• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #797866
    Anonim

      TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.11.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
      Gayet şiddetli hasta Üstadımıza mühim, resmî bir zattan bir mektup geldi. Diyor ki: “Tarihçe-i Hayat’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâvizle eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevk etmişler.”

      Üstadımız da dedi ki: “Bu Tarihçe-i Hayat’ın en mühim kısmı üç defa Sebilürreşad tarafından, dört defa da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harfle neşredilmiş ve içindeki müdafaat parçaları da müteaddit mahkemelerin huzurunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medine-i Münevvere gibi hariç yerlerden bir iki âlim zâtın, izah ve teşekkür nevinden birkaç hakikatli mektupları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiçbir ciheti yok.

      Saniyen: Risale-i Nur, kırk elli senede bütün ehl-i siyasetin tazyikatı altında tek başına âlem-i İslâmda harika bir tarzda neşrolduğu halde, şimdi milyonlar nâşirleri varken, değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasınlar…

      Salisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur’ân’ın bir kanun-u esasiyesi olan 3 وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى yani, “Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes’ul olmaz, olamaz” diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risale-i Nur’la neşredildiği sebebiyle, âsayişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir mânevî zabıta hükmünde, herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binaen, Risale-i Nur eski partinin dört beş hatâsını yüz derece ziyadeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi otuz derece ziyadeleştirmemiş. Onun için umum o partinin ekserisi iktidar partisi kadar Risale-i Nur’a minnettar olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu kanun-u esasiye-i Kur’âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.
      Rabian: Kat’iyen tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muhafaza edecek Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar. Kat’iyen haber aldık ki: Hariçte bazı yerde bir milyon gençler “Müsalemet-i umumiyeyi temin edecek Risale-i Nurdur” demişler. Sulh-u umumî taraftarı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale-i Nur’u tercümeye başladığını haber aldık.

      Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış mânâlar verip bir iki satırına ilişseler, benim bedelime deyiniz ki: “Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezalandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var mı?”

      İşte her sahifesi yirmi satır olan beş yüz sahifelik bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa, evvelâ, isim muayyen değil, orada mesuliyet yok… Şayet olsa da, sansür gibi o satır silinir. O kitabı müsadere etmek, on bin adamı hapse sokmak gibi kâinatta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi, öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın imanını kuvvetlendirdiği cihetle, yirmi bin hasene ve iyilik olduğundan, elbette o hatâyı ve seyyieyi affettirir.

      Ben şiddetli hasta olmasaydım daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashih ve ıslah edersiniz. Hattâ münasip görseniz, mânen polislerin bir vazifesini gören Risale-i Nur’un âsayiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyade taraftar olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharri memuru suretinde, polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye ruhum razı değil. Onlara umumen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.

      Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle, leyle-i Mirac vaktinde Mirac-ı Şerif, şuhur-u selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe-i Hayat hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. “Sadaka belâyı def eder” 4 mealindeki hadis-i sahihin hükmüyle, Risale-i Nur Anadolu için belâları def eder bir sadaka hükmüne geçtiği, ona beraatler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def edilmesi, ona hücum edildiği zaman belâların gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazan zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu defa da hayatımda görmediğim tahtessıfır on sekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.

      Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta halinde hizmetkârına dedi: “Merak etmemeleri için berâ-yı malûmat bazı dostlara ve bazı resmî zatlara gönderirsiniz.”
      Şiddetli hasta Üstadımızın

      hizmetkârı

      Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur.

      Said Nursî
      Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
      1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
      2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
      3 : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.

      4 : Muhammed Atfîş el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:464, hadis no: 1741.

      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      âlem-i İslâm : İslâm dünyası
      âlem-i İslâmiyet : İslâm âlemi
      âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
      beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma

      binaen : dayanarak
      ecnebî : yabancı

      ehl-i siyaset : siyasetle uğraşanlar, politikacılar
      ekseri : çoğunluk
      eski harf : Arap alfabesi
      feylesof : filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci
      hadis-i sahih : sahih hadis; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru senet ve güçlü râvîlerle nakledilen hadis
      hamisen : beşinci olarak
      hariç : dış
      hasebiyle : dolayısıyla
      hasene : iyilik, sevap

      hatâkâr : hatalı
      ilânnâme : yazılı duyuru
      hizmetkâr : hizmetçi
      ıslah : düzeltme, iyileştirme

      kanun-u esasiye : temel kanun, anayasal kanun
      kanun-u esasiye-i Kur’âniye : Kur’ân’ın temel kanunu, hükmü
      kat’iyen : kesin olarak
      Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
      küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen he şeyi inkâr etme
      leyle-i Miraç : mübârek Mi’rac gecesi
      mesuliyet : sorumluluk

      minnettar : iyilik yapan birisine karşı borçluluk hissi duyan
      Mirac-ı Şerif : değerli Miraç gecesi
      mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
      muayyen : belirlenmiş, kararlaştırılmış
      mukabele : karşılık

      müdafaat : savunmalar
      münasip : uygun
      müsadere etmek : suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması
      müsalemet-i umumiye : herkesi kaplayan barış ve huzur

      müteaddit : bir çok, çeşitli
      müteessir olmak : etkilenmek, üzülmek
      nâşir : neşreden, yayan
      neşredilme/neşrolunma : yayımlanma
      nevinden : türünden
      rabian : dördüncü olarak
      sadisen : altıncı

      salisen : üçüncü olarak
      saniyen : ikinci olarak
      sansür : yayınlanacak bir şeyin kontrol edilmesi ve gereken düzeltmelerin yapılması

      sevk etmek : yönlendirmek
      seyyie : kötülük, günah
      sulh-u umumî : genel barış ve huzur
      suret : görünüş
      şuhur-u selâse : üç aylar; Receb, Şaban ve Ramazan ayları
      tahakkuk etmek : gerçekleşmek
      taharri : arama, inceleme
      tashih : düzeltme

      tazyikat : baskılar, sıkışmalar
      teessüf : eseflenme, üzülme

      umum : bütün
      umumen : bütünüyle

      vilâyet-i şarkiye : Doğu illeri
      yeni harf : Latin alfabesi
      ziyadeleştirmek : artırmak, fazlalaştırmak

      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]
      DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.11.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
      MUKADDİME(DEVAMI)
      ONUNCU CİNAYET
      [TABLE]
      [TR]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:

      Ey asakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatinize vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercümerc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz şeriat dersiniz, hâlbuki şeriate muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur’ân ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam, dindar, hakperest ulü’l-emre itaat farzdır. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin bir cüz’î nâmeşru hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz.
      Zira, itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nev’i tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâpları siz itaatinizle, kan dökmeden yaptınız.
      Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverü’l-fikir bir zâbiti zâyi etmek, mânevî kuvvetinizi zâyi etmektir. Zira şimdi hükümfermâ, şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevverü’l-fikir, yüze mukabildir. Ecnebîler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil…
      Elhasıl: Fahr-i Âlemin fermânını size tebliğ ediyorum ki, itaat farzdır. Zabitinize isyan etmeyiniz. Yaşasın askerler! Yaşasın meşruta-i meşrua!
      Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden cinayet ettim.


      [/TD]
      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
      asakir-i muvahhidîn : Cenâb-ı Hakkın birliğine inanan askerler
      âsân : kolay
      âşinâ : iyi bilme, tanıma
      bayrak-ı tevhid : birlik bayrağı
      bilfiil : fiilen, bizzat yaparak
      cesîm : büyük
      cüz’î : az, küçük, ferdî
      efkâr-ı umumiye : kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri
      farz : Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
      fenn-i harp : harp san’atı, savaş ilmi
      hadîs : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
      hakperest : hakkı üstün tutan, hak taraftarı
      halel : zarar
      hamiyetli : din, aile, vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti olan
      Harbiye Nezareti : Osmanlı Devletinde Harb Bakanlığı, bugünkü Millî Savunma Bakanlığına verilen ad
      haysiyet : itibar, şeref
      hâzık : işinin ehli, becerikli, tecrübeli, uzman
      hendese : mühendislik
      hercümerc : karma karışık, alt üst olma
      hikmet : ilim ve fenler
      itaat : emre uyma
      kaim : ayakta duran, var olan
      kezâlik : bunun gibi
      lekedar etme : lekeleme, kirletme
      mâhir : hünerli, sanatkâr
      meşru : kanunî, yasal; dine uygun
      muhalefet : zıt ve aykırı davranma
      muntazam : düzenli, intizamlı
      müessir : tesirli, etkili
      münevverü’l-efkâr : fikir ve düşünceleri aydın
      nâmeşru : kanunî ve yasal olmayan
      nazar : göz, bakış, görüş
      neferat : askerler, erler
      nefis : kişinin kendisi
      neme lâzım : “Bu işle ilgilenmem, bana ne, buna karışmam” anlamında bir ifade
      nevi : çeşit
      saadet : mutluluk
      sûret : kopya, nüsha
      şecaat : yiğitlik, cesaret
      şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
      tabip : tıp doktoru, hekim
      tabur : ortalama bin kişiden oluşan askerî birlik
      takdir : beğendiğini dile getirme
      tesir : etki
      uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği
      ulema : âlimler
      ulü’l-emir : iş başında bulunan idareci, yönetici ve siyasetçiler
      vabeste : bağlı
      zabit : subay, rütbeli asker


      [/TD]
      [/TR]
      [/TABLE]

      #797867
      Anonim

        Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vessellem) buyurdu ki:

        “Kul bir hata yaptığı zaman kalbinde siyah bir iz meydana gelir. Eğer kişi, o hatadan nefsini uzaklaştırır, af taleb eder ve tövbede bulunursa kalbi cilalanarak (leke silinir). Bilakis, aynı günahı işlemeye devam ederse, kalbdeki leke artırılır. Hatta bir zaman gelir, kalbi tamamen kaplar. İşte bu durum Cenab-ı Hakk’ın: ‘Bilakis, onların irtikab edegeldikleri, kalplerini paslandırmıştır.’

        (Mutaffifin, 83/14) mealindeki ayette zikrettiği pastır.”

        (Tirmizi, Tefsir, Mutaffifin )

        #797868
        Anonim

          DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
          2.12.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
          MUKADDİME(DEVAMI)
          ON BİRİNCİ CİNAYET
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Ta ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.

          Zira, o vilâyatta nim-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadete geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.
          Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserisi bunu bilir.

          Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim.

          YARI CİNAYET
          Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve “Aslâh tarik musalâhadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet sûretini daha ahsen sûrette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka ceride lisânıyla söyledim ki:

          Münhasif Yıldızı darülfünun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle.
          Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.
          Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
          Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. HAŞİYE

          [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : O yarının zamanı, on beş sene sonra yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Siracü’n-Nur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
          [/TD]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
          ağraz : kötü niyet ve düşmanlıklar
          âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
          ahsen : en güzel, daha güzel
          âli : yüksek
          aslâh : en iyi, en uygun, en elverişli
          cebir : zor kullanma
          cehalet : cahillik, bilgisizlik
          ceride : gazete, basın, medya
          daire-i İslâm : İslâm dairesi
          darülfünun : üniversite
          dehşetli : korkunç, ürkütücü
          derk : anlama, bilme
          ehl-i hakikat : doğru ve hak yolda olan kimseler
          ekserisi : çoğunluğu
          fakr-ı hâl : fakir hâl, fakirlik
          içtimaî : sosyal, toplumsal
          infiâlât : etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar
          istidat kesbetme : yetenek kazanma
          itimad : güvenme
          kabul-ü nasihat : nasihat kabul etme
          kusurat : kusurlar, hatâlar
          mebde : başlangıç
          medrese : dinî ilimlerin öğretildiği okul
          melâike-i rahmet : rahmet melekleri
          menfaat : çıkar
          mevki : yer
          muhabbet : sevgi
          musalâha : barışma, barış
          mülâhaza : düşünce
          münhasif : sönmüş, batmış, tutulmuş
          mürüvvet : iyilikseverlik, cömertlik
          mütekeffil : kefilliği üstlenen, garantör
          müyesser : kolay, kolaylaştırılmış
          nedamet : pişman olma, pişmanlık
          nefis : kişinin kendisi
          neşr-i maarif : ilmi ve bilgiyi yayma
          nokta-i hilâfet : Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık noktası
          rabıta : bağ
          sabık : geçen, önceki
          sebebiyet verme : sebep olma
          seyyah : yolcu, gezip dolaşan
          Sultan-ı sâbıka : önceki sultan, padişah; İkinci Abdülhamid
          Süreyya : Ülker takım yıldızı
          şefkatli : merhametli
          tarik : yol
          teşebbüs : başvurma, girişme
          tevkifhane : tutuk evi, hapishane
          tımarhane : ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi
          umur : işler
          vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
          vukua gelme : meydana gelme
          zebânî : Cehennemde vazifeli melek, korkunç ve kötü bir iş yapan görevli


          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          Bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgahları hükmünde görünüyor. Mesela: Nasıl ki ehl-i medeniyet, fani vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigar bırakmak için; güzel veya garib vaziyetlerin suretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi zaman-ı halde ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar. Aynen öyle de: Şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sani’-i Hakim’i alem-i bekaya ait gayelerini o aleme kaydetmekle beraber alem-i ebedide, sermedi manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında gördükleri vezaif-i hayatiyeyi ve mu’cizat-ı Sübhaniyeyi, menazır-ı sermediyede kaydetmek, mukteza-yı ism-i Hakim ve Rahim ve Vedud’dur.


          (Bediüzzaman Said Nursi – 24. Mektub’dan)

          Lügatler
          Âlem :dünya, kâinat
          Âlem-i beka :sonsuzluk âlemi
          Âlem-i ebedi :sonsuz âlem
          Beka :sonsuzluk, sonu olmamak
          Dercetmek :içine konmak, yerleştirmek
          Destgâh :işyeri ,tezgah, servet, kuvvet
          Ehl-i istikbal :gelecek nesil
          Ehl-i medeniyet :medeni insanlar
          Etvar-ı hayat :hayat tavırları, yaşam tarzı
          fâni :ölümlü, gelip geçici, yok olan
          Garip :tuhaf, hayret veren
          İstikbal: gelecek
          Menazır-ı sermediye :süreklilik arzeden manzaralar
          Mevcudat :varlıklar, kâinattaki her şey
          Mevcudat-ı bahariye ve dünyeviye :bahar mevsiminde çıkan renk renk dünyevi varlıklar
          Mu’cizat-ı Subhaniye :Subhan olan=hiçbir şeye benzemeyen, yüce Allah’ın mucizeleri
          Mukteza-i İsm-i Hakîm :Hakim=her şeyde hikmet gizleyen isminin gereği ve lazımı
          Nev’ :çeşit, sınıf, cins
          Rahîm :rahmet edici, merhamet eden
          Sâni-i Hakîm:Hikmetli yaratıcı
          Sermedi :devamlı, sürekli, kesintisiz
          suret : biçim, şekil
          Teşkil :şekil vermek, meydana getirmek
          Vaziyet :durum, hal
          Vedûd :çok şefkatli, çok sevilen
          Vezaif-i hayatiye :hayat vazifeleri, hayati vazifeler
          Yadigâr :hatıra, hediye
          Zaman-ı hal ve istikbal :şimdiki ve gelecek zaman
          Zaman-ı mazi :geçmiş zaman

          #797869
          Anonim

            TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.12.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
            Muhterem Üstadımız,

            Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ı cemilinize mükâfaten Cenâb-ı Hak tarafından ihsan buyurulan kudsî iman dâvânızın tahakkukunu, Risale-i Nur’un serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiş, Hakkın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak, âfâk-ı cihan Nurun parlak ziyası ile aydınlanmıştır. Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, ruhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir. Bu bakımdan minnet ve şükranlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arz ederken, asırlık ömr-ü mübareklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücadele, mücahede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ıztıraplarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve şuurunuzun, hülâsa, İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı tesir, aksettirdiği mânâ ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.

            Muhterem Üstadımız, artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî dâvâyı, bu iman ve Kur’ân dâvâsını devam ettirecek istikbalin genç Said’leri yetişmiştir. İman nuru ve şuuruyla, onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyı yürütecekler ve inşaallah kıyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.

            Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâd edilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe-i Hayat’ınızın Ankara’da tab edilip hitama ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zira bu Tarihçe-i Hayat, ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiğiniz imanı kurtarmak dâvânız uğrundaki mücadele ve mücahede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nur’ların telif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr malûmat vermesi bakımından büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryası daima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmi ve halâskâr olacaktır.

            Size medyun-u şükranız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arz eder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadımız.
            İstanbul Nur talebeleri
            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
            1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
            2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
            âfâk-ı cihan : dünyanın etrafını saran ufuklar
            aksetirme : yansıtma
            arz etme : sunma, ifade etme
            aziz : çok değerli, izzetli
            azmetme : kararlı olma

            bahşeden : ihsan eden, veren
            bahtiyar : talihli, mutlu
            berâ-yı malûmat : bilgi ve malûmat için, bilgi vermek için
            bilhassa : özellikle

            Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
            derya : deniz
            dua-i mübarek : mübarek dua

            emel : arzu, istek
            fethetme : açma
            feragat : fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme

            galebe : üstün gelme
            haiz : sahip olma

            Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
            halâskâr : kurtarıcı
            hâmi : koruyucu
            hitam : son

            hizmetkâr : hizmetçi
            hülâsa : kısaca, özet olarak
            ıztırap : aşırı elem, sıkıntı, ıstırap

            idrak : anlama, kavrama
            iftihar : övünme

            ihsan : bağış, ikram, lütuf
            ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
            ille-i gaye : esas gaye, temel amaç
            insaniyet : insanlık
            inşaallah : Allah’ın izniyle
            intikal : taşıma, aktarma

            intişar : yayılma
            intizaren : bekleyerek, gözleyerek
            istikbal : gelecek
            kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
            kudsî : kutsal, yüce
            küfür : inkâr, inançsızlık
            mahrumiyet : yoksun kalma
            maksad : gaye, amaç
            malûmat : bilgi
            meclûb : tutkun, aşırı bağlı
            medyun-u şükran : teşekkür borçlu

            menfâ : sürgün yeri
            minnet : kendini borçlu hissetme, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etme
            muazzam : azametli, çok büyük
            muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
            mufassal : ayrıntılı
            muhabbet : sevgi
            muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
            muvaffakiyet : başarı
            mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama

            mücahede-i mâneviye : mânevî mücahede, mücadele
            mükâfaten : mükâfat olarak
            müsterih olma : rahatlama, huzura kavuşma
            müteşekkir : teşekkür eden
            neşr : yayma, yayımlama

            nimet : iyilik, lütuf, ihsan
            ömr-ü mübarek : bereketli, hayırlı ömür
            rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan

            saadet : mutluluk
            sabr-ı cemil : güzel sabır; rıza göstererek katlanma
            sadakat : bağlılık
            safha : merhale, aşama
            selâmet : esenlik, güven

            serbestiyet : serbestlik
            şuur : bilinç, anlayış

            taarruz : saldırı, hücum
            tab : matbaada basma

            tahakkuk : gerçekleşme
            taharri : arama, inceleme
            tahtessıfır : sıfırın altında
            takviye : güçlendirme, destekleme
            tanzim : düzenleme
            tatminkâr : doyurucu, ikna edici, memnun edici
            telif : yazma
            ulvî : yüce, büyük
            vâsıl olma : varma, ulaşma
            yâd edilme : anılma

            zelzele : deprem, sarsıntı
            ziya : ışık, aydınlık
            zulmet : karanlık


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]


            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.12.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
            MUKADDİME(DEVAMI)
            ON BİRİNCİ CİNAYET
            [TABLE]
            [TR]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Ta ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.

            Zira, o vilâyatta nim-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadete geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.
            Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserisi bunu bilir.

            Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim.

            YARI CİNAYET
            Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve “Aslâh tarik musalâhadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet sûretini daha ahsen sûrette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka ceride lisânıyla söyledim ki:

            Münhasif Yıldızı darülfünun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle.
            Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.
            Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
            Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. HAŞİYE

            [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : O yarının zamanı, on beş sene sonra yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Siracü’n-Nur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
            [/TD]
            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
            ağraz : kötü niyet ve düşmanlıklar
            âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
            ahsen : en güzel, daha güzel
            âli : yüksek
            aslâh : en iyi, en uygun, en elverişli
            cebir : zor kullanma
            cehalet : cahillik, bilgisizlik
            ceride : gazete, basın, medya
            daire-i İslâm : İslâm dairesi
            darülfünun : üniversite
            dehşetli : korkunç, ürkütücü
            derk : anlama, bilme
            ehl-i hakikat : doğru ve hak yolda olan kimseler
            ekserisi : çoğunluğu
            fakr-ı hâl : fakir hâl, fakirlik
            içtimaî : sosyal, toplumsal
            infiâlât : etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar
            istidat kesbetme : yetenek kazanma
            itimad : güvenme
            kabul-ü nasihat : nasihat kabul etme
            kusurat : kusurlar, hatâlar
            mebde : başlangıç
            medrese : dinî ilimlerin öğretildiği okul
            melâike-i rahmet : rahmet melekleri
            menfaat : çıkar
            mevki : yer
            muhabbet : sevgi
            musalâha : barışma, barış
            mülâhaza : düşünce
            münhasif : sönmüş, batmış, tutulmuş
            mürüvvet : iyilikseverlik, cömertlik
            mütekeffil : kefilliği üstlenen, garantör
            müyesser : kolay, kolaylaştırılmış
            nedamet : pişman olma, pişmanlık
            nefis : kişinin kendisi
            neşr-i maarif : ilmi ve bilgiyi yayma
            nokta-i hilâfet : Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık noktası
            rabıta : bağ
            sabık : geçen, önceki
            sebebiyet verme : sebep olma
            seyyah : yolcu, gezip dolaşan
            Sultan-ı sâbıka : önceki sultan, padişah; İkinci Abdülhamid
            Süreyya : Ülker takım yıldızı
            şefkatli : merhametli
            tarik : yol
            teşebbüs : başvurma, girişme
            tevkifhane : tutuk evi, hapishane
            tımarhane : ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi
            umur : işler
            vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
            vukua gelme : meydana gelme
            zebânî : Cehennemde vazifeli melek, korkunç ve kötü bir iş yapan görevli


            [/TD]
            [/TR]
            [/TABLE]

            #797870
            Anonim

              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.12.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
              Muhterem Üstadımız,

              Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ı cemilinize mükâfaten Cenâb-ı Hak tarafından ihsan buyurulan kudsî iman dâvânızın tahakkukunu, Risale-i Nur’un serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiş, Hakkın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak, âfâk-ı cihan Nurun parlak ziyası ile aydınlanmıştır. Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, ruhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir. Bu bakımdan minnet ve şükranlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arz ederken, asırlık ömr-ü mübareklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücadele, mücahede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ıztıraplarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve şuurunuzun, hülâsa, İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı tesir, aksettirdiği mânâ ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.

              Muhterem Üstadımız, artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî dâvâyı, bu iman ve Kur’ân dâvâsını devam ettirecek istikbalin genç Said’leri yetişmiştir. İman nuru ve şuuruyla, onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyı yürütecekler ve inşaallah kıyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.

              Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâd edilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe-i Hayat’ınızın Ankara’da tab edilip hitama ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zira bu Tarihçe-i Hayat, ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiğiniz imanı kurtarmak dâvânız uğrundaki mücadele ve mücahede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nur’ların telif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr malûmat vermesi bakımından büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryası daima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmi ve halâskâr olacaktır.

              Size medyun-u şükranız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arz eder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadımız.
              İstanbul Nur talebeleri
              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
              1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
              2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.


              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              âfâk-ı cihan : dünyanın etrafını saran ufuklar
              aksetirme : yansıtma
              arz etme : sunma, ifade etme
              aziz : çok değerli, izzetli
              azmetme : kararlı olma

              bahşeden : ihsan eden, veren
              bahtiyar : talihli, mutlu
              berâ-yı malûmat : bilgi ve malûmat için, bilgi vermek için
              bilhassa : özellikle

              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
              derya : deniz
              dua-i mübarek : mübarek dua

              emel : arzu, istek
              fethetme : açma
              feragat : fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme

              galebe : üstün gelme
              haiz : sahip olma

              Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
              halâskâr : kurtarıcı
              hâmi : koruyucu
              hitam : son

              hizmetkâr : hizmetçi
              hülâsa : kısaca, özet olarak
              ıztırap : aşırı elem, sıkıntı, ıstırap

              idrak : anlama, kavrama
              iftihar : övünme

              ihsan : bağış, ikram, lütuf
              ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
              ille-i gaye : esas gaye, temel amaç
              insaniyet : insanlık
              inşaallah : Allah’ın izniyle
              intikal : taşıma, aktarma

              intişar : yayılma
              intizaren : bekleyerek, gözleyerek
              istikbal : gelecek
              kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
              kudsî : kutsal, yüce
              küfür : inkâr, inançsızlık
              mahrumiyet : yoksun kalma
              maksad : gaye, amaç
              malûmat : bilgi
              meclûb : tutkun, aşırı bağlı
              medyun-u şükran : teşekkür borçlu

              menfâ : sürgün yeri
              minnet : kendini borçlu hissetme, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etme
              muazzam : azametli, çok büyük
              muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
              mufassal : ayrıntılı
              muhabbet : sevgi
              muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
              muvaffakiyet : başarı
              mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama

              mücahede-i mâneviye : mânevî mücahede, mücadele
              mükâfaten : mükâfat olarak
              müsterih olma : rahatlama, huzura kavuşma
              müteşekkir : teşekkür eden
              neşr : yayma, yayımlama

              nimet : iyilik, lütuf, ihsan
              ömr-ü mübarek : bereketli, hayırlı ömür
              rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan

              saadet : mutluluk
              sabr-ı cemil : güzel sabır; rıza göstererek katlanma
              sadakat : bağlılık
              safha : merhale, aşama
              selâmet : esenlik, güven

              serbestiyet : serbestlik
              şuur : bilinç, anlayış

              taarruz : saldırı, hücum
              tab : matbaada basma

              tahakkuk : gerçekleşme
              taharri : arama, inceleme
              tahtessıfır : sıfırın altında
              takviye : güçlendirme, destekleme
              tanzim : düzenleme
              tatminkâr : doyurucu, ikna edici, memnun edici
              telif : yazma
              ulvî : yüce, büyük
              vâsıl olma : varma, ulaşma
              yâd edilme : anılma

              zelzele : deprem, sarsıntı
              ziya : ışık, aydınlık
              zulmet : karanlık


              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]


              #797935
              Anonim

                TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.13.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî hazretlerinin, en son defa vasiyetnâmesi hükmünde Emirdağ Lâhikası’nın sonunda derc ve neşr edilen bir beyanı ile yeni Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en son sene kaleme aldığı “Reis-i Cumhur’a ve Başvekile” diye olan bir hitabesini bu Tarihçe-i Hayat’ın sonuna ilâve ediyoruz.

                Nur talebeleri Hazret-i Üstad’ın bu vasiyetnâmesinde beyan ettikleri müsbet hizmet tarzı ile “Nurları” bütün cihana karşı ilân ettiler. Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamana müteveccih müsbet hizmet telâkkisi ve envar-ı imaniyeyi akıl ve kalplere yerleştirdiler.
                Hazret-i Üstad’ın hizmetinde bulunan talebeleri
                Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstir

                Aziz kardeşlerim,

                Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.

                Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.

                Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.

                Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. 1وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz” işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”

                Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.

                Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.
                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                1 : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi; 39:7.

                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                âlem-i İslâm : İslâm âlemi
                Aleyhisselâm : Allah selâmı onun üzerine olsun
                âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
                aziz : çok değerli, izzetli
                Başvekil : Başbakan
                beyan : açıklama

                Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                cihad : Allah için kutsal şeyleri koruma gayret ve mücadelesi
                cihad-i mânevî : ilim, fikir, dua gibi mânevi unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele
                cihan : dünya

                dahil : iç
                dahilî : içe ait
                derc edilen : yerleştirilen
                Divan-i Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi

                düstur : kural, prensip
                envar-ı iman : iman nurları

                hakikat : doğru, gerçek
                hakikî : gerçek
                hâricî : dışarıya ait, dış ile alâkalı
                hazret : saygıdeğer; saygı maksadıyla kullanılan bir ifade
                hitabe : konuşma, sesleniş
                hizmet-i imaniye : imana ait hizmet

                içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hâdise dayanarak hüküm çıkarma
                ihlâl edici : bozucu, karıştırıcı
                ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
                istimal edilme : kullanılma
                Kur’ân-ı Hakîm : her bir âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                menfî hareket : yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış

                meslek : hizmet yolu, ekolü
                mezkûr : adı geçen
                muamele : davranış
                misal : örnek

                muharebat : harpler, savaşlar
                muhafaza : koruma

                mukabele etmek : karşılık vermek
                muvaffak etmek : başarıyı sağlamak, oluşturmak
                müdde-i umumî : savcı
                müellif : kitap yazan, yazar
                mükellef : sorumlu, yükümlü
                müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış
                müsbet : olumlu, yapıcı
                müteveccih : yönelik, yönelmiş
                neşredilen : yayınlanan
                Reis-i Cumhur : Cumhurbaşkanı
                şükür : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterme; Allah’a teşekkür etme
                tahakküm : baskı, zorbalık

                tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
                tecavüz : saldırı, haddi aşma
                telâkki : anlama, kabul etme
                terzil : rezil ve alçak gösterme
                umum : bütün
                vazife-i İlâhiye : Allah’a ait olan iş


                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #797936
                Anonim

                  Bütün eşya bir tek zata verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar sühuletli ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkilatsız olur. Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse; bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayatdar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkil olur.

                  (Bediüzzaman Said Nursi – 2. Şua’dan)
                  Lügatler
                  Âsân :kolay
                  Belki :bilakis, aslında
                  Efrat :fertler, kişiler
                  Esbab : sebebler
                  Ferd :tek, bir, birey
                  Hadsiz : sayısız, sınırsız
                  Halk :yaratma
                  Hayatdar :canlılık gösteren
                  İbda :benzeri olmayan şekilde yaratmak
                  İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
                  İhya :diriltme, hayat verme
                  İnşa :yapma, vücuda getirme, yaratma
                  Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
                  Müşkil :zorluk, zor olan iş
                  Müşkilat :zorluklar
                  Nev’ :çeşit, sınıf, cins
                  Sühulet : kolaylık
                  Şirk : Allah’a ortak koşmak
                  Şua :ışık, parıltı
                  tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem
                  Techiz :donatmak, gerekli şeyleri tamamlamak, cihazlanmak
                  Tedbir :bir şeyde muvaffakiyet için lazım gelen hazırlık, hikmete uygun hareket
                  Terbiye :Allah’ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye çalışmak
                  Zat : hürmete layık kimse, kişi
                  Ziyade : fazla, daha çok, fazlasıyla

                  #797937
                  Anonim

                    DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.13.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                    MUKADDİME(DEVAMI)
                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Yazık! Eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrutiyet-i meşrûâ, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar Meşrutiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâubaliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf set çektiler. Bu seddi çekenler, ref etmelidirler; vatan namına rica olunur.

                    Ey paşalar, zabitler!
                    Bu on bir buçuk cinayetin şahitleri binlerle adamdır. Belki bazılarına İstanbul’un yarısı şahittir. Bu on bir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevap isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
                    Herkesin şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cemiyat-ı akvamiyeyi teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve mânâsı istibdat olan ve İttihad ve Terakki ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.
                    Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i imtiyaz lâzım.
                    Ta ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira, biliyoruz ki,
                    1
                    اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ Fakat, meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım.
                    Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile hakaik tebeddül etmez.” En büyük hatâ, insan kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatâmı itiraf ederim ki, nâsın nasihatini kabul etmeden nâsa nasihati kabul ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmârufu tesirsiz etmekle tenzil ettim.
                    Hem de tecrübe ile sabittir ki, ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir, o adam mâsum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
                    Ey ulû’l-emir! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı, onunla avama nasihatımı tesir ettiriyordum; maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaifim var; kahrolayım eğer idama esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem! Sûretâ mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatimdeki tesiri kırdınız.
                    Sâniyen: Kendinize zarardır. Zira, hasmınızın elinde bir hüccet-i kàtıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?

                    [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Gerçek hile, hileleri terk etmektedir.

                    [/TD]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                    adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
                    ahd ü peyman etme : söz verme ve yemin etme
                    avam : sıradan halk tabakası
                    emr-i bilmâruf : “iyilik ve güzellikleri emretme, tebliğ etme” mânâsında İslâmın bir prensibi
                    fahr : gurur, övünç
                    fırka : parti, grup
                    fırka-i hâlisa : samimî grup, samimî, içten kişilerin partisi
                    gaddar : acımasız, çok zulmeden
                    hakaik : hakikatler, esaslar
                    hasım : düşman
                    haşerat : böcekler, parazitler; değersiz ve zararlı kimseler, asalak geçinenler
                    hayat-ı zaif : zayıf hayat
                    haysiyet : itibar, şeref
                    hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere aykırı, İslâmiyete ters
                    hüccet-i kàtıa : kesin delil
                    imtiyaz : ayrıcalık
                    intaç : netice verme
                    irşad : doğru yolu gösterme
                    istibdat : baskı, zulüm
                    kahrolmak : mahvolmak
                    libas : elbise
                    maalmemnuniye : memnuniyetle
                    mahkûmiyet : hükümlülük, tutukluluk
                    mahvetme : yok etme
                    meşru : yasal, legal; dine uygun
                    meşveret : fikir alışverişi
                    mihenk : altının değerini ölçen taş; (mecaz) kişinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt
                    müsemmâ : isimlendirilen, ismin sahibi
                    müstehak : hak etmiş, lâyık
                    nâs : insanlar
                    nazar : bakış
                    nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
                    nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
                    sâniyen : ikinci olarak
                    sille : tokat
                    sûretâ : görünüş itibariyle
                    şöhret-i kâzibe : yalancı şöhret
                    tebeddül : değişme
                    tebeddül-ü esmâ : isimlerin değişmesi
                    tenezzül : inme, alçalma
                    tenzil : indirme, düşürme
                    ulü’l-emir : işi yönetenler, idareci, yönetici ve siyasetçiler
                    vicdanen : vicdan olarak, vicdanca


                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #797942
                    Anonim

                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”][/TD]
                      [TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Risale-i Nur Külliyatı’ndan…[/TD]
                      [TD=”width: 65, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                      [/TR]
                      [TR]
                      [TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
                      [TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’ân kâinatı okuyor!

                      Sözler | Yedinci Söz
                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #797943
                      Anonim

                        İşte, ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi, meyvesi, faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamışsa anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp zevâli dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.

                        اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَناَ بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِناَ بِاْلاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَلاٰتَفْقُرْناَ بِاْلاِسْتِغْنَاۤءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِناَ وَقُوَّتِناَ وَالْتَجَئْنَاۤ اِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْناَ مِنَ الْمُتَوَكِّلِينَ عَلَيْكَ وَلاَ تَكِلْنَاۤ اِلٰى اَنْفُسِناَ وَاحْفَظْناَ بِحِفْظِكَ وَارْحَمْناَ وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَصَفِيِّكَ وَخَلِيلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَلِيكِ صُنْعِكَ وَعَيْنِ عِنَايَتِكَ وَشَمْسِ هِدَايَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَاۤئِنَاتِكَ وَدَلاَّلِ سَلْطَنَةِ رُبوُبِيَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَاۤئِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبوُبِيَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذِۤى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ وَعَلٰۤى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى مَلٰۤئِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ اٰمِينَ 1 [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Allahım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allahım, kendimizi daima Sana muhtaç olduğumuzu hissetmekle bizi zengin eyle; Senin rahmetine ihtiyaç duymamakla bizi fakir düşürme. Biz kendi güç ve kuvvetimizden vazgeçip Senin güç ve ve kuvvetine sığındık. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmet et. Kulun, peygamberin, yüce katından seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatının sultanı, inâyetinin pınarı, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisanı, rahmetinin timsali, yaratıklarının nuru, mevcudatının şerefi, pek çok olan mahlukatının içinde birliğinin kandili, kâinatının tılsımının keşfedicisi, rubûbiyet saltanatının ilâncısı, râzı olduğun şeylerin tebliğcisi, isimlerinin definelerinin tanıtıcısı, kullarının öğreticisi, kâinatının delillerinin tercümanı, rububiyetine ait güzelliklerin aynası, Senin görünüp gösterilmene vesile olan habibin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin resulün olan Efendimiz Muhammed’e, bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan nebî ve resullere, mukarreb meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Âmin.

                        #797948
                        Anonim

                          Mehdî âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir mi
                          07 Ekim 2011 / 00:01
                          Günlük Risale-i Nur dersi

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyne’s-semâ ve’l-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl, Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve vaad etmiştir; vaadini elbette yapacaktır.
                          Bediüzzaman Said Nursi
                          Sözlük:
                          müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan (bk. c-h-d)
                          müceddid: yenileyici; sahih hadislerle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders
                          Mehdî: (bk. bilgiler)
                          Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
                          Rivayet: Peygamber Efendimiz’den (a.s.m.) duyulan bir haber veya hadisin aktarılması
                          beyne’s-semâ ve’l-arz: yer ile gök arası
                          cereyan etme: meydana gelme
                          daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b)
                          din-i Ahmedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, İslâmiyet (bk. ḥ-m-d)
                          ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)
                          ehl-i beyt-i Nebevî: Peygamberimizin ailesine mensup ve soyundan olanlar (bk. n-b-e)
                          ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler (bk. f-k-r)
                          eser-i himayet: koruma, himaye etme eseri, belirtisi
                          fesad: bozukluk, karışıklık
                          fesad-ı ümmet: ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi
                          halife-i zîşan: şanlı halife (bk. ḫ-l-f)
                          hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın herşeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
                          hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m)
                          icad eden: vücuda getiren, yoktan yaratan
                          izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak (bk. z-v-l)
                          kemâl-i rahmet: mükemmel ve kusursuz bir rahmet (bk. k-m-l; r-ḥ-m)
                          kutb-u âzam: en büyük kutup; bir çok Müslümanın kendisine bağlandıkları büyük evliyadan zamanın en büyük yol göstericisi (bk. a-ẓ-m)
                          muhafaza etme: koruma, saklama (bk. ḥ-f-ẓ)
                          muslih: ıslah eden, iyileştiren, düzelten (bk. ṣ-l-ḥ)
                          mübarek: hayırlı (bk. b-r-k)
                          veren peygamber vârisi olan âlim zât
                          mürşid: doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d)
                          mürşid-i ekmel: en mükemmel doğru yol gösterici (bk. r-ş-d; k-m-l)
                          müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan (bk. c-h-d)
                          nevi: tür, çeşit
                          teskin etme: yatıştırma, sakinleştirme, dindirme (bk. s-k-n)
                          vaad: söz verme (bk. v-a-d)
                          vuku: meydana gelme
                          zarfında: içinde
                          zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
                          zât-ı nuranî: nurani, nurlu zat
                          âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)
                          âlem-i İslâm: İslâm âlemi (bk. a-l-m; s-l-m)
                          ıslah etme: iyileştirme (bk. ṣ-l-ḥ)
                          şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet (bk. ş-r-a; s-l-m)

                          #798036
                          Anonim

                            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.14.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                            MUKADDİME(DEVAMI)
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaretse ve hilâf-ı şeriat hareket ise, فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ HAŞİYE

                            Zira yalanlarla ittihad yalandır. Ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet, fâsittir. Müsemmâ-i meşrutiyet hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine bekà bulacaktır. Maatteessüf bunu kemâl-i telâş ve teessüfle ihtar ediyorum ki: Meselâ, bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesat ve fenalıktan men etmişken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen fesat ve fenalığın zikri vaktinde onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husumet ve adaveti ima eder. Kezalik, şeriat-ı mutahharanın ve ittihad-ı Muhammedînin ism-i mukaddesi ki, fırkaların ağrâz-ı şahsiye ve hilâf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı bir milyon fişek havaya atıldığı ve umum siyaset ve âsâyiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde, o müthiş fırtına mucize-i şeriatla kansız, hafif geçtiği halde, o mübarek nâm ile o müthiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber, daima o ismi garaz sahiplerine siper göstermek pek büyük bir tehlikeli noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki, dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor, dağ-dâr-ı teessüf oluyor.

                            Süreyyayı süpürge yapmaya, üfürmekle şemsi söndürmeye ihtimal veren, belâhetini ilân eder. Mesela, Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir terazinin birer kefesine konulsalar ve cevv-i semâda, Zuhalde duran bir melek de o terazinin ucunu tutsa; Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa Sübhan Dağı âsumâna, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden fikri kısa olanlar, kıymet ve sıkleti tamamen o ilâveye verecekler.
                            [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : Yani, bütün dünya, cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciim.

                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                            adavet : düşmanlık
                            ağrâz-ı şahsiye : kişisel maksatlar, kötü niyet ve düşmanlıklar
                            âlim-i zîtehevvür : öfkeli âlim; sonunu düşünmeden öfkeli hareket eden ilim adamı
                            anarşist : hiçbir düzen ve otorite tanımayan, karışıklık ve bozgunculuktan yana olan ve ondan fayda uman kimse
                            âsâyiş : emniyet, düzen, güvenlik
                            âsuman : semâ, gökkubbe
                            bekà bulma : devam etme, kalıcı olma
                            belâhet : aptallık, ahmaklık
                            cevv-i semâ : gökyüzü boşluğu, feza, uzay, atmosfer
                            dağ-dâr-ı teessüf olma : büyük acı ve üzüntü duyma
                            efrad : fertler
                            fâsit : bozulmuş
                            fesat : bozgunculuk, karışıklık
                            fırka : parti, grup
                            garaz : kin, kötü niyet
                            hak : doğru, gerçek
                            haşiye : dipnot, açıklayıcı not
                            hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere, İslâmiyete aykırı
                            hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin zıttı, karşıtı
                            husumet : hasımlık, zıtlaşma; düşmanlık
                            ifsadat : fitne ve bozgunculuklar
                            ihtar etmek : uyarmak, ikaz etmek
                            imtiyazsızlık : eşitlik
                            ism-i meşrutiyet : meşrutiyet ismi
                            ism-i mukaddes : kutsal isim
                            istibdad : baskı ve zulüm
                            ittihad : birlik
                            ittihad-ı Muhammedî : Muhammedî birlik; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Allah tarafından getirdiği dinin mensuplarının oluşturduğu İslâm birliği
                            kemâl-i telâş ve teessüf : tam bir telâş ve üzüntü
                            kezalik : bunun gibi
                            maatteessüf : ne yazık ki
                            mu’cize-i şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin, İslâmiyetin mu’cizesi
                            muhabbet : sevgi
                            müesses : kurulu, kurulmuş
                            müsemmâ-i meşrutiyet : meşrutiyetin özü, gerçek mânâsı
                            müthiş : dehşet veren, korkunç
                            sıdk : doğruluk
                            sıfat-ı ilim : ilim sıfatı, niteliği
                            sıfat-ı tehevvür : öfke sıfatı; sonunu düşünmeden öfkeli hareket etme
                            sıklet : ağırlık
                            Süreyya : Ülker takım yıldızı
                            şems : güneş
                            şeriat-ı mutahhara : temiz, mübarek şeriat; Allah tarafından bildirilen temiz, şüphelerden uzak hükümler, İslâmiyet
                            tohum-u fesad : bozgunculuk tohumu
                            ukde-i hayatiye : hayat düğümü, can alıcı nokta
                            umum : bütün
                            vicdan-ı selim : sağlam, temiz vicdan
                            vücuda gelme : meydana gelme, ortaya çıkma
                            yâdetmek : anmak, zikretmek
                            zemin : yer, yeryüzü; dünya


                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #798038
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.14.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

                              Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

                              “Biz şimdi mecburuz. 1 اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.

                              Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”

                              İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”
                              Bununla beraber zamanın ilcaatıyla zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “Zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde, şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.

                              Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
                              Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-i tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
                              Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tetkik ettiler, sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz o beraati tasdik etti. Ben de bunu dahilde âsâyişi temin için ve yüzde doksan beş mâsuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.
                              Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                              1 : Zaruretler haramı helâl derecesine getirir.
                              [/TD]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                              âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlem
                              âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
                              azîm : büyük

                              beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
                              biçare : çaresiz
                              bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
                              câri olmak : geçerli olmak

                              cehennem-i mânevî : maddî olmayan cehennem
                              Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                              cezb : Allah aşkıyla kendinden geçme
                              cihad-ı mâneviye : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele

                              dahil : iç
                              dahilde : içeride
                              esas : temel
                              fütur : usanç, gevşeklik
                              gayr-ı meşru : dine aykırı, helâl olmayan
                              hâcat-ı gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar
                              hâcât-ı zaruriye : zorunlu ihtiyaçlar

                              hakikat : doğru, gerçek
                              haram : Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
                              hariç : dış
                              helâl : dinen yapılmasına izin verilmiş şey

                              hizmet-i imaniye : iman hizmeti
                              hükm-ü Kur’ân : Kur’ân’ın kararı
                              hükmüne geçmek : bir şeyle aynı hükmü almak
                              icab : gerekli görülen şey
                              icabat : icaplar; gerekli kılınan şeyler
                              ihtiyar : seçme, tercih etme

                              ilcaat : mecbur etmeler, zorlamalar
                              itiyad : alışkanlık
                              kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
                              kaide : kural, prensip

                              kanaat-i tamme : tam, kesin kanaat
                              kanun-u beşerî : insanların koyduğu kanunlar
                              kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
                              kat’iyen : kesinlikle

                              küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
                              Mahkeme-i Temyiz : Temyiz Mahkemesi; Yargıtay
                              mahrem : başkalarına karşı gizli tutulan
                              mahzurlu : zarar verici
                              maişet : geçim, yaşayış

                              maslahat : fayda
                              mâzur : özürlü, mazeretli
                              meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
                              medar olmak : sebep, dayanak olmak

                              men etmek : yasaklamak
                              menfaat : yarar

                              meşveret : işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi
                              meyil : arzu, istek, eğilim
                              mimsiz medeniyet : Arapça’da medeniyet kelimesinin başındaki “mim” harfinin kalkmasıyla “aşağılık” anlamında kullanılan bir deyim
                              muamele : davranış

                              muarız : karşı çıkan, karşıt
                              muhafaza : koruma

                              muhalif : aykırı, zıt, karşıt
                              muhkem : sağlam
                              mutlak : kesin

                              muvaffak olmak : başarılı olmak
                              mübah kılmak : yapılıp yapılmama konusunu serbest bırakmak
                              müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış müsbet
                              : olumlu
                              nazara almak : dikkate almak
                              neş’et eden : doğan, kaynaklanan
                              neşir : yayma, yayılma
                              rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
                              rahmeten lil’âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen
                              sarf etmek : harcamak
                              su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı
                              tahkirat : hakaretler, aşağılamalar
                              tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
                              tefrik edilmek : ayrılmak
                              tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
                              tevellüd eden : doğan
                              tiryaki : tutkun, bağımlı
                              usul : metot, yol

                              zaruret : zorunluluk, mecburiyet
                              zaruret-i kat’iye : zorunluluk, mecburiyet
                              zarurî : zorunlu, gerekli

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]

                              #798039
                              Anonim

                                Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın surelerine ve ayetlerine ve hususan surelerin fatihalarına, ayetlerin mebde’ ve makta’larına dikkat edilse görünüyor ki: Belagatların bütün enva’ını, fezail-i kelamiyenin bütün aksamını, ulvi üslubların bütün esnafını, mehasin-i ahlakıyenin bütün efradını, ulum-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlahiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nafi’ düsturlarını ve hikmet-i aliye-i kainatın bütün nurani kanunlarını cem’etmekle beraber hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnas-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’cazinin işi olabilir.

                                (Bediüzzaman Said Nursi – 25. Söz’den)

                                Lügatler
                                Aksam :kısımlar, bölümler, parçalar
                                Belagat :tam, yerinde düzgün ve hakikatli söz söylemek
                                Cemetmek :toplamak, bir araya getirmek
                                Düstur :umumi kaide, kanun, nizam, prensip
                                Ecnâs-ı muhtelife :çeşitli cinsler, muhtelif türler
                                Efrat :fertler, kişiler
                                Elhak :tam doğrusu, Hakkın ta kendisi
                                Enva’ :çeşitler, türler
                                Esnaf :sınıflar, sıralar, türler
                                Fezail-i kelamiye :faziletli sözler
                                Fezleke :netice, öz, özet, hülasa
                                Fihriste :içerik listesi, içinde ne olduğunu gösteren katalog
                                Hayat-ı şahsiye : şahsi hayat, kişisel yaşam
                                Hikmet-i âliye-i kâinat :kâinattaki yüce sırlar
                                Hususan :bilhassa, özellikle
                                İçtimaiye-i beşeriye :insan topluluklarına ait
                                Kahhar :her an kahretmeye yok etmeye muktedir
                                Kur’an-ı Mu’cizül beyan :beyan ve ifadesi mucize olan Kur’an
                                Maarif-i ilâhiye :ilâhi bilgiler, Allah bilgisi
                                Makta’ :kesinti yeri, durak
                                Mebde :başlangıç, baş taraf, kök, temel, kaynak
                                Mehasin-i ahlâkıye :ahlaki güzellikler
                                Münakaşa :karşılıklı sözle çekişmek
                                Müşevveşiyet :karışıklık, karmakarışık vaziyet
                                Nafi :menfaatli, faydalı
                                Nizam-ı i’cazi :mucizevi düzen
                                Nurani :nurlu, ışıklı, parlak
                                Ulum-u kevniye :yaratılışa dair ilimler, kainat ilimleri
                                Ulvi :yüksek, yüce
                                Üslub :tarz, yol, ifade tarzı

                                #798046
                                Anonim

                                  Ölümü veren O’dur. Yani…
                                  08 Ekim 2011 / 00:01
                                  Günün Risale-i Nur dersi

                                  Bismillahirrahmanirrahim
                                  وَيُمِيتُ Yani, mevti veren Odur.
                                  Yani, hayat vazifesinden terhis eder,
                                  fâni dünyadan yerini tebdil eder,
                                  külfet-i hizmetten âzâd eder.
                                  Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:
                                  Sizlere müjde!
                                  Mevt idam değil,
                                  hiçlik değil,
                                  fenâ değil,
                                  inkıraz değil,
                                  sönmek değil,
                                  firak-ı ebedî değil,
                                  adem değil,
                                  tesadüf değil,
                                  fâilsiz bir in’idam değil.

                                  Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından
                                  bir terhistir,
                                  bir tebdil-i mekândır.

                                  Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine
                                  bir sevkiyattır.
                                  Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha
                                  bir visal kapısıdır.
                                  (Mektubat, Yirminci Mektup)
                                  Bediüzzaman Said Nursi
                                  SÖZLÜK:
                                  âzâd : serbest bırakma
                                  Fâil-i Hakîm-i Rahîm : herşeyi sonsuz hikmet ve rahmetle yapan Allah
                                  fenâ : son bulma, yok oluş
                                  firak-ı ebedî : sonsuz ayrılık
                                  hayat-ı bâkiye : devamlı ve kalıcı hayat
                                  hayat-ı fâniye : gelip geçici hayat
                                  in’idam : yok oluş
                                  inkıraz : son bulma
                                  külfet-i hizmet : hizmet yükü
                                  Mevt: Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek
                                  tebdil : değiştirme
                                  tebdil-i mekân : mekân değişikliği

                                15 yazı görüntüleniyor - 76 ile 90 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.