözlerimi açtığım gün olarak biliyorum.”

              Bahtiyar bir üniversiteli:

              “Üstadımıza ve Risale-i Nur’a ait bir mektubu, İstanbul’un bir yerinden bir yerine götürmek gibi bir hizmeti, meb’usluğa tercih ederim:”
              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
              (HAŞİYE 1) : İns ve cin şeytanları ve dinsizlerin bir desisesi de budur ki: Bazan derler ve dedirtirler: “Üstadınız şahsına kıymet vermiyor; siz ise onun hakkında takdirkâr mektuplar yazıp, Üstadınızın rızasına uygun hareket etmiyorsunuz.” İşte onlar, Risale-i Nur ve Üstadımızı İslâmiyet düşmanlarına karşı müspet ve nezih bir tarzda müdafaa etmekten men etmek için safdillik damarlarından istifade ile böyle bir fikir ve mugalâta ile Nur talebelerini aldatmaya, iğfal etmeye çalışırlar.
              (HAŞİYE 2) : Evet, Üstadımız Bediüzzaman, ihlâsının iktizası olarak şahsına kıymet vermeyebilir; bu hal, Üstadımızdaki yüksek bir kemalât ve âlî bir seciyenin timsalidir. O, şahsına ne kadar kıymet vermiyorsa, bizim onda milyarlar derece fazla kıymet ve ehemmiyeti görmemiz, basiret ve insaniyetin muktezasıdır. Bir lütf-u ilâhîdir. Zira Risale-i Nur gibi parlak bir tefsir-i Kur’ân olan şaheser, onun varlığından meydana gelmiş ve fışkırmıştır. Öyle bir eserin müellifiyle yalnız bugünkü âlem-i İslâm değil, yalnız asr-ı hazır beşeriyeti değil, nesl-i âtideki milyarlar kimsenin hayat ve memat dâvâsı Risale-i Nur’la alâkadardır.


              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              âcizâne : âciz bir şekilde
              âlem-i İslâm : İslâm dünyası
              âlî : yüce, yüksek

              amel : davranış, iş
              asr-ı hazır : şimdiki asır

              âzamî : bir şeyin en üst ve en büyük sınırı; maksimum
              azap : acı, sıkıntı, işkence
              bahtiyar : talihli, mutlu
              basiret : feraset, hakikati sezme ve anlama

              batman : çok; eskiden kullanılan ve 8 kiloluk ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
              beşeriyet : insanlık
              binaen : –dayanarak

              Cehennemî : Cehennem gibi
              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
              cihanşümul : dünya çapında, evrensel
              desise : hile, aldatma

              dirhem : azıcık, çok küçük; eskiden kullanılan ve 3 gramlık ağırlığa karşılık gelen bir ölçü birimi
              ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler
              felsefî : felsefeyle ilgili
              fıkra : kısa yazı; bölüm

              Garp : Batı
              gaye : maksat, amaç
              hakikat : doğru, gerçek
              haşiye : dipnot, açıklayıcı söz

              hikmet : fayda, gaye, sır
              hükema : filozoflar, felsefeciler
              hürmet : saygı
              hüsün : güzellik
              iğfal : kandırma, aldatma
              ihlâs : samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme

              İhlâs Risalesi : Lem’alar’da yer alan Yirmi Birinci Lem’a isimli bölüm
              ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
              ihlâs-ı etemm : mükemmel bir ihlâs, samimiyet
              ihsan : bağışlama
              iktiza : bir şeyin gereği

              ilmî : ilme ait, bilimsel
              iltibas edilme : karıştırılma

              ilzam : susturma
              ins ve cin : insanlar ve cinler
              insaniyet : insanlık

              iştigal etme : meşgul olma, uğraşma
              kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
              kemâlât : faziletler, olgunluklar, ahlâk ve huy güzellikleri
              Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân

              lâakal : en az
              lütf-u ilâhî : Allah’ın ikramı, ihsanı ve yardımı

              maddî : maddeyle ilgili olan
              maksat : gaye, amaç
              mânevî : mânâ ile ilgili olan
              meb’us : milletvekili
              medih : övgü
              memat : ölüm
              men : yasaklama
              mevzu : bahis, konu
              meziyet : üstün özellik

              muallim : öğretmen
              mugalâta : safsata, demagoji; aldatmak maksadıyla yanıltıcı sözler söyleme

              muhakkik : gerçekleri araştıran ve delilleriyle bilen
              mukteza : bir şeyin gereği
              muvaffakiyet : başarı

              mü’min : iman etmiş, Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan kimse
              müdafaa : savunma

              müdakkik : dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen
              müellif : telif eden, kitap yazan

              müreccah : tercih edilen
              müspet : olumlu, yapıcı
              müstesna : üstün, sıra dışı
              nakl : aktarma, anlatma

              nefs : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
              nesl-i âti : gelecek nesil
              neşr : yayma, yayılma
              nezih : temiz

              rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası
              risale : kitap, mektup; Risale-i Nur’dan her bir bölüm
              safdil : saf ve temiz kalpli, kolay aldanan
              seciye : huy, karakter

              sırr-ı ihlâs : ihlâs sırrı
              şaheser : üstün, değerli eser
              şahs-ı mânevî : belirli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişilik, tüzel kişilik
              şeref : yükseklik, yücelik, büyüklük
              taarruz : saldırı, hücum
              takdirkâr : takdir eden, beğeniyi ifade eden
              tefsir-i Kur’ân : Kur’ân tefsiri; Kur’ân-ı Kerimi mânâ bakımından açıklayan, yorumlayan kitap

              tenvir : aydınlatma, nurlandırma
              terk-i enaniyet : benlik ve enaniyetten vazgeçme
              tesirat : tesirler, etkiler
              tetebbu : araştırıp inceleme, derinliğine inceleyip tanıma
              teveccüh-ü âmme : halkın ilgisi, yönelmesi ve iltifatı
              timsal : görüntü, yansıma
              tiryak : derman, ilâç


              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #797742
              Anonim

                Derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah’a şükretmeli. Yoksa isti’zam ile üflense, şişer; merak edilse, ikileşir; kalbdeki misali, hayali, hakikata inkılab eder.. o da kalbi döver.

                (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 92)

                Lügatler

                Derece-i nimet :nimet derecesi
                Derec-i hararet :sıcaklığın derecesi
                Hakikat: gerçek
                inkılâp etmek : dönüşmek
                isti’zâm : büyütme
                misal : benzer, örnek
                Musibet :bela, felaket, afet, dert
                Şükür :Allah’a teşekkür
                DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.8.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                MUKADDİME(DEVAMI)
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bu ittihadın nizamnâmesi sünnet-i Nebeviye ve kanunnamesi evamir ve nevâhî-i şer’iyedir. Ve kılıçları da berâhin-i katıadır. Zira, medenîlere galebe çalmak ikna iledir, icbar ile değildir. Taharrî-i hakikat, muhabbet iledir. Husumet ise, vahşet ve taassuba karşı idi. Hedef ve maksatları da, ilâ-yı kelimetullahtır. Şeriat da, yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir; onu da ulü’l-emirlerimiz düşünsünler.

                Şimdiki maksadımız, o silsile-i nurânîyi ihtizaza getirmekle, herkesi bir şevk ve hâhiş-i vicdaniye ile tarik-i terakkîde kâbe-i kemâlâta sevk etmektir. Zira, ilâ-yı kelimetullahın bu zamanda bir büyük sebebi, maddeten terakki etmektir.

                İşte ben bu ittihadın efradındanım. Ve bu ittihadın tezahürüne teşebbüs edenlerdenim. Yoksa, sebeb-i iftirak olan fırkalardan, partilerden değilim.

                Elhasıl: Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâmdaki fikrini kabul ettim. Zira, o vilâyât-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler. Şimdiki şarklılar, o zamanki şarklılardır. Bu meselede seleflerim, Şeyh Cemâleddîn-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim’dir ki, demiş:
                İhtilâf u tefrika endişesi
                Kûşe-i kabrimde hatta bîkarar eyler beni.
                İttihadken savlet-i a’dâyı def’a çaremiz,
                İttihad etmezse millet, dağ-dar eyler beni.

                Yavuz Sultan Selim

                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                âhiret âlemi : öteki dünya, öldükten sonraki sonsuz hayat
                ahlâk : huy, tabiat, insanın davranış tarzı, tutum ve tavrı
                allâme : büyük âlim
                berâhin-i katıa : kat’î burhanlar; güçlü ve sarsılmaz kesin deliller
                biat : bağlılık yemini etme
                bîkarar eyler : kararsız eder, şaşkın yapar
                dağ-dar eyler : üzer, acı ve keder verir
                def’ : kovma, uzaklaştırma
                efrad : fertler
                elhasıl : kısaca, özetle
                evamir : emirler
                fazilet : değer ve üstünlük
                fırka : grup, parti
                galebe çalma : üstün gelme
                hâhiş-i vicdaniye : vicdanî arzu, istek
                husumet : düşmanlık
                i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın kelâmını, Kur’ân ve iman hakikatlerini yüceltme, bildirme ve duyurma
                icbar : zorlama
                ihtilâf u tefrika : ayrılık ve anlaşmazlık
                ihtizaza getirme : hareketlendirme, silkme
                ikaz : uyarma
                ittihad : birlik, birleşme
                ittihad-ı İslâm : İslâm birliği
                kâbe-i kemâlât : mükemmelliklerin kâbesi, mükemmelliklerin olduğu kıble, yön
                kanunname : kanun kitabı, kanunların yazılı olduğu kitap
                kûşe-i kabr : kabir köşesi
                maddeten : maddî olarak
                maksat : gaye
                medenî : şehirli; ilim, fen, san’at, kültür ve sosyal açılardan gelişmiş ve ilerlemiş olan
                muhabbet : sevgi
                müfrit : bir meselede aşırıya giden
                müteallik : alâkalı, ilgili
                nevâhî-i şer’iye : şeriatın nehiyleri, yasakları
                nispetinde : oranında
                nizamname : birşeyi düzenleyen kararname, kanun, tüzük
                savlet-i a’dâ : düşman saldırısı
                sebeb-i iftirak : ayrılık sebebi, bölünüp parçalanma nedeni
                selef : önde olan, önce gelen, yerine geçilen
                sevk : gönderme, yönlendirme
                silsile-i nurânî : nurlu silsile, zincir
                sünnet-i Nebeviye : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                Şarklı : Doğulu
                şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                taassub : aşırı derecede, körü körüne bağlılık
                taharrî-i hakikat : doğru ve gerçeği araştırma
                tarik-i terakki : gerçek yol, ilerleme yolu
                terakki : ilerleme, yükselme
                teşebbüs etme : başvurma, girişme
                tezahür : ortaya çıkma
                ulü’l-emir : iş idare eden, idareci, yönetici ve siyasetçiler
                vilâyât-ı şarkiye : Doğu illeri


                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #797743
                Anonim

                  Evine girerken selam veren kişi…
                  02 Ekim 2011 / 05:21
                  Günün Hadis-i Şerifi…

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Ebû Ümâme’den rivayetle Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurmuşlardır:
                  Evine girerken selâm veren kişi Allah’ın himaye ve garantisi altındadır.
                  Kişinin şerefi dindarlığıdır. Şahsiyeti aklıdır. Soyu sopu ise güzel ahlâkıdır.
                  Camiussagir [ 3:320, Hadîs No: 3504]

                  #797755
                  Anonim
                    [KURETV]59108/[/KURETV]

                    Dua, kulun ümit dalı ve Rabbi’ne bağlılığının en güzel ifadesidir. Dua, cennet yollarını açan, kalbe safa, ruha gıda veren ve ebediyyet serinliğini tattıran vecd halidir. Dua, mü’min için eşi bulunmaz bir silah, ümit gecesinde hayırlı bir sabah, bela, şiddet ve felaket çemberinden kurtuluş ve felahtır.

                    #797775
                    Anonim

                      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.9.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                      İslâmiyet düşmanlarının yaptıkları taarruz ve hilâf-ı hakikat menfî propagandalarına mukabil üniversite Nur talebelerinin bir açıklamasıdır.(Devamı)

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Otuz sene evvel, ihlâslı ve faziletli ihtiyar bir ehl-i tasavvuf, Lütfü isminde bir genci göstererek, “Bu Nur talebesi benden ileridir” demiştir ki, bunlar binler itiraflardan birer nümunedir.

                      Yine bu azîm sırr-ı ihlâsa binaendir ki, Risale-i Nur talebeleri, iman ve İslâmiyet hizmetinde ağır şartlar ve kayıtlar ve tahdidatlar içinde muvaffak oluyorlar ve hayatlarını Risale-i Nur’a ve Üstadlarına vakfetmişler. Risale-i Nur’u, sermaye-i ömür ve gaye-i hayat edinmişlerdir. Risale-i Nur dâvâsı rıza-yı İlâhî dâvâsı olduğu içindir ki, hamiyet-i İslâmiyeye mâlik mümtaz avukatlar, Risale-i Nur’un fahrî avukatı olmak ve dindar hakperest mücahit muharrirler, dünyayı istilâ edecek Nur’un ilânında hissedar olmak şeref ve nimetine mazhar olmuşlardır. Risale-i Nur’un neşriyat ve fütühatı ve tesiratı, sessiz, büyük bir ihtişamla muhteşem bir bahar mevsiminde intişar eden mevcudat gibidir.

                      İşte, ey Risale-i Nur gibi hadsiz hamd ü senâlara şâyeste olan bir nimet-i azîmeye nail olan Nur kardeşlerimiz! Böyle bir dâhî-yi âzamın, böyle bir mütefekkir-i ekberin, böyle bir müellif-i İslâmın ve ulûm-u evvelîn vel-âhirîne vâkıf böyle bir allâme-i asrın, böyle bir mücahid-i ekberin, böyle bir sahib-i zühd ve takvânın, hakaik-i imaniyenin varlığında âdetâ tecessüm eden böyle bir abd-i küllînin, rıza-yı İlâhîden başka hiçbir şeye iltifat etmeyen ve âzamî ihlâsın mazharı olan böyle bir tilmiz-i Kur’ân ve hâdim-i İslâmın ve “Bir ferdin imanını kurtarmak için Cehenneme de atılmaya hazırım” diyen böyle bir halâskâr-ı imanın ve idam için sevk edildiği Divan-ı Harb-i Örfîde “Sen de mürtecisin” ittihamına karşı, “Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaret ise, bütün ins ve cin şahit olsun ki ben mürteciyim. Bin ruhum da olsa, Kur’ân’ın birtek meselesine hepsini feda etmeye hazırım” diyen ve beraatinden sonra da, teşekkür etmeyerek, Bayezid Meydanındaki kalabalıkta: “Yaşasın zalimler için Cehennem! Yaşasın zalimler için Cehennem!” diye bağırarak ilerleyen ve imha plânıyla verildiği mahkemelerde yirmi dört sene evvel “Ey mülhidler! Ey zındıklar! Said, elli bin nefer kuvvetinde demişsiniz. Yanlışsınız; Kur’ân’a ve imana hizmetim cihetiyle elli bin değil, elli milyon kuvvetindeyim! Titreyiniz, haddiniz varsa ilişiniz!” “Benim ölümüm sizin başınızda bomba gibi patlayıp, başınızı dağıtacaktır. Toprağa atılan bir tohumun yüzer sümbüller vermesi gibi, bir Said yerine yüzler Said size o yüksek hakikati haykıracaktır” ve on beş sene evvel, “Saçlarım adedince başlarım bulunsa, hergün biri kesilse, bu hizmet-i imaniyeden çekilmem” ve “Dünyayı başıma ateş yapsanız, hakikat-i Kur’âniyeye feda olan bu başı zındıkaya eğmem” diyen ve elli sene evvel âlem-i İslâmı sömüren sömürgeci cebbar ve zalim bir imparatorluğa karşı, “Tükürün o zalimlerin hayâsız yüzüne!” diye matbuat lisanıyla cevap veren ve Büyük Millet Meclisinde, Reise “Kâinatta en yüksek hakikat imandır. İmandan sonra namazdır. Namaz kılmayan haindir; hainin hükmü merduttur. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîminde, yüz yerde edâsını emrettiği namazdan daha büyük bir hakikat olsaydı, imandan sonra onu emrederdi” diyen ve yazdığı bir beyannameden sonra Mecliste cemaatle namaz kılınmasına başlanan ve Birinci Cihan Harbinde gönüllü alay kumandanı olarak esir düştüğü Rusya’da Moskof Çarlığına karşı izzet-i İslâmiyeyi muhafaza edip, kurşuna dizileceği hengâmda “Âhirete gitmek için bana bir pasaport lâzımdı” diye ölümü istihkar eden böyle bir kahraman-ı İslâm Üstadımız Bediüzzaman’ın eserlerini okumak nimet-i uzmâsına mukabil canımızı da feda etsek, ömrümüzü de ona vakfetsek, zulümden zulme de sürüklensek, ömrümüzün nihayetine kadar şükran secdesinden de kalkmasak, bize yine ucuzdur…

                      Üstadımız sık sık der ki: “Mesleğimiz müsbettir; menfî hareketten Kur’ân bizi men ediyor.”
                      Ey seyyid-i senedimiz! Ey ruhumuzun ruhu, kalbimizin kalbi, canımızın canı, cânânımız, sertâcımız, sevgili Üstadımız Efendimiz! Madem bize menfî harekete izin vermiyorsun. Öyleyse biz de rahmet-i İlâhiyeden niyaz ederek ahdediyoruz ki, din düşmanlığı ile Üstadımıza zulmeden o gaddar, insafsız zalimlerden intikamımızı şöylece alacağız: Risale-i Nur’u ölünceye kadar mütemadiyen okuyacağız ve neşrinde sebat ve sadakatla hizmet edeceğiz. Onu altın mürekkeplerle yazacağız, inşaallah.
                      Üniversite Nur talebeleri

                      [/TD]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                      abd-i küllî : bütün varlıkların ibadetlerini kendi şahsında temsil eden kul
                      ahdetmek : söz vermek
                      âhiret : öteki dünya, öldükten sonraki ebedî hayat
                      alay : genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik
                      âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                      allâme-i asır : asrın bilgini, asrın en büyük âlimi
                      âzamî : bir şeyin en üst seviyesi, üst derecesi
                      azîm : büyük

                      Bayezid Meydanı : İstanbul’da bulunan, tarihî Bayezid Camii ile günümüzde İstanbul Üniversitesi arasında yer alan meydan
                      beraat : temize çıkma, suçsuz bulunma, serbest bırakılma
                      beyanname : bildiri, açıklama
                      binaen : –dayanarak

                      Birinci Cihan Harbi : Birinci Dünya Savaşı
                      cânân : sevgili
                      cebbar : zorba, zalim
                      Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                      dâhî-i âzam : en büyük dâhi, en zeki kişi
                      Divan-ı Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi

                      edâ etme : yerine getirme
                      ehl-i tasavvuf : tasavvuf ehli; kalp yoluyla ilâhî hakikatlere ulaşmak için bir şeyh gözetiminde belli bir yol takip eden kimseler
                      fahrî : karşılıksız, parasız, gönüllü olarak bir şeyi yapma
                      fazilet : değer, üstünlük
                      fert : birey

                      fırka : grup
                      fütuhat : fetihler, zaferler; açılımlar

                      gaddar : acımasız, çok zulmeden
                      gaye-i hayat : hayatın gayesi
                      hâdim-i İslâm : İslâmın hizmetçisi, İslâm dinine hizmet eden kimse
                      hadsiz : sınırsız
                      hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları

                      hakikat : doğru, gerçek
                      hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân’ın hakikati, esası
                      hakperest : doğruluktan ayrılmayan, hakkı tutan
                      halâskâr-ı iman : iman kurtarıcı, imanın kurtulmasına vesile olan
                      hamd ü senâ : şükür ve övgü
                      hamiyet-i İslâmiye : İslâmiyetten gelen din, millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu ve gayreti

                      hayâ : utanma
                      hengâm : ân, zaman
                      hissedar : pay sahibi

                      hizmet-i imaniye : iman hizmeti
                      idam : yok oluş
                      ihlâs : samimiyet, ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme
                      ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
                      iltifat : meyletme, yönelme

                      imha : yok etme
                      ins ve cin : insanlar ve cinler

                      insafsız : vicdansız
                      inşaallah : Allah izin verirse
                      intişar : yayılma

                      istibdad : baskı ve zulüm
                      istihkar : hakaret etme, aşağılama, küçümseme
                      istilâ : kuşatma

                      ittiham : suçlama
                      izzet-i İslâmiye : İslâmın izzeti, şeref ve yüceliği
                      kâinat : evren, bütün yaratılmışlar
                      kumandan : komutan
                      lisan : dil
                      mâlik : sahip

                      matbuat : basın, medya
                      mazhar : ayna, yansıma ve görünme yeri
                      mazhar : erişme, nail olma

                      men : yasaklama
                      menfî : olumsuz, yıkıcı

                      menfî hareket : olumsuz, yapıcılıktan uzak, sert ve yıkıcı yaklaşım
                      merdut : reddolunmuş, lânetlenmiş, kabul edilmeyen
                      mevcudat : varlıklar

                      muhafaza : koruma
                      muharrir : yazar

                      mukabil : karşılık
                      muvaffak : başarılı
                      mücahid-i ekber : din vatan ve millet gibi mukaddes değerler uğrunda çalışan, mücadele eden en büyük mücahit
                      mücahit : cihat eden, din uğrunda çaba harcayan kimse
                      müellif-i İslâm : Müslüman yazar; İslâmiyet ile ilgili eserleri olan

                      mülhid : dinsiz, inkârcı
                      mümtaz : seçkin, üstün
                      mürteci : geriye yönelmek isteyen, gerici

                      müsbet : olumlu, yapıcı
                      mütefekkir-i ekber : en büyük düşünür, en büyük düşünce adamı

                      mütemadiyen : sürekli olarak, devamlı
                      nail : erişme

                      nefer : asker
                      neşr : yayma, yayımlama
                      neşriyat : yayma, yayınlama

                      nihayet : son
                      nimet : iyilik, lütuf, ihsan
                      nimet-i azîme : büyük nimet

                      nimet-i uzmâ : en büyük nimet
                      niyaz : dua, yalvarıp yakarma
                      nümune : örnek, misal

                      rahmet-i İlâhiye : Allah’ın her şeyi kuşatan sonsuz rahmeti, merhamet ve şefkati
                      reis : başkan
                      rıza-yı İlâhî : Allah’ın rızası

                      sadakat : bağlılık
                      sahib-i zühd ve takvâ : zühd ve takva sahibi; her türlü nefsanî arzulara karşı koyarak kendini ibadete veren ve Allah korkusuyla dinin yasaklarından kaçınan kimse

                      Said : Bediüzzaman Said Nursî
                      sebat : kararlılık, sabit olma
                      sermaye-i ömür : ömür sermayesi

                      sertâc : baş tacı
                      sevk : yöneltme, gönderme

                      seyyid-i sened : dayanılan, güvenilen efendi
                      sırr-ı ihlâs : ihlâsın sırrı
                      şâyeste : uygun, lâyık
                      şeref : yükseklik, yücelik, büyüklük

                      şükran : minnettarlık, teşekkür
                      tahdidat : sınırlamalar, kısıtlamalar
                      tecessüm : cisimleşme, maddî yapıya bürünme
                      tesirat : tesirler, etkiler
                      tilmiz-i Kur’ân : Kur’ân’ın talebesi
                      ulûm-u evvelîn ve âhirîn : öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri
                      vakfetme : adama
                      vâkıf : bir şeye hâkim olacak derecede bilgi sahibi olan

                      zındık : dinsiz
                      zındıka : dinsizlik

                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #797778
                      Anonim

                        Güz mevsiminde yaz-bahar âleminin güzel mahlûkatının tahribatı, i’dam değil. Belki vazifelerinin tamamıyla terhisatıdır. Hem yeni baharda gelecek mahlûkata yer boşaltmak için tefrigattır ve yeni vazifedarlar gelip konacak ve vazifedar mevcudatın gelmesine yer hazırlamaktır ve ihzarattır.
                        Hem zişuura vazifesini unutturan gafletten ve şükrünü unutturan sarhoşluktan ikazat-ı Sübhaniyedir.

                        (Bediüzzaman Said Nursi – 10. Söz’den)

                        Lügatler
                        Âlem :dünya, kâinat
                        Gaflet :dikkatsizlik, vurdumduymazlık, en mühim vazifeyi düşünmeyip kıymetsiz işlerle uğraşmak
                        Güz :sonbahar
                        İ’dam :yok etmek, öldürmek
                        İhzarat :hazırlıklar, hazırlanmalar
                        İkazat-ı subhaniye :İlâhi ikazlar
                        Mahlukat :yaratılmışlar, yaratıklar
                        Mevcudat :varlıklar, kâinattaki her şey
                        Şükür :Allah’a teşekkür
                        Tahribat :harap etmeler, yıkmalar, bozmalar
                        Tefrigat :boşaltmalar
                        Terhisat :kurtulmalar, salıverilmeler
                        Vazifedar: vazifeli
                        Zîşuur : şuur sahibi, bilinçli

                        #797779
                        Anonim

                          [TABLE=”align: center”]
                          [TR]
                          [TD=”width: 600, align: center”]. . . : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”] “Allah sizin yükünüzü hafifletmek ister, çünkü insan hilkatçe zayıf yaratılmıştır.” [Nisa Suresi 4,28]

                          Haramlar, insan hürriyetini engelleme gibi görünür. Fakat unutmayalım ki kendi haline bırakılmış nefis, kötülüğe meyleder. Hem insanın ferdî hayatını koruyup iyileştirmek, hem de toplum içindeki diğer insanların hak ve hürriyetlerini, can, mal ve namuslarını korumak için Allah bu sınırlamaları getirmiştir.

                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”width: 600, align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]
                          DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.9.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                          MUKADDİME(DEVAMI)
                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben zahiren buna teşebbüs ettim, iki maksad-ı azîm için:

                          Birincisi: O ismi tahdit ve tahsisten halâs etmek ve umum mü’minlere şümulünü ilân etmek. Ta ki tefrika düşmesin ve evham çıkmasın.

                          İkincisi: Bu geçen musibet-i azîmeye sebebiyet veren fırkaların iftirakının, tevhid ile önüne set olmaktı. Vâ esefâ ki, zaman fırsat vermedi. Sel geldi, beni de yıktı. Hem derdim: Bir yangın olsa, bir parçasını söndüreceğim. Fakat hocalık elbisem de yandı. Ve uhdesinden gelemediğim bir yalancı şöhret de maalmemnuniye ref’ oldu.

                          Ben ki âdi bir adamım. Böyle meclis-i meb’usan ve a’yan ve vükelânın en mühim vazifelerini düşündürecek bir emri uhdeme aldım. Demek cinayet ettim.

                          SEKİZİNCİ CİNAYET: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki:

                          Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerinin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dahildir. Zira, ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir.

                          Amma ittihad-ı Muhammedî (a.s.m.) ki, umum mü’minlere şâmildir, cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehidler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker-zâbit olsun, nefer olsun-hariç değil ki, ta intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i hayriye, kendine ittihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam.
                          Ben ki âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasp ettim. Demek cinayet ettim.
                          [/TD]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                          a’yan : senato üyeleri
                          âdi : basit, sıradan
                          âlim : bilen, ilim sahibi
                          cemiyet ve fırka : siyasî parti, grup ve topluluk
                          cemiyet : topluluk; siyasi grup, örgüt, dernek
                          cemiyet-i hayriye : hayır cemiyeti, hayır kurumu
                          ehl-i iman : Allah’a ve Allah’tan gelen herşeye inanan kimseler, mü’minler
                          evham : kuruntular, şüpheler
                          fırka : grup, parti
                          hâdise-i müthişe : dehşet veren olay
                          halâs etme : kurtarma
                          i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın kelâmını, Kur’ân ve iman hakikatlerini yüceltme, bildirme ve duyurma
                          iftirak : ayrılık
                          intisap : bağlanma, mensup olma
                          itaat : emre uyma
                          ittihad : birlik
                          ittihad-ı Muhammedî : Resul-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) sünnetine bağlı olan Müslümanların oluşturduğu birlik
                          maalmemnuniye : memnuniyetle
                          maksad : gaye
                          maksad-ı azîm : büyük gaye
                          mazhar : erişmiş, elde etmiş
                          mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet : sevgi ve kardeşliği gösterme, onlara ayna olma
                          meclis-i meb’usan : Osmanlı Devletinde iki meclisten, üyeleri halk tarafından seçilmiş olanı; Osmanlı Millet Meclisi
                          muhabbet : sevgi
                          mukaddes : yüce, kutsal
                          musibet-i azîme : büyük musibet
                          mürşid : doğru ve hak yolu gösteren
                          nefer : asker, er
                          ref’ olma : ortadan kalkma
                          saff-ı evvel : ilk saf, en öndeki sıra
                          sebebiyet : sebep olma
                          serasker : ordu komutanı
                          şâmil : içine alan, kapsamlı
                          şümul : kapsamlılık
                          tahdit : sınırlama
                          tahsis : birşeye özel duruma getirme, ayırma
                          tefrika : bölünme, ayrılık
                          teşebbüs : başvurma, girişme
                          teşkil : oluşturma, meydana getirme
                          tevhid : birleştirme, birliği temin etme
                          uhde : üstlenilen görev, üzerine alınan vazife, yük
                          uhdeye alma : yüklenme, sorumluluğunu üstlenme
                          uhuvvet : kardeşlik
                          umum : bütün
                          vâ esefâ : “Yazıklar olsun, ne yazık ki” anlamında bir ifade
                          vükelâ : Osmanlı Devletinde bakanlar, vekiller
                          zâbit : rütbeli asker, subay
                          zahiren : görünüşte


                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #797811
                          Anonim

                            Ya Rabbi! Beni, annemi, babamı, ailemi ve bütün mü’minleri bağışla! Şüphesiz sen, duaları işiten ve kabul edensin
                            AminDİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.10.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                            MUKADDİME(DEVAMI)
                            DOKUZUNCU CİNAYET
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Mart’ın otuz birinci gününde dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Fakat yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlaplardaki fesadâtı binden bire indiren ve avamı anarşilikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti mu’cize gibi muhafaza eden lâfz-ı şeriat yalnız göründü. Anladım iş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa, her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avam çok; bizim hemşehriler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim. Bakırköyüne gittim. Ta beni tanıyanlar karışmasınlar. Rastgelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre miktar dahlim olsaydı, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu. Bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayastefanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna karşı mukabele ederek ispat-ı vücut edecektim. Merdane ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu, tahkike lüzum kalmazdı.

                            İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaat-i askeriyeden sual ettim: Dediler ki: “Askerlerin zabitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamış.” Tekrar sual ettim: Kaç zabit vurulmuş? Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem şeriatın âdap ve hududu icra olunacak”

                            Bir de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşru gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zira, en mukaddes maksadım, şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-i askeriyeye halel geldiğinden, nihayet derecede meyus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki:

                            Ey askerler! Zabitleriniz bir günah ile nefislerine zulmediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin haklarına bir nev’i zulmediyorsunuz.
                            Zira, umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatinizle kaimdir.
                            Hem de şeriat istiyorsunuz; fakat itaatsizlikle şeriata muhalefet ediyorsunuz.
                            Ben onların hareketini ve şecaatlarını okşadım. Zira efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatimi bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı.
                            Ben ki, bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün” demediğimden cinayet ettim.


                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                            âdap : edepler; birşeyin kendine has kuralları, usul ve yöntemleri
                            âdi : basit, sıradan
                            ahkâm : hükümler, esaslar
                            anarşilik : kargaşa işi, otorite tanımama eylemi
                            avâm : halk tabakası
                            Ayastefanos : İstanbul, Yeşilköy’ün eski adı
                            bedîhî : apaçık, aşikâr
                            dahli olma : girme, karışma, müdahale etme, rol oynama
                            dehşetli : korkunç, ürkütücü
                            efrad : fertler
                            fena : kötü, çirkin
                            fesadât : bozukluklar, karışıklıklar
                            gafil : olayların iç yüzünden habersiz, duyarsız
                            halel : zarar
                            hitaben : hitap ederek, seslenerek
                            hudud : yasaklar, men edilenler; İslâm Hukukunda Kur’ân ve Sünnet ışığında işlenen suçlar için belirlenen ve uygulanması zorunlu olan cezalar
                            icra : yerine getirme, uygulama
                            ispat-ı vücut : kendi varlığını ispatlama
                            itaat muhtel : emir çiğnenmiş, ihlâl edilmiş, emre uyulmamış
                            itaat : emre uyma, bağlılık
                            itaat-i askeriye : askerin emre uyması
                            kıyam : ayaklanma
                            lâfz-ı şeriat : şeriat sözü, ifadesi
                            matlap : istek
                            merdane : mert bir şekilde
                            meşru : yasal, kanunî; dine uygun
                            metalib : istekler, arzular
                            meyus : ümitsiz
                            mu’cize : olağanüstü, harika
                            muhafaza : koruma
                            mukabele : karşılık verme
                            mukaddes : yüce, kutsal
                            müstebit : baskıcı, diktatör
                            müteaddit : birçok, çeşitli
                            müteessir olma : üzülme
                            nefis : kişinin kendisi
                            neşretme : yayımlama, dağıtma
                            nüfus-u İslâmiye : Müslümanların nefisleri, kendileri
                            safdil : saf kalpli, kolay aldanan
                            şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                            şöhret-i kâzibe : yalancı şöhret
                            tahkik : araştırma
                            tasvir : anlatma, bildirme
                            temaşa : seyretme
                            teşebbüs : başvurma, girişme
                            ukde-i hayat : can damarı
                            ulemâ : âlimler
                            zabit : rütbeli asker, subay
                            zerre miktar : çok az miktar


                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #797812
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.10.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üstadın ziyaretçilere dair bir mektubu
                              Umum dostlarıma, hususan ziyaretçilere dair bir özrümü beyan etmeye mecbur oldum:
                              Ekser hayatım inzivada geçtiği gibi, otuz kırk senedir tarassut ve taarruza mâruz kaldığımdan, zaruretsiz sohbet etmekten çekinip tevahhuş ediyordum. Hem eskiden beri mânevî ve maddî hediyeler bana ağır geliyordu. Hem şimdi ziyaretçiler, dostlar çoğalmış, hem mânevî mukabele lâzım gelmiş. Şimdi maddî bir lokma hediye beni hasta ettiği gibi, mânevî bir hediye olan ziyaret etmek, görüşmek, hususan başka yerlerden musafaha için zahmet edip gelmek ziyareti dahi, ehemmiyetli bir hediye-i mâneviyedir. Ona mukabele edemiyorum. Hem de ucuz değil. Mânen pahalıdır. Ben kendimi o hürmete lâyık görmüyorum. Mânen mukabele de edemiyorum. Onun için şimdilik aynen maddî hediye gibi bir ihsan-ı İlâhî olarak bana mânevî hediye gibi olan sohbetten zaruret olmadan men edildim. Bazı beni hasta eder; maddî hediyenin tam mukabilini vermediğim vakit beni hasta ettiği gibi. Onun için hatırınız kırılmasın, gücenmeyiniz.
                              Risale-i Nur’u okumak, on defa benimle görüşmekten daha kârlıdır. Zaten benimle görüşmek âhiret, iman, Kur’ân hesabınadır. Dünya ile alâkamı kestiğim için, dünya hesabına görüşmek mânâsızdır. Âhiret, iman, Kur’ân için ise, Risale-i Nur daha bana ihtiyaç bırakmamış. Hattâ hizmetimdeki has kardeşlerimle de zaruret olmadan görüşemiyorum. Yalnız bazı Risale-i Nur’un fütuhatına ve neşriyatına ait bazı hizmetler için bazı zatlarla görüşmek isterim. Ne vakit bu noktalar için görüşmek istesem, o zaman görüşmek caiz olabilir. Ve bana sıkıntı vermez.
                              Bu noktayı bilmeyen ziyarete gelenlere haber veriyorum ki, birkaç senedir ceridelerle ilân etmişim ki, benimle görüşmek isteyenleri, hususan uzak yerden gelerek görüşmeden gidenleri hususî dualarıma dâhil ediyorum. Her sabah da dua ediyorum. Onun için de gücenmesinler.

                              Said Nursî
                              [/TD]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                              âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
                              beyan etmek : açıklamak
                              caiz : sakıncasız, doğru
                              ceride : gazete
                              ekser : çoğunluk
                              fütuhat : fetihler, zaferler
                              has kardeşler : Üstadın çok değer verdiği ilk sıradaki talebeleri
                              hediye-i mâneviye : maddî olmayan, mânâya ait olan hediye
                              hususan : özellikle
                              hususî : özel
                              ihsan : bağış, ikram
                              inziva : yalnız başına bir yere çekilip dünya işleriyle uğraşmama
                              maddî : maddeden olan
                              mânen : manevî olarak
                              men edilmek : yasak edilmek, engellenmek
                              mukabele : karşılık verme
                              mukabil : karşılık
                              musafaha : el sıkışma
                              neşriyat : yayma, yayınlama işleri
                              taarruz : saldırı
                              tarassut : gözetleme
                              tevahhuş etme : korkma, ürkme
                              umum : bütün
                              zaruret : zorunluluk, mecburiyet

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #797824
                              Anonim

                                Bu zaman 3 konuda birer müceddid ister
                                03 Ekim 2011 / 23:54
                                Günün Risale-i Nur dersi

                                Bismillahirrahmanirrahim
                                Ehemmiyetli bir hocanın Üstad hakkında ziyade hüsn-ü zannını tadil etmek münasebetiyle yazılmış. Belki size de fâidesi olur diye gönderildi.
                                (2)وَاِنْ مِنْ شَىْءٍ اِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ (1)بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
                                (3)اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
                                Aziz, sadık, muhterem kardeşimiz Hoca Haşmet,
                                Senin, müceddid hakkındaki mektubunu hayretle okuduk ve Üstadımıza da söyledik. Üstadımız diyor ki:
                                “Evet, bu zaman
                                hem iman ve din için,
                                hem hayat-ı içtimaî ve şeriat için,
                                hem hukuk-u âmme ve siyaset-i İslâmiye için
                                gayet ehemmiyetli birer müceddid ister.
                                Fakat en ehemmiyetlisi, hakaik-i imaniyeyi muhafaza noktasında tecdid vazifesi, en mukaddes ve en büyüğüdür.
                                Şeriat ve hayat-ı içtimaiye ve siyasiye daireleri ona nispeten ikinci, üçüncü, dördüncü derecede kalıyor.
                                Rivâyât-ı hadisiyede, tecdid-i din hakkında ziyade ehemmiyet ise, imanî hakaikteki tecdid itibarıyladır. Fakat efkâr-ı âmmede, hayatperest insanların nazarında zâhiren geniş ve hâkimiyet noktasında cazibedar olan hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye ve siyaset-i diniye cihetleri daha ziyade ehemmiyetli göründüğü için, o adese ile, o nokta-i nazardan bakıyorlar, mânâ veriyorlar.
                                “Hem bu üç vezâifi birden bir şahısta, yahut cemaatte bu zamanda bulunması ve mükemmel olması ve birbirini cerh etmemesi pek uzak, âdetâ kabil görülmüyor. Âhirzamanda, Âl-i Beyt-i Nebevînin (a.s.m.) cemaat-i nuraniyesini temsil eden Hazret-i Mehdîde ve cemaatindeki şahs-ı mânevide ancak içtima edebilir.
                                Bu asırda, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, Risale-i Nur’un hakikatine ve şakirtlerinin şahs-ı manevîsine, hakaik-i imaniye muhafazasında tecdid vazifesini yaptırmış; yirmi seneden beri o vazife-i kudsiyede tesirli ve fatihâne neşriyle gayet dehşetli ve kuvvetli zındıka ve dalâlet hücumuna karşı tam mukabele edip, yüz binler ehl-i imanın imanlarını kurtardığını kırk binler adam şehadet eder.
                                “Amma, benim gibi âciz ve zaif bir biçarenin, böyle binler derece haddimden fazla bir yükü yüklemek tarzında şahsı, medâr-ı nazar etmemeli” diyor. Ve size selâm ediyor. Biz de zâtınıza ve oradaki Risale-i Nur’la alâkadar olanlara selâm ediyoruz.
                                Risale-i Nur şakirtlerinden Emin, Feyzi, Kâmil
                                ( Kastamonu Lâhikası-117)
                                1-Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
                                2-“Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp Onu tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.
                                3-Ramazan ayının dakikalarının âşireleri adedince Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
                                SÖZLÜK:
                                âyât : âyetler, deliller
                                aziz : çok değerli, izzetli, saygın
                                beyan : açıklama, izah
                                ehemmiyet : önem
                                hayat-ı içtimaî : sosyal hayat
                                hemze : harekeli eli harfi
                                hukuk-u âmme : kamu hakları
                                hüsn-ü zan : güzel zanda bulunma
                                medde : uzatma işareti; hemzenin uzun okunacağını gösteren işaret
                                Muharrem : Hicrî yılının birinci ayı
                                muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
                                mukaddemât : önsözler, başlangıçlar
                                müceddid : yenileyen, yenileyici; Hadîs-i Sahihle bildirilen, her yüzyılda bir dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) vârisi olan zât
                                münasebet : bağlantı, ilişki
                                sadık : içten bağlı, doğru, dürüst
                                siyaset-i İslâmiye : İslâm siyaseti, idaresi
                                şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet
                                tadil : düzeltme
                                tekemmül : ilerleme
                                tenvin : Arapça’da kelimenin sonuna iki üstün (en), iki esre (in), iki ötre (ün) gelmesi hali
                                tevafuk etme : denk gelme
                                tevafuk : denk gelme
                                vakf : Arapça bir kelimenin sonunu harekesiz okuyarak durma
                                yekûn : bütün, toplam
                                ziyade : çok, fazla
                                âciz : güçsüz, elinden bir şey gelmeyen
                                adese : mercek
                                âhirzaman : dünya hayatının kıyamete yakın son devresi
                                alâkadar : alakalı, ilgili
                                Âl-i Beyt-i Nebevî : Peygamberimizin (a.s.m.) âilesi ve onun soyundan gelenler
                                biçare : çaresiz
                                cazibedar : cazibeli, çekici
                                cemaat : topluluk, toplum
                                cemaat-i nûrâniye : nurlu, nurânî cemaat
                                Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                                cerh : yaralama
                                cihet : yön, taraf
                                dalâlet : hak yoldan sapkınlık
                                dehşetli : korkunç, ürkütücü
                                efkâr-ı âmme : genel düşünce, kamuoyu
                                ehemmiyet : önem
                                ehl-i iman : Allah’a inanan
                                fatihâne : fethederek, açarak
                                hadsiz : sonsuz, sınırsız
                                hakaik : hakikatler, gerçekler
                                hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, gerçekleri
                                hâkimiyet : egemenlik, hükümranlık
                                hayat-ı içtimaiye ve siyasiye : siyasî ve sosyal hayat
                                hayat-ı içtimaiye-i İslâmiye : İslâmın sosyal hayatı
                                hayatperest : hayata aşırı düşkün olan
                                içtima : toplanma, bir araya gelme
                                itibarıyla : özelliğiyle
                                kabil : mümkün, olabilir
                                medar-ı nazar : bakışları üzerinde toplayan
                                mukabele : karşılık verme
                                mukaddes : her türlü çirkinlikten ve eksiklikten arınmış, kutsal
                                müceddid : yenileyen, yenileyici; Hadîs-i Sahihle bildirilen, her yüzyılda bir dinî hakikatleri devrin ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük âlim ve Hz. Peygamber’in (a.s.m.) vârisi olan zât
                                nazar : bakış, görüş
                                neşir : yayma
                                nisbeten : kıyasla, oranla
                                nokta-i nazar : bakış noktası, görüş açısı
                                rivâyât-ı hadisiye : Peygamberimizden rivâyet edilen hadisler
                                siyaset-i diniye : dinî siyaset
                                şahs-ı mânevî : belli bir kişi olmayıp bir topluluktan meydana gelen mânevî kişi, topluluk; tüzel kişilik
                                şakirt : talebe, öğrenci
                                şehadet : şahidlik, tanıklık
                                şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümler, Kur’ân ve sünnet
                                şükür : nimetlere karşı memnunluk gösterme, Allah’a teşekkür etme
                                tecdid : yenileme
                                tecdid-i din : dinin yenilenmesi, yeniden yorumlanması
                                temsil : birinin veya bir topluluğun adına davranma
                                vazife-i kudsiye : kutsal vazife
                                vezâif : vazifeler, görevler
                                zâhiren : görünüşte
                                zındıka : dinsizlik, inançsızlık
                                ziyade : çok, fazla

                                #797865
                                Anonim

                                  Kavm-i Nuh ve Semud ve Ad ve Firavun ve Nemrud gibi bütün muarızlar gazab-ı İlahiyi ve azabını ihsas edecek bir tarzda gaybi tokatlar yedikleri gibi.. kafile-i kübranın Nuh Aleyhisselam, İbrahim Aleyhisselam, Musa Aleyhisselam, Muhammed Aleyhissalatü Vesselam gibi bütün kudsi kahramanları dahi, harika ve mu’cizane ve gaybi bir surette mu’cizelere ve ihsanat-ı Rabbaniyeye mazhar olmuşlar. Bir tek tokat, hiddeti; bir tek ikram, muhabbeti gösterdiği halde, binler tokat muarızlara ve binler ikram ve muavenet kafileye gelmesi, bedahet derecesinde ve gündüz gibi zahir bir tarzda o kafilenin hakkaniyetine ve sırat-ı müstakimde gittiğine şehadet ve delalet eder.

                                  (Bediüzzaman Said Nursi – 6. Şua’dan)

                                  Lügatler
                                  Âd :Hud(a.s.)’ın kavmi
                                  Aleyhissalatü vesselam :selam ve dua onun üzerine olsun
                                  Aleyhisselam :selam onun üzerine olsun
                                  Azab :büyük sıkıntı, dünyada işlenen günahların âhiretteki cezası
                                  Bedahet :açıklık, aşikarlıkbelli olmak
                                  Delalet : delil olmak
                                  Gaybî :hazırda olmayan, görünmeyen, gizli
                                  Gazab-ı ilâhî :Allah’ın öfkesi
                                  Hakkaniyet :Hak’tan ve doğruluktan ayrılmamak, adalet üzere bulunmak
                                  Hiddet :öfke, kızgınlık, hışım
                                  ihsanat-ı Rabbaniye :İlahi lütuflar, Allah’tan gelen güzellik ve iyilikler
                                  İhsas :hissettirmek, payına düşmek
                                  İkram :ağırlamak, hürmet etmek
                                  Kafile :kervan, topluluk
                                  Kafile-i Kübra :büyük topluluk
                                  Kavm-i Nuh :Nuh(a.s.) kavmi
                                  Kudsî :mübarek, kutsal
                                  Mazhar :sahip olma, nâil olma, erişme
                                  Mu’cizane :mucize şekilde
                                  mu’cize :insanların yapmaktan aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere nasip olan harika hadiseler
                                  Muarız :karşı gelen, yan çizen, arıza çıkaran
                                  Muavenet :yardımlaşma
                                  Muhabbet : sevgi,sevmek
                                  Semud :Salih(a.s.)’ın kavmi
                                  Sırat-ı müstakim :dosdoğru yol
                                  suret : biçim, şekil
                                  Şehadet : şahitlik, tanıklık
                                  Zahir :aşikar, açık, görünen

                                15 yazı görüntüleniyor - 61 ile 75 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.