- Bu konu 133 yanıt içerir, 2 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
20 Temmuz 2011: 08:10 #794582
Anonim
Hakkın şe’ni ise ittifaktır. Faziletin şe’ni, tesanüddür. Teâvünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni, uhuvvettir, incizaptır. Nefs-i emmâreyi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir. İşte, medeniyet-i hazıra, edyân-ı sâbıka-i semâviyeden, bahusus Kur’ân’ın irşâdâtından aldığı mehâsinle beraber, Kur’ân’a karşı böyle hakikat nazarında mağlûp düşmüştür.
Üçüncü derece: Binler mesâilinden, yalnız nümune olarak üç dört meseleyi göstereceğiz. Evet, Kur’ân’ın düsturları, kanunları, ezelden geldiğinden, ebede gidecektir. Medeniyetin kanunları gibi ihtiyar olup ölüme mahkûm değildir. Daima gençtir, kuvvetlidir.
Meselâ, medeniyetin bütün cem’iyât-ı hayriyeleriyle, bütün cebbârâne şedit inzibat ve nizâmatlarıyla, bütün ahlâkî terbiyegâhlarıyla, Kur’ân-ı Hakîmin iki meselesine karşı muâraza edemeyip mağlûp düşmüşlerdir.
Meselâ
1 وَاَحَلَّ اللهُ الْبَيْعَ وَحَرَّمَ الرِّبوٰا
2وَاَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ Kur’ân’ın bu galebe-i i’cazkârânesini bir mukaddime ile beyan edeceğiz. Şöyle ki:İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.
Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!”
İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir. Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir. İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb
[NOT]Dipnot-1 “Allah alışverişi helâl, faizi ise haram kıldı.” Bakara Sûresi, 2:275.
Dipnot-2 “Namazı dos doğru kılın ve zekâtı verin.” Bakara Sûresi, 2:43.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakim: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) ahlâk-ı seyyie: kötü ahlâk (bk. ḫ-l-ḳ) avam: halk, fakirler sınıfı bahusus: özellikle beyan etmek: açıklamak (bk. b-y-n) cebbârâne: baskıcı bir şekilde, zorla (bk. c-b-r) cem’iyât-ı hayriye: hayır cemiyetleri (bk. c-m-a; ḫ-y-r) düstur: prensip ebed: sonsuzluk (bk. e-b-d) edyân-ı sâbıka-i semâviye: İslâmdan önceki semâvî dinler (bk. s-m-v) ezel: başlangıcı olmayan, öncesizlik (bk. e-z-l) fazilet: güzel ahlâk, erdem (bk. f-ḍ-l) galebe-i i’câzkârâne: mu’cizeli bir şekilde galip gelme (bk. a-c-z) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hased: kıskançlık havas: zenginler sınıfı hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanlığın sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) ihtilâlât-ı beşeriye: insanlardaki ihtilaller, karışıklıklar imdad: yardım incizap: kendine çekme inzibat: âsayiş, düzen irşâdâd: irşâdlar, doğru yolu gösteren sözler (bk. r-ş-d) ittifak: birlik kemâlât: mükemmellikler (bk. k-m-l) maden: kaynak medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti mehâsin: güzellikler, iyilikler (bk. ḥ-s-n) menba: kaynak mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) mukaddime: başlangıç, giriş (bk. ḳ-d-m) muvazene: denge (bk. v-z-n) muâraza: sözle karşı koyma, muhalefet mübareze: mücadele, çatışma nazar: bakış, düşünce (bk. n-ẓ-r) nefs-i emmâre: insanı kötülüğe sevk eden içindeki duygu (bk. n-f-s) nizâmat: kanunlar (bk. n-ẓ-m) nümune: örnek rahat-ı beşeriye: insanlığın rahatı saadet-i dareyn: dünya ve âhiret mutluluğu selb etmek: ortadan kaldırmak teavün: yardımlaşma terbiyegâh: terbiye yeri (bk. r-b-b) tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d) uhuvvet: kardeşlik şedit: çok şiddetli şe’n: özellik, belirleyici nitelik (bk. ş-e-n) 20 Temmuz 2011: 08:11 #794583Anonim
ettiği gibi, şu asırda sa’y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.
İşte, medeniyet, bütün cem’iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve nizâmâtıyla beşerin o iki tabakasını musalâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedavi edememiştir. Kur’ân, birinci kelimeyi, esasından “vücub-u zekât” ile kal’ eder, tedavi eder. İkinci kelimenin esasını “hurmet‑i ribâ” ile kal’ edip tedavi eder. Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder, şakirtlerine “Girmeyiniz” emreder.
İkinci esas: Medeniyet, taaddüd-ü ezvâcı kabul etmiyor; Kur’ân’ın o hükmünü, kendine muhalif-i hikmet ve maslahat-ı beşeriyeye münâfi telâkki eder.
Evet, eğer izdivaçtaki hikmet, yalnız kazâ-yı şehvet olsa, taaddüt bilâkis, olmalı. Halbuki, hattâ bütün hayvânâtın şehadetiyle ve izdivac eden nebâtâtın tasdikiyle sabittir ki, izdivacın hikmeti ve gayesi, tenasüldür. Kazâ-yı şehvet lezzeti ise, o vazifeyi gördürmek için rahmet tarafından verilen bir ücret-i cüz’iyedir. Madem hikmeten, hakikaten, izdivaç nesil içindir, nev’in bekàsı içindir. Elbette, bir senede yalnız bir defa tevellüde kabil ve ayın yalnız yarısında kabil-i telâkkuh olan ve elli senede ye’se düşen bir kadın, ekserî vakitte tâ yüz seneye kadar kabil-i telkih bir erkeğe kâfi gelmediğinden, medeniyet pek çok fahişehâneleri kabul etmeye mecburdur.
Üçüncü esas: Muhakemesiz medeniyet, Kur’ân kadına sülüs verdiği için âyeti
1 tenkit eder. Halbuki, hayat-ı içtimaiyede ekser ahkâm ekseriyet itibarıyla olduğundan, ekseriyet itibarıyla bir kadın, kendini himaye edecek birisini bulur. Erkek ise, ona yük olacak ve nafakasını ona bırakacak birisiyle teşrik-i mesai etmeye mecbur olur. İşte, bu surette, bir kadın pederinden yarısını alsa, kocası
[NOT]Dipnot-1 bk. “Erkeğe iki kız hissesi vardır.” Nisâ Sûresi, 4:11.[/NOT]
Avrupa: (bk. bilgiler) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) bekà: devamlılık (bk. b-ḳ-y) beşer: insan bilâkis: tersine cem’iyât-ı hayriye: hayır cemiyetleri (bk. c-m-a; ḫ-y-r) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) ekseriyet: çoğunluk (bk. k-s̱-r) fahişehâne: fuhuş yapılan yer ferman etmek: buyurmak, emretmek hakikaten: hakikat gereği (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı beşer: insanlık hayatı (bk. ḥ-y-y) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayvânât: hayvanlar (bk. ḥ-y-y) hikmet: gaye, fayda (bk. ḥ-k-m) hikmeten: hikmet gereği (bk. ḥ-k-m) himaye: koruma hurmet-i ribâ: fâizin haramlığı (bk. ḥ-r-m) hâdisât-ı azîme: büyük olaylar (bk. a-ẓ-m) inzibat: âsayiş, düzen izdivaç: evlilik kabil: kabiliyetli kabil-i telkih: dölleme kabiliyeti olan kabil-i telâkkuh: gebeliği mümkün olan, döllenebilen kal’ etmek: kaldırmak kazâ-yı şehvet: şehvet ihtiyacını giderme (bk. ḳ-ḍ-y) kâfi: yeterli malûm: bilinen (bk. a-l-m) maslahat-ı beşeriye: insanlığın yararı (bk. ṣ-l-ḥ) muhakemesiz: akıl yürütemeyen, düşüncesiz (bk. ḥ-ḳ-m) muhalif-i hikmet: hikmete zıt (bk. ḥ-k-m) musalahâ: barıştırma (bk. ṣ-l-ḥ) mübareze: mücadele, çatışma münâfi: aykırı müthiş: dehşet veren nafaka: geçim için gerekli olan şey nebâtât: bitkiler nev’: tür nizâmât: kanunlar (bk. n-ẓ-m) peder: baba rahmet: İlâhî şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) ribâ: faiz sa’y: çalışma suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) sülüs: (mirasta) üçte bir taaddüd-ü ezvâc: çok evlilik taaddüt: birden fazla olma tasdik: doğruluğunu kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) telâkki: kabul etme tenasül: üreme, nesil yetiştirme tevellüd: doğum teşrik-i mesai: birlikte çalışma, işbirliği vücub-u zekât: zekâtın farz oluşu (bk. v-c-b) ye’s: ümitsizlik âlem: dünya (bk. a-l-m) âyet-i Kur’âniye: Kur’an’ın âyeti ücret-i cüz’iye: küçük ücret (bk. c-z-e) şakirt: talebe, öğrenci şedit: şiddetli şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) 20 Temmuz 2011: 08:12 #794584Anonim
noksaniyetini temin eder. Erkek pederinden iki parça alsa, bir parçasını tezevvüç ettiği kadının idaresine verecek; kızkardeşine müsavi gelir. İşte adalet-i Kur’âniye böyle iktiza eder, böyle hükmetmiştir.HAŞİYE-1
Dördüncü esas: Sanemperestliği şiddetle Kur’ân men ettiği gibi, sanemperestliğin bir nevi taklidi olan suretperestliği de men eder. Medeniyet ise, suretleri kendi mehâsininden sayıp Kur’ân’a muâraza etmek istemiş. Halbuki, gölgeli, gölgesiz suretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-yı mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki, beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder.Hem Kur’ân, merhameten, kadınların hürmetini muhafaza için, hayâ perdesini takmasını emreder-tâ hevesât-ı rezilenin ayağı altında, o şefkat madenleri zillet çekmesinler; âlet-i hevesat, ehemmiyetsiz bir metâ hükmüne geçmesinler.HAŞİYE-2 Medeniyet ise, kadınları yuvalarından çıkarıp, perdelerini yırtıp, beşeri de baştan çıkarmıştır. Halbuki, aile hayatı, kadın-erkek mabeyninde mütekabil hürmet ve muhabbetle devam eder. Halbuki, açık saçıklık, samimî hürmet ve muhabbeti izale edip ailevî hayatı zehirlemiştir. Hususan suretperestlik, ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır:
Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine nazar-ı şehvet ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların suretlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan suretlerine
[NOT]Haşiye-1 Mahkemeye karşı ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyizin müdafaatından bir parçadır; bu makama haşiye olmuş: “Ben de adliyenin mahkemesine derim ki: Bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı içtimaiyesinde en kudsî ve hakikatli bir düstur-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsirin tasdiklerine ve ittifaklarına istinaden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın itikadlarına iktidaen tefsir eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, elbette rû-yi zeminde adalet varsa, o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.”
Haşiye-2 Tesettür-ü nisvan hakkında Otuz Birinci Mektubun Yirmi Dördüncü Lem’ası, gayet kat’î bir surette ispat etmiştir ki, tesettür kadınlar için fıtrîdir; ref-i tesettür fıtrata münâfidir.[/NOT]
adalet-i Kur’âniye: Kur’ân’ın adaleti beşer: insan düstur-u İlâhî: İlâhî prensip (bk. e-l-h) ecdad: atalar fıtrî: yaratılış gereği (bk. f-ṭ-r) hakikatli: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayâ: utanma duygusu haşiye: dipnot, açıklayıcı not heves-i mütecessim: cisimleşmiş heves hevesât-ı rezile: rezilce hevesler, günah ve çirkin olan arzular hevâ: hevesler, arzu ve istekler (bk. h-v-y) hususan: özellikle hürmet: saygı (bk. ḥ-r-m) iktidaen: uyarak iktiza: gerektirme istinaden: dayanarak (bk. s-n-d) ittifak: birleşme, fikir birliği izale etmek: ortadan kaldırmak kat’î: kesin kudsî: kutsal (bk. ḳ-d-s) lâyiha-i temyiz: yargıtaya yazılan temyiz yazısı mabeyn: ara maden: kaynak mehâsin: güzellikler, iyilikler (bk. ḥ-s-n) men etmek: yasaklamak merhume: vefat eden kadın (bk. r-ḥ-m) metâ: mal muhabbet: sevgi (bk. ḥ-b-b) muhafaza: koruma (bk. ḥ-f-ẓ) muâraza: sözle mücadele müdafaat: savunmalar münâfi: aykırı, zıt müsavi: eşit, denk mütekabil: karşılıklı nakzetmek: bozmak nazar-ı şehvet ve heves: şehvet ve hevesle bakma (bk. n-ẓ-r) nevi: çeşit noksaniyet: eksiklik peder: baba rahmet: şefkat, merhamet (bk. r-ḥ-m) ref-i tesettür: tesettürün kaldırılması riyâ: gösteriş riyâ-yı mütecessid: cesetleşmiş gösteriş rû-yi zemin: yeryüzü sanemperestlik: puta tapmak sukut-u ruh: ruhun alçalması (bk. r-v-ḥ) suret: şekil, resim (bk. ṣ-v-r) suretperestlik: surete tapmak, görünüşe çok değer vermek, fotoğrafa tapmak (bk. ṣ-v-r) tahrip etmek: bozmak tasdik: doğrulama, kabul etme (bk. ṣ-d-ḳ) tefsir: Kur’ân’ın mânâlarını açıklayan kitap (bk. f-s-r) tesettür-ü nisvan: kadınların örtünmesi tezevvüç etmek: evlenmek zarfında: içinde zillet: alçaklık, aşağılık zulm-ü mütehaccir: taşlaşmış zulüm (bk. ẓ-l-m) âlet-i hevesat: gelip geçici istekler, arzular âleti şefkat: merhamet, acıma (bk. ş-f-ḳ) 21 Temmuz 2011: 08:10 #794606Anonim
hevesperverâne bakmak, derinden derine hissiyât-ı ulviye-i insaniyeyi sarsar, tahrip eder.
İşte, şu üç misal gibi binler mesâil-i Kur’âniyenin herbirisi, saadet-i beşeriyeyi dünyada temine hizmet etmekle beraber, hayat-ı ebediyesine de hizmet eder. Sair meseleleri, mezkûr meselelere kıyas edebilirsin.Nasıl medeniyet-i hazıra Kur’ân’ın hayat-ı içtimaiye-i beşere ait olan düsturlarına karşı mağlûp olup Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsine karşı hakikat noktasında iflâs eder. Öyle de, medeniyetin ruhu olan felsefe-i Avrupa ve hikmet-i beşeriyeyi, hikmet-i Kur’ân’la yirmi beş adet Sözlerde mizanlarla iki hikmetin muvazenesinde, hikmet-i felsefiye âcize ve hikmet-i Kur’âniyenin mu’cize olduğu kat’iyetle ispat edilmiştir. Nasıl ki, On Birinci ve On İkinci Sözlerde hikmet-i felsefiyenin aczi ve iflâsı ve hikmet-i Kur’âniyenin i’câzı ve gınâsı ispat edilmiştir; müracaat edebilirsin.
Hem nasıl medeniyet-i hazıra, hikmet-i Kur’ân’ın ilmî ve amelî i’câzına karşı mağlûp oluyor. Öyle de, medeniyetin edebiyat ve belâğati de, Kur’ân’ın edep ve belâğatine karşı nisbeti, öksüz bir yetimin muzlim bir hüzünle ümitsiz ağlayışı, hem süflî bir vaziyette sarhoş bir ayyaşın velvele-i gınâsının (şarkı demektir) nisbeti ile, ulvî bir âşığın muvakkat bir iftiraktan müştakane, ümitkârâne bir hüzünle gınâsı (şarkısı) , hem zafer veya harbe ve ulvî fedakârlıklara sevk etmek için teşvikkârâne kasâid-i vataniyeye nisbeti gibidir. Çünkü edeb ve belâğat, tesir-i üslûp itibarıyla ya hüzün verir, ya neş’e verir.
Hüzün ise iki kısımdır: Ya fakdü’l-ahbaptan gelir, yani ahbapsızlıktan, sahipsizlikten gelen karanlıklı bir hüzündür ki, dalâlet-âlûd, tabiatperest, gaflet-pîşe olan medeniyetin edebiyatının verdiği hüzündür. İkinci hüzün firaku’l-ahbaptan gelir; yani ahbap var, firakında müştakane bir hüzün verir. İşte şu hüzün, hidayet-edâ, nurefşan Kur’ân’ın verdiği hüzündür.
Amma neş’e ise, o da iki kısımdır: Birisi nefsi hevesâtına teşvik eder. O da tiyatrocu,
ayyaş: alkolik, sarhoş belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) dalâlet-âlûd: inkâr ve sapıklıkla karışık (bk. ḍ-l-l) düstur: prensip fakdü’l-ahbap: dostsuzluk ve ahbapsızlık (bk. ḥ-b-b) felsefe-i Avrupa: Avrupa felsefesi (bk. bilgiler – Avrupa) firak: ayrılık (bk. f-r-ḳ) firaku’l-ahbap: dostlardan ve ahbaplardan ayrılık (bk. f-r-ḳ; ḥ-b-b) gaflet-pîşe: gaflet içinde (bk. ğ-f-l) gınâ: zenginlik (bk. ğ-n-y) hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hayat-ı ebediye: sonsuz âhiret hayatı (bk. ḥ-y-y; e-b-d) hayat-ı içtimaiye-i beşeriye: insanların toplumsal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hevesperverâne: nefsin istek ve arzularına düşkün bir şekilde hevesât: gelip geçici arzu ve istekler hidayet-edâ: hidayet verici (bk. h-d-y) hikmet-i Kur’ân: Kur’ânın yüksek ilmi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i beşeriye: insanların bilgisi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i felsefiye: felsefî görüş, bilgi (bk. ḥ-k-m) hissiyât-ı ulviye-i insaniye: insanın yüksek duyguları iftirak: ayrılık i’câz: mu’cize oluş (bk. a-c-z) i’câz-ı mâneviye: mânevî mu’cizelik (bk. a-c-z; a-n-y) kasâid-i vataniye: vatan kasideleri, marşlar kat’iyetle: kesinlikle medeniyet-i hazıra: günümüz medeniyeti mesâil-i Kur’âniye: Kur’ân’ın meseleleri (bk. m-s̱-l) mezkûr: sözü geçen mizan: ölçü (bk. v-z-n) muvakkat: geçici muvazene: karşılaştırma (bk. v-z-n) muzlim: karanlıklı (bk. ẓ-l-m) mu’cize: insanların yapmada aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından peygamberlere verilen olağanüstü hal ve hareket (bk. a-c-z) müştakane: şevkle, çok isteyerek nisbet: kıyas (bk. n-s-b) nurefşan: nur saçan (bk. n-v-r) saadet-i beşeriye: insanlığın mutluluğu sair: diğer süflî: alçak, aşağılık tabiatperest: tabiata tapan (bk. ṭ-b-a) tahrip etmek: bozmak tesir-i üslûp: üslûbun etkisi teşvik etmek: şevklendirmek, isteklendirmek teşvikkârane: teşvik ederek ulvî: yüce, büyük velvele-i gınâ: şarkı bağırtısı âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) ümitkârâne: ümitli 21 Temmuz 2011: 08:12 #794617Anonim
sinemacı, romancı medeniyetin edebiyatının şe’nidir. İkinci neş’e, nefsi susturup ruhu, kalbi, aklı, sırrı maâliyâta, vatan-ı aslîlerine, makarr-ı ebedîlerine, ahbab-ı uhrevîlerine yetişmek için lâtif ve edebli, masumâne bir teşviktir ki, o da Cennet ve saadet-i ebediyeye ve rüyet-i cemâlullaha beşeri sevk eden ve şevke getiren Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın verdiği neş’edir.
İşte,
قُلْ لَئِنِ اجْتَمَعَتِ اْلاِنْسُ وَالْجِنُّ عَلٰۤى اَنْ يَأْتوُا بِمِثْلِ هٰذَا الْقُرْاٰنِ لاَ يَأْتوُنَ بِمِثْلِهِ وَلَوْ كَانَ بَعْضُهُمْ لِبَعْضٍ ظَهِيراً
1
ifade ettiği azîm mânâ ve büyük hakikat, kasıru’l-fehim olanlarca ve dikkatsizlikle, mübalâğalı bir belâğat için muhal bir suret zannediliyor. Hâşâ! Mübalâğa değil, muhal bir suret değil, ayn-ı hakikat bir belâğat ve mümkün ve vaki bir surettedir.O suretin bir vechi şudur ki: Yani, Kur’ân’dan tereşşuh etmeyen ve Kur’ân’ın malı olmayan ins ve cinnin bütün güzel sözleri toplansa, Kur’ân’ı tanzir edemez demektir. Hem edememiş ki, gösterilmiyor.
İkinci vecih şudur ki: Cin ve insin, hattâ şeytanların netice-i efkârları ve muhassala-i mesaileri olan medeniyet ve hikmet-i felsefe ve edebiyat-ı ecnebiye, Kur’ân’ın ahkâm ve hikmet ve belâğatine karşı âciz derekesindedirler demektir. Nasıl da nümunesini gösterdik.
ÜÇÜNCÜ CİLVE: Kur’ân-ı Hakîm, her asırdaki tabakat-ı beşerin herbir tabakasına, güya doğrudan doğruya o tabakaya hususî müteveccihtir, hitap ediyor. Evet, bütün benî Âdeme bütün tabakatıyla en yüksek ve en dakik ilim olan imana ve en geniş ve nuranî fen olan marifetullaha ve en ehemmiyetli ve mütenevvi maarif olan ahkâm-ı İslâmiyeye davet eden, ders veren Kur’ân ise, her nev’e,
[NOT]Dipnot-1 “De ki: And olsun, eğer bu Kur’ân’ın benzerini getirmek için insanlar ve cinler bir araya toplanıp da hepsi birbirine yardımcı olsalar, yine de onun benzerini getiremezler.” İsrâ Sûresi, 17:88.[/NOT]
Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) ahbab-ı uhrevî: âhiretteki dostlar (bk. ḥ-b-b; e-ḫ-r) ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) ahkâm-ı İslâmiye: İslâmın hükümleri (bk. ḥ-k-m; s-l-m) ayn-ı hakikat: gerçeğin ta kendisi (bk. ḥ-ḳ-ḳ) azîm: büyük, yüce (bk. a-ẓ-m) belâğat: sözün düzgün, kusursuz, yerinde ve halin ve makamın icabına göre söylenmesi (bk. b-l-ğ) benî Âdem: Âdemoğulları, insanlık beşer: insan dakik: ince, derin dereke: en aşağı derece edebiyat-ı ecnebiye: yabancı edebiyat fen: ilim hakikat: gerçek, doğru (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hikmet: her şeyi yerli yerinde gösteren doğru bilgi (bk. ḥ-k-m) hikmet-i felsefe: felsefe ilmi (bk. ḥ-k-m) hitap etmek: konuşmak (bk. ḫ-ṭ-b) hâşâ: asla öyle değil kasıru’l-fehim: anlayışı kısa lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) maarif: bilgiler (bk. a-r-f) makarr-ı ebedî: sonsuz kalınacak yer (bk. e-b-d) marifetullah: Allah’ı tanıma ve bilme (bk. a-r-f) masumâne: masumca, günahsızca maâliyât: yüksek ve derin fikirler muhal: imkânsız muhassala-i mesai: çalışmalardan elde edilen netice mübalâğa: abartı mütenevvi: çeşitli müteveccih: yönelik netice-i efkâr: fikirlerin sonucu (bk. f-k-r) nev’: tür nuranî: nurlu, parlak (bk. n-v-r) nümune: örnek rüyet-i cemâlullah: Allah’ın cemâlini görme (bk. c-m-l) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tabakat-ı beşer: insan tabakaları tanzir etmek: benzerini yapmak (bk. n-ẓ-r) tereşşuh: sızma vaki: olmuş, meydana gelmiş vatan-ı aslî: gerçek vatan olan cennet vecih: yön, taraf âciz: güçsüz, zayıf (bk. a-c-z) şe’n: özellik (bk. ş-e-n) 21 Temmuz 2011: 08:33 #794618Anonim
her taifeye muvafık gelecek bir ders vermek elzemdir. Halbuki ders birdir, ayrı ayrı değil. Öyle ise, aynı derste tabakat bulunmak lâzımdır. Derecâta göre, herbiri Kur’ân’ın perdelerinden bir perdeden hisse-i dersini alır. Şu hakikatin çok nümunelerini zikretmişiz; onlara müracaat edilebilir. Yalnız burada bir iki cüz’ünün, hem yalnız bir iki tabakasının hisse-i fehmine işaret ederiz.
Meselâ,
1 لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا اَحَدٌ Kesretli tabaka olan avam tabakasının şundan hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak peder ve veledden ve akrandan ve zevceden münezzehtir.Daha mutavassıt bir tabaka, şundan, İsâ Aleyhisselâmın ve melâikelerin ve tevellüde mazhar şeylerin ulûhiyetini nefyetmektir. Çünkü muhal bir şeyi nefyetmek zahiren faidesiz olduğundan, belâğatte medar-ı faide olacak bir lâzım-ı hüküm murad olunur. İşte, cismâniyete mahsus veled ve vâlidi nefyetmekten murat ise, veled ve vâlidi ve küfvü bulunanların nefy-i ulûhiyetleridir ve mâbud olmaya lâyık olmadıklarını göstermektir. Şu sırdandır ki, Sûre-i İhlâs, herkese, hem her vakit faida verebilir.
Daha bir parça ileri bir tabakanın hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak, mevcudata karşı, tevlid ve tevellüdü işmam edecek bütün rabıtalardan münezzehtir. Şerik ve muinden ve hemcinsten müberrâdır. Belki mevcudata karşı nisbeti, hallâkıyettir. Emr-i كُنْ فَيَكُونُ
2 ile, irade-i ezeliyesiyle, ihtiyarıyla icad eder. İcabî ve ıztırarî ve sudur-u gayr-ı ihtiyarî gibi münâfi-i kemâl herbir rabıtadan münezzehtir.
Daha yüksek bir tabakanın hisse-i fehmi: Cenâb-ı Hak ezelîdir, ebedîdir, evvel ve âhirdir. Hiçbir cihette ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’âlinde naziri, küfvü, şebîhi,
[NOT]Dipnot-1 “O doğurmamış ve doğurulmamıştır. Ve hiçbir şey Onun dengi değildir.” İhlâs Sûresi, 112:3-4.
Dipnot-2 “(Cenâb-ı Hak) Birşeyin olmasını murad ettiği zaman, Onun işi sadece ‘Ol’ demektir; o da oluverir.” Yâsin Sûresi, 36:82.[/NOT]
Aleyhisselâm: Allah’ın selâmı onun üzerine olsun (bk. s-l-m) akran: arkadaşlar, denkler avam: halk belâğat: sözün düzgün, kusursuz, halin ve makamın icabına göre yerinde söylenmesi (bk. b-l-ğ) cihet: yön, şekil cismâniyet: bedenle, maddî vücutla ilgili oluş cüz’: parça, kısım (bk. c-z-e) derecât: dereceler ebedî: sonu olmayan, sonsuz (bk. e-b-d) ef’âl: fiiller, işler (bk. f-a-l) elzem: çok gerekli evvel: önce olma ezelî: varlığının başlangıcı olmayan (bk. e-z-l) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hallâkiyet: yaratıcılık (bk. ḫ-l-ḳ) hemcins: aynı cinsten olan hisse-i ders: ders payı hisse-i fehm: anlayış hissesi icabî: zorunluluk, mecburiyet icad: yaratma, var etme (bk. v-c-d) ihtiyar: irade, dileme (bk. ḫ-y-r) irade-i ezeliye: ezelî irade (bk. r-v-d; e-z-l) işmam etmek: hissettirmek kesretli: çoğunluk (bk. k-s̱-r) küfüv: denk lâzım-ı hüküm: hükmün gereği (bk. ḥ-k-m) mahsus: has, özel mazhar: sahip olma (bk. ẓ-h-r) medar-ı faide: faydaya sebep melâike: melekler (bk. m-l-k) mevcudat: varlıklar (bk. v-c-d) muhal: imkânsız murad olunmak: istenmek, kastedilmek (bk. r-v-d) mutavassıt: orta derecede muvafık: uygun muîn: yardımcı mâbud: kendisine ibadet edilen (bk. a-b-d) müberrâ: uzak, yüce münezzeh: arınmış, kusur ve eksiklikten yüce (bk. n-z-h) münâfi-i kemâl: mükemmelliğe aykırı (bk. k-m-l) nazir: benzer (bk. n-ẓ-r) nefy-i ulûhiyet: ilâhlığın reddi (bk. e-l-h) nefyetmek: reddetmek nisbet: kıyas, oran (bk. n-s-b) nümune: örnek peder: baba rabıta: bağ sudur-u gayr-ı ihtiyar: isteksiz olarak meydana gelme (bk. ḫ-y-r) sıfât: özellik, nitelik (bk. v-ṣ-f) tabakat: tabakalar, dereceler taife: topluluk tevellüd: doğum, doğma tevlid: doğurma ulûhiyet: ilâhlık (bk. e-l-h) veled: evlat, çocuk vâlid: baba zahiren: görünürde (bk. ẓ-h-r) zevce: kadın eş, hanım zikretmek: anmak, belirtmek âhir: sonra olma (bk. e-ḫ-r) İsâ: (bk. bilgiler) ıztırarî: zorunluluk, çaresizlik şerik: ortak 22 Temmuz 2011: 12:16 #794666Anonim
misli, misali, mesîli yoktur. Yalnız, ef’âlinde, şuûnunda, teşbihi ifade eden mesel var.وَ ِللهِ الْمَثَلُ اْلاَعْلٰى
1
Bu tabakata ârifîn tabakası, ehl-i aşk tabakası, sıddıkîn tabakası gibi ayrı ayrı hisse sahiplerini kıyas edebilirsin.İkinci misal: Meselâ,
2 مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَاۤ اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ Tabaka-i ûlânın şundan hisse-i fehmi şudur ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın hizmetkârı ve “veledim” hitabına mazhar olan Zeyd,
3 izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş; Allah’ın emriyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış.
4 Âyet der: “Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibarıyla pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasip düşmesin.”İkinci tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederâne şefkatle bakar. Eğer o âmir, zâhir ve bâtın bir padişah-ı ruhanî olsa, o vakit merhameti pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiğinden, o raiyetin efradı, onun hakikî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı zevc nazarına inkılâb edemediğinden, kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (a.s.m.) mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden, Kur’ân der: “Peygamber (a.s.m.) merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muamele yapar. Risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet itibarıyla pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasip düşmesin.”
Üçüncü kısım şöyle fehmeder ki: Peygambere (a.s.m.) intisap edip onun kemâlâtına istinad ederek onun pederâne şefkatine itimad edip kusur ve hatîat etmemelisiniz
[NOT]Dipnot-1 “En yüce sıfatlar Allah içindir.” Nahl Sûresi, 16:60.
Dipnot-2 “Muhammed, sizden hiçbir erkeğin babası değildir.” Ahzâb Sûresi, 33:40.
Dipnot-3 bk. En-Nisâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn 3:239; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid 9:275.
Dipnot-4 bk. En-Nisâbûrî, el-Müstedrek ale’s-Sahîhayn 4:24.[/NOT]
Aleyhissalâtü Vesselâm: Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun (bk. ṣ-l-v; s-l-m) Resul-i Ekrem: Allah’ın en şerefli ve değerli elçisi olan Hz. Muhammed (a.s.m.) (bk. r-s-l; k-r-m) Zeyd: (bk. bilgiler) bâtın: görünmeyen, gizli cihet: taraf efkâr-ı âmme: kamuoyu (bk. f-k-r) efrad: fertler (bk. f-r-d) ef’âl: fiiller (bk. f-a-l) ehl-i aşk: Allah sevgisinde çok ileri dereceye erişenler evlad: çocuk fehmetmek: anlamak hakikî: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hatîat: hatalar hisse-i fehm: anlayış hissesi inkılâb: değişme, dönüşme intisap etmek: mensup olmak, bağlanmak (bk. n-s-b) istinad etmek: dayanmak (bk. s-n-d) itimad etmek: güvenmek izzet: şeref, değer (bk. a-z-z) kemâlât: mükemmellikler, faziletler (bk. k-m-l) küfüv: denk, uygun mazhar: erişen, sahip olan (bk. ẓ-h-r) merhamet-i İlâhiye: Allah’ın merhameti (bk. r-ḥ-m; e-l-h) mesel: zenginlik, merhamet gibi sıfatlar (bk. m-s̱-l) mesîl: benzer, eş (bk. m-s̱-l) misal: örnek (bk. m-s̱-l) misil: benzer (bk. m-s̱-l) münasip: uygun (bk. n-s-b) nam: ad nazar: bakış (bk. n-ẓ-r) padişah-ı ruhanî: ruhanî padişah (bk. r-v-ḥ) peder: baba pederâne: babaya yakışır şekilde raiyet: halk risalet: peygamberlik (bk. r-s-l) sıddıkîn: daima doğruluk üzere ve Allah’a ve peygambere sadakatte en ileride olanlar (bk. ṣ-d-ḳ) tabaka-i ûlâ: ilk tabaka tabakat: tabakalar tatlik etmek: boşamak teşbih: benzetme veledim: oğlum zevc: erkek eş, koca zevce: kadın eş zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r) ârifîn: irfan sahipleri, İlâhî hakikatlere vakıf olanlar (bk. a-r-f) şahsiyet-i insaniyet: insanın şahsiyeti şebîh: benzer şuûn: işler, haller (bk. ş-e-n) 22 Temmuz 2011: 12:17 #794667Anonim
demektir. Evet, çoklar var ki, büyüklerine ve mürşidlerine itimad edip tembellik eder. Hattâ bazan “Namazımız kılınmış” der (bir kısım Alevîler gibi).
Dördüncü nükte: Bir kısım, şu âyetten şöyle bir işaret-i gaybiye fehmeder ki: Peygamberin (a.s.m.) evlâd-ı zükûru rical derecesinde kalmayıp, rical olarak nesli, bir hikmete binaen kalmayacaktır. Yalnız, “rical” tabirinin ifadesiyle, nisânın pederi olduğunu işaret ettiğinden, nisâ olarak nesli devam edecektir. Felillâhilhamd, Hazret-i Fâtıma’nın nesl-i mübareki, Hasan ve Hüseyin gibi iki nuranî silsilenin bedr-i münevveri, şems-i nübüvvetin mânevî ve maddî neslini idame ediyorlar.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلَيْهِ وَعَلٰۤى اٰلِهِ
1
Birinci Şule, Üç Şua ile hitama erdi.
[NOT]
Dipnot-1 Allahım, ona ve âline rahmet et.[/NOT]
Hasan: (bk. bilgiler) Hazret-i Fâtıma: (bk. bilgiler) Hüseyin: (bk. bilgiler) bedr-i münevver: nurlanmış ay (bk. n-v-r) binaen: -dayanarak evlâd-ı zükûr: erkek çocuklar fehmetmek: anlamak felillâhilhamd: hamd ve övgü Allah’a mahsustur (bk. ḥ-m-d) hikmet: gaye, sebep (bk. ḥ-k-m) hitama ermek: sona ermek idame etmek: devam ettirmek itimad etmek: güvenmek işaret-i gaybiye: gelecekte olacak bir olaya işaret (bk. ğ-y-b) mürşid: doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d) nesl-i mübarek: mübârek nesil (bk. b-r-k) nisâ: kadınlar nuranî: nurlu (bk. n-v-r) nükte: ince anlamlı söz rical: adamlar silsile: zincir, soy ağacı şems-i nübüvvet: peygamberlik güneşi (bk. n-b-e) şua: parıltı şule: ışık 22 Temmuz 2011: 12:18 #794668Anonim
İkinci Şuleİkinci Şulenin Üç Nuru var.
BİRİNCİ NUR
Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın heyet-i mecmuasında râik bir selâset, fâik bir selâmet, metin bir tesanüd, muhkem bir tenasüp, cümleleri ve heyetleri mabeyninde kavî bir teâvün ve âyetler ve maksatları mabeyninde ulvî bir tecavüb olduğunu, ilm-i beyan ve fenn-i maânî ve beyanînin Zemahşerî, Sekkâkî, Abdülkahir-i Cürcânî gibi binlerle dâhi imamların şehadetiyle sabit olduğu halde, o tecavüb ve teâvün ve tesanüdü ve selâset ve selâmeti kıracak, bozacak sekiz dokuz mühim esbab bulunurken; o esbab, bozmaya değil, belki selâsetine, selâmetine, tesanüdüne kuvvet vermiştir.
Yalnız, o esbab bir derece hükmünü icra edip başlarını perde-i nizam ve selâsetten çıkarmışlar. Fakat nasıl ki yeknesak, düz bir ağacın gövdesinden bir kısım çıkıntılar, sivricikler çıkar. Lâkin ağacın tenasübünü bozmak için çıkmıyorlar; belki o ağacın ziynetli tekemmülüne ve cemâline medar olan meyveleri vermek için çıkıyorlar. Aynen bunun gibi, şu esbab dahi, Kur’ân’ın selâset-i nazmına kıymettar mânâları ifade için sivri başlarını çıkarıyorlar. İşte, o Kur’ân-ı Mübîn, yirmi senede, hacetlerin mevkileri itibarıyla necim necim olarak, müteferrik, parça parça nüzul ettiği halde, öyle bir kemâl-i tenasübü vardır ki, güya bir defada nazil olmuş gibi bir münasebet gösteriyor.
Hem o Kur’ân, yirmi senede, hem muhtelif, mütebayin esbab-ı nüzule göre geldiği halde, tesanüdün kemâlini öyle gösteriyor; güya bir sebeb-i vahidle nüzul etmiştir.
Abdülkahir-i Cürcânî: (bk. bilgiler) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Kur’ân-ı Mübîn: hak ve hakikatı açıklayan Kur’ân (bk. b-y-n) Sekkâkî: (bk. bilgiler) Zemahşerî: (bk. bilgiler) cemâl: güzellik (bk. c-m-l) dâhi: son derece zeki; dehâ ve hikmet sahibi esbab: sebepler (bk. s-b-b) esbab-ı nüzul: iniş sebepleri (bk. s-b-b; n-z-l) fenn-i maâni: mânâ ilmi, anlam bilim; sözün maksada, duruma ve yerine uygunluğundan bahseden ve hâlin gerekliliğine yakışması yollarını gösteren ilim (bk. a-n-y) fâik: üstün heyet: genel yapı heyet-i mecmua: bütün, genel yapı (bk. c-m-a) hâcet: ihtiyaç (bk. ḥ-v-c) icra etmek: yerine getirmek ilm-i beyan: belâğat ilminin, hakikat, teşbih, istiâre, mecaz, kinâye kısımlarından bahseden kısmı (bk. a-l-m; b-y-n) itibar: özellik kavî: kuvvetli kemâl: kusursuzluk, mükemmellik (bk. k-m-l) kemâl-i tenasüb: tam bir uygunluk (bk. k-m-l; n-s-b) mabeyn: ara maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) medar: vesile, kaynak metin: sağlam mevki: yer muhkem: sağlam, kuvvetli (bk. ḥ-k-m) muhtelif: çeşitli münasebet: bağlantı, ilişki (bk. n-s-b) mütebayin: ayrı, farklı müteferrik: kısım kısım nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) necim: kısım, parça nüzul etmek: inmek (bk. n-z-l) perde-i nizam: düzen perdesi (bk. n-ẓ-m) râik: safi, sade sebeb-i vâhid: tek sebep (bk. s-b-b; v-ḥ-d) selâmet: cümlelerdeki düzgünlük ve doğruluk (bk. s-l-m) selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) selâset-i nazm: Kur’ân’ın âyet ve cümlelerinin tertip ve düzenindeki açıklık, ahenk, akıcılık (bk. s-l-s; n-ẓ-m) teavün: yardımlaşma tecavüb: birbirine cevap verme (bk. c-v-b) tekemmül: mükemmelleşme (bk. k-m-l) tenasüp: uygunluk (bk. n-s-b) tesanüd: dayanışma (bk. s-n-d) ulvî: yüce, büyük yeknesak: tekdüze, monoton ziynetli: süslü (bk. z-y-n) şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) şule: ışık 22 Temmuz 2011: 12:19 #794669Anonim
Hem o Kur’ân, mütefavit ve mükerrer suallerin cevabı olarak geldiği halde, nihayet imtizac ve ittihadı gösteriyor. Güya bir sual-i vâhidin cevabıdır.
Hem Kur’ân, mütegayir, müteaddit hâdisâtın ahkâmını beyan için geldiği halde, öyle bir kemâl-i intizamı gösteriyor ki, güya bir hadise-i vâhidin beyanıdır.
Hem Kur’ân, mütehalif, mütenevvi halette, hadsiz muhatapların fehimlerine münasip üslûplarda tenezzülât-ı kelâmiye ile nazil olduğu halde, öyle bir hüsn-ü temasül ve güzel bir selâset gösteriyor ki, güya hâlet birdir, bir derece-i fehimdir, su gibi akar bir selâset gösteriyor.
Hem o Kur’ân, mütebâid, müteaddit muhatabîn esnafına müteveccihen mütekellim olduğu halde, öyle bir suhulet-i beyanı, bir cezâlet-i nizamı, bir vuzuh-u ifhâmı var ki, güya muhatabı bir sınıftır. Hattâ her bir sınıf zanneder ki, bil’asale muhatap yalnız kendisidir.
Hem Kur’ân, mütefavit, mütederriç irşadî bazı gayelere isal ve hidayet etmek için nazil olduğu halde, öyle bir kemâl-i istikamet, öyle bir dikkat-i muvazenet, öyle bir hüsn-ü intizam vardır ki, güya maksat birdir.
İşte, bu esbablar, müşevveşiyetin esbabı iken, Kur’ân’ın i’câz-ı beyanında, selâset ve tenasübünde istihdam edilmişlerdir. Evet, kalbi sakamsız, aklı müstakim, vicdanı marazsız, zevki selim her adam Kur’ân’ın beyanında güzel bir selâset, rânâ bir tenasüp, hoş bir âhenk, yektâ bir fesahat görür.
Hem basîresinde selim bir gözü olan görür ki, Kur’ân’da öyle bir göz vardır ki, o göz bütün kâinatı zâhir ve bâtınıyla vâzıh, göz önünde bir sahife gibi görür, istediği gibi çevirir, istediği bir tarzda o sahifenin mânâlarını söyler.Şu Birinci Nurun hakikatini misallerle tavzih etsek, birkaç mücelled lâzım. Öyle ise, sair risale-i Arabiyemde ve İşârâtü’l-İ’câz’da ve şu yirmi beş adet
ahkâm: hükümler (bk. ḥ-k-m) basîre: görme kuvveti, görüş (bk. b-ṣ-r) beyan: açıklama (bk. b-y-n) bil’asale: bizzat, aslında bâtın: görünmeyen, gizli cezâlet-i nizam: tertip ve düzenin güçlülüğü, uygunluğu (bk. c-z-l; n-ẓ-m) derece-i fehim: anlayış derecesi dikkat-i muvazenet: dikkatli bir denge (bk. v-z-n) esbab: sebepler (bk. s-b-b) esnaf: sınıflar fehim: anlayış fesâhat: dilin doğru, düzgün, açık ve akıcı şekilde kullanılması (bk. f-ṣ-ḥ) hadise-i vâhid: tek bir olay (bk. v-ḥ-d) hadsiz: sayısız hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hidayet etmek: doğru yola erdirmek (bk. h-d-y) hâdisât: olaylar hâlet: hal, vaziyet hüsn-ü intizam: güzel bir düzenlilik (bk. ḥ-s-n; n-ẓ-m) hüsn-ü temasül: güzel benzeyiş (bk. ḥ-s-n;) imtizac: kaynaşma, uyuşma irşadî: irşadla, doğru yolu göstermeyle ilgili (bk. r-ş-d) isal etmek: ulaştırmak istihdam edilmek: çalıştırılmak ittihad: birlik i’câz-ı beyan: açıklamanın mu’cizeliği (bk. a-c-z; b-y-n) kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kemâl-i istikamet: tam ve mükemmel doğruluk (bk. k-m-l) kâinat: evren, yaratılan herşey (bk. k-v-n) maksat: gaye (bk. ḳ-ṣ-d) maraz: hastalık muhatabîn: muhataplar (bk. ḫ-ṭ-b) mücelled: ciltli kitap mükerrer: tekrarla, defalarca münasip: uygun (bk. n-s-b) müstakim: dosdoğru müteaddit: çeşitli mütebâid: birbirinden uzak mütederriç: derece derece mütefavit: farklı, çeşitli mütegayir: değişik, birbirine zıt mütehalif: birbirine uymayan mütekellim: konuşan (bk. k-l-m) mütenevvi: çeşitli müteveccihen: yönelmiş olarak müşevveşiyet: karışıklıklar nazil olmak: inmek (bk. n-z-l) risale-i Arabiye: Arapça risale (bk. r-s-l) rânâ: güzel, hoş sair: diğer sakam: hastalık selim: sağlam, doğru (bk. s-l-m) selâset: sözün akıcı olma hali; ifadedeki âhenk, açıklık, kolaylık ve akıcılık (bk. s-l-s) sual-i vâhid: tek soru (bk. v-ḥ-d) suhulet-i beyan: açıklama kolaylığı (bk. b-y-n) tavzih etmek: açıklamak tenasüb: uygunluk (bk. n-s-b) tenezzülât-ı kelâm: sözün muhatapların seviyelerine uygun olarak ayarlanması (bk. n-z-l; k-l-m) vuzuh-u ifhâm: anlatım açıklığı vâzıh: açık, âşikâr yektâ: eşsiz zâhir: görünen (bk. ẓ-h-r) âhenk: uygunluk 22 Temmuz 2011: 12:20 #794670Anonim
Sözlerde şu hakikatin ispatına dair olan izahatla iktifa edip, misal olarak mecmu-u Kur’ân’ı birden gösteriyorum.
İKİNCİ NURU
Kur’ân-ı Hakîmin, âyetlerinin hâtimelerinde gösterdiği fezlekeler ve Esmâ-i Hüsnâ cihetindeki üslûb-u bediîsinde olan meziyet-i i’câziyeye dairdir.
İhtar: Şu İkinci Nurda çok âyetler gelecektir. O âyetler, yalnız İkinci Nurun misalleri değil, belki geçmiş mesâil ve Şuaların misalleri dahi olurlar. Bunları hakkıyla izah etmek çok uzun gelir. Şimdilik ihtisar ve icmâle mecburum. Onun için, gayet muhtasar bir tarzda, şu sırr-ı azîm-i i’câzın misallerinden olan âyetlere birer işaret edip, tafsilâtını başka vakte tâlik ettik.
İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan, âyetlerin hâtimelerinde galiben bazı fezlekeleri zikreder ki, o fezlekeler, ya Esmâ-i Hüsnâyı veya mânâlarını tazammun ediyor; veyahut, aklı tefekküre sevk etmek için akla havale eder, veyahut makàsıd-ı Kur’âniyeden bir kaide-i külliyeyi tazammun eder ki, âyetin tekid ve teyidi için fezlekeler yapar. İşte o fezlekelerde Kur’ân’ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat, i’câz-ı Kur’ân’ın berklerinden bazı şerarat vardır. Şimdi, pek çok o işarattan yalnız on tanesini icmalen zikrederiz. Hem pek çok misallerinden birer misal ve herbir misalin pek çok hakaikından yalnız herbirinde bir hakikatin meâl-i icmâlîsine işaret ederiz. Bu on işaretin ekserîsi, ekser âyetlerde müctemian beraber bulunup hakikî bir nakş-ı i’câzî teşkil ederler. Hem misal olarak getirdiğimiz âyetlerin ekserîsi, ekser işârâta misaldir. Biz yalnız her âyetten bir işaret göstereceğiz. Misal getireceğimiz âyetlerden, eski Sözlerde bahsi geçenlerin yalnız meâline bir hafif işaret ederiz.
BİRİNCİ MEZİYET-İ CEZÂLET: Kur’ân-ı Hakîm, i’cazkâr beyanatıyla Sâni-i Zülcelâlin ef’al ve eserlerini nazara karşı serer, bast eder. Sonra, o âsar ve
Esmâ-i Hüsnâ: Allah’ın güzel isimleri (bk. s-m-v; ḥ-s-n) Kur’ân-ı Hakîm: her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân (bk. ḥ-k-m) Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan: açıklamalarıyla benzerini yapmakta akılları âciz bırakan Kur’ân (bk. a-c-z; b-y-n) Sâni-i Zülcelâl: sonsuz haşmet ve yücelik sahibi ve herşeyi san’atla yapan Allah (bk. ṣ-n-a; ẕü; c-l-l) bast etmek: yaymak, genişlemek berk: şimşek beyanat: açıklamalar (bk. b-y-n) cihet: yön, taraf ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) ekser: pekçok (bk. k-s̱-r) fezleke: özet, netice galiben: çoğunlukla hakaik: gerçekler, doğrular (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hakikat: gerçek (bk. ḥ-ḳ-ḳ) hidayet-i İlâhiye: Allah’ın doğru yola erdirmesi (bk. h-d-y; e-l-h) hikmet-i ulviye: yüce hikmet (bk. ḥ-k-m) hâtime: son icmalen: kısaca (bk. c-m-l) icmâl: özetleme (bk. c-m-l) ihtar: hatırlatma ihtisar: özetleme, kısaltma iktifa: yetinme izah etmek: açıklamak izahat: izahlar, açıklamalar işârât: işaretler i’cazkâr: mu’cizeli (bk. a-c-z) i’câz-ı Kur’ân: Kur’ân’ın mu’cize oluşu (bk. a-c-z) kaide-i külliye: genel kural (bk. k-l-l) makàsıd-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın maksatları (bk. ḳ-ṣ-d) mecmu-u Kur’ân: Kur’ân’ın tamamı (bk. c-m-a) mesâil: meseleler (bk. m-s̱-l) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) meziyet-i i’câziye: mu’cizelik meziyeti, üstünlüğü (bk. a-c-z) meâl: kısaca anlam meâl-i icmâlî: kısaca mânâ (bk. c-m-l) muhtasar: kısaca, özetle müctemian: topluca, beraber (bk. c-m-a) nakş-ı i’câz: mu’cizelik nakşı (bk. n-ḳ-ş; a-c-z) nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) reşaşat: sızıntılar, serpintiler sırr-ı azîm-i i’câz: mu’ceziliğin büyük sırrı (bk. a-ẓ-m; a-c-z) tafsilât: ayrıntılar tazammun etmek: içine almak tefekkür: düşünme (bk. f-k-r) tekid: sağlamlaştırma, kuvvetlendirme teyid: destekleme, kuvvetlendirme teşkil etmek: meydana getirmek tâlik: sonraya bırakma âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âsar: eserler üslûb-u bedî: eşsiz güzellikteki ifade tarzı (bk. b-d-a) şerarat: parlak kıvılcımlar şua: parıltı 22 Temmuz 2011: 12:22 #794671Anonim
ef’âlinde esmâ-i İlâhiyeyi istihraç eder; veya haşir ve tevhid gibi bir makàsıd-ı asliye-i Kur’âniyeyi ispat ediyor.
Birinci mânânın misallerinden, meselâ
هُوَ الَّذِى خَلَقَ لَكُمْ مَا فِى اْلاَرْضِ جَمِيعًا ثُمَّ اسْتَوٰۤى اِلَى السَّمَاۤءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَلِيمٌ
1
İkinci şıkkın misallerinden, meselâاَلَمْ نَجْعَلِ اْلاَرْضَ مِهَاداً وَالْجِباَلَ اَوْتاَداً وَخَلَقْنَاكُمْ اَزْوَاجاً ilâ âhir
2 اِنَّ يَوْمَ الْفَصْلِ كَانَ مِيقَاتًا e kadar…Birinci âyette âsârı bast edip, bir neticenin, bir mühim maksudun mukaddemâtı gibi, ilim ve kudrete gayat ve nizâmâtıyla şehadet eden en azîm eserleri serd eder, Alîm ismini istihraç eder. İkinci âyette, Birinci Şulenin Birinci Şuaının Üçüncü Noktasında bir derece izah olunduğu gibi, Cenâb-ı Hakkın büyük ef’âlini, azîm âsârını zikrederek, neticesinde, yevm-i fasl olan haşri, netice olarak zikrediyor.
İKİNCİ NÜKTE-İ BELÂĞAT: Kur’ân, beşerin nazarına san’at-ı İlâhiyenin mensucatını açar, gösterir. Sonra, fezlekede o mensucatı esmâ içinde tayyeder; veyahut akla havale eder.
Birincinin misallerinden, meselâ
قُلْ مَنْ يَرْزُقُكُمْ مِنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ اَمَّنْ يَمْلِكُ السَّمْعَ وَاْلاَبْصَارَ وَمَنْ يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ وَمَنْ يُدَّبِّرُ اْلاَمْرَ فَسَيَقُولُونَ اللهُ
[NOT]Dipnot-1 “Odur ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı. Sonra iradesini semâya yöneltti ve gökleri yedi tabaka olarak tanzim etti. O herşeyi hakkıyla bilendir.” Bakara Sûresi, 2:29.
Dipnot-2 “Yeryüzünü bir döşek, dağları birer kazık yapmadık mı? Sizi de çift çift yarattık. Şüphesiz, hüküm günü, belirlenmiş bir vakittir.” Nebe’ Sûresi, 78:6-17.[/NOT]
Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, ilmi herşeyi kuşatan, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) bast etmek: yaymak beşer: insan ef’al: fiiller, işler (bk. f-a-l) esmâ: isimler (bk. s-m-v) esmâ-i İlâhiye: Allah’ın isimleri (bk. s-m-v; e-l-h) fezleke: netice, özet gayat: gayeler haşir: öldükten sonra yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma (bk. ḥ-ş-r) ilâ âhir: sonuna kadar (bk. e-ḫ-r) istihraç etmek: meydana çıkarmak izah: açıklama kudret: Allah’ın sonsuz güç ve iktidarı (bk. ḳ-d-r) maksud: maksatlar (bk. ḳ-ṣ-d) makàsıd-ı asliye-i Kur’âniye: Kur’ân’ın asıl maksatları, gayeleri (bk. ḳ-ṣ-d) mensucat: dokumalar mukaddemât: önsözler, başlangıçlar (bk. ḳ-d-m) mühim: önemli nazar: bakış, dikkat (bk. n-ẓ-r) netice: sonuç nizâmât: nizamlar, düzenler (bk. n-ẓ-m) nükte-i belâğat: belâğat inceliği (bk. b-l-ğ) san’at-ı İlâhiye: Allah’ın san’atı (bk. ṣ-n-a; e-l-h) serd etmek: sözü peş peşe ve güzel bir edâ ile söylemek tayyetme: sarıp dürme, yerleştirme tevhid: birleme, Allah’ın birliğine inanma (bk. v-ḥ-d) yevm-i fasl: iyi insanların kötülerden kısım kısım ayrıldığı ve dâvâların halledildiği kıyâmet günü âsar: eserler şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) 22 Temmuz 2011: 12:23 #794672Anonim
فَقُلَ اَفَلاَ تَتَّقُونَ فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ
1
İşte, başta der: Semâ ve zemini, rızkınıza iki hazine gibi müheyyâ edip oradan yağmuru, buradan hububatı çıkaran kimdir? Allah’tan başka, koca semâ ve zemini iki mutî hazinedar hükmüne kimse getirebilir mi? Öyle ise şükür Ona münhasırdır.İkinci fıkrada der ki: Sizin âzâlarınız içinde en kıymettar göz ve kulaklarınızın mâliki kimdir? Hangi destgâh ve dükkândan aldınız? Bu lâtif, kıymettar göz ve kulağı verecek ancak Rabbinizdir. Sizi icad edip terbiye eden Odur ki; bunları size vermiştir. Öyle ise yalnız Rab Odur. Mâbud da O olabilir.
Üçüncü fıkrada der: Ölmüş yeri ihyâ edip yüz binler ölmüş taifeleri ihyâ eden kimdir? Haktan başka ve bütün kâinatın Hâlıkından başka şu işi kim yapabilir? Elbette O yapar, O ihyâ eder. Madem Haktır; hukuku zayi etmeyecektir. Sizi bir mahkeme-i kübrâya gönderecektir. Yeri ihyâ ettiği gibi, sizi de ihyâ edecektir.Dördüncü fıkrada der: Bu azîm kâinatı bir saray gibi, bir şehir gibi, kemâl-i intizamla idare edip tedbirini gören, Allah’tan başka kim olabilir? Madem Allah’tan başka olamaz. Koca kâinatı bütün ecrâmıyla gayet kolay idare eden kudret o derece kusursuz, nihayetsizdir ki, hiçbir şerik ve iştirake ve muavenet ve yardıma ihtiyacı olamaz. Koca kâinatı idare eden, küçük mahlûkatı başka ellere bırakmaz. Demek, ister istemez “Allah” diyeceksiniz.
İşte, birinci ve dördüncü fıkra Allahder, ikinci fıkra Rab der, üçüncü fıkra el-Hak der. فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ ne kadar mu’cizâne düştüğünü anla. İşte, Cenâb-ı Hakkın azîm tasarrufâtını, kudretinin mühim mensucatını zikreder. Sonra da, o azîm âsârın, mensucatın destgâhı, فَذٰلِكُمُ اللهُ رَبُّكُمُ الْحَقُّ yani Hak, Rab, Allahisimlerini zikretmekle, o tasarrufât-ı azîmenin menbaını gösterir.
[NOT]Dipnot-1 “De ki: Kimdir gökten ve yerden sizi rızıklandıran? Kimdir kulak ve gözler yaratıp size veren? Kimdir ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran? Kimdir kâinatı yerli yerince tedbir ve idare eden? Onlar diyecekler ki, ‘Allah’tır.’ Öyle ise, ‘Hâlâ Ona ortak koşmaktan korkmaz mısınız?’ de. İşte, Hak olan Rabbiniz Allah Odur.” Yûnus Sûresi, 10:31-32.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hak: varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) Hâlık: herşeyin yaratıcısı Allah (bk. ḫ-l-ḳ) Mâbud: kendisine ibadet edilen Allah (bk. a-b-d) Rab: herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) azîm: büyük (bk. a-ẓ-m) destgâh: işyeri ecrâm: büyük varlıklar, gök cisimleri fıkra: kısım, bölüm hububât: tohumlar, taneli bitkiler ihyâ etmek: diriltmek, hayat vermek (bk. ḥ-y-y) iştirak: ortaklık kemâl-i intizam: tam bir düzenlilik (bk. k-m-l; n-ẓ-m) kudret: güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) kâinat: evren, yaratılmış herşey (bk. k-v-n) kıymettar: kıymetli, değerli lâtif: güzel, hoş (bk. l-ṭ-f) mahkeme-i kübrâ: âhirette Allah’ın huzurunda kurulacak olan büyük mahkeme (bk. ḥ-k-m; k-b-r) mahlûkat: yaratıklar (bk. ḫ-l-ḳ) menba: kaynak mensucat: dokumalar muavenet: yardımlaşma mutî: itaat eden, emre uyan mu’cizâne: mu’cize şeklinde (bk. a-c-z) mâlik: sahip (bk. m-l-k) müheyyâ etmek: hazırlamak mühim: önemli münhasır: ait, sınırlı semâ: gök (bk. s-m-v) taife: topluluk, grup tasarrufat: tasarruflar, herşeyi dilediği gibi kullanma ve yönetme (bk. ṣ-r-f) tasarrufât-ı azîme: büyük tasarruflar (bk. ṣ-r-f; a-ẓ-m) tedbir: çekip çevirme, ihtiyacını karşılama (bk. d-b-r) zemin: yeryüzü zikretmek: anmak âsâr: eserler âzâ: âzalar, organlar şerik: ortak 22 Temmuz 2011: 14:00 #794674Anonim
İkincinin misallerinden:
اِنَّ فِى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَاْلاَرْضِ وَاخْتِلاَفِ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ وَالْفُلْكِ الَّتِى تَجْرِى فِى الْبَحْرِ بِمَا يَنْفَعُ النَّاسَ وَمَاۤ اَنْزَلَ اللهُ مِنَ السَّمَاۤءِ مِنْ مَاۤءٍ فَاَحْياَ بِهِ اْلاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَبَثَّ فِيهَا مِنْ كُلِّ دَابَّةٍ وَتَصْرِيفِ الرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ الْمُسَخَّرِ بَيْنَ السَّمَاۤءِ وَاْلاَرْضِ َلاٰياَتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ
1
İşte bu âyet Cenâb-ı Hakkın kemâl-i kudretini ve azamet-i rububiyetini gösteren ve vahdâniyetine şehadet eden, semâvât ve arzın hilkatindeki tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet; ve gece gündüzün ihtilâfındaki tecellî-i rububiyet; ve hayat-ı içtimaiye-i insana en büyük bir vasıta olan gemiyi denizde teshir ile tecellî-i rahmet; ve semâdan âb-ı hayatı ölmüş zemine gönderip zemini yüz bin taifeleriyle ihyâ edip bir mahşer-i acaip suretine getirmekteki tecellî-i azamet-i kudret; ve zeminde hadsiz, muhtelif hayvânâtı basit bir topraktan halk etmekteki tecellî-i rahmet ve kudret; ve rüzgârları, nebâtat ve hayvânâtın teneffüs ve telkihlerine hizmet gibi vezaif-i azîme ile tavzif edip tedbir ve teneffüse salih vaziyete getirmek için tahrik ve idaresindeki tecellî-i rahmet ve hikmet; ve zemin ve âsüman ortasında, vasıta-i rahmet olan bulutları bir mahşer-i acaip gibi muallâkta toplayıp dağıtmak, bir ordu gibi istirahat ettirip vazife başına davet etmek gibi teshirindeki tecellî-i rububiyet gibi mensucat-ı san’atı tâdât ettikten sonra, aklı, onların hakaikına ve tafsiline sevk edip tefekkür ettirmek için َلاٰياَتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَ der, onunla ukulü ikaz için akla havale eder.
[NOT]Dipnot-1 “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gecenin ve gündüzün değişmesinde, insanlara faydalı şeylerle denizde akıp giden gemilerde, Allah’ın gökten su indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltmesinde, her türlü canlıyı yeryüzüne yaymasında, rüzgârları sevk etmesinde ve gökle yer arasında Allah’ın emrine boyun eğmiş bulutlarda, aklını kullanan bir topluluk için nice deliller vardır.” Bakara Sûresi, 2:164.[/NOT]
Cenâb-ı Hak: Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah (bk. ḥ-ḳ-ḳ) arz: yer, dünya azamet-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin büyüklüğü (bk. a-ẓ-m; r-b-b) hadsiz: sayısız hakaik: gerçekler (bk. ḥ-ḳ-ḳ) halk etmek: yaratmak (bk. ḫ-l-ḳ) hayat-ı içtimaiye-i insan: insanların sosyal hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hayvânât: hayvanlar hikmet: herşeyin bir gayeye yönelik olarak, anlamlı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hilkat: yaratılış (bk. ḫ-l-ḳ) ihtilâf: farklılık, ayrılık ihyâ: diriltme, hayat verme (bk. ḥ-y-y) ikaz: uyarma kemâl-i kudret: kudretin mükemmelliği (bk. k-m-l; ḳ-d-r) kudret: İlâhî güç, iktidar (bk. ḳ-d-r) mahşer-i acaip: hayret verici şeylerin toplandığı yer (bk. ḥ-ş-r) mensucat-ı san’at: san’at dokumaları (bk. ṣ-n-a) muallâkta: boşlukta, havada muhtelif: çeşitli, ayrı ayrı nebâtat: bitkiler salih: elverişli, uygun semâ: gök (bk. s-m-v) semâvat: gökler (bk. s-m-v) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsil: ayrıntı tahrik: harekete geçirme taife: topluluk tavzif etmek: vazifelendirmek tecellî-i azamet-i kudret: Allah’ın kudretinin büyüklüğünün tecellîsi, yansıması (bk. c-l-y; a-ẓ-m; ḳ-d-r) tecellî-i rahmet: rahmet yansıması (bk. c-l-y; r-ḥ-m) tecellî-i rububiyet: Allah’ın rububiyetinin terbiye ve idare ediciliğinin görünümü (bk. c-l-y; r-b-b) tecellî-i saltanat-ı ulûhiyet: Allah’ın ilâhlık saltanatının yansıması (bk. c-l-y; s-l-ṭ; e-l-h) tedbir: idare etme, çekip çevirme (bk. d-b-r) tefekkür: Allah’ı tanımayı sonuç verecek şekilde düşünme (bk. f-k-r) telkih: aşılama teneffüs: soluk alma teshir: emir altında tutma tâdât etmek: saymak ukul: akıllar vahdâniyet: Allah’ın bir ve tek oluşu, ortağının bulunmayışı (bk. v-ḥ-d) vasıta-i rahmet: rahmet vasıtası (bk. r-ḥ-m) vezaif-i azîme: büyük vazifeler (bk. a-ẓ-m) zemin: yeryüzü âb-ı hayat: hayat suyu (bk. ḥ-y-y) âsüman: gökyüzü şehadet: şahitlik (bk. ş-h-d) 22 Temmuz 2011: 14:02 #794675Anonim
ÜÇÜNCÜ MEZİYET-İ CEZÂLET: Bazan Kur’ân Cenâb-ı Hakkın fiillerini tafsil ediyor; sonra bir fezleke ile icmal eder. Tafsiliyle kanaat verir; icmalle hıfzettirir, bağlar. Meselâ,
وَكَذٰلِكَ يَجْتَبِيكَ رَبُّكَ وَيُعَلِّمُكَ مِنْ تَأْوِيلِ اْلاَحَادِيثِ وَيُتِمُّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَعَلٰۤى اٰلِ يَعْقُوبَ كَمَاۤ اَتَمَّهَا عَلٰۤى اَبَوَيْكَ مِنْ قَبْلُ اِبْرَاهِيمَ وَاِسْحٰقَ اِنَّ رَبَّكَ عَلِيمٌ حَكِيمٌ
1
İşte, Hazret-i Yusuf ve ecdadına edilen nimetleri şu âyetle işaret eder. Der ki:Sizi bütün insanlar içinde makam-ı nübüvvetle serfiraz, bütün silsile-i enbiyayı silsilenize raptedip silsilenizi nev-i beşer içinde bütün silsilelerin serdarı, hanedanınızı ulûm-u İlâhiye ve hikmet-i Rabbâniyeye bir hücre-i talim ve hidayet suretine getirip, o ilim ve hikmetle dünyanın saadetkârâne saltanatını, âhiretin saadet-i ebediyesiyle sizde birleştirmek, seni ilim ve hikmetle Mısır’a hem aziz bir reis, hem âli bir nebî, hem hakîm bir mürşid etmek olan niâmat-ı İlâhiyeyi zikir ve tâdât edip, ilim ve hikmetle onu, âbâ ve ecdadını mümtaz ettiğini zikrediyor. Sonra, “Senin Rabbin Alîm ve Hakîmdir,” der. “Onun rububiyeti ve hikmeti iktiza eder ki, seni ve âbâ ve ecdadını Alîm, Hakîm ismine mazhar etsin.” İşte, o mufassal nimetleri şu fezleke ile icmal eder.
Hem meselâ,
2 قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَاۤءُ İşte şu âyet, Cenâb-ı Hakkın, nev-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufâtını şöyle gösteriyor ki:
[NOT]Dipnot-1 “Rabbin seni böylece seçkin kılacak, sana rüya tabirini öğretecek ve bundan önce ataların İbrahim ve İshak üzerine nimetini tamamladığı gibi, senin ve Yakuboğullarının üzerine de nimetini tamamlayacaktır. Muhakkak ki senin Rabbin Alîm ve Hakîmdir.” Yûsuf Sûresi, 12:6.
Dipnot-2 “De ki: Ey mülkün hakikî sahibi olan, âlemlerde dilediği gibi tasarruf eden Allahım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden de mülkü çeker alırsın.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:26.[/NOT]
Alîm: her şeyi hakkıyla bilen, sonsuz ilim sahibi Allah (bk. a-l-m) Hazret-i Yusuf: (bk. bilgiler) Mısır: (bk. bilgiler) Rab: herbir varlığı terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah (bk. r-b-b) aziz: izzetli, şerefli, çok değerli (bk. a-z-z) ecdad: atalar fezleke: netice, özet hakîm/Hakîm: hikmet sahibi; herşeyi hikmetle yaratan Allah (bk. ḥ-k-m) hayat-ı içtimaiye: toplum hayatı (bk. ḥ-y-y; c-m-a) hidayet: doğru ve hak yol (bk. h-d-y) hikmet: herşeyin belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde olması (bk. ḥ-k-m) hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın hikmeti (bk. ḥ-k-m; r-b-b) hücre-i talim: eğitim hücresi (bk. a-l-m) hıfzetmek: ezberlemek (bk. ḥ-f-ẓ) icmal: özetleme (bk. c-m-l) iktiza: gerektirme makam-ı nübüvvet: peygamberlik makamı (bk. n-b-e) mazhar: erişme, sahip olma (bk. ẓ-h-r) meziyet-i cezâlet: ifade güzelliğindeki üstünlük (bk. c-z-l) mufassal: ayrıntılı mümtaz: üstün, seçkin mürşid: doğru yolu gösterici (bk. r-ş-d) nebî: peygamber (bk. n-b-e) nev-i beşer: insanlık nimet-i İlâhiye: İlâhi nimetler (bk. n-a-m; e-l-h) rapt etmek: bağlamak reis: başkan rububiyet: Rablık; Allah’ın herbir varlığa yaratılış gayelerine ulaşmaları için muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulundurması (bk. r-b-b) saadet-i ebediye: sonsuz mutluluk (bk. e-b-d) saadetkârâne: mutlu bir şekilde serdar: kumandan serfiraz: yükselten, başı yüksek, başkalarından üstün silsile: zincir silsile-i enbiya: peygamberler zinciri (bk. n-b-e) suret: şekil, biçim (bk. ṣ-v-r) tafsil etmek: ayrıntılandırmak tasarrufât: tasarruflar, kullanımlar (bk. ṣ-r-f) tâdât etmek: saymak ulûm-u İlâhiye: İlâhî ilimler (bk. a-l-m; e-l-h) zikir: anmak, hatırlatmak âbâ: babalar âhiret: öteki dünya (bk. e-ḫ-r) âli: yüce -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.