- Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son
Anonim tarafından güncellenmiştir.
-
YazarYazılar
-
6 Ekim 2011: 08:51 #797866
Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.11.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Gayet şiddetli hasta Üstadımıza mühim, resmî bir zattan bir mektup geldi. Diyor ki: “Tarihçe-i Hayat’ın neşrolunmaması için eski partinin mühim adamları, büyük bir tâvizle eski partinin bazı memurlarını bu hatâya sevk etmişler.”Üstadımız da dedi ki: “Bu Tarihçe-i Hayat’ın en mühim kısmı üç defa Sebilürreşad tarafından, dört defa da otuz kırk seneden beri hem eski harf, hem yeni harfle neşredilmiş ve içindeki müdafaat parçaları da müteaddit mahkemelerin huzurunda okunmuş ve resmen de neşredilmiş. Yeni olarak, Medine-i Münevvere gibi hariç yerlerden bir iki âlim zâtın, izah ve teşekkür nevinden birkaç hakikatli mektupları var. Onun için mahkemelerin resmen bunlara ilişecek hiçbir ciheti yok.
Saniyen: Risale-i Nur, kırk elli senede bütün ehl-i siyasetin tazyikatı altında tek başına âlem-i İslâmda harika bir tarzda neşrolduğu halde, şimdi milyonlar nâşirleri varken, değil eski bir parti, dünya toplansa ona karşı bir sed çekemez, mümkün değil. Belki bir ilânnâme hükmüne geçer. Onun için, Nur talebeleri müteessir olmasınlar…
Salisen: Hem eski partinin bana karşı zulümlerini helâl ettiğim, hem Kur’ân’ın bir kanun-u esasiyesi olan 3 وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى yani, “Birisinin hatâsı ile başkası, partisi, akrabası mes’ul olmaz, olamaz” diye, hem Anadolu, hem vilâyet-i şarkiyede Risale-i Nur’la neşredildiği sebebiyle, âsayişe tam kuvvetli bir tarzda hizmet edilmiş. Demek bir mânevî zabıta hükmünde, herkesin kalbinde bir yasakçı bırakıyor. Bu noktaya binaen, Risale-i Nur eski partinin dört beş hatâsını yüz derece ziyadeleştirmeye mânidir. Yüzde beş adamın hatâsını doksan beşe de verip yirmi otuz derece ziyadeleştirmemiş. Onun için umum o partinin ekserisi iktidar partisi kadar Risale-i Nur’a minnettar olmak lâzımdır. Çünkü, bu dersi, bu kanun-u esasiye-i Kur’âniyeyi Risale-i Nur ders vermeseydi, o beş adamın hatâsı binler adamı da hatâkâr yapardı.
Rabian: Kat’iyen tahakkuk etmiş ki, Risale-i Nur hariçten hücum eden küfr-ü mutlaka karşı bu milleti ve âlem-i İslâmiyeti muhafaza edecek Kur’ân-ı Hakîmin mu’cize-i mâneviyesinden bir derstir ki, dinsiz feylesoflardan hiçbirisi ona karşı mukabele çaresi bulamadılar. Kat’iyen haber aldık ki: Hariçte bazı yerde bir milyon gençler “Müsalemet-i umumiyeyi temin edecek Risale-i Nurdur” demişler. Sulh-u umumî taraftarı Almanya ve Amerika gibi bazı ecnebîlerin de Risale-i Nur’u tercümeye başladığını haber aldık.Hâmisen: Eğer resmî adamlar bazı yeni kanunlara yanlış mânâlar verip bir iki satırına ilişseler, benim bedelime deyiniz ki: “Bir adamın hatâsıyla yirmi bin komşusu cezalandırılır mı, hapsedilir mi? Dünyada böyle hükmeden hiçbir kanun var mı?”
İşte her sahifesi yirmi satır olan beş yüz sahifelik bir kitabın bir satırında bir adama şiddetli tokat vurmuşsa, evvelâ, isim muayyen değil, orada mesuliyet yok… Şayet olsa da, sansür gibi o satır silinir. O kitabı müsadere etmek, on bin adamı hapse sokmak gibi kâinatta işitilmemiş bir kanunsuzluk, bir zulüm olduğu gibi, öteki yirmi bin satırlar şimdiye kadar yirmi bin adamın imanını kuvvetlendirdiği cihetle, yirmi bin hasene ve iyilik olduğundan, elbette o hatâyı ve seyyieyi affettirir.
Ben şiddetli hasta olmasaydım daha konuşacaktım. Siz hizmetkârlarım tashih ve ıslah edersiniz. Hattâ münasip görseniz, mânen polislerin bir vazifesini gören Risale-i Nur’un âsayiş hizmetinde polislere büyük bir kuvvet olan derslerine polisler herkesten ziyade taraftar olmak lâzım gelirken, şimdi resmen taharri memuru suretinde, polislik aleyhinde olan bu hizmeti polislere vermeye ruhum razı değil. Onlara umumen hakkımı helâl ettiğimi söylersiniz.
Sâdisen: Şiddetli bir teessüfle, leyle-i Mirac vaktinde Mirac-ı Şerif, şuhur-u selâse hürmetine vesile beklerken, Tarihçe-i Hayat hasebiyle taharrî hâdisesi şiddetli bir keder verdi. “Sadaka belâyı def eder” 4 mealindeki hadis-i sahihin hükmüyle, Risale-i Nur Anadolu için belâları def eder bir sadaka hükmüne geçtiği, ona beraatler ve serbestiyetler verildiği zaman belâların def edilmesi, ona hücum edildiği zaman belâların gelmesi yüz hâdisesi var ki, bazan zelzele ve fırtınalarla kaydedildiği gibi, bu defa da hayatımda görmediğim tahtessıfır on sekiz dereceye yakın bir soğuk, taarruz ve taharrînin aynı vaktinde geldi.
Üstadımız şiddetli hastalığından fazla konuşamadı. Hasta halinde hizmetkârına dedi: “Merak etmemeleri için berâ-yı malûmat bazı dostlara ve bazı resmî zatlara gönderirsiniz.”
Şiddetli hasta Üstadımızınhizmetkârı
Evet, hizmetkârımın yazdığı doğrudur.
Said Nursî
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
3 : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi, 39:7.
4 : Muhammed Atfîş el-Mağribî, Câmiu’ş-Şeml, 1:464, hadis no: 1741.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm dünyası
âlem-i İslâmiyet : İslâm âlemi
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
binaen : dayanarak
ecnebî : yabancı
ehl-i siyaset : siyasetle uğraşanlar, politikacılar
ekseri : çoğunluk
eski harf : Arap alfabesi
feylesof : filozof, felsefe ile uğraşan, felsefeci
hadis-i sahih : sahih hadis; Peygamber Efendimize (a.s.m.) ait olduğu kesin bilinen ve doğru senet ve güçlü râvîlerle nakledilen hadis
hamisen : beşinci olarak
hariç : dış
hasebiyle : dolayısıyla
hasene : iyilik, sevap
hatâkâr : hatalı
ilânnâme : yazılı duyuru
hizmetkâr : hizmetçi
ıslah : düzeltme, iyileştirme
kanun-u esasiye : temel kanun, anayasal kanun
kanun-u esasiye-i Kur’âniye : Kur’ân’ın temel kanunu, hükmü
kat’iyen : kesin olarak
Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen he şeyi inkâr etme
leyle-i Miraç : mübârek Mi’rac gecesi
mesuliyet : sorumluluk
minnettar : iyilik yapan birisine karşı borçluluk hissi duyan
Mirac-ı Şerif : değerli Miraç gecesi
mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
muayyen : belirlenmiş, kararlaştırılmış
mukabele : karşılık
müdafaat : savunmalar
münasip : uygun
müsadere etmek : suç karşılığı olarak, malın tamamına ya da bir bölümüne el konulması
müsalemet-i umumiye : herkesi kaplayan barış ve huzur
müteaddit : bir çok, çeşitli
müteessir olmak : etkilenmek, üzülmek
nâşir : neşreden, yayan
neşredilme/neşrolunma : yayımlanma
nevinden : türünden
rabian : dördüncü olarak
sadisen : altıncı
salisen : üçüncü olarak
saniyen : ikinci olarak
sansür : yayınlanacak bir şeyin kontrol edilmesi ve gereken düzeltmelerin yapılması
sevk etmek : yönlendirmek
seyyie : kötülük, günah
sulh-u umumî : genel barış ve huzur
suret : görünüş
şuhur-u selâse : üç aylar; Receb, Şaban ve Ramazan ayları
tahakkuk etmek : gerçekleşmek
taharri : arama, inceleme
tashih : düzeltme
tazyikat : baskılar, sıkışmalar
teessüf : eseflenme, üzülme
umum : bütün
umumen : bütünüyle
vilâyet-i şarkiye : Doğu illeri
yeni harf : Latin alfabesi
ziyadeleştirmek : artırmak, fazlalaştırmak
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.11.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
ONUNCU CİNAYET
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Harbiye Nezaretindeki askerler içine Cuma günü ulema ile beraber gittim. Gayet müessir nutuklarla sekiz tabur askeri itaate getirdim. Nasihatlerim tesirini sonradan gösterdi. İşte nutkun sûreti:Ey asakir-i muvahhidîn! Otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon İslâmın nâmusu ve haysiyeti ve saadeti ve bayrak-ı tevhidi, bir cihette sizin itaatinize vabestedir. Sizin zabitleriniz bir günah ile kendi nefsine zulmetse, siz bu itaatsizlikle üç yüz milyon İslâma zulmediyorsunuz. Zira bu itaatsizlikle uhuvvet-i İslâmiyeyi tehlikeye atıyorsunuz. Biliniz ki, asker ocağı cesîm ve muntazam bir fabrikaya benzer. Bir çark itaatsizlik etse, bütün fabrika hercümerc olur. Asker neferatı siyasete karışmaz. Yeniçeriler şahittir. Siz şeriat dersiniz, hâlbuki şeriate muhalefet ediyorsunuz. Ve lekedar ediyorsunuz. Şeriatla, Kur’ân ile, hadîs ile, hikmet ile, tecrübe ile sabittir ki; sağlam, dindar, hakperest ulü’l-emre itaat farzdır. Sizin ulü’l-emriniz, üstadınız, zabitlerinizdir. Nasıl ki, mâhir mühendis, hâzık tabip bir cihette günahkâr olsalar, tıp ve hendeselerine zarar vermez. Kezâlik, münevverü’l-efkâr ve fenn-i harbe âşinâ, mektepli, hamiyetli, mü’min zabitlerinizin bir cüz’î nâmeşru hareketi için itaatinize halel vermekle Osmanlılara, İslâmlara zulmetmeyiniz.
Zira, itaatsizlik yalnız bir zulüm değil, milyonlarca nüfusun hakkına bir nev’i tecavüz demektir. Bilirsiniz ki, bu zamanda bayrak-ı tevhid-i İlâhî sizin yed-i şecaatinizdedir. O yedin kuvveti de itaat ve intizamdır. Zira bin muntazam ve mutî asker, yüz bin başıbozuğa mukabildir. Ne hâcet, yüz sene zarfında otuz milyon nüfusun vücuda getirmediği böyle pek çok kan döktüren inkılâpları siz itaatinizle, kan dökmeden yaptınız.
Bunu da söylüyorum ki: Hamiyetli ve münevverü’l-fikir bir zâbiti zâyi etmek, mânevî kuvvetinizi zâyi etmektir. Zira şimdi hükümfermâ, şecaat-i imaniye ve akliye ve fenniyedir. Bazan bir münevverü’l-fikir, yüze mukabildir. Ecnebîler size bu şecaatle galebeye çalışıyorlar. Yalnız şecaat-i fıtriye kâfi değil…
Elhasıl: Fahr-i Âlemin fermânını size tebliğ ediyorum ki, itaat farzdır. Zabitinize isyan etmeyiniz. Yaşasın askerler! Yaşasın meşruta-i meşrua!
Demek ki ben, bu kadar âlim varken, böyle mühim vazifeleri deruhte ettiğimden cinayet ettim.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
asakir-i muvahhidîn : Cenâb-ı Hakkın birliğine inanan askerler
âsân : kolay
âşinâ : iyi bilme, tanıma
bayrak-ı tevhid : birlik bayrağı
bilfiil : fiilen, bizzat yaparak
cesîm : büyük
cüz’î : az, küçük, ferdî
efkâr-ı umumiye : kamuoyu, genelin fikir ve düşünceleri
farz : Allah’ın kesinlikle yapılmasını emrettiği şey
fenn-i harp : harp san’atı, savaş ilmi
hadîs : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
hakperest : hakkı üstün tutan, hak taraftarı
halel : zarar
hamiyetli : din, aile, vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti olan
Harbiye Nezareti : Osmanlı Devletinde Harb Bakanlığı, bugünkü Millî Savunma Bakanlığına verilen ad
haysiyet : itibar, şeref
hâzık : işinin ehli, becerikli, tecrübeli, uzman
hendese : mühendislik
hercümerc : karma karışık, alt üst olma
hikmet : ilim ve fenler
itaat : emre uyma
kaim : ayakta duran, var olan
kezâlik : bunun gibi
lekedar etme : lekeleme, kirletme
mâhir : hünerli, sanatkâr
meşru : kanunî, yasal; dine uygun
muhalefet : zıt ve aykırı davranma
muntazam : düzenli, intizamlı
müessir : tesirli, etkili
münevverü’l-efkâr : fikir ve düşünceleri aydın
nâmeşru : kanunî ve yasal olmayan
nazar : göz, bakış, görüş
neferat : askerler, erler
nefis : kişinin kendisi
neme lâzım : “Bu işle ilgilenmem, bana ne, buna karışmam” anlamında bir ifade
nevi : çeşit
saadet : mutluluk
sûret : kopya, nüsha
şecaat : yiğitlik, cesaret
şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
tabip : tıp doktoru, hekim
tabur : ortalama bin kişiden oluşan askerî birlik
takdir : beğendiğini dile getirme
tesir : etki
uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği
ulema : âlimler
ulü’l-emir : iş başında bulunan idareci, yönetici ve siyasetçiler
vabeste : bağlı
zabit : subay, rütbeli asker
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]6 Ekim 2011: 09:08 #797867Anonim
Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) anlatıyor: Hz. Peygamber (Sallallahu Aleyhi Vessellem) buyurdu ki:
“Kul bir hata yaptığı zaman kalbinde siyah bir iz meydana gelir. Eğer kişi, o hatadan nefsini uzaklaştırır, af taleb eder ve tövbede bulunursa kalbi cilalanarak (leke silinir). Bilakis, aynı günahı işlemeye devam ederse, kalbdeki leke artırılır. Hatta bir zaman gelir, kalbi tamamen kaplar. İşte bu durum Cenab-ı Hakk’ın: ‘Bilakis, onların irtikab edegeldikleri, kalplerini paslandırmıştır.’
(Mutaffifin, 83/14) mealindeki ayette zikrettiği pastır.”
(Tirmizi, Tefsir, Mutaffifin )
6 Ekim 2011: 09:12 #797868Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
2.12.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
ON BİRİNCİ CİNAYET
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Ta ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.Zira, o vilâyatta nim-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadete geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserisi bunu bilir.Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim.
YARI CİNAYET
Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve “Aslâh tarik musalâhadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet sûretini daha ahsen sûrette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka ceride lisânıyla söyledim ki:Münhasif Yıldızı darülfünun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle.
Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.
Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. HAŞİYE
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : O yarının zamanı, on beş sene sonra yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Siracü’n-Nur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
ağraz : kötü niyet ve düşmanlıklar
âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
ahsen : en güzel, daha güzel
âli : yüksek
aslâh : en iyi, en uygun, en elverişli
cebir : zor kullanma
cehalet : cahillik, bilgisizlik
ceride : gazete, basın, medya
daire-i İslâm : İslâm dairesi
darülfünun : üniversite
dehşetli : korkunç, ürkütücü
derk : anlama, bilme
ehl-i hakikat : doğru ve hak yolda olan kimseler
ekserisi : çoğunluğu
fakr-ı hâl : fakir hâl, fakirlik
içtimaî : sosyal, toplumsal
infiâlât : etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar
istidat kesbetme : yetenek kazanma
itimad : güvenme
kabul-ü nasihat : nasihat kabul etme
kusurat : kusurlar, hatâlar
mebde : başlangıç
medrese : dinî ilimlerin öğretildiği okul
melâike-i rahmet : rahmet melekleri
menfaat : çıkar
mevki : yer
muhabbet : sevgi
musalâha : barışma, barış
mülâhaza : düşünce
münhasif : sönmüş, batmış, tutulmuş
mürüvvet : iyilikseverlik, cömertlik
mütekeffil : kefilliği üstlenen, garantör
müyesser : kolay, kolaylaştırılmış
nedamet : pişman olma, pişmanlık
nefis : kişinin kendisi
neşr-i maarif : ilmi ve bilgiyi yayma
nokta-i hilâfet : Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık noktası
rabıta : bağ
sabık : geçen, önceki
sebebiyet verme : sebep olma
seyyah : yolcu, gezip dolaşan
Sultan-ı sâbıka : önceki sultan, padişah; İkinci Abdülhamid
Süreyya : Ülker takım yıldızı
şefkatli : merhametli
tarik : yol
teşebbüs : başvurma, girişme
tevkifhane : tutuk evi, hapishane
tımarhane : ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi
umur : işler
vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
vukua gelme : meydana gelme
zebânî : Cehennemde vazifeli melek, korkunç ve kötü bir iş yapan görevli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
— Bu güzel mevcudatın bir an görünmesiyle kaybolması ve birbiri arkasından gelip geçmesi, menazır-ı sermediyeyi teşkil etmek için, bir fabrika destgahları hükmünde görünüyor. Mesela: Nasıl ki ehl-i medeniyet, fani vaziyetlere bir nevi beka vermek ve ehl-i istikbale yadigar bırakmak için; güzel veya garib vaziyetlerin suretlerini alıp, sinema perdeleriyle istikbale hediye ediyor, zaman-ı maziyi zaman-ı halde ve istikbalde gösteriyor ve dercediyorlar. Aynen öyle de: Şu mevcudat-ı bahariye ve dünyeviyede kısa bir hayat geçirdikten sonra, onların Sani’-i Hakim’i alem-i bekaya ait gayelerini o aleme kaydetmekle beraber alem-i ebedide, sermedi manzaralarda onların etvar-ı hayatlarında gördükleri vezaif-i hayatiyeyi ve mu’cizat-ı Sübhaniyeyi, menazır-ı sermediyede kaydetmek, mukteza-yı ism-i Hakim ve Rahim ve Vedud’dur.
(Bediüzzaman Said Nursi – 24. Mektub’dan)
Lügatler
Âlem :dünya, kâinat
Âlem-i beka :sonsuzluk âlemi
Âlem-i ebedi :sonsuz âlem
Beka :sonsuzluk, sonu olmamak
Dercetmek :içine konmak, yerleştirmek
Destgâh :işyeri ,tezgah, servet, kuvvet
Ehl-i istikbal :gelecek nesil
Ehl-i medeniyet :medeni insanlar
Etvar-ı hayat :hayat tavırları, yaşam tarzı
fâni :ölümlü, gelip geçici, yok olan
Garip :tuhaf, hayret veren
İstikbal: gelecek
Menazır-ı sermediye
üreklilik arzeden manzaralar
Mevcudat :varlıklar, kâinattaki her şey
Mevcudat-ı bahariye ve dünyeviye :bahar mevsiminde çıkan renk renk dünyevi varlıklar
Mu’cizat-ı Subhaniye :Subhan olan=hiçbir şeye benzemeyen, yüce Allah’ın mucizeleri
Mukteza-i İsm-i Hakîm :Hakim=her şeyde hikmet gizleyen isminin gereği ve lazımı
Nev’ :çeşit, sınıf, cins
Rahîm :rahmet edici, merhamet eden
Sâni-i Hakîm:Hikmetli yaratıcı
Sermedi :devamlı, sürekli, kesintisiz
suret : biçim, şekil
Teşkil :şekil vermek, meydana getirmek
Vaziyet :durum, hal
Vedûd :çok şefkatli, çok sevilen
Vezaif-i hayatiye :hayat vazifeleri, hayati vazifeler
Yadigâr :hatıra, hediye
Zaman-ı hal ve istikbal :şimdiki ve gelecek zaman
Zaman-ı mazi :geçmiş zaman
6 Ekim 2011: 09:13 #797869Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.12.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Muhterem Üstadımız,Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ı cemilinize mükâfaten Cenâb-ı Hak tarafından ihsan buyurulan kudsî iman dâvânızın tahakkukunu, Risale-i Nur’un serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiş, Hakkın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak, âfâk-ı cihan Nurun parlak ziyası ile aydınlanmıştır. Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, ruhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir. Bu bakımdan minnet ve şükranlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arz ederken, asırlık ömr-ü mübareklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücadele, mücahede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ıztıraplarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve şuurunuzun, hülâsa, İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı tesir, aksettirdiği mânâ ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.
Muhterem Üstadımız, artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî dâvâyı, bu iman ve Kur’ân dâvâsını devam ettirecek istikbalin genç Said’leri yetişmiştir. İman nuru ve şuuruyla, onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyı yürütecekler ve inşaallah kıyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.
Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâd edilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe-i Hayat’ınızın Ankara’da tab edilip hitama ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zira bu Tarihçe-i Hayat, ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiğiniz imanı kurtarmak dâvânız uğrundaki mücadele ve mücahede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nur’ların telif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr malûmat vermesi bakımından büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryası daima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmi ve halâskâr olacaktır.
Size medyun-u şükranız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arz eder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadımız.
İstanbul Nur talebeleri
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âfâk-ı cihan : dünyanın etrafını saran ufuklar
aksetirme : yansıtma
arz etme : sunma, ifade etme
aziz : çok değerli, izzetli
azmetme : kararlı olma
bahşeden : ihsan eden, veren
bahtiyar : talihli, mutlu
berâ-yı malûmat : bilgi ve malûmat için, bilgi vermek için
bilhassa : özellikle
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
derya : deniz
dua-i mübarek : mübarek dua
emel : arzu, istek
fethetme : açma
feragat : fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme
galebe : üstün gelme
haiz : sahip olma
Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
halâskâr : kurtarıcı
hâmi : koruyucu
hitam : son
hizmetkâr : hizmetçi
hülâsa : kısaca, özet olarak
ıztırap : aşırı elem, sıkıntı, ıstırap
idrak : anlama, kavrama
iftihar : övünme
ihsan : bağış, ikram, lütuf
ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
ille-i gaye : esas gaye, temel amaç
insaniyet : insanlık
inşaallah : Allah’ın izniyle
intikal : taşıma, aktarma
intişar : yayılma
intizaren : bekleyerek, gözleyerek
istikbal : gelecek
kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
kudsî : kutsal, yüce
küfür : inkâr, inançsızlık
mahrumiyet : yoksun kalma
maksad : gaye, amaç
malûmat : bilgi
meclûb : tutkun, aşırı bağlı
medyun-u şükran : teşekkür borçlu
menfâ : sürgün yeri
minnet : kendini borçlu hissetme, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etme
muazzam : azametli, çok büyük
muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
mufassal : ayrıntılı
muhabbet : sevgi
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
muvaffakiyet : başarı
mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama
mücahede-i mâneviye : mânevî mücahede, mücadele
mükâfaten : mükâfat olarak
müsterih olma : rahatlama, huzura kavuşma
müteşekkir : teşekkür eden
neşr : yayma, yayımlama
nimet : iyilik, lütuf, ihsan
ömr-ü mübarek : bereketli, hayırlı ömür
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan
saadet : mutluluk
sabr-ı cemil : güzel sabır; rıza göstererek katlanma
sadakat : bağlılık
safha : merhale, aşama
selâmet : esenlik, güven
serbestiyet : serbestlik
şuur : bilinç, anlayış
taarruz : saldırı, hücum
tab : matbaada basma
tahakkuk : gerçekleşme
taharri : arama, inceleme
tahtessıfır : sıfırın altında
takviye : güçlendirme, destekleme
tanzim : düzenleme
tatminkâr : doyurucu, ikna edici, memnun edici
telif : yazma
ulvî : yüce, büyük
vâsıl olma : varma, ulaşma
yâd edilme : anılma
zelzele : deprem, sarsıntı
ziya : ışık, aydınlık
zulmet : karanlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
— DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.12.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
ON BİRİNCİ CİNAYET
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben vilâyât-ı şarkiyede aşiretlerin hâl-i perişaniyetini görüyordum. Anladım ki, dünyevî bir saadetimiz, bir cihetle fünun-u cedide-i medeniye ile olacak. O fünunun da gayr-ı müteaffin bir mecrâsı ulema ve bir menbaı da medreseler olmak lâzımdır. Ta ulemâ-i din, fünun ile ünsiyet peyda etsin.Zira, o vilâyatta nim-bedevî vatandaşların zimâm-ı ihtiyarı, ulema elindedir. Ve o saik ile Dersaadete geldim. Saadet tevehhümü ile o vakitte-şimdi münkasim olmuş, şiddetlenmiş olan-istibdatlar, merhum Sultan-ı mahlûa isnad edildiği halde, onun Zaptiye Nâzırı ile bana verdiği maaş ve ihsan-ı şahanesini kabul etmedim, reddettim. Hatâ ettim. Fakat o hatam, medrese ilmi ile dünya malını isteyenlerin yanlışlarını göstermekle hayır oldu. Aklımı feda ettim, hürriyetimi terk etmedim. O şefkatli Sultana boyun eğmedim. Şahsî menfaatimi terk ettim.
Şimdiki sivrisinekler beni cebirle değil, muhabbetle kendilerine müttefik edebilirler. Bir buçuk senedir burada memleketimin neşr-i maarifi için çalışıyorum. İstanbul’un ekserisi bunu bilir.Ben ki bir hamalın oğluyum. Bu kadar dünya bana müyesser iken kendi nefsimi hamal oğulluğundan ve fakr-ı hâlden çıkarmadım. Ve dünya ile kökleşemediğim ve en sevdiğim mevki olan vilâyât-ı şarkıyenin yüksek dağlarını terk etmekle millet için tımarhaneye, tevkifhaneye ve Meşrutiyet zamanında işkenceli hapishaneye düşmeme sebebiyet veren öyle umurlara teşebbüs etmekle büyük bir cinayet eyledim ki, bu dehşetli mahkemeye girdim.
YARI CİNAYET
Şöyle ki: Daire-i İslâmın merkezi ve rabıtası olan nokta-i hilâfeti elinden kaçırmamak fikriyle ve sabık Sultan merhum Abdülhamid Han Hazretleri sabık içtimaî kusuratını derk ile nedamet ederek kabul-ü nasihate istidat kesbetmiş zannıyla ve “Aslâh tarik musalâhadır” mülâhazasıyla, şimdiki en çok ağraz ve infiâlâta mebde ve tohum olan bu vukua gelen şiddet sûretini daha ahsen sûrette düşündüğümden, merhum Sultan-ı sâbıka ceride lisânıyla söyledim ki:Münhasif Yıldızı darülfünun et, ta Süreyya kadar âli olsun. Ve oraya seyyahlar, zebânîler yerine ehl-i hakikat melâike-i rahmeti yerleştir, ta cennet gibi olsun. Ve Yıldız’daki milletin sana hediye ettiği servetini, milletin baş hastalığı olan cehaletini tedavi için büyük dinî darülfünunlara sarf ile millete iade et. Ve milletin mürüvvet ve muhabbetine itimad et. Zira, senin şahane idarene millet mütekeffildir. Bu ömürden sonra sırf âhireti düşünmek lâzım. Dünya seni terk etmeden evvel sen dünyayı terk et. Zekâtü’l ömrü ömr-ü sâni yolunda sarf eyle.
Şimdi muvazene edelim: Yıldız eğlence yeri olmalı veya darülfünun olmalı? Ve içinde seyyahlar gezmeli veya ulema tedris etmeli? Ve gasp edilmiş olmalı veyahut hediye edilmiş olmalı? Hangisi daha iyidir? İnsaf sahipleri hükmetsin.
Ben ki bir gedayım, bir büyük padişaha nasihat ettim. Demek yarı cinayet ettim.
Cinayetin öteki yarısını söylemek zamanı gelmedi. HAŞİYE
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : O yarının zamanı, on beş sene sonra yirmi sekiz senedir müellifin sebeb-i hapsi olan Siracü’n-Nur’un âhirindeki bahse bakınız. Tam o yarı cinayeti bileceksiniz.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
ağraz : kötü niyet ve düşmanlıklar
âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
ahsen : en güzel, daha güzel
âli : yüksek
aslâh : en iyi, en uygun, en elverişli
cebir : zor kullanma
cehalet : cahillik, bilgisizlik
ceride : gazete, basın, medya
daire-i İslâm : İslâm dairesi
darülfünun : üniversite
dehşetli : korkunç, ürkütücü
derk : anlama, bilme
ehl-i hakikat : doğru ve hak yolda olan kimseler
ekserisi : çoğunluğu
fakr-ı hâl : fakir hâl, fakirlik
içtimaî : sosyal, toplumsal
infiâlât : etkilenmeler, hareketlenmeler, taşkınlıklar
istidat kesbetme : yetenek kazanma
itimad : güvenme
kabul-ü nasihat : nasihat kabul etme
kusurat : kusurlar, hatâlar
mebde : başlangıç
medrese : dinî ilimlerin öğretildiği okul
melâike-i rahmet : rahmet melekleri
menfaat : çıkar
mevki : yer
muhabbet : sevgi
musalâha : barışma, barış
mülâhaza : düşünce
münhasif : sönmüş, batmış, tutulmuş
mürüvvet : iyilikseverlik, cömertlik
mütekeffil : kefilliği üstlenen, garantör
müyesser : kolay, kolaylaştırılmış
nedamet : pişman olma, pişmanlık
nefis : kişinin kendisi
neşr-i maarif : ilmi ve bilgiyi yayma
nokta-i hilâfet : Peygamberimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık noktası
rabıta : bağ
sabık : geçen, önceki
sebebiyet verme : sebep olma
seyyah : yolcu, gezip dolaşan
Sultan-ı sâbıka : önceki sultan, padişah; İkinci Abdülhamid
Süreyya : Ülker takım yıldızı
şefkatli : merhametli
tarik : yol
teşebbüs : başvurma, girişme
tevkifhane : tutuk evi, hapishane
tımarhane : ruh, sinir ve akıl hastalıkları hastanesi
umur : işler
vilâyât-ı Şarkiye : Doğu illeri
vukua gelme : meydana gelme
zebânî : Cehennemde vazifeli melek, korkunç ve kötü bir iş yapan görevli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
—6 Ekim 2011: 09:17 #797870Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.12.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 2اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللهِ وَبَرَكَاتُهُ 1بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ
Muhterem Üstadımız,Mücahede-i mâneviyenize ve sabr-ı cemilinize mükâfaten Cenâb-ı Hak tarafından ihsan buyurulan kudsî iman dâvânızın tahakkukunu, Risale-i Nur’un serbest intişarı ile idrak etmiş bulunuyoruz. Senelerden beri devam edegelen bu kudsî dâvâ, bu ideal ve bu çetin mücadele, zaferle neticelenmiş, Hakkın istediği olmuş, gönlümüzün emel ve arzusu yerine gelmiş, iman küfre galebe ederek zulmet perdeleri çatır çatır yırtılarak, âfâk-ı cihan Nurun parlak ziyası ile aydınlanmıştır. Bu neticeye ve bu zafere ulaşmak, iman nimetinin sonsuz saadetine kavuşmak ve dolayısıyla da Hakka yaklaşmak bahtiyarlığını bizlere, Türk milletine ve belki bütün insanlığa bahşeden Risale-i Nur bu muazzam ve korkunç imansızlık savaşının kurtarıcı atomu olmuş, ruhlarımızı tamir, kalblerimizi takviye, gönüllerimizi fetheylemiştir. Bu bakımdan minnet ve şükranlarımızı sevgili ve muazzez Üstadımıza arz ederken, asırlık ömr-ü mübareklerinizin geçirdiği hayat safhalarının her ânı mücadele, mücahede, işkence, eziyet, zulüm, menfâ dolu korkunç bir devrin çile ve ıztıraplarıyla geçmesine rağmen, azminizin, sadakatinizin, feragat ve cesaretinizin ve nihayet o çelikten daha kuvvetli iman ve şuurunuzun, hülâsa, İslâmiyeti anlayışta, insaniyeti kavrayışta, içte ve dışta örnek insan oluşunuzun ve bilhassa Risale-i Nur Külliyatınızın insanlık âlemi üzerine bıraktığı tesir, aksettirdiği mânâ ile daima izinizden, yolunuzdan gidecek olan, giden, gitmeye azmeden milyonlarca Nur talebeleri size meclûb, size müteşekkirdirler.
Muhterem Üstadımız, artık bütün yorgunluğunuza ve ihtiyarlığınıza rağmen çetin imtihanınızın muvaffakiyetle neticelenmesi sayesinde müsterih olunuz. Artık bu kudsî dâvâyı, bu iman ve Kur’ân dâvâsını devam ettirecek istikbalin genç Said’leri yetişmiştir. İman nuru ve şuuruyla, onlar bu kudsî ve ulvî dâvâyı yürütecekler ve inşaallah kıyamete kadar devam ettirecekler ve nesilden nesile intikal ettirecekler.
Muhterem Efendimiz, yarın tarihin altın sahifelerinde iftihar ve ihtişamla yâd edilecek olan yeni ve mufassal Tarihçe-i Hayat’ınızın Ankara’da tab edilip hitama ermesinin sevinci içinde bayram etmekteyiz. Zira bu Tarihçe-i Hayat, ömrünüz boyunca ille-i gaye edindiğiniz imanı kurtarmak dâvânız uğrundaki mücadele ve mücahede safhalarınızı, bin türlü mahrumiyetler içerisinde yorulmak bilmeyen bir azimle maksada vâsıl oluşunuzu ve âleme rahmet olan Risale-i Nur’ların telif, tanzim ve neşri hakkında tatminkâr malûmat vermesi bakımından büyük ehemmiyeti haizdir. Bugün milyonlarca insanı coşturup, selâmete götüren bu Nur deryası daima kükreyecek, küfrü boğacak, zulmeti yırtacak, insanlığa hâmi ve halâskâr olacaktır.
Size medyun-u şükranız. En derin sevgi ve muhabbetlerimizle selâm ve hürmetlerimizi arz eder, dua-i mübareklerinize intizaren ellerinizden öperiz aziz, sevgili Üstadımız.
İstanbul Nur talebeleri
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.
2 : Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âfâk-ı cihan : dünyanın etrafını saran ufuklar
aksetirme : yansıtma
arz etme : sunma, ifade etme
aziz : çok değerli, izzetli
azmetme : kararlı olma
bahşeden : ihsan eden, veren
bahtiyar : talihli, mutlu
berâ-yı malûmat : bilgi ve malûmat için, bilgi vermek için
bilhassa : özellikle
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
derya : deniz
dua-i mübarek : mübarek dua
emel : arzu, istek
fethetme : açma
feragat : fedakarlık, özveri, kişisel hakkından vazgeçme
galebe : üstün gelme
haiz : sahip olma
Hak : varlığı hak olan, her şeyi hakkıyla yaratan ve her hakkın sahibi olan Allah
halâskâr : kurtarıcı
hâmi : koruyucu
hitam : son
hizmetkâr : hizmetçi
hülâsa : kısaca, özet olarak
ıztırap : aşırı elem, sıkıntı, ıstırap
idrak : anlama, kavrama
iftihar : övünme
ihsan : bağış, ikram, lütuf
ihtişam : haşmetlilik, heybetlilik, görkem
ille-i gaye : esas gaye, temel amaç
insaniyet : insanlık
inşaallah : Allah’ın izniyle
intikal : taşıma, aktarma
intişar : yayılma
intizaren : bekleyerek, gözleyerek
istikbal : gelecek
kıyamet : dünyanın sonu, varlığın bozulup dağılması
kudsî : kutsal, yüce
küfür : inkâr, inançsızlık
mahrumiyet : yoksun kalma
maksad : gaye, amaç
malûmat : bilgi
meclûb : tutkun, aşırı bağlı
medyun-u şükran : teşekkür borçlu
menfâ : sürgün yeri
minnet : kendini borçlu hissetme, yapılan bir iyiliğe karşı teşekkür etme
muazzam : azametli, çok büyük
muazzez : çok aziz, çok değerli ve şerefli
mufassal : ayrıntılı
muhabbet : sevgi
muhterem : hürmete lâyık, saygıdeğer
muvaffakiyet : başarı
mücahede : cihat etme, din uğrunda çaba harcama
mücahede-i mâneviye : mânevî mücahede, mücadele
mükâfaten : mükâfat olarak
müsterih olma : rahatlama, huzura kavuşma
müteşekkir : teşekkür eden
neşr : yayma, yayımlama
nimet : iyilik, lütuf, ihsan
ömr-ü mübarek : bereketli, hayırlı ömür
rahmet : İlâhî şefkat, merhamet ve ihsan
saadet : mutluluk
sabr-ı cemil : güzel sabır; rıza göstererek katlanma
sadakat : bağlılık
safha : merhale, aşama
selâmet : esenlik, güven
serbestiyet : serbestlik
şuur : bilinç, anlayış
taarruz : saldırı, hücum
tab : matbaada basma
tahakkuk : gerçekleşme
taharri : arama, inceleme
tahtessıfır : sıfırın altında
takviye : güçlendirme, destekleme
tanzim : düzenleme
tatminkâr : doyurucu, ikna edici, memnun edici
telif : yazma
ulvî : yüce, büyük
vâsıl olma : varma, ulaşma
yâd edilme : anılma
zelzele : deprem, sarsıntı
ziya : ışık, aydınlık
zulmet : karanlık
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
—7 Ekim 2011: 12:07 #797935Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.13.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Risale-i Nur Müellifi Üstad Bediüzzaman Said-i Nursî hazretlerinin, en son defa vasiyetnâmesi hükmünde Emirdağ Lâhikası’nın sonunda derc ve neşr edilen bir beyanı ile yeni Emirdağ Lâhikası’nda neşredilen en son sene kaleme aldığı “Reis-i Cumhur’a ve Başvekile” diye olan bir hitabesini bu Tarihçe-i Hayat’ın sonuna ilâve ediyoruz.Nur talebeleri Hazret-i Üstad’ın bu vasiyetnâmesinde beyan ettikleri müsbet hizmet tarzı ile “Nurları” bütün cihana karşı ilân ettiler. Kur’ân-ı Hakîm’in bu zamana müteveccih müsbet hizmet telâkkisi ve envar-ı imaniyeyi akıl ve kalplere yerleştirdiler.
Hazret-i Üstad’ın hizmetinde bulunan talebeleri
Umum Nur talebelerine Üstad Bediüzzaman’ın vefatından önce vermiş olduğu en son derstirAziz kardeşlerim,
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hâdiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. 1وَلاَ تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى düsturu ile ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk—çocuğu mesul olamaz” işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.
Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dâhilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dâhildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dâhilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dâhil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : En’âm Sûresi, 6:164; İsrâ Sûresi, 17:15; Fâtır Sûresi, 35:18; Zümer Sûresi; 39:7.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âlem-i İslâm : İslâm âlemi
Aleyhisselâm : Allah selâmı onun üzerine olsun
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
aziz : çok değerli, izzetli
Başvekil : Başbakan
beyan : açıklama
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cihad : Allah için kutsal şeyleri koruma gayret ve mücadelesi
cihad-i mânevî : ilim, fikir, dua gibi mânevi unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele
cihan : dünya
dahil : iç
dahilî : içe ait
derc edilen : yerleştirilen
Divan-i Harb-i Örfî : Sıkıyönetim Mahkemesi
düstur : kural, prensip
envar-ı iman : iman nurları
hakikat : doğru, gerçek
hakikî : gerçek
hâricî : dışarıya ait, dış ile alâkalı
hazret : saygıdeğer; saygı maksadıyla kullanılan bir ifade
hitabe : konuşma, sesleniş
hizmet-i imaniye : imana ait hizmet
içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hâdise dayanarak hüküm çıkarma
ihlâl edici : bozucu, karıştırıcı
ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
istimal edilme : kullanılma
Kur’ân-ı Hakîm : her bir âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
menfî hareket : yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış
meslek : hizmet yolu, ekolü
mezkûr : adı geçen
muamele : davranış
misal : örnek
muharebat : harpler, savaşlar
muhafaza : koruma
mukabele etmek : karşılık vermek
muvaffak etmek : başarıyı sağlamak, oluşturmak
müdde-i umumî : savcı
müellif : kitap yazan, yazar
mükellef : sorumlu, yükümlü
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış
müsbet : olumlu, yapıcı
müteveccih : yönelik, yönelmiş
neşredilen : yayınlanan
Reis-i Cumhur : Cumhurbaşkanı
şükür : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterme; Allah’a teşekkür etme
tahakküm : baskı, zorbalık
tahribat : tahripler, yıkıp bozmalar
tecavüz : saldırı, haddi aşma
telâkki : anlama, kabul etme
terzil : rezil ve alçak gösterme
umum : bütün
vazife-i İlâhiye : Allah’a ait olan iş
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 12:12 #797936Anonim
Bütün eşya bir tek zata verilse, bu kâinatın icadı ve tedbiri, bir ağaç kadar kolay ve bir ağacın halkı ve inşası, bir meyve kadar sühuletli ve bir baharın ibdaı ve idaresi, bir çiçek kadar âsân ve hadsiz efradı bulunan bir nev’in terbiyesi ve tedbiri, bir ferd kadar müşkilatsız olur. Eğer şirk yolunda esbab ve tabiata verilse; bir ferdin icadı, bir nevi belki neviler kadar ve bir çiçeğin hayatdar ibdaı ve teçhizi bir bahar, belki baharlar kadar ve bir meyvenin inşa ve ihyası bir ağaç, belki yüz ağaç kadar ve bir ağacın icadı ve inşa ve ihya ve idare ve terbiye ve tedbiri kâinat kadar, belki daha ziyade müşkil olur.
(Bediüzzaman Said Nursi – 2. Şua’dan)
Lügatler
Âsân :kolay
Belki :bilakis, aslında
Efrat :fertler, kişiler
Esbab : sebebler
Ferd :tek, bir, birey
Hadsiz : sayısız, sınırsız
Halk :yaratma
Hayatdar :canlılık gösteren
İbda :benzeri olmayan şekilde yaratmak
İcad :yaratma, var etme, vücuda getirmek
İhya :diriltme, hayat verme
İnşa :yapma, vücuda getirme, yaratma
Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
Müşkil :zorluk, zor olan iş
Müşkilat :zorluklar
Nev’ :çeşit, sınıf, cins
Sühulet : kolaylık
Şirk : Allah’a ortak koşmak
Şua :ışık, parıltı
tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem
Techiz :donatmak, gerekli şeyleri tamamlamak, cihazlanmak
Tedbir :bir şeyde muvaffakiyet için lazım gelen hazırlık, hikmete uygun hareket
Terbiye :Allah’ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye çalışmak
Zat : hürmete layık kimse, kişi
Ziyade : fazla, daha çok, fazlasıyla7 Ekim 2011: 12:16 #797937Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.13.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Yazık! Eyvahlar olsun! Saadetimiz olan meşrutiyet-i meşrûâ, bir menba-ı hayat-ı içtimaiyemiz ve İslâmiyete uygun olan maarif-i cedideye millet nihayet derecede müştak ve susamış olduğu halde, bu hâdisede ifratperver olanlar Meşrutiyete garazlar karıştırmakla ve fikren münevver olanlar da dinsizce harekât-ı lâubaliyâne ile milletin rağbetine karşı maatteessüf set çektiler. Bu seddi çekenler, ref etmelidirler; vatan namına rica olunur.Ey paşalar, zabitler!
Bu on bir buçuk cinayetin şahitleri binlerle adamdır. Belki bazılarına İstanbul’un yarısı şahittir. Bu on bir buçuk cinayetin cezasına rıza ile beraber, on bir buçuk sualime de cevap isterim. İşte bu seyyiatıma bedel bir hasenem de var. Söyleyeceğim:
Herkesin şevkini kıran ve neş’esini kaçıran ve ağrazlar ve taraftarlıklar hissini uyandıran ve sebeb-i tefrika olan ırkçılık cemiyat-ı akvamiyeyi teşkiline sebebiyet veren ve ismi meşrutiyet ve mânâsı istibdat olan ve İttihad ve Terakki ismini de lekedar eden buradaki şube-i müstebidaneye muhalefet ettim.
Herkesin bir fikri var. İşte sulh-u umumî, aff-ı umumî ve ref-i imtiyaz lâzım.
Ta ki, biri bir imtiyaz ile başkasına haşerat nazarıyla bakmakla nifak çıkmasın. Fahr olmasın, derim: Biz ki hakikî Müslümanız; aldanırız, fakat aldatmayız. Bir hayat için yalana tenezzül etmeyiz. Zira, biliyoruz ki,
1اِنَّمَا الْحِيلَةُ فِى تَرْكِ الْحِيَلِ Fakat, meşru, hakikî meşrutiyetin müsemmâsına ahd ü peyman ettiğimden, istibdat ne şekilde olursa olsun, meşrutiyet libası giysin ve ismini taksın, rastgelsem sille vuracağım.
Fikrimce meşrutiyetin düşmanı, meşrutiyeti gaddar, çirkin ve hilâf-ı şeriat göstermekle meşveretin de düşmanlarını çok edenlerdir. “Tebeddül-ü esmâ ile hakaik tebeddül etmez.” En büyük hatâ, insan kendini hatâsız zannetmek olduğundan, hatâmı itiraf ederim ki, nâsın nasihatini kabul etmeden nâsa nasihati kabul ettirmek istedim. Nefsimi irşad etmeden başkasının irşadına çalıştığımdan, emr-i bilmârufu tesirsiz etmekle tenzil ettim.
Hem de tecrübe ile sabittir ki, ceza bir kusurun neticesidir. Fakat bazan o kusur, işlenmemiş başka kusurun sûretinde kendini gösterir, o adam mâsum iken cezaya müstehak olur. Allah musibet verir, hapse atar, adalet eder. Fakat hâkim ona ceza verir, zulmeder.
Ey ulû’l-emir! Bir haysiyetim vardı, onunla İslâmiyet milliyetine hizmet edecektim; kırdınız. Kendi kendine olmuş istemediğim bir şöhret-i kâzibem vardı, onunla avama nasihatımı tesir ettiriyordum; maalmemnuniye mahvettiniz. Şimdi usandığım bir hayat-ı zaifim var; kahrolayım eğer idama esirgersem! Mert olmayayım, eğer ölmeye gülmekle gitmezsem! Sûretâ mahkûmiyetim, vicdanen mahkûmiyetinizi intaç edecektir. Bu hal bana zarar değil, belki şandır. Fakat millete zarar ettiniz. Zira nasihatimdeki tesiri kırdınız.
Sâniyen: Kendinize zarardır. Zira, hasmınızın elinde bir hüccet-i kàtıa olurum. Beni mihenk taşına vurdunuz. Acaba fırka-i hâlisa dediğiniz adamlar böyle mihenge vurulsalar, kaç tanesi sağlam çıkacaktır?
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Gerçek hile, hileleri terk etmektedir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
ahd ü peyman etme : söz verme ve yemin etme
avam : sıradan halk tabakası
emr-i bilmâruf : “iyilik ve güzellikleri emretme, tebliğ etme” mânâsında İslâmın bir prensibi
fahr : gurur, övünç
fırka : parti, grup
fırka-i hâlisa : samimî grup, samimî, içten kişilerin partisi
gaddar : acımasız, çok zulmeden
hakaik : hakikatler, esaslar
hasım : düşman
haşerat : böcekler, parazitler; değersiz ve zararlı kimseler, asalak geçinenler
hayat-ı zaif : zayıf hayat
haysiyet : itibar, şeref
hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere aykırı, İslâmiyete ters
hüccet-i kàtıa : kesin delil
imtiyaz : ayrıcalık
intaç : netice verme
irşad : doğru yolu gösterme
istibdat : baskı, zulüm
kahrolmak : mahvolmak
libas : elbise
maalmemnuniye : memnuniyetle
mahkûmiyet : hükümlülük, tutukluluk
mahvetme : yok etme
meşru : yasal, legal; dine uygun
meşveret : fikir alışverişi
mihenk : altının değerini ölçen taş; (mecaz) kişinin değerini, ahlâkını anlamaya yarayan ölçüt
müsemmâ : isimlendirilen, ismin sahibi
müstehak : hak etmiş, lâyık
nâs : insanlar
nazar : bakış
nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
sâniyen : ikinci olarak
sille : tokat
sûretâ : görünüş itibariyle
şöhret-i kâzibe : yalancı şöhret
tebeddül : değişme
tebeddül-ü esmâ : isimlerin değişmesi
tenezzül : inme, alçalma
tenzil : indirme, düşürme
ulü’l-emir : işi yönetenler, idareci, yönetici ve siyasetçiler
vicdanen : vicdan olarak, vicdanca
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
7 Ekim 2011: 12:29 #797942Anonim
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”][/TD]
[TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Risale-i Nur Külliyatı’ndan…[/TD]
[TD=”width: 65, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
[/TR]
[TR]
[TD=”width: 36, bgcolor: #FFFFFF”] [/TD]
[TD=”bgcolor: #FFFFFF”]Kâinat mescid-i kebîrinde Kur’ân kâinatı okuyor!
Sözler | Yedinci Söz
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]7 Ekim 2011: 12:30 #797943Anonim
İşte, ey tembel nefsim! Beş vakit namazı kılmak, yedi kebâiri terk etmek, ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi, meyvesi, faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu, aklın varsa, bozulmamışsa anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp zevâli dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus! Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım. Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.
اَللّٰهُمَّ نَوِّرْ قُلُوبَناَ بِنُورِ اْلاِيمَانِ وَالْقُرْاٰنِ اَللّٰهُمَّ اَغْنِناَ بِاْلاِفْتِقَارِ اِلَيْكَ وَلاٰتَفْقُرْناَ بِاْلاِسْتِغْنَاۤءِ عَنْكَ تَبَرَّاْنَا اِلَيْكَ مِنْ حَوْلِناَ وَقُوَّتِناَ وَالْتَجَئْنَاۤ اِلٰى حَوْلِكَ وَقُوَّتِكَ فَاجْعَلْناَ مِنَ الْمُتَوَكِّلِينَ عَلَيْكَ وَلاَ تَكِلْنَاۤ اِلٰى اَنْفُسِناَ وَاحْفَظْناَ بِحِفْظِكَ وَارْحَمْناَ وَارْحَمِ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ وَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِناَ مُحَمَّدٍ عَبْدِكَ وَنَبِيِّكَ وَصَفِيِّكَ وَخَلِيلِكَ وَجَمَالِ مُلْكِكَ وَمَلِيكِ صُنْعِكَ وَعَيْنِ عِنَايَتِكَ وَشَمْسِ هِدَايَتِكَ وَلِسَانِ حُجَّتِكَ وَمِثَالِ رَحْمَتِكَ وَنُورِ خَلْقِكَ وَشَرَفِ مَوْجُودَاتِكَ وَسِرَاجِ وَحْدَتِكَ فِى كَثْرَةِ مَخْلُوقَاتِكَ وَكَاشِفِ طِلْسِمِ كَاۤئِنَاتِكَ وَدَلاَّلِ سَلْطَنَةِ رُبوُبِيَّتِكَ وَمُبَلِّغِ مَرْضِيَّاتِكَ وَمُعَرِّفِ كُنُوزِ اَسْمَاۤئِكَ وَمُعَلِّمِ عِبَادِكَ وَتَرْجُمَانِ اٰيَاتِكَ وَمِرْاٰةِ جَمَالِ رُبوُبِيَّتِكَ وَمَدَارِ شُهُودِكَ وَاِشْهَادِكَ وَحَبِيبِكَ وَرَسُولِكَ الَّذِۤى اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَمِينَ وَعَلٰۤى اٰلِهِ وَصَحْبِهِۤ اَجْمَعِينَ وَعَلٰۤى اِخْوَانِهِ مِنَ النَّبِيِّينَ وَالْمُرْسَلِينَ وَعَلٰى مَلٰۤئِكَتِكَ الْمُقَرَّبِينَ وَعَلٰى عِبَادِكَ الصَّالِحِينَ اٰمِينَ 1 [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Allahım, kalbimizi iman ve Kur’ân nuruyla nurlandır. Allahım, kendimizi daima Sana muhtaç olduğumuzu hissetmekle bizi zengin eyle; Senin rahmetine ihtiyaç duymamakla bizi fakir düşürme. Biz kendi güç ve kuvvetimizden vazgeçip Senin güç ve ve kuvvetine sığındık. Sen de bizi, Sana tevekkül edenlerden eyle. Bizi nefsimize terk etme. Bizi hıfzınla koru. Bize, erkek ve kadın bütün mü’minlere rahmet et. Kulun, peygamberin, yüce katından seçtiğin, dostun, mülkünün güzelliği, sanatının sultanı, inâyetinin pınarı, hidâyetinin güneşi, hüccetinin lisanı, rahmetinin timsali, yaratıklarının nuru, mevcudatının şerefi, pek çok olan mahlukatının içinde birliğinin kandili, kâinatının tılsımının keşfedicisi, rubûbiyet saltanatının ilâncısı, râzı olduğun şeylerin tebliğcisi, isimlerinin definelerinin tanıtıcısı, kullarının öğreticisi, kâinatının delillerinin tercümanı, rububiyetine ait güzelliklerin aynası, Senin görünüp gösterilmene vesile olan habibin ve âlemlere rahmet olarak gönderdiğin resulün olan Efendimiz Muhammed’e, bütün âl ve ashâbına, kardeşleri olan nebî ve resullere, mukarreb meleklerine ve sâlih kullarına salât ve selâm eyle. Âmin.
7 Ekim 2011: 12:52 #797948Anonim
Mehdî âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir mi
07 Ekim 2011 / 00:01
Günlük Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
Âhirzamanın en büyük fesadı zamanında, elbette en büyük bir müçtehid, hem en büyük bir müceddid, hem hâkim, hem mehdî, hem mürşid, hem kutb-u âzam olarak bir zât-ı nuranîyi gönderecek ve o zat da ehl-i beyt-i Nebevîden olacaktır. Cenâb-ı Hak bir dakika zarfında beyne’s-semâ ve’l-arz âlemini bulutlarla doldurup boşalttığı gibi, bir saniyede denizin fırtınalarını teskin eder. Ve bahar içinde bir saatte yaz mevsiminin nümunesini ve yazda bir saatte kış fırtınasını icad eden Kadîr-i Zülcelâl, Mehdî ile de âlem-i İslâmın zulümatını dağıtabilir. Ve vaad etmiştir; vaadini elbette yapacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi
Sözlük:
müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan (bk. c-h-d)
müceddid: yenileyici; sahih hadislerle her yüz senede bir geleceği bildirilen, dinin hakikatlerini, asrın ihtiyacına göre ders
Mehdî: (bk. bilgiler)
Muhbir-i Sadık: doğru sözlü haber verici Peygamber Efendimiz (a.s.m.) (bk. ṣ-d-ḳ)
Rivayet: Peygamber Efendimiz’den (a.s.m.) duyulan bir haber veya hadisin aktarılması
beyne’s-semâ ve’l-arz: yer ile gök arası
cereyan etme: meydana gelme
daire-i esbab: sebepler dairesi (bk. s-b-b)
din-i Ahmedî: Hz. Muhammed’in (a.s.m.) dini, İslâmiyet (bk. ḥ-m-d)
ebediyet: sonsuzluk (bk. e-b-d)
ehl-i beyt-i Nebevî: Peygamberimizin ailesine mensup ve soyundan olanlar (bk. n-b-e)
ehl-i tefekkür: tefekkür edenler, düşünenler (bk. f-k-r)
eser-i himayet: koruma, himaye etme eseri, belirtisi
fesad: bozukluk, karışıklık
fesad-ı ümmet: ümmetin fesada girmesi, bozulup iyi özelliklerini kaybetmesi
halife-i zîşan: şanlı halife (bk. ḫ-l-f)
hikmet-i Rabbâniye: Allah’ın herşeyi bir fayda ve gayeye yönelik olarak, anlamlı ve yerli yerinde yaratması (bk. ḥ-k-m; r-b-b)
hâkim: hükmeden, idareci (bk. ḥ-k-m)
icad eden: vücuda getiren, yoktan yaratan
izale etmek: gidermek, ortadan kaldırmak (bk. z-v-l)
kemâl-i rahmet: mükemmel ve kusursuz bir rahmet (bk. k-m-l; r-ḥ-m)
kutb-u âzam: en büyük kutup; bir çok Müslümanın kendisine bağlandıkları büyük evliyadan zamanın en büyük yol göstericisi (bk. a-ẓ-m)
muhafaza etme: koruma, saklama (bk. ḥ-f-ẓ)
muslih: ıslah eden, iyileştiren, düzelten (bk. ṣ-l-ḥ)
mübarek: hayırlı (bk. b-r-k)
veren peygamber vârisi olan âlim zât
mürşid: doğru yolu gösteren (bk. r-ş-d)
mürşid-i ekmel: en mükemmel doğru yol gösterici (bk. r-ş-d; k-m-l)
müçtehid: âyet ve hadisler başta olmak üzere diğer dinî delillerden hüküm çıkarma bilgi ve kabiliyetine sahip olan (bk. c-h-d)
nevi: tür, çeşit
teskin etme: yatıştırma, sakinleştirme, dindirme (bk. s-k-n)
vaad: söz verme (bk. v-a-d)
vuku: meydana gelme
zarfında: içinde
zulümat: karanlıklar (bk. ẓ-l-m)
zât-ı nuranî: nurani, nurlu zat
âhirzaman: dünya hayatının kıyamete yakın son devresi (bk. e-ḫ-r)
âlem-i İslâm: İslâm âlemi (bk. a-l-m; s-l-m)
ıslah etme: iyileştirme (bk. ṣ-l-ḥ)
şeriat-ı İslâmiye: İslâm şeriatı; Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet (bk. ş-r-a; s-l-m)8 Ekim 2011: 14:37 #798036Anonim
DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.14.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
MUKADDİME(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Eğer meşrutiyet bir fırkanın istibdadından ibaretse ve hilâf-ı şeriat hareket ise, فَلْيَشْهَدِ الثَّقَلاَنِ اَنِّى مُرْتَجِعٌ HAŞİYEZira yalanlarla ittihad yalandır. Ve ifsadat üzerine müesses olan ism-i meşrutiyet, fâsittir. Müsemmâ-i meşrutiyet hak, sıdk, muhabbet ve imtiyazsızlık üzerine bekà bulacaktır. Maatteessüf bunu kemâl-i telâş ve teessüfle ihtar ediyorum ki: Meselâ, bir âlim-i zîtehevvür ki, sıfat-ı ilim kendini fesat ve fenalıktan men etmişken, daima onun sıfat-ı tehevvüründen vücuda gelen fesat ve fenalığın zikri vaktinde onu âlimlikle yâdetmek ve sıfat-ı ilme ilişmek, nasıl ilme husumet ve adaveti ima eder. Kezalik, şeriat-ı mutahharanın ve ittihad-ı Muhammedînin ism-i mukaddesi ki, fırkaların ağrâz-ı şahsiye ve hilâf-ı şeriat ile ektikleri tohum-u fesadı bir milyon fişek havaya atıldığı ve umum siyaset ve âsâyiş efrad elinde kaldığı ve ortalık anarşist gibi olduğu halde, o müthiş fırtına mucize-i şeriatla kansız, hafif geçtiği halde, o mübarek nâm ile o müthiş fesadı binden bir dereceye indirmekle beraber, daima o ismi garaz sahiplerine siper göstermek pek büyük bir tehlikeli noktaya, belki ukde-i hayatiyeye ilişmektir ki, dehşetinden her bir vicdan-ı selim titriyor, dağ-dâr-ı teessüf oluyor.
Süreyyayı süpürge yapmaya, üfürmekle şemsi söndürmeye ihtimal veren, belâhetini ilân eder. Mesela, Ağrı Dağı ile Sübhan Dağı, ikisini tartacak dehşetli bir terazinin birer kefesine konulsalar ve cevv-i semâda, Zuhalde duran bir melek de o terazinin ucunu tutsa; Ağrı Dağı üzerine bir dirhem ilâve olunsa Sübhan Dağı âsumâna, Ağrı Dağı zemine geldiğini görenlerden fikri kısa olanlar, kıymet ve sıkleti tamamen o ilâveye verecekler.
[h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : Yani, bütün dünya, cin ve ins şahit olsun ki ben mürteciim.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
adavet : düşmanlık
ağrâz-ı şahsiye : kişisel maksatlar, kötü niyet ve düşmanlıklar
âlim-i zîtehevvür : öfkeli âlim; sonunu düşünmeden öfkeli hareket eden ilim adamı
anarşist : hiçbir düzen ve otorite tanımayan, karışıklık ve bozgunculuktan yana olan ve ondan fayda uman kimse
âsâyiş : emniyet, düzen, güvenlik
âsuman : semâ, gökkubbe
bekà bulma : devam etme, kalıcı olma
belâhet : aptallık, ahmaklık
cevv-i semâ : gökyüzü boşluğu, feza, uzay, atmosfer
dağ-dâr-ı teessüf olma : büyük acı ve üzüntü duyma
efrad : fertler
fâsit : bozulmuş
fesat : bozgunculuk, karışıklık
fırka : parti, grup
garaz : kin, kötü niyet
hak : doğru, gerçek
haşiye : dipnot, açıklayıcı not
hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlere, İslâmiyete aykırı
hilâf-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin zıttı, karşıtı
husumet : hasımlık, zıtlaşma; düşmanlık
ifsadat : fitne ve bozgunculuklar
ihtar etmek : uyarmak, ikaz etmek
imtiyazsızlık : eşitlik
ism-i meşrutiyet : meşrutiyet ismi
ism-i mukaddes : kutsal isim
istibdad : baskı ve zulüm
ittihad : birlik
ittihad-ı Muhammedî : Muhammedî birlik; Hz. Muhammed’in (a.s.m.) Allah tarafından getirdiği dinin mensuplarının oluşturduğu İslâm birliği
kemâl-i telâş ve teessüf : tam bir telâş ve üzüntü
kezalik : bunun gibi
maatteessüf : ne yazık ki
mu’cize-i şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin, İslâmiyetin mu’cizesi
muhabbet : sevgi
müesses : kurulu, kurulmuş
müsemmâ-i meşrutiyet : meşrutiyetin özü, gerçek mânâsı
müthiş : dehşet veren, korkunç
sıdk : doğruluk
sıfat-ı ilim : ilim sıfatı, niteliği
sıfat-ı tehevvür : öfke sıfatı; sonunu düşünmeden öfkeli hareket etme
sıklet : ağırlık
Süreyya : Ülker takım yıldızı
şems : güneş
şeriat-ı mutahhara : temiz, mübarek şeriat; Allah tarafından bildirilen temiz, şüphelerden uzak hükümler, İslâmiyet
tohum-u fesad : bozgunculuk tohumu
ukde-i hayatiye : hayat düğümü, can alıcı nokta
umum : bütün
vicdan-ı selim : sağlam, temiz vicdan
vücuda gelme : meydana gelme, ortaya çıkma
yâdetmek : anmak, zikretmek
zemin : yer, yeryüzü; dünya
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]8 Ekim 2011: 14:39 #798038Anonim
TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.14.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
[TABLE]
[TR]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:
“Biz şimdi mecburuz. 1 اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.
Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dâhilinde değildir.”
İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz. Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”
Bununla beraber zamanın ilcaatıyla zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “Zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde, şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-i tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tetkik ettiler, sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz o beraati tasdik etti. Ben de bunu dahilde âsâyişi temin için ve yüzde doksan beş mâsuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.
Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
1 : Zaruretler haramı helâl derecesine getirir.
[/TD]
[TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlem
âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
azîm : büyük
beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
biçare : çaresiz
bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
câri olmak : geçerli olmak
cehennem-i mânevî : maddî olmayan cehennem
Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
cezb : Allah aşkıyla kendinden geçme
cihad-ı mâneviye : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele
dahil : iç
dahilde : içeride
esas : temel
fütur : usanç, gevşeklik
gayr-ı meşru : dine aykırı, helâl olmayan
hâcat-ı gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar
hâcât-ı zaruriye : zorunlu ihtiyaçlar
hakikat : doğru, gerçek
haram : Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
hariç : dış
helâl : dinen yapılmasına izin verilmiş şey
hizmet-i imaniye : iman hizmeti
hükm-ü Kur’ân : Kur’ân’ın kararı
hükmüne geçmek : bir şeyle aynı hükmü almak
icab : gerekli görülen şey
icabat : icaplar; gerekli kılınan şeyler
ihtiyar : seçme, tercih etme
ilcaat : mecbur etmeler, zorlamalar
itiyad : alışkanlık
kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
kaide : kural, prensip
kanaat-i tamme : tam, kesin kanaat
kanun-u beşerî : insanların koyduğu kanunlar
kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
kat’iyen : kesinlikle
küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
Mahkeme-i Temyiz : Temyiz Mahkemesi; Yargıtay
mahrem : başkalarına karşı gizli tutulan
mahzurlu : zarar verici
maişet : geçim, yaşayış
maslahat : fayda
mâzur : özürlü, mazeretli
meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
medar olmak : sebep, dayanak olmak
men etmek : yasaklamak
menfaat : yarar
meşveret : işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi
meyil : arzu, istek, eğilim
mimsiz medeniyet : Arapça’da medeniyet kelimesinin başındaki “mim” harfinin kalkmasıyla “aşağılık” anlamında kullanılan bir deyim
muamele : davranış
muarız : karşı çıkan, karşıt
muhafaza : koruma
muhalif : aykırı, zıt, karşıt
muhkem : sağlam
mutlak : kesin
muvaffak olmak : başarılı olmak
mübah kılmak : yapılıp yapılmama konusunu serbest bırakmak
müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış müsbet : olumlu
nazara almak : dikkate almak
neş’et eden : doğan, kaynaklanan
neşir : yayma, yayılma
rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
rahmeten lil’âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen
sarf etmek : harcamak
su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı
tahkirat : hakaretler, aşağılamalar
tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
tefrik edilmek : ayrılmak
tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
tevellüd eden : doğan
tiryaki : tutkun, bağımlı
usul : metot, yol
zaruret : zorunluluk, mecburiyet
zaruret-i kat’iye : zorunluluk, mecburiyet
zarurî : zorunlu, gerekli
[/TD]
[/TR]
[/TABLE]
8 Ekim 2011: 14:44 #798039Anonim
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın surelerine ve ayetlerine ve hususan surelerin fatihalarına, ayetlerin mebde’ ve makta’larına dikkat edilse görünüyor ki: Belagatların bütün enva’ını, fezail-i kelamiyenin bütün aksamını, ulvi üslubların bütün esnafını, mehasin-i ahlakıyenin bütün efradını, ulum-u kevniyenin bütün fezlekelerini, maarif-i İlahiyenin bütün fihristelerini, hayat-ı şahsiye ve içtimaiye-i beşeriyenin bütün nafi’ düsturlarını ve hikmet-i aliye-i kainatın bütün nurani kanunlarını cem’etmekle beraber hiçbir müşevveşiyet eseri görünmüyor. Elhak, o kadar ecnas-ı muhtelifeyi bir yerde toplayıp bir münakaşa, bir karışık çıkmamak, kahhar bir nizam-ı i’cazinin işi olabilir.
(Bediüzzaman Said Nursi – 25. Söz’den)
Lügatler
Aksam :kısımlar, bölümler, parçalar
Belagat :tam, yerinde düzgün ve hakikatli söz söylemek
Cemetmek :toplamak, bir araya getirmek
Düstur :umumi kaide, kanun, nizam, prensip
Ecnâs-ı muhtelife :çeşitli cinsler, muhtelif türler
Efrat :fertler, kişiler
Elhak :tam doğrusu, Hakkın ta kendisi
Enva’ :çeşitler, türler
Esnaf :sınıflar, sıralar, türler
Fezail-i kelamiye :faziletli sözler
Fezleke :netice, öz, özet, hülasa
Fihriste :içerik listesi, içinde ne olduğunu gösteren katalog
Hayat-ı şahsiye : şahsi hayat, kişisel yaşam
Hikmet-i âliye-i kâinat :kâinattaki yüce sırlar
Hususan :bilhassa, özellikle
İçtimaiye-i beşeriye :insan topluluklarına ait
Kahhar :her an kahretmeye yok etmeye muktedir
Kur’an-ı Mu’cizül beyan :beyan ve ifadesi mucize olan Kur’an
Maarif-i ilâhiye :ilâhi bilgiler, Allah bilgisi
Makta’ :kesinti yeri, durak
Mebde :başlangıç, baş taraf, kök, temel, kaynak
Mehasin-i ahlâkıye :ahlaki güzellikler
Münakaşa :karşılıklı sözle çekişmek
Müşevveşiyet :karışıklık, karmakarışık vaziyet
Nafi :menfaatli, faydalı
Nizam-ı i’cazi :mucizevi düzen
Nurani :nurlu, ışıklı, parlak
Ulum-u kevniye :yaratılışa dair ilimler, kainat ilimleri
Ulvi :yüksek, yüce
Üslub :tarz, yol, ifade tarzı
8 Ekim 2011: 15:15 #798046Anonim
Ölümü veren O’dur. Yani…
08 Ekim 2011 / 00:01
Günün Risale-i Nur dersiBismillahirrahmanirrahim
وَيُمِيتُ Yani, mevti veren Odur.
Yani, hayat vazifesinden terhis eder,
fâni dünyadan yerini tebdil eder,
külfet-i hizmetten âzâd eder.
Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı bâkiyeye alır. İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde!
Mevt idam değil,
hiçlik değil,
fenâ değil,
inkıraz değil,
sönmek değil,
firak-ı ebedî değil,
adem değil,
tesadüf değil,
fâilsiz bir in’idam değil.
Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından
bir terhistir,
bir tebdil-i mekândır.
Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine
bir sevkiyattır.
Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha
bir visal kapısıdır.
(Mektubat, Yirminci Mektup)
Bediüzzaman Said Nursi
SÖZLÜK:
âzâd : serbest bırakma
Fâil-i Hakîm-i Rahîm : herşeyi sonsuz hikmet ve rahmetle yapan Allah
fenâ : son bulma, yok oluş
firak-ı ebedî : sonsuz ayrılık
hayat-ı bâkiye : devamlı ve kalıcı hayat
hayat-ı fâniye : gelip geçici hayat
in’idam : yok oluş
inkıraz : son bulma
külfet-i hizmet : hizmet yükü
Mevt: Ölüm. Âhirete göç. Dünyadan gitmek
tebdil : değiştirme
tebdil-i mekân : mekân değişikliği -
YazarYazılar
- Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.