• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 121 ile 135 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798522
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 13.1.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER

      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur’un hariç memleketlerdeki fütuhatına kısa bir bakış

      Risale-i Nur, yirminci asrın ilim ve fen seviyesine uygun müspet bir metodla akla ve kalbe hitap ederek ikna ve ispat yoluyla gittiği için, yalnız Türkiye’de değil, hariç memleketlerde de hüsn-ü kabule mazhar olmuştur. Eserler, memleketimizde yeni yazı ile matbaalarda basılmadan evvel, başta Pakistan ve Irak olmak üzere diğer İslâm memleketlerinde Arapça, Urduca, İngilizce ve Hintçe tab edilerek bütün âlem-İslâma tanıtılmış ve fevkalâde teveccühe mazhar olarak geniş bir okuyucu kitlesi bulmuştur.

      Bediüzzaman, kırk-elli seneden beri, yalnız âlem-i İslâmda değil, bütün dünyaca tanınmış mümtaz bir şahsiyettir. Kendisi, küçük yaşından beri ilim sahasında ilzam edilmemiş olduğundan, gerek dahilde ve gerekse hariçte nazarlar üzerine çevrilmiştir. Âlem-i İslâmın ilim merkezi olan Camiü’l-Ezher, onun mertebe-i ilmini ve yüksek zekâsını Üniversite Rektörü Şeyh Bahit gibi müdakkik âlimler vasıtasıyla idrak ederken, müspet ilimlerdeki derin vukufu da bütün dünyaya yayılıyordu. Mısır matbuatında “Fatînü’l-Asr” diye tavsif edilerek hakkında makaleler neşrediliyordu. Kendisi, bundan kırk beş-elli sene önce, Şam’da, içinde yüz ehl-i ilim bulunan on bin kişilik muazzam bir cemaate Camiü’l-Emevîde irad ettiği mühim bir hutbede, âlem-i İslâmın geri kalış sebeplerini ve nasıl ilerleyebileceğini izah ederek, âlem-i İslâmın ittifakının ne kadar zarurî olduğunu beyan etmişti.

      Bu hutbesi bütün âlem-i İslâmda hayranlıkla karşılanmış ve ilim meclislerinde ismi çok anılmaya başlanmıştır. Onun mücahede ve mücadelelerini işiten ve eserlerini okuyan binlerce kişi ona karşı büyük bir alâka duymaya başlamışlardır. Camiü’l-Ezher’in hamiyetli talebeleri bir hadis-i şerifin medar-ı evham olmuş mânâsını Üstad Bediüzzaman’dan sormuşlar ve Üstad hasta olması dolayısıyla talebeleri, Risale-i Nur’dan o meseleye müteallik mevzuları ve Üstad tarafından daha evvel o hadis dolayısıyla gelebilecek bir suale verilmiş kat’î bir cevabı bir araya getirerek göndermişler ve bu cevap gayet takdirle karşılanmıştır. Pakistan Maarif Nazır Vekili Ali Ekber Şah (şimdi Sind Üniversitesinde Rektör), Türkiye’ye geldiği zaman, Bediüzzaman’ı ziyaret etmiş ve memleketimizden ayrılırken Üstad ve eserleri hakkında gençliğe bir hitabede bulunmuş ve memleketine muvasalatında da, beraberinde götürdüğü Nur Külliyatının, resmen üniversitede okutturulması ve Urducaya tercümesi için teşebbüse geçmiştir. Pakistan’da münteşir Arapça ve İngilizce gazete ve mecmualarda Üstad ve eserleri okyuculara tanıtılmış; Türkiye’deki İslâmî inkişaf, Risale-i Nur faaliyetinin bir semeresi olarak belirtilmiş, Üstad Bediüzzaman âlem-i İslâmın mânevî lideri olarak zikredilmiş ve “Hazret-i Bediüzzaman Said Nursî” diye hakkında birçok makaleler yazılmıştır. Bugün Risale-i Nur, İslâm âlemince, İslâmiyete yöneltilen hücumları kıran bir sedd-i Kur’ânî olarak bilinmekte ve kabul edilmektedir.

      Risale-i Nur, Avrupa, Amerika ve Afrika’da da hüsn-ü teveccühe mazhar olmuş; başta bahtiyar Almanya ve Finlandiya olmak üzere, birçok memleketlerde okunmaya başlanmıştır.

      Bu cümleden olmak üzere, Almanya’da, Berlin Teknik Üniversite mescidine Risale-i Nur Külliyatı konulmuş ve Şarkiyat Üniversitesi İlâhiyat Bölümünde Risale-i Nur hakkında konferans tertip edilmiştir. Almanya’daki İslâmî fütuhatta Risale-i Nur’un büyük rolü olmuştur.

      Yunanistan’ın Gümülcine şehrinde Hafız Ali Efendi tarafından açılan dershanede Risale-i Nur dersleri de okutturulmakta ve yüzlerce Risale-i Nur talebesi yetişmektedir.

      Finlandiya’da İslâm Cemaati Reisi tarafından Risale-i Nur neşredilmekte ve bu sayede birçok Finli Müslüman olmaktadır.

      Japonya ve Kore’de de Risale-i Nur’un birçok okuyucuları bulunmaktadır. Kore Harbi münasebetiyle Türkiye’den Kore’ye giden müteaddit Nur talebeleri tarafından bütün külliyat oraya götürülmüş; bu eserlerin bir kısmı Japon üniversitelerine ve bir kısmı da Kore kütüphanelerine hediye edilmiştir. Bu vesile ile Japonya’daki İslâm cemaati de Risale-i Nur’dan istifade etmeye başlamıştır.

      Hindistan ve Endonezya’daki Müslümanlar da Risale-i Nur’dan mahrum kalmamışlardır. Hacca giden bir Nur talebesi, tanıştığı bir Hintli âlime Risale-i Nur Külliyatını hediye etmiş ve o âlim de eserleri Hintçeye tercüme edeceğini ve bunun kendisi için büyük bir vazife olduğuna inandığını söylemiştir.

      Amerika’daki Washington Camiine bazı risaleler hediye edilmiş ve buradaki Müslümanların da bu eserlerden istifadeleri sağlanmıştır.

      Irak’tan gönderilen Risale-i Nur eserleri münasebetiyle, Washington İslâm Kültür Merkezi Genel Sekreteri tarafından eserleri gönderen Nur talebesine bir teşekkür mektubu yazılmıştır.

      Mezkûr beyanatımız, Risale-i Nur’un hariç memleketlerdeki inkişafının malûmatımız çevresindeki birkaç nümunesidir.

      Yakında tab edilecek “Mu’cizeli Kur’ân”da, Hâfız Osman hattı aynen muhafaza edilmekle beraber, Kur’ân’ın lâfzî mu’cizeleri gösterilmiştir. Bu Kur’ân’ın, âlem-i İslâm başta olmak üzere bütün dünyaca ne büyük bir alâka ile karşılanacağı şüphesizdir.

      Bütün bunlar, Risale-i Nur’un dünya çapında muazzam bir boşluğu doldurmakta olduğunun delil ve emareleri değil midir? Bütün beşeriyet, Kur’ân’a ve dolayısıyla asrımızda onun mânevî i’câzını ispat ve beyan eden Risale-i Nur’a muhtaçtır.

      İşte bu kısımda, Üstad Bediüzzaman ve Risale-i Nur hakkında hariç memleketlerde intişar eden makalelerin bir kısmını, Üstada ve talebelerine gelen mektuplardan bazılarını aşağıya dercediyoruz.

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      âlem-i İslâm : İslâm âlemi
      beşeriyet : insanlık
      beyanat : açıklamalar, izahlar
      dahil : iç

      dercetme : yerleştirme
      ehl-i ilim : ilim ehli, âlimler

      emare : belirti, işaret
      fatînü’l-asr : asrın en dahisi, asrın en zekisi
      fen : bilim
      fevkalâde : olağanüstü
      fütuhat : fetihler, zaferler; Risale-i Nur’un yabancı ülkelerde tanınıp okunması ve kalpleri fethetmesi
      hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
      hamiyet : din gibi mukaddes değerleri ve aile ve vatanı koruma duygusu ve gayreti
      hariç memleket : dış ülke
      hariç : dış

      hitabe : seslenme, sesleniş, konuşma
      hitap : konuşma
      hutbe : konuşma, hitabe

      hücum : saldırı
      hüsn-ü kabul : güzel bulunma, iyi bir şekilde karşılanma

      hüsn-ü teveccühe mazhar olma : büyük ilgi görme, güzel bulunma
      idrak : anlayış, kavrayış
      ilzam : susturma

      inkişaf : ilerleme, gelişme
      intişar etme : yayılma
      irad etme : sunma, söyleme

      İslâmî fütuhat : İslâmî fetihler; İslâmiyetin halk arasında tanınarak kalpleri fethetmesi ve Müslüman olmalarına vesile olması
      İslâmî : İslâma ait

      istifade : faydalanma, yararlanma
      ittifak : birleşme, birliktelik
      izah : açıklama

      kat’î : kesin bir şekilde
      külliyat : eserler bütünü; Risale-i Nur Külliyatı

      lâfzî mu’cize : Kur’ân’ın lâfzına ait mu’cize; Kur’ân’ın yazı ve hat san’atıyla yazılırken farkında olmayarak “Allah” lâfızlarının alt alta gelmesi şeklinde görünen Kur’ân mu’cizesi
      Maarif Nazır Vekili : Millî Eğitim Bakan Yardımcısı

      makale : yazı
      malûmat : bilgiler, bilinenler
      mânevî i’câz : mânevî mu’cizelik; Kur’ân’ın mânâ bakımından mu’cize oluşu
      matbuat : basın, medya
      mazhar : erişme, nail olma

      mecmua : dergi
      medar-ı evham olma : kuruntu ve kuşkulara sebep olma
      mertebe-i ilim : ilim mertebesi, derecesi

      mevzu : bahis, konu
      mezkûr : anılan, sözü geçen
      mu’cize : insanların bir benzerini yapmada aciz kaldıkları ve ancak Allah tarafından verilen olağanüstü şey
      muazzam : azametli, çok büyük
      muhafaza : koruma, saklama
      muvasalat : varma, ulaşma
      mücadele : uğraşma, çabalama
      mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama
      müdakkik : dikkatli bir şekilde araştıran, inceleyen
      mümtaz : seçkin, üstün

      münteşir : yaygın
      müspet ilim : pozitif ilim, ispata dayanan ilim; fizik, kimya, matematik gibi
      müspet : olumlu, yapıcı

      müteaddit : birçok, çeşitli
      müteallik : alâkalı, ilgili
      nazar : bakış, dikkat

      neşr : yayma, yayım
      neşretme : yayma, yayımlama

      nümune : örnek, misal
      risale : küçük kitap, mektup; Risale-i Nur’un her bir bölümü
      sedd-i Kur’ânî : Kur’ân’ın yıkılmaz seddi
      semere : meyve, netice
      şahsiyet : kişilik
      tab : basma
      tavsif : vasıflandırma, nitelendirme

      tertip : düzenleme
      teşebbüs : başvurma
      teveccüh : ilgi, yönelme
      vukuf : etraflıca bilme, öğrenme
      zarurî : zorunlu

      zikredilme : anılma, belirtilme


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #798524
      Anonim

        İnsan zaiftir, belaları çok. Fakirdir, ihtiyacı pek ziyade. Acizdir, hayat yükü pek ağır. Eğer Kadir-i Zülcelal’e dayanıp tevekkül etmezse ve itimad edip teslim olmazsa, vicdanı daim azab içinde kalır. Semeresiz meşakkatler, elemler, teessüfler onu boğar. Ya sarhoş veya canavar eder.

        (Bediüzzaman Said Nursi – 6. Söz’den)
        Lügatler
        Âciz :güçsüz, zayıf
        Azab :büyük sıkıntı, dünyada işlenen günahların âhiretteki cezası
        Daim :devamlı
        Elem :keder, üzüntü, acı
        İtimad etmek :inanmak, güvenmek
        Kadîr-i Zülcelal :her türlü eksiklikten yüce kuvvet ve kudret sahibi
        Meşakkat :zahmet, sıkıntı, zorluk
        Semere :meyve, verim, netice
        Teessüf :kederlenmek, üzülmek
        Tevekkül :sebebleri işledikten sonra işi başkasına bırakmak
        Vicdan :insanın içinde iyiyi kötüden ayıran manevi duygu
        Zaif : zayıf, dayanıksız
        Ziyade : fazla, daha çok, fazlasıyla

        #798546
        Anonim

          Genç Niçin Bunalıyor? [TABLE=”align: center”]
          [TR]
          [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
          “Allah kimi doğru yola iletmek isterse onun kalbini İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır. Allah inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık verir.” (En’âm, 125)
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
          “İnsan, kulluk vazifelerini îfâda kusur gösterir, yani her ibadetini kâfî miktarda yapmayıp azaltırsa Cenâb-ı Allah onu gam ve kedere mübtelâ kılar.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, no: 6788)
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD] Günümüzün genç insanı, kalabalıklar arasında yalnız; teknolojinin getirdiği lüks ve kolaylıklar içinde rahatsızdır. Sosyal münasebetlerin “gelişmiş” denilen toplumlarda görünüş deki nezaketinin yanısıra, insanî özelliklerini kaybetmesi de onu fazlasıyla etkiliyor; Kendini tatmin edecek meşgaleleri kolaylıkla seçemeyen genç insan, ruhi tatminini temin için her cazip şeyi tutma istiyor. Ama çoğu kere, ümid ettiğini bulamıyor.
          Günümüzde bir tarafta, çoğunlukla gelenek biçiminde devam eden, fakat öte tarafta kısmen de olsa gerçek ve canlı bir biçimde yaşanmasına rağmen; kitlelerin dikkatini çekemeyen islâmî bir uyanış mevcut. Gençlerimizin İslâm’a yönelmesinin, onların birçok problemlerine hal çaresi getireceğini söyleyebiliriz. (Dr. Sami Ersel, Altınoluk Dergisi Mart-1986)
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
          el-Hayy: Hayatı, ezelî ve ebedî olarak sarmalayan, bütün hayatların kaynağı olan, ezelî ve ebedî olarak ölmeyen, diri olan demektir.
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD] Kısa Günün Kârı
          Yetişmekte olan genç insanımızın iç dünyasındaki fırtınaları acaba farkedebiliyor ve ona yaklaşabiliyor muyuz?
          [/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD] Lügatçe
          murdar: Kirli, pis.îfâ: Yerine getirme.
          kâfî:
          Yeterli.
          gam:
          Kaygı, keder.
          mübtelâ:
          Dertli, hasta, başı sıkıntılı.[/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”][/TD]
          [/TR]
          [TR]
          [TD=”align: center”]
          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #798547
          Anonim

            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 100%, colspan: 6″]

            Yalan söylemek

            [/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD=”width: 100%, colspan: 6″][/TD]
            [/TR]
            [TR]
            [TD=”width: 100%, colspan: 6″]
            Sual: Yalan söylemenin dinimizdeki yeri nedir?
            CEVAP
            Yalan Kur’an-ı kerimde de, hadis-i şeriflerde de büyük günah olarak bildirilmektedir. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:
            (Yalan söyleyenler, iftira edenler, ancak Allahü teâlânın âyetlerine inanmayanlardır. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir.) [Nahl 105, Beydavi]
            Yalan, günahların en çirkini, ayıpların en fenası, kalbleri karartan bütün kötülüklerin başıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
            (Yalan, rızkı azaltır.) [Ebu-ş-şeyh, İsfehani]
            (İman sahibi, her hataya düşebilir. Fakat hainlik yapamaz ve yalan söyleyemez.) [Bezzar]
            (Münafıklık alametinden biri de yalan söylemektir.) [Buhari]
            (Yalan, imana aykırıdır.) [Beyheki]
            (Müminde, her huy bulunabilir. Fakat yalancı ve hain olamaz.) [Bezzar]
            (Mümin her kabahati yapabilir. Ama hıyanet edemez ve yalan söyleyemez.) [İbni Ebi Şeybe]
            (Yalan yere yemin büyük günahlardandır.) [Buhari]
            (Sözle çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitne gibidir. Yalan ve iftira ile çıkarılan fitne, kılıçla çıkarılan fitneden de kötüdür.) [İbni Mace]
            (Yalan, Cehennem kapılarından bir kapıdır.) [Hatîb]
            (Yalandan sakının! Çünkü yalan günaha, günah da Cehenneme sürükler.) [Buhari]
            (Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona hıyanet etmez ve yalan söylemez.) [Tirmizi]
            (Danışana, yalan söyleyen kimse, ona hıyanet etmiş olur.) [İbni Cerir]
            (İnsanları güldürmek için yalan söyleyenlere, yazıklar olsun!) [Ebu Davud]
            (Ana babaya eziyet ve yalan yere şahitlik büyük güna
            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #798548
            Anonim

              Wall Street protestolarına Kur’an’dan çözüm
              18 Ekim 2011 / 00:01
              Günün Risale-i Nur dersi

              Bismillahirrahmanirrahim
              İşârâtü’l-İ’câz’da ispat edildiği gibi, bütün ihtilâlât-ı beşeriyenin madeni bir kelime olduğu gibi, bütün ahlâk-ı seyyienin menbaı dahi bir kelimedir.
              Birinci kelime: “Ben tok olayım; başkası açlıktan ölse bana ne!”
              İkinci kelime: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
              Evet, hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede havas ve avam, yani zenginler ve fakirler, muvazeneleriyle rahatla yaşarlar. O muvazenenin esası ise, havas tabakasında merhamet ve şefkat, aşağısında hürmet ve itaattir.
              Şimdi, birinci kelime havas tabakasını zulme, ahlâksızlığa, merhametsizliğe sevk etmiştir.
              İkinci kelime avâmı kine, hasede, mübarezeye sevk edip rahat-ı beşeriyeyi birkaç asırdır selb ettiği gibi, şu asırda sa’y, sermaye ile mübareze neticesi, herkesçe malûm olan Avrupa hâdisât-ı azîmesi meydana geldi.
              İşte, medeniyet, bütün cem’iyât-ı hayriye ile ve ahlâkî mektepleriyle ve şedit inzibat ve nizâmâtıyla beşerin o iki tabakasını musalâha edemediği gibi, hayat-ı beşerin iki müthiş yarasını tedavi edememiştir.
              Kur’ân, birinci kelimeyi, esasından “vücub-u zekât” ile kal’ eder, tedavi eder.
              İkinci kelimenin esasını “hurmet-i ribâ” ile kal’ edip tedavi eder.

              Evet, âyet-i Kur’âniye âlem kapısında durup ribâya “Yasaktır” der. “Kavga kapısını kapamak için banka (ribâ) kapısını kapayınız” diyerek insanlara ferman eder, şakirtlerine “Girmeyiniz” emreder. (Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule)
              Bediüzzaman Said Nursi
              SÖZLÜK:
              ahlâk-ı seyyie : kötü ahlâk
              avam : halk, fakirler sınıfı
              cem’iyât-ı hayriye : hayır cemiyetleri
              havas : zenginler sınıfı
              hayat-ı içtimaiye-i beşeriye : insanlığın sosyal hayatı
              hurmet-i ribâ : fâizin haramlığı
              ihtilâlât-ı beşeriye : insanlardaki ihtilaller, karışıklıklar
              inzibat : âsayiş, düzen
              kal’ etmek : kaldırmak
              menba : kaynak
              musalahâ : barıştırma
              muvazene : denge
              mübareze : mücadele, çatışma
              ribâ : faiz
              sa’y: çalışmak, çalışanlar
              selb etmek : ortadan kaldırmak
              şedit : şiddetli
              vücub-u zekât : zekâtın farz oluşu

              #798549
              Anonim

                Bediüzzaman’ın Sahabe Risalesi enfestir
                17 Ekim 2011 / 09:45
                “Peygamberimizle” çağdaşlaşabildiğimiz ve “peygamberimizi” çağdaşımız kılabildiğimiz zaman…

                Risale Haber-Haber Merkezi
                Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan, Bediüzzaman’ın sahabe risalesinde enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi Peygamberimizle ontolojik irtibatı kurabileceğimizi söyledi.
                Yazısına “Bizim Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki, epistemolojik, sadece bilgilenmeye dayalı bir ilişkidir; üstelik de kuru bilgilere ve ruhsuz bilgilenme biçimlerine” ,fadeleriyle başlayan Kaplan, “O yüzden sahici değil. O yüzden sorunlu. O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz sürekli olarak: Arızî bir ilişki olduğu için de, sürgit arıza üretiyor, önleyemediğimiz arızaların taarruzlarına maruz bırakıyor bizi. O yüzden heyecanlandırmıyor. O yüzden hayatî bir önem arzetmiyor. O yüzden, kolaylıkla vazgeçilebilir’dir” dedi.
                İçinde bulunduğumuz çağın ağlarından ve bağlarından, idrak biçimlerinden yola çıkarak Kur’ân’a ve Sünnet’e gitmeye kalkışılması durumunda “buranın duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini ve kalıplarını Kur’ân ve Sünnet algımıza giydirmekten başka bir şey yapmış olmayız” diyen Kaplan, Bediüzzaman’ın sahabe risalesine konuyu “enfes” bir şekilde işlediğini söyledi.
                Kaplan, yazısını şöyle sürdürdü:
                “Başka bir deyişle, İslâm’la, Kur’ân’la, dolayısıyla Efendimiz’le kurduğumuz epistemolojik ilişkiyi, -çağımızda yalnızca Bediüzzaman’ın sahabe risalesinde enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi- ontolojik irtibata dönüştürebildiğimiz; yani “peygamberimizle” çağdaşlaşabildiğimiz ve “peygamberimizi” çağdaşımız kılabildiğimiz zaman, çağ körleşmesinden kurtulabilir, varış noktasıyla kalkış noktasını buluşturabiliriz. İşte o zaman, çağrımızın çağını kurma sürecinde bir mesafe katedebiliriz.

                #798552
                Anonim

                  Kadının en esaslı özelliği sadakattir
                  17 Ekim 2011 / 00:01
                  Günlük Risale-i Nur dersi

                  Bismillahirrahmanirrahim
                  Kadın öyle değil; o derece kocasını inhisar altına alamaz.
                  Çünkü kadının—aile hayatında müdir-i dahilî olmak haysiyetiyle kocasının bütün malına, evlâdına ve herşeyine muhafaza memuru olduğundan—en esaslı hasleti sadakattir, emniyettir.
                  Açık saçıklık ise, bu sadakati kırar, kocası nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir.
                  Hattâ erkeklerde iki güzel haslet olan cesaret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadakate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar.
                  Fakat kocasının vazifesi, ona hazinedarlık ve sadakat değil, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir.
                  Onun için, o erkek inhisar altına alınmaz, başka kadınları da nikâh edebilir. [Yirmi Dördüncü Lem’a]
                  Bediüzzaman Said Nursi
                  Sözlük:
                  inhisar: sınırlandırma, kontrol
                  müdir-i dahilî: iç işlerini yönlendiren
                  haysiyet: özellik
                  haslet: huy, özellik
                  sehavet: cömertlik
                  ahlak-ı seyyie: kötü ahlaklılık

                  #798553
                  Anonim

                    Lügatler :
                    âgâh olma : uyanık olma; dikkat etme
                    âlem-i İslâm : İslâm dünyası
                    âmin : “Allah’ım kabul eyle”

                    arzetme : söyleme, sunma
                    aziz : çok değerli, izzetli
                    Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                    cihan : dünya
                    cihanşümul : dünya çapında, evrensel
                    teşçî etme : teşvik etme, cesaretlendirme

                    dâi : sebep
                    diyar : memleket

                    emniyet : güven
                    fıkra : belli bir düşünceyi anlatmak üzere kaleme alınan yazı; makale

                    filhakika : gerçekten, doğrusu
                    hakikat : doğru, gerçek
                    hakikî : doğru, gerçek olan
                    haricî : dışa ait

                    Hazret-i Nur : Bediüzzaman Said Nursî
                    hulûs : samimiyet, iyi niyet dilekleri
                    içtimaî : sosyal, toplumsal, topluma ait
                    iftihar : övünme

                    inşaallah : Allah izin verirse
                    İslâmî : İslâma ait
                    istibdat : baskı, zulüm
                    istikbal : gelecek

                    kızıl kâfirler : Allah’a ve Allah’ın kesin olarak bildirdiği herhangi bir şeye inanmayan komünist kimseler, komünistler
                    külliyat : eserler bütünü; Risale-i Nur Külliyatı
                    lâkin : ama, fakat
                    malûmat : bilgi
                    materyal : gerekli olan bilgi, malzeme

                    meşkûr olma : teşekkür etme
                    muahede : devletler arasında yapılan antlaşma
                    muharrir : yazar, gazeteci
                    muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer

                    mücadele : uğraşma, çabalama
                    müşkül : zor, anlaşılması güç
                    mütalâa : dikkatle okuma, inceleme
                    mütefekkir : aydın, düşünür
                    neşr : yayma, yayım
                    neşriyat : medya, basın-yayın

                    nizam : düzen, kanun
                    pâyidar : kalıcı, sabit
                    payitaht : başkent
                    propaganda : bir düşünceyi başkalarına tanıtma, benimsetme ve yayma amacıyla söz, yazı gibi yollarla gerçekleştirilen çalışma

                    rabıta : bağ, alâka
                    Rebiülâhir : Hicrî takvimde dördüncü ay
                    ruh u can : ruh ve can; bütün içtenlik
                    ruhanî : ruha ait

                    semâhatli : hoşgörülü, cömert, iyiliksever
                    sıddık : çok doğru ve gönülden bağlı
                    şakirt : talebe, öğrenci

                    şerefyâb : şeref bulan, şeref kazanan
                    şerik : ortak

                    şiâr : işaret; sembol
                    taallûkat : bağlar, ilişkiler
                    tab : basma

                    tebliğ : bildirme, ulaştırma
                    terakki : ilerleme, yükselme
                    vücut bulma : meydana gelme, oluşma
                    zarurî : zorunlu
                    TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                    13.2.RİSALE-İ NUR VE HARİÇ MEMLEKETLER(DEVAMI)

                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Sind Üniversitesinin kıymetli dekanı Ali Ekber Ekber Şah’ın Ankara’daki bir Nur talebesine yazdığı mektup

                    1اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ

                    Aziz, sıddık kardeşim,

                    Çok zamandan beri size mektup yazmadığım için özür dilerim. İnşaallah bundan sonra sık sık yazacağım. Ve sizden de sık sık yazmanızı rica ederim. Muhabbetimde hiçbir azalma yok; belki bu muhabbet daha da artıyor.

                    Türkçe bilmiyorum, lâkin sizin Risale-i Nur’u görüyorum ve çok beğeniyorum.

                    Zeban-i yâr-i men Türkî ve men Türkî nemîdânem,
                    Çe hûşbûde eğer bûde zebaneş der dehânem.
                    2

                    Bu ne kadar iyidir ki, külliyatınızın adı da Nur’dur ve bu, nurun dâisidir. Aramızda ruhanî rabıta var. Allah’tan, bu ruhanî taallûkatlarını çok çok pâyidar etmesini dua ederim. Türkiye’de iken dostlarınızla da görüşmüştüm. Onların hallerini yazın ve hürmet ve selâmlarımı tebliğ ediniz; meşkûr olurum. Hazret-i Nur nasıldır? Onun hakkında yazın ve selâmlarımı ve hulûslarımı, hizmetinde olduğumuzu arzediniz. Sabir İhsanoğlu ile görüştüm ve şimdilik onunla beraber oturup Türkiye’ye ait ve sizler hakkında bahsetmekteyim. Bizler biraz daha çalışacağız ve din hizmetinde olacağız. Allah yardım etsin.

                    Mektuba son verirken sıhhat için dua eder, Cenâb-ı Haktan Müslümanlara emniyet vermesini yalvarırım.
                    Din kardeşiniz

                    Seyyid Ali Ekber Şah

                    Sind Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dekanı

                    Haydarabad, Batı Pakistan

                    ***
                    Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti tarafından gönderilen mektup

                    Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti Reisinden Üstad Bediüzzaman Hazretlerine gelen bir mektup
                    1اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ

                    Pakistan Talebe Cemiyeti yıllık kongresi, Pakistan’ın payitahtı olan Karaşi’de Hicrî 14-15-16 Rebiülâhir 1377, Milâdî 8-9-10 Aralık 1957’de toplanacağını bildirmekle şerefyâb oluruz. İslâmiyet uğruna çalışan gençleri teşçî etmek gayesiyle, bu kongre münasebetiyle mesajınızı göndermenizi rica ederiz.

                    Belki semâhatli Efendimiz, Pakistan’daki Müslüman Talebe Cemiyetinin İslâmiyeti şiar edindiğini biliyorlar. Ve cihandaki müşkül meseleleri doğruca halledebilecek ancak İslâm dininin olduğuna da inanmaktadır.

                    Bu cemiyet, Pakistan’da en kuvvetli bir cemiyet, en sağlam bir içtimaî nizam olup, on seneden beri cihanşümul İslâmiyet fikrini ve yüksek nizamlarını talebe önünde ve topluluklarında ispat etmeye çalışmaktadır.

                    Ayrıca müsaadelerinizi ve lâyık olduğu şekilde bizim sizde olan ümitlerimizi boşa çıkarmayacağınızdan eminiz. Çok teşekkürler ederiz. Selâmlar.
                    Din kardeşiniz İbsar Alim

                    Pakistan İslâm Talebe Cemiyeti Reisi

                    ***
                    Risale-i Nur’un Pakistan’da neşriyatını yaparak pek çok kimselerin bu eserlerden istifadesini sağlayan Karaşi Üniversitesi Türk Tarih Bölümü asistanı ve dört büyük gazetenin muharriri M. Sabir ihsanoğlu’nun bir mektubu

                    1اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 3بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ

                    Muhterem din kardeşlerimiz,

                    Kıymetli mektubunuzu aldım, çok çok teşekkürler.

                    Hazret-i Üstadımız Said Nursî’nin hal ve sıhhati nasıldır? Onu seven talebeler ve halk soruyor. Bana haber göndermenizi rica ederim.

                    Bu ay içerisinde Hindistan’da, İslâmiyetin ve Türklerin hakikî düşmanı olan siyonist ve kızıl kâfirlere karşı dört makale neşrettim. Türk-Pakistan dostluğunun esas ve tarihi hakkında da, Karaşi’de de bir fıkra neşrettim, size de gönderdim. İmam adlı aylık bir gazetede, “Rusya’da Mazlûm Müslüman” başlıklı bir makale yazdım; bunu da gönderdim ve başka Urduca gazetelere de gönderdim. Maksadım, İslâmiyete hizmet, Türk edebiyatını tanıtmak ve Türk düşmanlarına karşı, yazmak ve çalışmaktır…

                    Burada mühim bir kitap neşretmek istiyorum, bunun için size yazıyorum. Bu hususta Halkçıları tanıttırıyorum ki, bunlar, Türklere karşı çalışmışlar ve Cumhuriyet adına bütün milleti aldatıp dindarları zindanlara atmışlardı. Karaşi’de neşredilen bu makaleleri bir kitap halinde tab etmek istiyorum. Bize ne kadar materyal verirseniz, hepsi burada neşrolacak.

                    Bu mektubumdan sonra, size mühim bir mektup yazacağım ve bunda, niçin Üstadın İslâm dünyasının en büyük din şahsiyeti olduğu ve bunun gibi hiçbir adam, ne Endonezya, ne Hind-Pak Yarımadası, ne Arap ve ne de Afrika’da çıkmadığı gösterilecek.

                    Ey Nurcu dostlarım, Türk-Pakistan dostluğu için çalışınız, komünistlerden âgâh olunuz. İftihar ederiz ki, Türkiye ile Pakistan, Bağdat Paktı muahedesinde şeriktir. Yolumuz İslâmîdir; ne Arapcılık, ne İrancılık…

                    Geçen ay, Seyyid Ali Ekber Şah beni çağırdı. Bu zat 1950’de Üstadımızı görmüş. Bana çok iyi malûmat verdi. O, makalelerle de Üstadı tanıtmış ve Yahudiler aleyhinde yazmıştır. Bu zat, Üstada selâmlar ve talebelere dualar ediyor ve diyor ki: “Ben iki adamın tesiri altında kaldım: Biri Mevlânâ, diğeri de Said Nursî.”
                    M. Sabir İhsanoğlu

                    ***
                    M. Sabir İhsanoğlu’nun diğer bir mektubu

                    Bir habere göre, Menderes Hükûmeti, âlem-i İslâmın ve dünyanın büyük mütefekkiri olan Hazret-i Üstad Said Nursî’nin çok mühim İslâmî eserleri olan Risale-i Nur’un neşri için emir vermiş. Bu haberden, Pakistanlı din yolunda çalışan adamlar büyük bir sevinç içinde kalmıştır. Bu neşir münasebetiyle, Hazret-i Said Nursî’yi, talebelerini ve Türk din kardeşlerimizi ruh u canımızla tebrik eder, milleti zulüm ve istibdat ve dinsizlikten kurtaran başta Menderes olmak üzere bütün Demokratlara teşekkür ederim.

                    Bu hareketten dolayı, Türk milleti aleyhinde yapılan haricî propagandalar kırılacak ve âlem-i İslâmın Türkiye’ye olan eski muhabbeti yeniden vücut bulacaktır. Ben, bir Pakistanlı Müslüman, Türkiye’ye hiç gitmedim, Said Nursî’yi görmedim. Lâkin İstanbul Üniversitesi Nur talebelerinin neşrettikleri kitaplardan bazı parçaları mütalâa ederek hakikî, ruhanî bir lezzet hissettim. Ve şimdi, bu uzak diyarda bir Nur şakirdi oldum.

                    Ana dilim Urducada yazılmış bu gibi eserler yok. Ve Nursî gibi bir din kahramanı, Hindistan ve Pakistan’da yok. Bu bir hakikattir. Eğer bu eserler Urducaya tercüme edilirse, büyük İslâmî hizmetler olacağını ümit ediyoruz. Filhakika, komünizme karşı neşriyat yoluyla mücadele çok zarurîdir. Ve Demokratlar tüzüklerinde buna yer vermiştir. İnşaallah, bu gibi İslâmî faaliyetlerle, Türklere karşı çalışan komünistler, farmasonlar ve başkaları mahvolacak ve istikbalde Türkiye eski makamına terakki edecek… Âmin.
                    M. Sabir İhsanoğlu

                    Errabadlı

                    Pakistan’da bir Nur şakirdi
                    Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                    1 : Allah’ın selâmı, rahmeti üzerinize olsun.
                    2 : Dostumun lisanı Türkçe’dir, fakat ben Türkçe bilmiyorum. (Onun lisanını) bilseydim ne güzel olurdu.

                    3: Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.

                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #798554
                    Anonim

                      DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 5.1.HAKİKAT
                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 26 Şubat 1324 (Mart 1909)
                      Dinî Ceride, No. 70

                      Biz kâlû belâdan cemiyet-i Muhammedîde (a.s.m.) dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihadımız tevhiddir. Peymân ve yeminimiz imandır. Madem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min i’lâ-yı kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi maddeten terakki etmektir. Zira, ecnebîler fünun ve sanayi silâhıyla bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de, fen ve san’at silâhıyla i’lâ-yı kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkârla cihad edeceğiz.

                      Amma cihad-ı haricîyi şeriat-ı garrânın berahin-i kàtıasının elmas kılınçlarına havale edeceğiz. Zira medenîlere galebe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur. Cumhuriyet ki, HAŞİYE adalet ve meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibarettir. On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, din-i İslâma büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir. Kuvvet kanunda olmalı. Yoksa, istibdat tevzi olunmuş olur.

                      1اِنَّ اللهَ هُوَ الْقَوِىُّ الْمَتِينُ hâkim ve âmir-i vicdanî olmalı. O da mârifet-i tam ve medeniyet-i âmm veyahut din-i İslâm namıyla olmalı. Yoksa istibdat daima hükümfermâ olacaktır.

                      İttifak hüdâdadır, hevâda ve heveste değil.

                      İnsanlar hür oldular, ama yine abdullahtırlar. Herşey hür oldu; şeriat da hürdür, meşrutiyet de. Mesail-i şeriatı rüşvet vermeyeceğiz. Başkasının kusuru insanın kusuruna senet ve özür olamaz.

                      Yeis, mâni-i herkemâldir. “Neme lâzım, başkası düşünsün!” istibdadın yadigârıdır. Bu cümlelerin mabeynini raptedecek olan mukaddematı, Türkçe bilmediğim için mütaliînin fikirlerine havale ediyorum.
                      Said Nursî
                      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                      HAŞİYE : O zaman Meşrutiyet; şimdi o kelime yerine Cumhuriyet konulmuş.
                      1 : Şüphesiz ki Allah, mutlak kuvvet ve kudret sahibidir.


                      [/TD]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                      abdullah : Allah’ın kulu
                      ahkâm : hükümler, esaslar

                      aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
                      âmir-i vicdanî : vicdana ait âmir, vicdanı çalıştıran

                      azîm : büyük, yüce
                      bahr-i umman : Hint Okyanusu; çok büyük denizler gibi engin ve derin
                      bahusus : özellikle
                      berahin-i kàtıa : kesin deliller

                      bu zaman ehli : bu zamanda yaşayanlar; çağdaşlar
                      cehil : cahillik, bilgisizlik
                      cemiyet-i Muhammedî : Muhammed’in (a.s.m.) cemiyeti; Hz. Muhammed’e (a.s.m.) bağlı olan cemiyet, İslâm ümmeti
                      ceride : gazete
                      cihad : din uğrunda çaba harcama
                      cihad-ı haricî : dış düşmana karşı yapılan cihad, mücadele

                      cihet-i vahdet : birlik yönü
                      cihetü’l-vahdet-i ittihad : birleştiren temel unsur; tek vücut halinde birleştiren yön

                      desti : testi
                      din-i İslâm : İslâm dini
                      ecnebî : yabancı

                      encümen : meclis
                      evâmir ve nevâhî-i şer’iye : şeriatın bildirdiği emir ve yasaklar
                      fakr : fakirlik, ihtiyaç hâli

                      farz : Allah’ın kesin emirleri
                      fünun : fenler, bilimler
                      galebe çalmak : üstün gelmek

                      hakikat : asıl, gerçek
                      hâkim : hükmeden, idareci
                      haşiye : dipnot, açıklayıcı not

                      havale etme : gönderme
                      havf : korku
                      hevâ : faydasız ve gelip geçici arzular
                      husumet : düşmanlık

                      hüdâ : hidayet, doğru yol
                      hükümferma : hükümran, egemen
                      icbar : zorlama, baskı

                      ihfâ : gizleme
                      ihtilâf-ı efkâr : fikirlerin ayrı oluşu
                      i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın ismini, dâvâsını yüceltme, yayma

                      îmâ : işaret
                      istibdad-ı mânevî : mânevî baskı
                      istibdat : baskı, zulüm

                      ittifak : birleşme, birlik
                      ittihad : birleşme, birlik
                      İttihâd-ı İslâm : İslâm birliği
                      İttihad-ı Muhammedî : “Muhammedî birlik” anlamına gelen ve 5 Nisan 1909’da İstanbul’da kurulan bir cemiyet
                      kâlû belâdan (beri) : ruhların ilk yaratıldığı andan beri (Ruhlar, yaratıldıktan sonra Allah onlara ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ diye sorar. Onlar da “kalû belâ”; evet, Sen bizim Rabbimizsin cevabını verirler.)
                      kanunda inhisar-ı kuvvet: gücü sadece kanunlara münhasır kılmak, güç ve kuvvetin sadece kanunların eline verilmesi

                      mabeyn : ara, araları
                      mâni-i herkemâl : her türlü mükemmelliğe, gelişmeye engel
                      mârifet-i tam : tam mânâsıyla bilmek

                      medaris : medreseler, din eğitimi ve öğretimi yapan okullar
                      medeniyet-i âm : genel medeniyet

                      mesacid : mescitler
                      mesail-i şeriat : şeriata ait meseleler
                      meşrûtiyet : başında hükümdar bulunmakla birlikte, yasama yetkisi kısmen meclis tarafından kullanılan, kısmen de olsa kuvvetler ayrılığına dayanan idare şekli
                      meşveret : işlerin istişâre (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi; meclis

                      muhit : çevre, etraf
                      mukaddemat : öncüller; mukaddimeler, önsözler
                      muvahhid : Allah’ın birliğine inanan
                      mükellef : yükümlü

                      münezzeh : arınmış, kusur ve eksiklikten yüce
                      münşaib : kollara, şubelere ayrılan
                      müntesibîn : intisap edenler, bağlı olanlar
                      müstağni : tenezzül etmeyen, gerekli bulmayan
                      mütaliîn : okuyucular, mütalâa edenler
                      müteveccihen : yönelmiş olarak
                      müttehid : birleşmiş, bir ve beraber olan

                      nizamname : tüzük; herhangi bir müessesenin tutacağı yolu ve uygulayacağı hükümleri gösteren maddelerin hepsi
                      peymân : yemin, and, kasem
                      rabt : bağlamak, bitiştirmek, birşeye bağlamak, nizam vermek
                      riya : gösteriş
                      sadâ-yı hakikat : hakikatın sesi
                      Sünen-i Ahmediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti, ahlâkı ve yaşayış tarzı
                      şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
                      şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet
                      şimal : kuzey

                      tarîk-i Muhammedî : Peygamber yolu, Hz. Muhammed’in (a.s.m.) yolu, sünneti
                      teessüs etme : kurulma, yerleşme
                      terakki etme : ilerleme, yükselme
                      tevhid : herşeyin bir olan Allah’a ait olduğunu bilme ve buna inanma

                      tevhid-i İlâhî : Allah’ın birliği
                      tevzi olunma : dağıtılma

                      umum : bütün, genel
                      yadigâr : hediye, armağan
                      yeis : ümitsizlik
                      zevâyâ : zaviyeler; İslâm kültüründe tekkelerin şubeleri gibi çalışmalar sürdüren zikir ve ibadet mekânları


                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #798555
                      Anonim

                        [TABLE=”align: center”]
                        [TR]
                        [TD=”width: 600, align: center”]. : Kur’an’dan Bir Mesaj : . . .[/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”align: center”] “Eğer karı kocanın birbirinden ayrılacaklarından endişe ederseniz, o vakit, kendilerine erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin. İki taraf işi düzeltmek isterlerse, Allah onları uyuşmaya muvaffak buyurur. Şüphesiz Allah alîm ve habîrdir (her şeyi bilir, bütün maksatlardan haberdardır).” [Nisa Suresi 4,35]
                        [/TD]
                        [/TR]
                        [TR]
                        [TD=”width: 600, align: center”][/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #798556
                        Anonim

                          Eskiyi Giymeyenin Yenisi Olmaz [TABLE=”align: center”]
                          [TR]
                          [TD] Cenâb-ı Hak buyuruyor:
                          (Rahmân’ın o has kulları), harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkân, 67)
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD] Rasûlullah (sav) buyurdular:
                          “Canının çektiği ve arzu ettiğin her şeyi yemen, şüphesiz israftır!” (İbn-i Mâce, Et‘ime, 51)
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD] Hz. Ebû Bekir’in âzâdlısı ve Hz. Âişe vâlidemizin de sütkardeşi olan Kesîr bin Ubeyd şöyle der:
                          “Mü’minlerin Annesi Hz. Âişe’nin yanına gittim. Bana:
                          “–Dışarıda biraz bekle de elbisemi dikeyim” dedi. Ben de:
                          “–Ey Mü’minlerin Annesi! Şayet çıkıp senin bu yaptığını insanlara haber verecek olsam, sana cimri derler” dedim. Bu sözüme karşılık:
                          “–Sen işine bak! Eskiyi giymeyenin yenisi olmaz” cevabını verdi. (Buhârî, el-Edebü’l-müfred, no: 471; İbn-i Sa‘d, VIII, 50)
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD] Her Güne Bir Esma-ül Hüsna (Allah’ın En Güzel İsimleri)
                          el-Mümît: Ölümü yaratan, ecelleri geldiğinde canlıları öldüren, mahlûkuna bağışlamış olduğu his ve hareket enerjisini zamanı gelince kesen demektir.
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD] Kısa Günün Kârı
                          Hayatta her türlü israf ve cimrilikten sakınalım.
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD=”align: center”][/TD]
                          [/TR]
                          [TR]
                          [TD] Lügatçe
                          israf: Gereksiz yere para, zaman, emek harcama, savurganlık, tutumsuzluk.
                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #798558
                          Anonim

                            Resim: http://www.dinibilgiler.gen.tr/resim/kelam/besmele.jpg

                            *Büyük Allah’tır, her türlü hamd ü senâ O Yüceler Yücesi’nin hakkıdır ve sabah-akşam tesbîh ile anılmaya layık yalnız O’dur.
                            Âlemlerin Rabbi Yüce Allah’a sonsuz hamd ve şükür, Kainatın Medar-ı Fahri Efendimiz (aleyhisselam)’a, âline ve ashabına da nihayetsiz salât ü selam olsun.

                            Allah’ım, zatında yüce olan dinini bugün de dünyanın her bir köşesinde bir kere daha yücelt; hakkı-hakikati bütün gönüllere duyur.. bizim ve bütün kullarının sinelerini imana, İslam’a, ihsan duygusuna, Kur’an’a ve Hakk’a hizmete aç ve bizi ihlasın özüne ermiş, hep takva hatta onun da ötesinde vera’ duygusuyla hareket eden, zühdü bir hayat tarzı olarak benimsemiş, yüce nezdinde kurbete mazhar olmuş, Sen’i sevmiş, icraat-ı sübhaniyenin hepsinden razı ve hoşnut olmuş ve Sen’in sevdiğin, hoşnut olduğun kullarından eyle!.
                            Ey Merhameti Sonsuz Yüce Rabbimiz! Yeryüzünde sulhtan, barıştan, sevgiden, hoşgörüden, insanlıktan ve inandığı gibi yaşamadan başka bir arzusu olmayan kapının bu bendelerine kötülük ve düşmanlık yapmaktan bıkıp usanmayan ve menfur emellerini gerçekleştirmek için plan üstüne plan, entrika üstüne entrika, komplo üstüne komplo kurup duran hak ve hakikat düşmanlarından, zalimlerden çekmediğimiz kalmadı. Biz de nâçâr bir kez daha kapına geldik, dergahına iltica ettik; rahmet, şefkat ve merhametini dileniyoruz. Allahım bütün ümmet-i Muhammed’e (aleyhissalâtü vesselam), bilhassa kadını erkeğiyle kardeşlerimize ve arkadaşlarımıza vifak ve ittifak, birlik ve düzen, güç ve kuvvet nasip eyle.

                            Yegane güç ve kuvvet sahibi, Sultanlar Sultanı Rabbimiz! Canlarımız gırtlağımıza dayandığı için huzurunda zaman zaman isimlerini, mekanlarını hususi ya da umumi tasrih ettiklerimiz başta olmak üzere bize düşmanlık besleyen ne kadar insafsız gaddar ve zalim varsa hepsini Sana havale ediyoruz.

                            Allah’ım! Sen de biliyorsun ki bizim derdimiz onların perişaniyeti değildir; biz kimseye karşı düşmanlık beslemiyor ve hiç kimse hakkında kahriye okumayı tasvip etmiyoruz; sadece, kötülük düşüncesiyle yatıp kalkan kimselerin şerlerinden emin olmayı diliyoruz. Vereceğin hükme karşı her zaman boynumuz kıldan ince; şayet Sen onların hidayetlerini murad buyuruyorsan en kısa zamanda onları hidayete erdir; yok muradın bu değilse Rabbim, o hak-hukuk tanımaz, insanlıktan nasipsiz, tiran bozması azgın ve taşkınların ağızlarına gem vur.. ellerini, ayaklarını bağla.. o azgınlar güruhuna karşı gücünün ve kuvvetinin büyüklüğünü göster.. kalemleriyle düşmanlık yapanların kalemlerini, dilleriyle hakkımızı ihlal edenlerin dillerini.. kaba kuvvetle iş yapmaya çalışanların maddi güçlerini daha kullanılamaz hale getir ve hepsinin ama hepsinin kuvvetlerini, aşırılıklarını, dalaletlerini, güçlerini, birliklerini, şer ve zulüm istikametinde kullandıkları malzemelerini, ittihat ve ittifaklarını paramparça et; zîr ü zeber eyle!.

                            Yüce Rabbimiz! Hayatlarını Sen’in masum kullarına adavet etmeye bağlamış din ve diyanet düşmanlarını bütün teşebbüslerinde hezimete uğrat.. onları sarsıntı üstüne sarsıntıya maruz bırak.. birlik ve düzenlerini boz.. cemiyetlerini paramparça hale getir.. hepsini bölük-pörçük et.. birbirlerine düşür.. kirli emellerine ulaşmalarına müsaade etme ve o insanlık mahrumu zavallılara karşı her zaman biz kullarını nusretinle te’yîd buyur! Amin!..

                            Biricik önderimiz, mihmandarımız, kılavuzumuz, dünya ve ahiret saadetimizin vesilesi Efendimiz’i, âlini ve ashabını duamızın sonunda bir kere daha salât ü selamlarla yâd etmek istiyoruz, Rabbimiz. Ne olur, bahtına düştük, güzel isimlerin, yüce sıfatların, Peygamberimiz ve Kur’an hakkı için dualarımızı kabul buyur; yolda bulunmanın hakkını veremiyor olsak da yolunun bu muhtaç yolcularını yollarda bırakma, kapından eli boş geri çevirme, haybet ve hüsrana maruz bırakma!

                            Amin.. Amin.. Amin!..*
                            ***************

                            #798559
                            Anonim

                              Resim: http://www.dinibilgiler.gen.tr/resim/kelam/besmele.jpg

                              *Ey Yücelerden Yüce Rabbim! Bütün mal ve mansıp sahipleri kapılarını sürmelediler. Sen’in yüce dergahının kapısı ise asla kapanmaz ve dilekte bulunanlara her zaman açıktır.
                              **Ya Rabbî, Ya İlahî! Yıldızlar gaybûbet âlemine, gözler de uykuya daldılar. Sen ise, ey Rabbim, Hayy’sın, Kayyûm’sun; uykudan, uyuklamadan sonsuz defa münezzeh ve müberrâsın. **Ya Rab! Gece, karanlığıyla mevcûdâtın üzerini örtünce döşekler de seriliverdi ve sevenler sevdikleriyle başbaşa kaldılar. Sen, Sen’in yolunda, Sana ulaşma istikametinde cehd ü gayret içinde bulunanların biricik sevgilisi, (benim gibi) yalnızlık gurbetine maruz kalanların da yegane enîsisin!**Ya İlâhî! Ulu dergâhına sığınan bu kimsesiz kulunu kapından kovacak olursan ben gidip hangi kapıya iltica edebilirim ki! İlâhî! Yakınlığından mahrum edersen beni, o zaman ben kimin yakınlığını umabilirim ki! İlâhî! Şayet Sen bana azap etmeyi murad buyurursan, ben biliyorum ki, cezalandırılmaya fazlasıyla müstehakım! Fakat affınla sarıp sarmalarsan, o da Sen’in lütfun ve keremindir. **Ya Seyyidî, ya İlâhî! Marifet erbabı kulların Sen’i bulduklarında Sen’den başka ne varsa hepsinden yüz çevirmişlerdir. Salih kulların Sen’in fazlınla necâta ermişlerdir. Taksîratı pek çok günahkarlar da “Tevbe, ya Rabbi!” deyip yine Senin kapına yönelmişlerdir. **Ey affı güzel Rabbim! Ne olur, affının serinliğini ve marifetinin halâvetini benim ruhuma da duyur ve beni onlarla doyur! Her ne kadar ben bunlara lâyık olmasam bile, haşyetle önünde iki büklüm olup ikâbından sakınılmaya lâyık olan da, mücrimlerin günahlarını bağışlama şanına yaraşan da yalnız Sen’sin!

                              Amin.. Amin.. Amin!.. *

                              #798560
                              Anonim

                                Tasavvuf yolu, her hâlükârda aşk yolu mudur?
                                17 Ekim 2011 Pazartesi 07:08
                                Ormana bakmak ve ağaca bakmak arasındaki fark, sıklıkla üzerinde durulan bir farktır. Son tahlilde bilinir ki, ikisi de, tek başına yapıldığında, yetersiz kalır. Sırf ormana bakan, nüansları ve incelikleri gözden kaçırır; yalnız ağaca bakan ise ortak özellikleri…
                                Gelin görün ki, alışverişimizi ‘perakende’ yaptığımız şu hayatta, bir hüküm verir veya bir yargıya ulaşırken, ‘toptancı’yızdır. Filan millet kötüdür, filan şehirliler sahtekârdır, filan cemaat şöyledir, feşmekân yazar yanıltıcıdır vs.
                                Derinlemesine tahlil barındırmayan, çoğu kez ‘-mış, -mış’lara, kimi zaman da kısmî ve yüzeysel okumalara dayanan hükümlerdir bunlar.
                                Oysa, hikmetli bir göz, adaletli bir bakış ve derinlemesine bir nüfuz sözkonusu olduğunda, ‘toptan’ aynı sınıfa koyduğumuz bir yapının içinde nice nüansı barındırdığını görürüz.
                                Böyle bir nazar, Bediüzzaman misali, ‘her fırka-i dâllede’ dahi, bir ‘dâne-i hakikat’ görür; o hakikat dânesi ile onun etrafına sarılıp sarmalanmış yanlışları birbirinden ayırır; yanlışlara ilişirken hakikat dânesini de kırıp ezmez.
                                Meselâ, Mu’tezile’yi eleştirirken, anaakım Mu’tezilî çizginin ‘fikrî yanılgısı’ ile ‘Cenab-ı Hakkı şerlerden tenzih niyeti’nin arasını ayırdığı gibi, bir Ebu Ali Cubbâî ile Zemahşerî’yi de birbirinden ayırır. Ve son tahlilde, Mu’tezile’nin ‘fikrî dalâlet’ine dikkat çekmekle birlikte, onlara asla ‘kalbî dalâlet,’ yani imansızlık izafe etmez. Doğrusu da zaten budur.
                                Diğer taraftan, asla ‘fırka-i dâlle’ sınıfında görmediği tasavvuf çizgisi ile Risale çizgisi arasındaki farkları belirtirken, tasavvufun kendi içindeki dalların, budakların, hangi dalların meyve verdiğinin, hangi dalların ise üzerinde ökseotu taşıdığının farkındadır; ve her hâlükârda, tasavvufun kökleri ve gövdesine ilişkin bir itimadı ve ‘hoşça bakış’ı vardır. “Telvihat-ı Tis’a”nın hemen başında yazdığı gibi! “Tasavvuf, tarikat, velâyet, seyr ü sülûk nâmları altında şirin, nuranî, neş’eli, ruhanî bir hakikat-ı kudsiye vardır ki, o hakikat-ı kudsiyeyi ilan eden, ders veren, tavsif eden binler cild kitap ehl-i zevk ve keşfin muhakkikleri yazmışlar, o hakikatı ümmete ve bize söylemişler.” Yahut, “Tarikatın gaye-i maksadı, marifet ve inkişaf-ı hakakik-ı imaniye olarak, mi’rac-ı Ahmedî’nin (a.s.m.) gölgesinde ve sâyesi altında kalb ayağıyla bir seyr ü sülûk-u ruhanî neticesinde, zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî hakaik-ı imaniye ve Kur’âniyeye mazhariyet; tarikat, tasavvuf namıyla ulvî bir sırr-ı insanî ve bir kemâl-i beşerîdir.”
                                Veyahut, Emirdağ Lâhikası’ndaki şu ifadeye ne demeli: “Sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarikatın hülâsası olan ve tariklerin en büyük dairesi bulunan Risale-i Nur…”
                                Bu ve benzeri ifadelere rağmen, Risale-i Nur ile tasavvuf arasında her iki yolun müntesiplerince bir ‘çatışma’ vehmine nasıl ulaşıldığı; nasıl Risale-i Nur dairesi içindeki insanların kâhir ekseriyetinin tasavvuf yolunu ‘ötekileştirdiği’ ve ‘aşağıladığı,’ bir kısım tasavvuf ehlinin ise Risale-i Nur’a nasıl ‘rakip’ nazarıyla baktığı, benim henüz çözebildiğim bir muamma değildir.
                                Bu noktada bildiğim birşey varsa, “İnsan bilmediği şeye düşmandır” sözünün, her iki tarafın yekdiğerini ‘bilmeyenler’i açısından da geçerli bir söz olduğudur.
                                Risale-i Nur’u okumuş olduğu halde onun ‘tasavvuf’a düşman olduğunu çıkaracak bir ehl-i tarik çıkar mı, sanmıyorum.
                                Risale-i Nur’u okumuş olduğu halde onun ‘tasavvuf’a düşman olduğu vehmine ulaşan Risale okuyucularının ise, tasavvufî kaynaklara dair az biraz tetettubatı olacak olsa bu vehme Risale-i Nur’dan ve de vicdanlarından me’haz bulmakta zorlanacaklarını düşünüyorum.
                                Yekdiğerimize, önceki zanlarımızın ve önyargılarımızın beslediği toptancı, üstünkörü, hatta çoğu zaman körcesine bir bakış…
                                Özellikle de, ehl-i dinin hemen her kesiminin çokça düştüğü bir yanlış olarak, ‘müntesipleri’nin hataları üzerinden esere ve mesleğe dair bir genelleme…
                                Sonuçta, bizatihî müellifinin ‘sünnet-i Peygamberî dairesinde bütün oniki büyük tarikatın hülâsası’ dediği Risale-i Nur’un tasavvufa rakip ve düşman olduğu yönünde, tarafların her ikisine de yayılan kahrolası bir anlayış…
                                Bütün bu girizgâhı, yine bir genellemeyi, tasavvuf yolunu ‘aşk’la özdeşleştiren yaklaşımın yanlışını irdelemek üzere yapmıştım. Niyetim, ‘aşk mesleği’ olarak tasavvufu Risale-i Nur adına ve bir bütün olarak eleştiren, yahut bir bütün olarak ‘aşk mesleği’ olarak gördüğü tasavvuf adına Risale-i Nur’u eleştiren yaklaşımların ‘bilgi’ ve dolayısıyla ‘yorum ve hüküm’ yanlışına dikkat çekmekti.
                                Bir sonraki yazıda tasavvufun en temel kaynaklarından biri üzerinden, bu meseleyi hitama erdirelim.

                                #798563
                                Anonim

                                  Bediüzzaman ve Montaigne
                                  18 Ekim 2011 Salı 07:49
                                  Kur’an bütün insanlığa bir rehber olarak inzal edilmiştir. Yaş ve kuru her ne varsa onda vardır. İnsanın ihtiyaç duyduğu her şey onda misli veya ayni olarak muhakkak derc edilmiştir. Kişi mesleğine, meşrebine, meyillerine, içinde bulunduğu ruh durumuna veya ihtiyaç duyduğu şeye göre onu tarif eder.

                                  Kur’an’a muhatap olan bir doktor Kur’an’ı bir tıp kitabı, bir sosyolog sosyoloji kitabı, bir edebiyatçı belagat kitabı olarak tarif edebilir. Keza mistik bir mizaca sahip kişi Kur’an’ı metafizik bir belge, marjinal/köktenci bir kişiliğe sahip kişi onu bir manifesto olarak algılayabilir.

                                  Şüphesiz bu tanımlar ve algılar bir bütünün parçalarını tanımlamaktan ve algılamaktan ibarettir. Külli ve umumi bir tanım ve tarif içermez. Bu tanımlar ve algılar Kur’an’a ait diğer tanımlar ve algılar ne kadar dikkate alınarak yapılmışsa onların o kadar isabet etme şansı vardır.

                                  Nur’un her bir Risalesinin kendi içinde bir riyaseti vardır. Kur’an’ın manevi bir tefsiri olan Risaleye muhatap olan kişi nispi olarak Kur’an’a muhatap olurken yaşadığı bir durumu burada da yaşar. Kur’an hakkındaki tarifleri ve algıları Risale için de geçerlidir. Yani kişi sosyologsa Kur’an’a bir sosyolojik metin, edebiyatçı ise edebi metin olarak bakar.

                                  Bu minvalde, özelde şiir, genelde de edebiyat kuramları üzerine geniş bir birikime sahip olan Hakan Arslanbenzer, Bediüzzaman’ın Sözler isimli kitabını Montaigne’in ‘Denemeler” isimli kitabına benzetirken, Sözler’i de Müslümanların “Denemeler”i olarak tarif eder.

                                  Ortalama bir edebiyat okuru için deneme denilince nasıl ki ilk önce Montaigne ve onun “Denemeler”i akla gelirse, Türkiye’deki imani duyarlılığa sahip kitap ehli kişiler açısından da insani bir dilin imani bir sese büründüğü eser olarak ilk akla gelen kişilerden biridir Bediüzzaman ve onun “Sözler” isimli eseri. Geçen bunca yıla rağmen yüzlerce baskı yapan “Denemeler”e mukabil, Sözler’in sayısını hatırlayamadığımız, hatta tahmin bile edemediğimiz bir baskıya ulaşmış olması bu durumun en güzel ispatıdır.

                                  Sözler tabir yerindeyse Bediüzzaman’ın olgunluk dönemi eseridir. Risale’nin usulü, üslubu ve esası açısından merkez niteliğini taşır. O kadar ki Risale’nin bir çok yerinde Risale-i Nur’un bütünü için “Sözler” ismi kullanılır. Sözler insani hallerin imani bir dil ile ifade edildiği eserdir. Burada aklın kuşkuları, nefsin açmazları, kalbin marazları, ruhun arazları ve daha bir çok manevi marifet unsuru kendilerine mahsus halleri ile yine kendine mahsus dil ile dillendirilir.

                                  Sözler bazen aklın rengine girer; şüpheleri seslendirir. Akabinde başta akıl olmak üzere kalb, ruh, ene, nefs gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu şüphelerin geçersizliğini ortaya koyar. Bazen nefsin rengine girer; evhamı ve açmazı dillendirir. Akabinde başta nefis olmak üzere akıl, kalb, ruh, ene gibi manevi unsurlar vasıtasıyla bu evhamın ve açmazın gereksizliğini ifade eder. Bu durum kalb, ruh, ene vb. manevi unsurların kendilerine mahsus sorun ve sıkıntılara çare ve ricaların uygulanmasıyla sürer gider. Bu usul, üslup ve esas yedeğe alınarak yapılan Sözler’i okuma ameliyesi bir noktadan sonra okuyucusuna engin bir tefekkür birikimi sağlar. Hafız Ali misalinde olduğu gibi kişi zamanla hayatta ve ötesinde karşılaştığı insani ve imani sorunları ve sıkıntıları bu eserden aldığı bilgi, tecrübe ve tefekkürle çözümlemeye çalışır.

                                  Risale üzerine düşünen, yazan veya söz serdeden kişileri aydın ve mütefekkir/entellektüel olarak ikiye ayırmanın faydalı olacağı kanaatindeyim.

                                  Aslında bu iki kavramının birbirinden ayrılmasının sağlıklı bir şey olmadığını kabul etmekle beraber gelinen nokta da ayrımın kaçınılmaz olduğunu da kimse inkar edemez.

                                  Bu gün “aydın” denilince anlaşılması gereken şey bildiklerini okuyan ve ifade eden kişidir. Aydın kendisi bir fikir üretmeyen, yeni bir şey söylemeyen, sadece mütefekkir veya diğer başka kişiler tarafından ortaya konulan bilgi ve düşünceyi sadeleştiren, tashih eden, bunlara bir çeki düzen veren, böylece bir senteze ulaşarak ortalama okuyucuya veya dinleyiciye aktaran kişidir. Bu anlamda akleden bir kişilikten ziyade nakleden bir kişiliğe sahiptir.

                                  Mütefekkir ise kendinden yeni şeyler üreten, bilgiyi değiştiren, dönüştüren, bilgiye fikir ve his veren kişidir. Bunun için nakleden bir kimlikten ziyade akleden bir kimliğe sahiptir. Mütefekkir günü birlik çözümler üretmek, tabir yerinde ise kişinin veya toplumun gününü kurtarmak yerine, insanı ve toplumu bir bütün halinde ilgilendiren sorunların kaynağına giderek yarınları kurtarmayı kendine hedef edinir.

                                  Risaleye muhatap olan kişilerin önünde “Risaleden düşünmek” ve “Risalece düşünmek” gibi iki kavram duruyor.

                                  “Risaleden düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risalede geçen durumla ilgili olduğuna inandığımız lafzi yorum içeren cümleleri kopyala-yapıştır mantığı ile uyarlamaktır. Bu çoğu kere “yama” etkisi oluşturur. Böyle bir muhatabiyette Risale koldaki saat gibidir. Zaman kavramı gelişmemiş birisi zamanı öğrenmek için her seferinde nasıl saate bakmak zorunda kalırsa, Risale’yi saat gibi yanında taşıyan kişi için de aynı şey geçerlidir. Bu kişi yanında Risale olmadığı müddetçe karşılaşılan duruma çözüm bulmakta zorlanır. Bu tür bir muhatabiyet yukarıda belirttiğimiz “aydın” tanımına daha fazla uyuyor.

                                  “Risalece düşünmek” karşı karşıya bulunduğumuz duruma Risaleye bakmadan da Risale ile uyumlu olabilecek bir tutum ve davranış gösterebilmek demektir. Bu zaman kavramı gelişmiş birisinin saati merak ettiğinde saatine bakma ihtiyacı duymaması gibi bir hassasiyetin karşılığıdır. Bu tür muhatabiyet yukarda belirttiğimiz “entelektüel” tanımına daha fazla yakın duruyor.
                                  Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın birçok yolu var.

                                  Bunlardan ilki Risale’nin diline hakim olup-olmamakla ilgilidir. Kişi, Bediüzzaman’a ait bu güne kadar hiç karşılaşmadığı bir metni içindeki dilsel işleyişten “Bu metin Bediüzzaman’ın kaleminden çıkmış olmalı” diyebiliyorsa o kişi “Risalece” düşünüyor demektir. Bu cevabı veremiyorsa “Risaleden” düşünüyor demektir. Ezberlere ve yönlendirmelere tabi bir otorite veya kişi bu metne “Bediüzzaman’ındır” demediği müddetçe o da “Bediüzzaman’ındır” diyemeyecektir.

                                  Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın bir yolu da konu ile ilgili olarak yaptığı yorumlardaki isabette aranmalıdır. Kişi isabetli yorum yapıyorsa “Risalece” bir nazarla olaylara bakıyor demektir. Yoksa kopyala-yapıştır mantığı onda işliyordur.

                                  Kişinin “Risalece” mi yoksa “Risaleden” mi düşündüğünü anlamanın bir diğer yolu da onun olayları aydın mı, yoksa entelektüel duyarlılık ile mi dillendirdiğiyle ilgilidir. Kişi bir entelektüel hassasiyetiyle olaylara yaklaşarak, kendinden bir şeyler söyleyebiliyor ve açılımlar getirebiliyorsa “Risalece” düşünüyor demektir.

                                  Montaiğne talebelerine “Bana bildiklerinizi değil, hissettiklerinizi söyleyin” dermiş. Sözler müellifi de bize her şeyden önce düşüncelerini ve hislerini anlatıyor. Tefekkür ve tahassüsünü aktarıyor. Bu minvalde bize düşen şey galiba, ilk elden Risaleden bildiklerimizi değil, Risale için düşündüklerimizi söylemek ve Risaleye uygun bir duyarlılığı hayatın her alanında her daim canlı tutmak.

                                  Sinsi vesveseciden Rabbime sığınırım

                                  18 Ekim 2011 / 04:27
                                  Günün Ayet-i Kerime meali…

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  Cenab-ı Hak (c.c), Nas Suresinde mealen şöyle buyuruyor:
                                  De ki: Cinlerden ve insanlardan; insanların kalplerine vesvese veren sinsi vesvesecinin kötülüğünden, insanların Rabbine, insanların Melikine, insanların İlahına sığınırım.

                                15 yazı görüntüleniyor - 121 ile 135 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.