• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 91 ile 105 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798054
    Anonim

      Amin amin amin ecmain inş………

      #798145
      Anonim

        DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.15.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
        MUKADDİME(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İşte haysiyet-i askeriye ve hamiyet-i İslâmiye ve şeriat-ı Muhammediye, o cesîm dağlara benzer. Esbâb-ı hariciye bir dirhem kıymetindedir. Bu kıymetsiz esbabı esas tutmak, insaniyetin ve İslâmiyetin kıymetini bilmemek ve tenzil etmektir.

        Hakkın hatırını kırmayacağım, hakikati söyleyeceğim. Zira Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmez. Kimin hatırı kırılırsa kırılsın, yalnız hak sağ olsun. Şöyle ki:

        31 Mart Hâdisesi denilen o sâika ve müthiş fırtına, âdi sebepler tahtında öyle bir istidad-ı tabiîyi müheyya etmişti ki, neticesi hercümerc olduğu halde, min indillâh ehl-i kıyamın lisânına daima mu’cizesini gösteren ism-i şeriat geldi. O fırtınayı gayet hafif geçirdiğinden Nisan’ın nısfından sonraki gazeteleri indallah mahkûm ediyor. Zira, o hâdiseye sebebiyet veren yedi mesele ve onunla beraber yedi hal nazar-ı mütâlâaya alınsa, hakikat tezahür eder. Onlar da bunlardır:

        1. Yüzde doksanı İttihad ve Terakkinin aleyhinde, hem onların tahakkümü ve istibdadı aleyhinde bir hareket idi.

        2. Fırkaların meydan-ı münakaşâtı olan vükelâyı tebdil idi.

        3. Sultan-ı mazlûmu sukut-u musammemden kurtarmaktı.

        4. Hissiyat-ı askeriyenin ve âdâb-ı dindaranelerinin muhalif telkinatın önüne set olmaktı.

        5. Pek çok büyütülen Hasan Fehmi Beyin kâtilini meydana çıkarmaktı.

        6. Kadro haricine çıkanları ve alay zabitlerini mağdur etmemekti.

        7. Hürriyeti, sefahete şumulünü men ve âdâb-ı şeriatla tahdit ve avamın siyaset-i şer’î bildikleri yalnız kısas ve kat-ı yed haddini icra idi.

        Fakat zemin bataklık ve dam ve plân serilmişti. Mukaddes olan itaat-i askeriye feda edildi. Üssü’l-esas esbab, fırkaların taraftarane ve garazkârane münakaşatı ve gazetelerin belâgat yerine mübalâğat ve yalan ve ifratperverane keşmekeşleri idi. Bu metâlib-i seb’ada, nasıl ki yedi renk çevrilse yalnız beyaz görünür, bunda da yalnız ziya-yı şeriat-ı beyzâ tecellî etti, fesadın önüne set çekti.

        Elhasıl: Sekiz-dokuz ayda gazetelerin heyecan verici neşriyatıyla ve fırkaların cemiyetlere fedai yazmakla ve inkılabı vücuda getiren zevatın tahakkümatıyla ve itaat-i askeriyeye münafi olan hürriyet-i mutlaka efrada sirayetle ve âdâb-ı diniyeye muhalif zannettikleri şeyleri bazı dikkatsizlerin efrada telkinatıyla ve itaat bozulduktan sonra müstebitler, cahil mutaassıplar, dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olanlar, iyilik zannıyla o bataklık zeminde tohum ekmeye başlamasıyla ve devletin umum siyaseti cahil efradın elinde kalmakla ve bir milyona yakın fişek havaya atılmakla ve dahil ve hariç müddeîler parmak vurmakla ortalık anarşistlik haline girdiğinden, bu hâdisenin istidad-ı tabiîsi, hercümerc ve müdahale-i ecnebî iken, min indillâh, ism-i şeriat, o müteaddit sebeplerden çıkan ervâh-ı habîse ve münteşireyi yuvalarına irca ile, on üç asırdan sonra bir mu’cize daha gösterdi.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        âdâb-ı dindarane : dinî edep ve kurallar
        âdâb-ı diniye : dine ait edep ve kurallar
        âdâb-ı şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerde belirtilen edep ve kurallar

        alay : genel olarak üç taburdan oluşan askerî birlik
        âli : yüksek
        anarşistlik : kargaşa işi, otorite tanımama eylemi
        avam : halk tabakası
        belâgat : sözün düzgün, kusursuz, hâlin ve makamın icabına göre söylenmesi
        cemiyet : dernek

        cesîm : büyük
        cin ve ins : cinler ve insanlar
        dahil : iç
        efrad : fertler, kişiler

        ehl-i kıyam : ayaklananlar, ihtilâl girişiminde bulunanlar, isyan edenler
        elhasıl : sonuç olarak, özetle
        ervâh-ı habîse ve münteşire : her tarafa yayılmış ve kötü olan ruhlar

        esas tutmak : temel almak, temel kabul etmek
        esbab : sebepler
        esbab-ı adîde : çeşitli sebepler
        esbâb-ı hariciye : dış sebepler
        fesad : bozulma
        fırka : parti
        garazkârane : maksatlı olarak
        had : yasaklama, men etme; İslâm hukukunda Kur’ân ve Sünnet ışığında işlenen suçlar için belirlenen ve uygulanması zorunlu olan ceza

        hâdise : olay
        hak : doğru, doğruluk
        hakikat : gerçek
        Hakk : doğru, doğruluk; herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
        hamiyet-i İslâmiye : İslâmiyeti koruma gayreti; İslâmın verdiği din, vatan, namus, hak, hukuk gibi değerleri koruma gayreti, duygusu
        hariç : dış

        haysiyet-i askeriye : askerî şeref, onur ve itibar
        hercümerc : karmakarışıklık, darmadağınıklık

        hissiyat-ı askeriye : askerî duygular, hisler
        hürriyet-i mutlaka : mutlak hürriyet; sınırsız özgürlük
        icra : yerine getirme, uygulama
        ifratperverane : aşırılığı severek

        indallah : Allah katında
        inkılâp : köklü değişiklik

        insaniyet : insanlık
        irca : döndürme
        ism-i şeriat : şeriat ismi; İslâmiyet adı
        istidad-ı tabiî : müsait olan doğal gelişim
        itaat : emre uyma
        itaat-i askeriye : askerî itaat; askerin emre uyması
        kat-ı yed : el kesme
        keşmekeş : karışıklık
        kısas : bir suç işleyenin kanun tarafından işlediği suçun aynıyla cezalandırılması

        lisân : dil
        men’ : yasaklama
        metâlib-i seb’a : yedi istek; 31 Mart Hâdisesinde ayaklananların yedi isteği

        meydan-ı münakaşât : tartışma ve anlaşmazlıkların alanı, sahası
        min indillâh : Allah tarafından
        mu’cize : benzerini insanların yapmaktan âciz kaldığı olağanüstü hal, durum
        muhakeme-i akliye : aklî muhakeme; birşeye karar vermede aklın iyi düşünmesi, değerlendirmesi
        muhalif : aykırı, zıt
        mukaddes : kutsal, yüce
        mutaassıp : birşeye körü körüne bağlanan
        mübalâğat : aşırılıklar, abartmalar
        müdahale-i ecnebî : yabancı müdahalesi
        müddeîler : iddiacılar, davacılar

        müheyya etme : hazırlama
        münafi : aykırı
        münakaşat : tartışmalar

        mürteci : geriye yönelmek isteyen; gerici
        müstebit : baskıcı, diktatör
        müteaddit : birçok, çeşitli

        müthiş : dehşet veren, korkunç, ürkütücü
        nazar-ı mütâlâaya alınma : dikkatli bir şekilde incelenme
        neşriyat : yayın

        nısf : yarı
        sâika : gök gürültüsü, yıldırım
        sebebiyet veren : sebep olan
        sefahet : helâl olmayan zevk ve eğlenceye düşkünlük, beyinsizce davranış
        sirayet : bulaşma, geçme
        siyaset-i şer’î : İslâmın öngördüğü siyaset ve yönetim anlayışı

        sukut-u musammem : düşmesi kararlaştırılmış, iktidardan düşürülmesine kesin karar alınmış
        Sultan-ı mazlûm : suçsuz Sultan; İkinci Abdülhamid
        şeriat-ı Muhammediye : Allah tarafından Hz. Muhammed (a.s.m.) vasıtasıyla bildirilen hükümlerin hepsi
        şümul : kapsama

        tahakküm : baskı, zorbalık
        tahakkümat : baskılar, zorbalıklar
        tahdit : sınırlama

        tahtında : altında
        taraftarane : taraftarca, taraftar olarak

        tebdil : değiştirme
        tecelli : belirme, görünme
        telkinat : telkinler, fikir aşılamalar

        tenzil etmek : indirmek, düşürmek
        tezahür : ortaya çıkma, görünme
        umum : genel, bütün
        üssü’l-esas : temel taşı, temel esas
        vücuda getirmek : meydana getirmek

        vükelâ : vekiller; millet vekilleri
        zabit : subay; rütbeli asker
        zemin : yer
        zevat : zâtlar, kişiler
        ziyâ-yı şeriat-ı beyzâ : şeriatın beyaz ışığı; İslâmın parlak nuru ve ışığı


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        #798146
        Anonim

          TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.15.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Bir mesele daha var; o da çok ehemmiyetlidir. Hükm-ü Kur’âna göre, bu zamanda mimsiz medeniyetin icabatından olarak hâcât-ı zaruriye dörtten yirmiye çıkmış. Tiryakilikle, görenekle ve itiyadla, hâcat-ı gayr-ı zaruriye, hâcât-ı zaruriye hükmüne geçmiş. Âhirete iman ettiği halde, “Zaruret var” diye ve zaruret zannıyla dünya menfaati ve maişet derdi için dünyayı âhirete tercih ediyor.

          Kırk sene evvel, bir başkumandan beni bir parça dünyaya alıştırmak için bazı kumandanları, hattâ hocaları benim yanıma gönderdi. Onlar dediler:

          “Biz şimdi mecburuz. 1اِنَّ اَلضَّرُورَاتِ تُبِيحُ الْمَحْظُورَاتِ kaidesiyle, Avrupa’nın bazı usullerini medeniyetin icaplarını taklide mecburuz” dediler.

          Ben de dedim: “Çok aldanmışsınız. Zaruret su-i ihtiyardan gelse, kat’iyen doğru değildir; haramı helâl etmez. Su-i ihtiyardan gelmezse, yani zaruret haram yoluyla olmamışsa zararı yok. Meselâ; Bir adam su-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse ve sarhoşlukla bir cinayet yapsa, hüküm aleyhine câri olur, mâzur sayılmaz, ceza görür. Çünkü, su-i ihtiyarıyla bu zaruret meydana gelmiştir. Fakat bir meczup çocuk cezbe halinde birisini vursa, mâzurdur. Ceza görmez. Çünkü ihtiyarı dahilinde değildir.”

          İşte, ben o kumandana ve hocalara dedim: “Ekmek yemek, yaşamak gibi zarurî ihtiyaçlar haricinde başka hangi zaruret var? Su-i ihtiyardan, gayr-ı meşru meyillerden ve haram muamelelerden tevellüd eden hareketler haramı helâl etmeye medar olamazlar. Sinema, tiyatro, dans gibi şeylerde tiryaki olmuşsa, mutlak zaruret olmadığı ve su-i ihtiyardan geldiği için, haramı helâl etmeye sebep olamaz.
          Kanun-u beşerî de bu noktaları nazara almış ki, ihtiyar haricinde zaruret-i kat’iye ile, su-i ihtiyardan neş’et eden hükümleri ayırmıştır. Kanun-u İlâhîde ise, daha esaslı ve muhkem bir şekilde bu esaslar tefrik edilmiş.”
          Bununla beraber zamanın ilcaatıyla zaruretler ortalıkta zannederek bazı hocaların bid’alara taraftarlığından dolayı onlara hücum etmeyiniz. Bilmeyerek “Zaruret var” zannıyla hareket eden o biçarelere vurmayınız. Onun için kuvvetimizi dahilde sarf etmiyoruz. Biçare, zaruret derecesine girmiş, bize muhalif olanlardan hoca da olsa onlara ilişmeyiniz. Ben tek başımla daha evvel aleyhimdeki o kadar muarızlara karşı dayandığım, zerre kadar fütur getirmediğim, o hizmet-i imaniyede muvaffak olduğum halde, şimdi milyonlar Nur talebesi olduğu halde, yine müsbet hareket etmekle onların bütün tahkiratlarına, zulümlerine tahammül ediyorum.
          Biz dünyaya bakmıyoruz. Baktığımız vakit de onlara yardımcı olarak çalışıyoruz. Âsâyişi muhafazaya müsbet bir şekilde yardım ediyoruz. İşte bu gibi hakikatler itibarıyla, bize zulüm de etseler hoş görmeliyiz.
          Risale-i Nur’un neşri her tarafta kanaat-i tamme verdi ki, Demokratlar dine taraftardırlar. Şimdi bir risaleye ilişmek, vatan, millet maslahatına tamamen zıttır.
          Bir mahrem risale vardı ki, o mahrem risalenin neşrini men etmiştim. “Öldükten sonra neşrolunsun” demiştim. Sonra mahkemeler alıp okudular, tetkik ettiler, sonra beraat verdiler. Mahkeme-i Temyiz o beraati tasdik etti. Ben de bunu dahilde âsâyişi temin için ve yüzde doksan beş mâsuma zarar gelmemesi için neşredenlere izin verdim. “Said, meşveretle neşredebilir” dedim.

          Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
          1 : Zaruretler haramı helâl derecesine getirir.

          [/TD]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
          âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlem
          âsâyiş : bir yerin düzen ve güvenlik içinde bulunması durumu, güvenlik
          azîm : büyük

          beraat : temize çıkma, suçsuz olduğu anlaşılıp serbest bırakılma
          biçare : çaresiz
          bid’a : aslen dinde olmayıp sonradan ortaya çıkan ve dine zarar verici yeni âdet ve uygulamalar
          câri olmak : geçerli olmak
          cehennem-i mânevî : maddî olmayan cehennem
          Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
          cezb : Allah aşkıyla kendinden geçme
          cihad-ı mâneviye : ilim, fikir, dua gibi mânevî unsurlarla din düşmanlarına karşı mücadele

          dahil : iç
          dahilde : içeride
          esas : temel
          fütur : usanç, gevşeklik
          gayr-ı meşru : dine aykırı, helâl olmayan
          hâcat-ı gayr-ı zaruriye : zorunlu olmayan ihtiyaçlar
          hâcât-ı zaruriye : zorunlu ihtiyaçlar

          hakikat : doğru, gerçek
          haram : Allah ve Resulü tarafından kesin olarak yasaklanmış şey
          hariç : dış
          helâl : dinen yapılmasına izin verilmiş şey

          hizmet-i imaniye : iman hizmeti
          hükm-ü Kur’ân : Kur’ân’ın kararı
          hükmüne geçmek : bir şeyle aynı hükmü almak
          icab : gerekli görülen şey
          icabat : icaplar; gerekli kılınan şeyler
          ihtiyar : seçme, tercih etme

          ilcaat : mecbur etmeler, zorlamalar
          itiyad : alışkanlık

          kâfir : Allah’ı veya Allah’ın bildirdiği kesin olan bir şeyi inkâr eden kimse
          kaide : kural, prensip

          kanaat-i tamme : tam, kesin kanaat
          kanun-u beşerî : insanların koyduğu kanunlar
          kanun-u İlâhî : Allah’ın koyduğu kanun
          kat’iyen : kesinlikle

          küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
          Mahkeme-i Temyiz : Temyiz Mahkemesi; Yargıtay
          mahrem : başkalarına karşı gizli tutulan
          mahzurlu : zarar verici
          maişet : geçim, yaşayış

          maslahat : fayda
          mâzur : özürlü, mazeretli
          meczup : cezbeye kapılmış, kendinden geçmiş
          medar olmak : sebep, dayanak olmak

          men etmek : yasaklamak
          menfaat : yarar

          meşveret : işlerin istişare (danışıp görüşme) yoluyla halledilmesi
          meyil : arzu, istek, eğilim
          mimsiz medeniyet : Arapça’da medeniyet kelimesinin başındaki “mim” harfinin kalkmasıyla “aşağılık” anlamında kullanılan bir deyim
          muamele : davranış

          muarız : karşı çıkan, karşıt
          muhafaza : koruma

          muhalif : aykırı, zıt, karşıt
          muhkem : sağlam
          mutlak : kesin

          muvaffak olmak : başarılı olmak
          mübah kılmak : yapılıp yapılmama konusunu serbest bırakmak
          müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış müsbet
          : olumlu
          nazara almak : dikkate almak
          neş’et eden : doğan, kaynaklanan
          neşir : yayma, yayılma
          rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
          rahmeten lil’âlemîn : âlemlere rahmet olarak gönderilen
          sarf etmek : harcamak
          su-i ihtiyar : iradenin kötüye kullanımı
          tahkirat : hakaretler, aşağılamalar
          tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
          tefrik edilmek : ayrılmak
          tetkik etmek : incelemek, derinliğine araştırmak
          tevellüd eden : doğan
          tiryaki : tutkun, bağımlı
          usul : metot, yol
          zaruret : zorunluluk, mecburiyet

          zaruret-i kat’iye : zorunluluk, mecburiyet
          zarurî : zorunlu, gerekli

          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #798147
          Anonim

            Her adam için, heyet-i içtimaiyede görmek ve görünmek için mertebe denilen bir penceresi vardır. O pencere kamet-i kıymetinden yüksek ise, tekebbür ile tetavül edecek; eğer kamet-i kıymetinden aşağı ise, tevazu’ ile tekavvüs edecek ve eğilecek.. ta o seviyede görsün ve görünsün. İnsanda büyüklüğün mikyası; küçüklüktür, yani tevazu’dur. Küçüklüğün mizanı; büyüklüktür, yani tekebbürdür.

            (Bediüzzaman Said Nursi – Hakikat Çekirdekleri’nden 93)

            Lügatler
            Hakikat: gerçek
            Heyet-i içtimaiye :sosyal kurum, sosyal yapı
            Kamet-i kıymet : kıymet derecesi, statü, makam, mevki
            Mertebe :derece, kademe
            Mikyas :ölçü aleti, ölçek, ölçü
            Mizan :terazi, ölçü, tartı, denge
            Tekavvüs :eğilme
            Tekebbür : kibirlenme, büyüklenme
            Tetavül : zorla uzanma, büyüklenme, kibirle muamele etme
            Tevazu :alçakgönüllülük

            #798151
            Anonim

              DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.16.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
              MUKADDİME(DEVAMI)
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Hem geçen inkılâb-ı azîmde ordu ve ulemanın “Meşrutiyet şeriata müsteniddir” diye yükselen sadâsı, umum ehl-i İslâmın vicdanlarını manyetizmalandırdı. O inkılâp, inkılâpların kaide-i tabiîyesini hark ile şeriatın tesir-i mu’cizânesini gösterdi. Ve daima da gösterecektir. Nisan’ın nısf-ı âhirinde çıkan gazetelerin esas-ı fikirlerine muterizim. Şöyle ki:

              Hayat onun yoluna feda edilen ve hayattan bin derece daha yüksek olan haysiyet ve itaat-i askeriyeyi, hayata feda edilen ve ehl-i vicdan nazarında gayet hasis olan âmâl-i nâmeşruaya feda etmeye ihtimal verdiler. Hem de hakaik ve ahval onun cazibesine tâbi ve o merkeze merbut olan şems-i şeriat, saltanata veya hilâfete veya başka siyasete tâbî ve âlet tevehhümüyle, bir şems-i münîri, münkesif bir yıldıza peyk ve câzibesine tâbi itikad etmek gibi göstermekle tarik-i dalâlete sülûk ettiler.

              Bütün kuvvetimle derim ki: Terakkimiz, ancak milliyetimiz olan İslâmiyetin terakkisiyle ve hakaik-i şeriatın tecellîsiyledir. Yoksa, “Yürüyüşünü terk etti, başkasının da yürüyüşünü öğrenmedi” diye olan darb-ı mesele mâsadak olacağız.

              Evet, hem şan ve şeref-i millet-i İslâmiye, hem sevab-ı âhiret, hem cemiyet-i milliye, hem hamiyet-i İslâmiye, hem hubb-u vatan, hem hubb-u din ile mütehassis olmalıyız. Zira müsennâ daha muhkemdir.

              Ey paşalar, zabitler!

              Cinayetlerime ceza ve şimdi suallerime de cevap isterim. İslâmiyet ise, insaniyet-i kübrâ; ve şeriat ise, medeniyet-i fuzla (en faziletli) olduğundan, âlem-i İslâmiyet, medine-i fazilet-i Eflâtuniye olmaya sezâdır.HAŞİYE
              [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] HAŞİYE : Bu sualler kırk-elli masum mahpusun tahliyelerine sebep oldu.

              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              a’mâl-i nâmeşrua : meşru olmayan işler; İslâmın izin vermediği işler
              ahval : haller, durumlar
              âlem-i İslâmiyet : İslâm dünyası
              cazibe : çekim gücü
              cemiyet-i milliye : millî cemiyet, topluluk; din, şeriat, inanç birliği olan millet, topluluk
              darb-ı mesel : atasözü
              ehl-i İslâm : Müslümanlar
              ehl-i vicdan : vicdan sahipleri
              esas-ı fikirleri : düşüncelerinin temeli, aslı esası
              hakaik : hakikatlar, esaslar
              hakaik-i şeriat : şeriatın hakikatleri, esasları
              hamiyet-i İslâmiye : İslâmiyetin mukaddes değerlerini koruma gayreti
              hamiyet-i milliye : vatan ve millet gibi mukaddes değerleri koruma duygusu; millî onur ve haysiyet
              hark : yarma, yırtma
              hasis : değersiz, basit
              haşiye : dipnot, açıklayıcı not
              haysiyet : itibar, şeref
              hilâfet : halifelik; Peygamber Efendimizin (a.s.m.) vekili olarak Müslümanların din ve dünya işlerinin tedbirini gören genel başkanlık görevi
              hubb-u din : din sevgisi
              hubb-u vatan : vatan sevgisi
              inkılâb-ı azîm : büyük çaplı köklü değişim
              inkılâp : köklü değişim, dönüşüm
              insaniyet-i kübrâ : büyük insanlık, İslâmiyet
              itaat-i askeriye : askerin emre uyması
              itikad etmek : inanmak
              kaide-i tabiîye : tabiî kural, prensip
              mahpus : hapsedilmiş, tutuklu
              manyetizmalandırmak : çekim alanına almak, mıknatıs gibi kendine çekmek
              mâsadak : bir söz veya hükmü doğrulayan husus, doğrulayıcı bir mânâ
              medeniyet-i fuzla : en faziletli, üstün ve erdemli medeniyet
              medine-i fazilet-i Eflâtuniye : Eflâtun’un faziletli şehri; Eflâtun’un felsefesinde tarif ettiği, ancak hayalde mümkün olabilen fazilet şehri
              merbut : bağlı
              muhkem : sağlam
              muteriz : itiraz eden
              münkesif : sönmüş, sönük
              müsennâ : ikili olan; meselâ sevginin ikili olanı vatan sevgisi, din sevgisi gibi
              müstenid : dayanmış, dayalı
              mütehassis olma : duygulanma, hislenme, hassas olma
              nazar : bakış, görüş
              nısf-ı âhir : son yarı
              peyk : uydu
              sadâ : ses
              sevab-ı âhiret : âhiret ücreti
              sezâ : lâyık
              sülûk etmek : yürümek, yürüyüp gitmek
              şems-i münîr : nurlu, parlak güneş
              şems-i şeriat : şeriat güneşi; İslâm güneşi
              şeref-i millet-i İslâmiye : İslâm milletinin şerefi, onuru
              şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi; İslâmiyet
              tahliye etme : serbest bırakma
              tarik-i dalâlet : sapıklık yolu
              tecellî : belirme, görünme
              terakki : ilerleme, yükselme
              tesir-i mu’cizâne : mu’cizeli bir şekilde etki
              tevehhümüyle : kuruntusuna düşmekle
              ulema : âlimler
              umum : bütün
              zabit : subay, rütbeli asker


              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #798152
              Anonim

                TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                12.16.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                [TABLE]
                [TR]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Üçüncü mesele: Şimdi küfr-ü mutlak, öyle cehennem-i mânevî neşrine çalışıyor ki, kâinatta hiçbir kâfir ona yanaşmamak lâzım geliyor. Kur’ân’ın “rahmeten lil’âlemîn” olduğunun bir sırrı budur ki: Nasıl Müslümanlara rahmettir; âhirete iman, Allah’a iman ihtimalini vermesiyle de, bütün dinsizlere ve bütün âleme ve nev-i beşere rahmet olmasına bir nükte, bir işarettir ki, o mânevî cehennemden dünyada da onları bir derece kurtarmış. Halbuki şimdi fen ve felsefenin dalâlet kısmı, yani Kur’ân’la barışmayan, yoldan çıkmış, Kur’ân’a muhalefet eden kısmı, küfr-ü mutlakı komünistler tarzında neşre başladılar. Komünistlik perdesinde anarşistliği netice verecek bir surette münafıklar, zındıklar vasıtasıyla ve bazı müfrit dinsiz siyasetçiler vasıtasıyla neşir ile aşılanmaya başlandığı için, şimdiki hayat, dinsiz olarak kabil değildir, yaşamaz. “Dinsiz bir millet yaşamaz” hükmü bu noktaya işarettir. Küfr-ü mutlak olduğu zaman, hakikat-i halde yaşanmaz. Onun için, Kur’ân-ı Hakîm, bu asırda bir mu’cize-i mâneviyesi olarak Risale-i Nur şakirtlerine bu dersi vermiş ki, küfr-ü mutlaka, anarşistliğe karşı sed çeksin. Hem çekmiş. Evet Çin’i, hem yarı Avrupayı ve Balkanları istilâ eden bu cereyana karşı bizi muhafaza eden Kur’ân-ı Hakîmin bu dersidir ki, o hücuma karşı sed çekmiş, bu suretle o tehlikeye karşı çare bulmuştur.

                Demek bir Müslüman mümkün değil, başka bir dine girip, ya Hıristiyan ve Yahudi, hususan bolşevik gibi olmak… Çünkü, bir İsevi, Müslüman olsa, İsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Mûsevî, Müslüman olsa, Mûsâ Aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiçbir dine girmez, anarşist olur; ruhunda kemâlâta medar hiçbir hâlet kalmaz. Vicdanı tefessüh eder, hayat-ı içtimaiyeye bir zehir olur.

                Onun için, Cenâb-ı Hakka şükür, Kur’ân-ı Hakîmin işârât-ı gaybiyesi ile, kahraman Türk ve Arap milletleri içinde lisan-ı Türkî ve Arabî ile bu asrı kurtaracak bir mu’cize-i Kur’âniyenin Risale-i Nur namıyla bir dersi intişara başlamış. Ve on altı sene evvel altı yüz bin adamın imanını kurtardığı gibi, şimdi milyonlardan geçtiği sabit olmuş.

                [/TD]
                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                âhirete iman : öldükten sonra sonsuza kadar yaşanacak olan âlemin varlığına iman etmek
                Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
                Aleyhisselâm : Allah selâmı onun üzerine olsun
                Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan şeref ve yücelik sahibi Allah
                cereyan : akım, hareket
                dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                hakikat-i hal : işin aslı, gerçeği
                hâlet : durum, hâl
                hayat-ı içtimaiye : toplum hayatı
                hususan : özellikle
                intişar : yayılma
                İsevi : Hıristiyan
                işârât-ı gaybiye : geleceğe veya bilinmeyen bir olaya işaretler
                kabil : mümkün
                kemâlât : faziletler, iyilikler, mükemmel özellikler
                Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
                lisan-ı Türkî ve Arabî : Türkçe ve Arapça dil
                medar : kaynak
                mu’cize-i Kur’âniye : Kur’ân’ın mu’cizeleri
                mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
                muhafaza eden : koruyan
                muhalefet eden : karşıt olan, aykırı
                Mûsevî : Yahudi
                müfrit : ifrat eden, haddini aşan, ölçüsüz ve taşkın hareket eden
                münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen
                neşir : yayma
                nev-i beşer : insanlar
                nükte : ince ve derin mânâ
                rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
                suret : şekil
                şakirt : talebe, öğrenci
                şükür : teşekkür etmek
                tefessüh etmek : bozulmak
                zındık : dinsiz


                [/TD]
                [/TR]
                [/TABLE]

                #798156
                Anonim

                  Hayat-ı ebediyeyi kazanmakta en birinci vasıta ve saadet-i ebediyenin anahtarı imandır; ona çalışmak lazım geliyor. Fakat ilim itibariyle insanlara dahi bir menfaat dokundurmak için şer’an hizmete mükellef olduğumdan, hizmet etmek isterim. Lakin o hizmet, ya hayat-ı içtimaiye ve dünyeviyeye ait olacak; o ise elimden gelmez. Hem fırtınalı bir zamanda sağlam hizmet edilmez. Onun için o ciheti bırakıp, en mühim, en lüzumlu, en selametli olan imana hizmet cihetini tercih ettim. Kendi nefsime kazandığım hakaik-i imaniyeyi ve nefsimde tecrübe ettiğim manevi ilaçları, sair insanların eline geçmek için o kapıyı açık bırakıyorum. Belki Cenab-ı Hak bu hizmeti kabul eder ve eski günahıma keffaret yapar. Bu hizmete karşı şeytan-ı racimden başka hiç kimsenin, -mü’min olsun kafir olsun, sıddık olsun zındık olsun- karşı gelmeye hakkı yoktur. Çünki imansızlık başka şeylere benzemiyor. Zulümde, fıskta, kebairde birer menhus lezzet-i şeytaniye bulunabilir. Fakat imansızlıkta hiçbir cihet-i lezzet yok. Elem içinde elemdir, zulmet içinde zulmettir, azab içinde azabdır.

                  (Bediüzzaman Said Nursi – 16. Mektub’dan)

                  Lügatler
                  Azab :büyük sıkıntı, dünyada işlenen günahların âhiretteki cezası
                  Belki :bilakis, aslında
                  Cenâb-ı Hakk :Hakkın kendisi olan yücelik sahibi Allah
                  cihet :yön, taraf
                  Cihet-i lezzet :lezzetlilik yönü, lezzet tarafı
                  Elem :keder, üzüntü, acı
                  Fısk :günah, haddini tecavüz, hak yoldan ayrılmak
                  Hakaik-i imaniye :iman hakikatleri
                  Hayat-ı ebediye :sonsuz hayat
                  Hayat-ı içtimaiye ve dünyeviye:toplum ve dünya hayatı
                  İtibarıyla :yönüyle, şekliyle, bunun gibi
                  Kâfir :Allah’ı veya Allah’ın kesin olarak bildirdiği bir şeyi inkâr eden kimse
                  Kebâir :büyük şeyler, büyük günahlar
                  Keffaret :suçu affettirmek, bağışlanmak için bir şeyler yapmak
                  Lâkin :fakat, ama
                  Lezzet-i şeytaniye :şeytani lezzetler, şeytana uyarak girilen haramlar
                  Menfaat :fayda, kâr, gelir
                  menhus : uğursuz
                  Mü’min :imanın şartlarının tümüne, Allah’tan gelen her şeye inanan kabul eden kişi
                  Mühim :önemli, kıymetli, değerli
                  Mükellef :sorumlu, yükümlü, vazifeli
                  nefis :insanın kendisi
                  Saadet-i ebediye :sonsuz mutluluk
                  Sair :diğeri, başkası, gerisi, kalanı
                  Selamet :kurtuluş, korktuklarından kurtulmak, emniyet, rahat
                  Sıddık :en doğru, özü sözü yaptığı bir, çok samimi
                  Şer’an :şeriata uygun, İslami olarak
                  Şeytan-ı racim :kovulmuş şeytan
                  Tercih :üstün tutmak, seçmek
                  Vasıta :aracı, iki şeyi birbirine ulaştıran
                  Zındık :kâfir, dinsiz
                  Zulmet : karanlık, sıkıntı
                  Zulüm :eziyet, haksızlık, karanlıkta bırakmak


                  #798158
                  Anonim

                    İman ve İslam arasındaki fark nedir
                    10 Ekim 2011 / 00:01
                    Günlük Risale-i Nur dersi

                    Bismillahirrahmanirrahim
                    RABİAN: Ulema-i İslâm ortasında “İslâm” ve “iman”ın farkları çok medar-ı bahsolmuş. Bir kısmı “İkisi birdir,” diğer kısmı “İkisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz” demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
                    İslâmiyet iltizamdır; iman iz’andır. Tabir-i diğerle, İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir.
                    Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette Hakkın iltizamıyla İslâmiyete mazhardı; “dinsiz bir Müslüman” denilirdi. Sonra bazı mü’minleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur’âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; “gayr-ı müslim bir mü’min” tabirine mazhar oluyorlar.
                    Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat olabilir mi?
                    Elcevap: İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz. Felillâhi’l-hamdü ve’l-minnetü Kur’ân’ın i’câz-ı mânevîsinin feyziyle, Risale-i Nur mizanları, din-i İslâmın ve hakaik-i Kur’âniyenin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki, dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kàbil değil. Hem iman ve İslâmın delil ve burhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki, gayr-ı müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir; gayr-ı müslim kaldığı halde iman eder. [Meyve Risalesi]
                    Bediüzzaman Said Nursi
                    Sözlük:
                    Hak: herşeyi hakkıyla yaratan, varlığı hak olan ve her hakkın sahibi olan Allah
                    adâvet: düşmanlık
                    ahkâm-ı Kur’âniye: Kur’ân’ın hükümleri
                    beyan etme: açıklama
                    burhan: delil, kanıt
                    cihet: yön, şekil
                    daire-i ihtiyar: güç yetirebilecek alan
                    din-i İslâm: İslâm dini
                    emr-i teklif: görev emri
                    felillâhi’l-hamdü ve’l-minnetü: “hamd ve minnet sadece Allah’a aittir”
                    feyz: ilham, bereket ve ilim bolluğu
                    fıtrat: yaratılış
                    gayr-ı müslim: Müslüman olmayan
                    hakaik-i Kur’âniye: Kur’ân’ın hakikatleri
                    iltizam: taraftarlık
                    inkıyâd: boyun eğme, itaat etme
                    iz’an: şüpheden uzak, kesin bir şekilde inanma
                    i’câz-ı mânevî: mânevî mu’cizelik
                    kàbil: mümkün
                    mazhar: erişme, nail olma
                    mecrâ: kanal, yön
                    medar-ı bahs: bahis sebebi, söz konusu
                    medar-ı necat: kurtuluş sebebi
                    mehâsin: güzellikler, iyilikler
                    mizan: ölçü
                    muhtelif: çeşitli, farklı
                    mâlâyutak: güç yetirilmez
                    mü’min: iman etmiş, Allah’a inanan
                    nihayetsiz: sınırsız, sonsuz
                    rabian: dördüncü olarak
                    saadet-i dâreyn: iki dünya saadeti; dünya ve âhiret mutluluğu
                    sebeb-i necat: kurtuluş sebebi
                    tabir: ifade
                    tabir-i diğer: diğer tâbir, başka bir ifâde
                    tarafgirlik: taraftarlık
                    tasdik: kabul etme, doğrulama
                    teklif: görev yükleme
                    tûbâ-i Cennet: Cennetteki tûbâ ağacı
                    ulema-i İslâm: İslâm âlimleri
                    zâhiren: dış görünüş itibarıyla

                    #798159
                    Anonim

                      Risale-i Nur’dan vecizeli duvar kağıdı – [indir]
                      10 Ekim 2011 / 07:59
                      Günün vecizesi – Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtip rahatça sahifelerini temizlediği gibi, bu tayyare-i arzın…

                      Risale Haber – Haber Merkezi
                      Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtip rahatça sahifelerini temizlediği gibi, bu tayyare-i arzın ve bu tuyur-u semâviyenin kanatları ve bu kitab-ı kâinatın sahifeleri de öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki, âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.
                      [Lem’alar, Otuzuncu Lem’a]
                      (Haber detayında (altta) yer alan resmin üzerine farenizin sağ tuşu le tıklayıp Resmi farklı kaydet seçeneğini işaretleyerek duvar kağıdınızı indirebilirsiniz…)

                      #798195
                      Anonim

                        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.17.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Demek Risale-i Nur, beşeri anarşistlikten kurtarmaya bir derece vesile olduğu gibi, İslâmın iki kahraman kardeşi olan Türk ve Arabı birleştirmeye, bu Kur’ân’ın kanun-u esasîlerini neşretmeye vesile olduğunu düşmanlar da tasdik ediyorlar.

                        Madem bu zamanda küfr-ü mutlak Kur’ân’a karşı çıkıyor. Küfr-ü mutlakta Cehennemden ziyade dünyada da daha büyük bir cehennem var. Çünkü, ölüm madem öldürülmüyor. Hergün beşerde otuz bin cenaze ölümün devamına şehadet ediyor. Bu ölüm küfr-ü mutlaka düşenlere, yahut taraftar olanlara, hem şahsın idam-ı ebedîsi ve bütün geçmiş, gelecek akrabalarının da idam-ı ebedîsi olarak düşündüğü için, Cehennemden on defa daha fazla dehşetli cehennem azâbı çeker. Demek o cehennem azâbını küfr-ü mutlakla kalbinde duyuyor. Çünkü, herbir insan akrabasının saadetiyle mesut, azabıyla muazzep olduğu gibi Allah’ı inkâr edenlerin itikadlarınca bütün o saadetleri mahvoluyor, yerine azaplar geliyor. İşte bu zamanda, bu dünyada bu mânevî cehennemi insanların kalbinden izale eden tek bir çaresi var. O da Kur’ân-ı Hakîmdir. Ve bu zamanın fehmine göre onun bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur eczalarıdır.

                        Şimdi Allah’a şükrediyoruz ki, siyasî partiler içinde bir parti, bir parça bunu hissetti ki, o eserlerin neşrine mâni olmadı; hakaik-i imaniyenin dünyada bir cennet-i mâneviyeyi ehl-i imana kazandırdığını ispat eden Risale-i Nur’a mümanâat etmedi, neşrine müsaadekâr davrandı, nâşirlerine de tazyikattan vazgeçti.

                        Kardeşlerim, hastalığım pek şiddetli; belki pek yakında öleceğim veyahut bütün bütün konuşmaktan—bazan men olduğum gibi—men edileceğim. Onun için benim Nur âhiret kardeşlerim, “ehvenüşşer” deyip bazı biçare yanlışçıların hatâlarına hücum etmesinler. Daima müsbet hareket etsinler. Menfî hareket vazifemiz değil… Çünkü dahilde hareket menfîce olmaz. Madem siyasetçilerin bir kısmı Risale-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; “ehvenüşşer” olarak bakınız. Daha “âzamüşşer”den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara fâideniz dokunsun.

                        [/TD]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                        âhiret : öldükten sonra sonsuz olarak devam edecek olan hayat
                        azâb : büyük sıkıntı, acı
                        âzamüşşer : büyük zarar
                        beşer : insanlık
                        biçare : çaresiz
                        cennet-i mâneviye : mânevî cennet
                        dahil : iç
                        ecza : cüzler, parçalar
                        ehl-i iman : Allah’a ve Ondan gelen her şeye inananlar, mü’minler
                        ehvenüşşer : iki şerden daha az zararlı olanı
                        fehim : anlayış, kavrayış
                        hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, esasları
                        idam-ı ebedî : bütün sevdiklerinden sonsuza kadar ayrılış; dönmemek üzere sonsuza dek yok oluş
                        inkâr eden : inanmayan, kabul etmeyen
                        itikad : inanç
                        izale eden : gideren, ortadan kaldıran
                        kanun-u esasî : temel kanun, anayasa
                        Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                        küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Allah’tan gelen her şeyi inkâr etme, kabul etmeme
                        men edilmek : yasaklanmak
                        menfî hareket : yıkmak, yakmak, saptırmak, inkâr etmek gibi olumsuz ve yıkıcı hareket, davranış
                        mesut : mutlu
                        mu’cize-i mâneviye : mânevî mu’cize
                        muazzep : eziyet çeken, sıkıntı gören
                        mümanâat etmek : engel olmak
                        müsaadekâr : müsaade eden, izin veren
                        müsbet hareket : yapmak, yol göstermek, yardım etmek gibi olumlu ve yapıcı hareket, davranış
                        nâşir : neşreden, yayan
                        neşir : basma, yayma
                        saadet : mutluluk
                        şehadet etmek : şahit olmak, tanıklık etmek
                        şükretmek : Allah’ın (c.c.) nimetlerine karşı memnunluk gösterip Ona teşekkür etmek
                        tasdik etmek : doğrulamak, onaylamak
                        tazyikat : baskılar


                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #798196
                        Anonim

                          DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.17.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
                          MUKADDİME(DEVAMI)
                          [TABLE]
                          [TR]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Birinci sual: Gazetelerin aldatmalarıyla meşru bilerek buradaki görenek ve âdete binaen cereyan-ı umumîye kapılan safdillerin cezası nedir?

                          İkinci sual: Bir insan yılan sûretine girse yahut bir velî haydut kıyafetine girse veyahut meşrutiyet, istibdat şekline girse, ona taarruz edenlerin cezası nedir? Belki, hakikaten onlar yılandırlar, haydutturlar ve istibdattırlar.

                          Üçüncü sual: Acaba müstebit yalnız bir şahıs mı olur? Müteaddit şahıslar müstebit olmaz mı? Bence kuvvet kanunda olmalı, yoksa istibdat münkasım olmuş olur. Ve komitecilikle tam şiddetlenir.

                          Dördüncü sual: Bir mâsumu idam etmek mi, yoksa on câniyi affetmek mi daha zarardır?

                          Beşinci sual: Maddî tazyikler, ehl-i meslek ve fikre galebe etmediği gibi daha ziyade nifak ve tefrika vermez mi?

                          Altıncı sual: Bir mâden-i hayat-ı içtimaiyemiz olan ittihad-ı millet, ref-i imtiyazdan başka ne ile olur?

                          Yedinci sual: Müsavatı ihlâl ve yalnız bazıları tahsis ve haklarında kanunu tamamıyla tatbik etmek, zahiren adalet iken, bir cihette acaba müsavatsızlıkla zulüm ve garaz olmaz mı? Hem de tebrie ve tahliye ile mâsumiyetleri tebeyyün eden ekser mahbusînin, belki yüzde sekseni mâsum iken, acaba ekseriyet nokta i nazarında bu hal hükümfermâ olsa, garaz ve fikr-i intikam olmaz mı? Divan-ı harbe diyeceğim yok, ihbar edenler düşünsünler.

                          Sekizinci sual: Bir fırka kendisine bir imtiyaz taksa, herkesin en hassas nokta-i asabiyesine daima dokundura dokundura zorla herkesi meşrutiyete muhalif gibi gösterse ve herkes de onların kendilerine taktığı ism-i meşrutiyet altında olan muannid istibdada ilişmiş ise, acaba kabahat kimdedir?

                          Dokuzuncu sual: Acaba bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibaha etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?

                          [/TD]
                          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                          adalet : hak sahibine hakkını verme, haksızı terbiye etme ve cezalandırma
                          binaen : dayanarak
                          cereyan-ı umumîye : genel cereyan, akım, hareket
                          divan-ı harp : askerî mahkeme
                          ehl-i meslek ve fikir : fikir, düşünce ve meslek sahipleri
                          ekseriyet : çoğunluk
                          fırka : grup, topluluk, parti
                          fikr-i intikam : intikam fikri, düşüncesi
                          galebe : üstün gelme
                          garaz : kötü kasıt, art niyet
                          haydut : eşkıya
                          hükümfermâ : hüküm süren
                          ibâha : serbest etme, helâl gösterme
                          ihlâl : bozma, karıştırma
                          imtiyaz : ayrıcalık, özel sınıf statüsü
                          ism-i meşrutiyet : meşrutiyet ismi
                          istibdad : baskı, zorbalık
                          ittihad-ı millet : milletin birliği
                          komitecilik : belli bir amaç için bir araya gelenlerin faaliyet göstermesi
                          mâden-i hayat-ı içtimaiye : sosyal hayatın madeni, kaynağı
                          mahbusîn : hapsedilmiş olanlar, tutuklular
                          mâsumiyet : suçsuzluk
                          meşru : yasal, kanunî; dine uygun
                          muannid : inatçı
                          muhalif : karşı, karşıt
                          münkasım : bölünmüş, bölümlere ayrılmış
                          müsavat : eşitlik
                          müsavatsızlık : eşitsizlik
                          müstebit : baskıcı, diktatör
                          müteaddit : birçok, çeşitli
                          nifak : münafıklık, ikiyüzlülük
                          nokta-i asabiye : ırkçılık damarı, ırkçılık noktası
                          nokta-i nazar : bakış açısı
                          ref-i imtiyaz : ayrımcılığın, kayırmacılığın kaldırılması
                          safdil : saf kalpli, kolay aldanan
                          taarruz : saldırma, hücum etme
                          tahliye : serbest bırakılma
                          tahsis : birşeye ait kılma
                          tatbik : uygulama
                          tazyik : baskı
                          tebeyyün : ortaya çıkma, görünme
                          tebrie : beraat etme, suçsuz bulunma
                          tefrika verme : bölücülük ve ayrımcılığa neden olma
                          velî : Allah’ın sevgili kulu, Allah dostu
                          vuku bulma : gerçekleşme, meydana gelme
                          zahiren : görünürde
                          zâyiat : kayıplar, zararlar


                          [/TD]
                          [/TR]
                          [/TABLE]

                          #798198
                          Anonim

                            Şu kainat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir alem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir müvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülat ve varidat ve masarıf; her bir anda umum kainatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zatın mizanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılabların hücumuyla şiddetle müvazeneyi bozmaya çalışan ve istila etmek isteyen esbab başıboş olsalardı veyahud maksadsız serseri tesadüf ve mizansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o müvazene-i eşya ve müvazene-i kainat öyle bozulacaktı ki; bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani: Deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti; hava, gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.
                            (Bediüzzaman Said Nursi – 30. Lem’adan)

                            Lügatler
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Âlem :dünya, kâinat
                            Bilbedahe :açık olarak, aşikar
                            Esbab : sebebler
                            Gazat-ı muzırra :zararlı gazlar, zehirli gazlar
                            Hadsiz : sayısız, sınırsız
                            Harb :savaş
                            Havale :ısmarlama, işi veya şeyi başkasına bırakma
                            Hayret-engiz :hayret veren, hayret içinde bırakan
                            Herc ü merc :karışıklık, dağınıklık
                            Hicret :göçetmek
                            İnkılab :başka tarza değişmek, dönüşüm
                            İstila :kaplamak, yayılmak, ele geçirmek, işgal etmek
                            Kâinat : evren, yaratılanların hepsi
                            Lem’a :parıltı, parlamak
                            Masarıf :sarfetme, harcama, işleyiş
                            Mevcudat :varlıklar
                            Mevt :ölüm
                            Mezbaha :hayvan kesilen yer
                            Mezbele :çöplük
                            Mizan :terazi, ölçü, tartı, denge
                            muvazene : karşılaştırma
                            Muvazene-i eşya :şeylerdeki dengeler, uygunluklar

                            [/TD]
                            [TD=”width: 318, bgcolor: transparent”] Muvazene-i kâinat :kâinattaki dengeler, uygunluklar
                            mütemadiyen : devamlı
                            Nazar-ı teftiş :inceleyici bakış
                            Nebatat :bitkiler
                            Serseri :başına buyruk hareket eden, eşkıya, suçlu
                            Şuur :anlayış, idrak, bilinç
                            Taaffün :çürüyüp kokuşma
                            tabiat : doğa, canlı cansız bütün varlıklar, maddî âlem
                            Tahavvülat :değişimler, dönüşümler
                            Tahrib :harap etme, yıkma, bozma
                            Tamir :imar etme, onarma
                            Tesadüf : rastgelmek, kendiliğinden olmak, tedbirsiz meydana gelmek
                            Tevzin :tartmak, ölçülü hale koymak, dengelemek
                            Umum : bütün,tüm, tamam, hepsi
                            Unsur :madde, parça, tam olan şeyin parçaları
                            Varidat :hatıra gelen, içe doğan şeyler, gelir
                            Zat : hürmete layık kimse, kişi
                            Zemin :yeryüzü
                            Zulmet : karanlık, sıkıntı

                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #798205
                            Anonim

                              Ölüm dört yönden nimettir
                              11 Ekim 2011 / 00:01
                              Günlük Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              S-Ölüm nasıl nimet olur ve ne suretle nimetlerin sırasına dahil edilmiştir?
                              C-Evvelâ: Ölüm, saadet-i ebediyeye mukaddemedir; bu itibarla nimet sayılabilir.
                              Çünkü nimetin mukaddemesi de nimettir. Nitekim vâcibin mukaddemesi vâcip, haramın mukaddemesi haramdır.
                              Saniyen: Ölüm, muzır hayvanlarla dolu bir hapisten geniş bir sahrâya çıkmak gibidir. Binaenaleyh, ruh, ceset kafesinden çıkarsa necat bulur.
                              Salisen: Ölüm olmasaydı, küre-i arz nev-i beşeri istiab edemezdi ve nev-i beşer müthiş perişaniyetlere maruz kalırdı.
                              Rabian: İhtiyarlık yüzünden öyle bir dereceye gelenler var ki, tekâlif-i hayatiyeye kàdir olamaz, daima ölümünü isterler.
                              İşte bunun için, ölüm nimettir. [İşaratül-İcaz]
                              Bediüzzaman Said Nursi

                              SÖZLÜK:

                              Mâlik: sahip, herşeyin hakiki sahibi olan Allah
                              Sâni: her şeyi mükemmel bir şekilde ve san’atla yaratan Allah
                              beyan: açıklama, anlatım
                              bilcümle: bütün, bütünüyle
                              binaen: -dayanarak
                              binaenaleyh: bundan dolayı
                              esbab: sebepler hakiki: gerçek
                              haram: dince kesin bir delil ile yasaklanan şey
                              hayat-ı uhreviye: âhiret hayatı
                              haşir: öldükten sonra âhiret âleminde tekrar diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma
                              hicap: örtü, perde
                              hikmet: amaç, gaye hüsün: güzellik
                              inkılâp etme: dönüşme
                              istiab etme: içine alma, sığdırma
                              itibarla: özellikle
                              izhar-ı izzet: izzet ve yüceliği gösterme
                              kubuh: çirkinlik, kötülük
                              kàdir olma: gücü yetirme, üstesinden gelme
                              kâinat: evren, yaratılmış herşey
                              küre-i arz: yer küre, dünya
                              mukaddeme: hazırlık, başlangıç
                              muzır: zararlı
                              necat bulmak: kurtuluşa ermek
                              nef’: fayda
                              nev-i beşer: insanlar
                              nikmet: azap, ceza
                              perişaniyet: perişanlık
                              rabian: dördüncü olarak
                              râci: ait, dönük
                              saadet-i ebediye: sonu olmayan, sonsuz mutluluk
                              sahrâ: çöl, meydan
                              salisen: üçüncü olarak
                              saniyen: ikinci olarak
                              tasfiye: arındırma, temizleme
                              tekâlif-i hayatiye: hayatın yükümlülükleri, sorumlulukları
                              ukde: düğüm
                              vesait: araçlar, vasıtalar
                              vukua gelme: meydana gelme
                              vâcib: dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan ve yapılması istenen emir
                              âlem: dünya; evren, kâinat
                              âlem-i kevn ve fesad: oluşlar ve yok oluşlar dünyası
                              şefkat: acıma, merhamet

                              #798295
                              Anonim

                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD=”width: 100%, colspan: 2″]

                                Peygamberimizin duaları

                                [/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”width: 100%, colspan: 2″][/TD]
                                [/TR]
                                [TR]
                                [TD=”width: 100%, colspan: 2″]
                                Sual: Her peygamber gibi, Peygamber efendimizin de, hiç günah işlemediği halde, (Beni günahtan, küfürden koru) gibi dualar etmesinin hikmeti nedir?
                                CEVAP
                                Nasıl dua edileceğini bize öğretmek için, öyle dua etmiştir. Bazıları şöyledir:
                                (Allah’ım, bizi açık ve gizli bütün günahlardan koru!) [Taberani]
                                (Allah’ım, ürpermeyen kalbden ve doymayan nefisten sana sığınırım.) [Müslim]
                                (Allah’ım, tembellikten, cimrilikten, korkaklıktan, düşkün ihtiyarlıktan sana sığınırım.) [Hâkim]
                                (Allah’ım, bize dinî musibet verme! Bize acımayanları başımıza musallat etme!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, bana öyle bir iman ve yakîn ver ki, sonu küfür olmasın!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, denizlerin arasını ayırdığın gibi, beni Cehennem azabından koru!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, bizi dostlarınla dost, düşmanlarınla düşman olanlardan eyle!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, fayda vermeyen ilimden, kabul edilmeyen amel ve duadan sana sığınırım.) [Müslim]
                                (Allah’ım, senden, bilip bilmediğim her hayrı ister, her şerden sana sığınırım.) [Taberani]
                                (Allah’ım, bizi dünya zilletinden ve âhiret azabından muhafaza eyle!) [Müslim]
                                (Allah’ım, günahımı affet ve rızkıma bereket ver!) [İ. Ahmed]
                                (Allah’ım, kötü huy, kötü iş, kötü arzu ve kötü hastalıklardan sana sığınırım.) [Ebu Davud]
                                (Allah’ım, yaptığım ve yapmadığım şeylerin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]
                                (Allah’ım, ölüm anındaki sıkıntılara karşı bana yardım et!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, beni çok şükreden ve çok sabreden kullarından eyle!) [Bezzar]
                                (Allah’ım, beni çok zikreden ve emrine uyandan eyle!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, ilmimi arttır!) [Tirmizi]
                                (Allah’ım, kulak, göz, dil, kalb ve şehvetimin şerrinden sana sığınırım.) [Nesai]
                                (Allah’ım, nankörlükten ve kabir azabından sana sığınırım.) [Müslim]
                                (Allah’ım, bana hidayet, takva, tokgözlülük ve zenginlik nasip eyle!) [Müslim]
                                (Allah’ım, sıhhat, iffet, güzel ahlâk ver ve kaderine rıza göstermemi nasip et!) [Taberani]
                                (Allah’ım, gazabından rızana, cezandan affına, azabından rahmetine sığınıyorum.) [Müslim]
                                (Allah’ım, her zorluğu bana kolaylaştır! Dünya ve âhirette âfiyet ver!) [Taberani]
                                (Allah’ım, kalbimi ve amelimi riyadan, dilimi yalandan, gözümü hıyanetten koru!) [Hatib]
                                (Allah’ım, beni ilimle zengin et, hilmle süsle, takva ile şereflendir!) [İ. Neccar]
                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #798296
                                Anonim

                                  http://www.dinibilgiler.gen.tr/resim/kelam/besmele.jpg

                                  Ne olur Yüce Mevlâmız, adavet hisleriyle oturup kalkan, inanmış insanların aleyhinde sürekli komplo üstüne komplo kuran o kimselerin düşmanlık hislerini kalblerinden söküp at ve bütün duyma, görme ve idrak kabiliyetlerini topyekün insanlığın hayrına olabilecek istikamete tevcîh buyur. Biz, onların yapmak istedikleri kötülükleri, vermek istedikleri zararları, hile ve hud’alarını, tuzaklarını, komplolarını ancak Senin yardımınla def edebiliriz. Onun için de, Rabbimiz, o insafsız gaddarlardan gelebilecek her türlü şerden Senin sıyanetine dehâlet ediyoruz. Bu haddini bilmez, insafsız tipler şayet salâh yolunu seçmezler, fitne ve fesatlarına devam ederlerse, Sen onların ellerini kollarını bağla.. ayaklarına prangalar vur.. kalemlerini yazamaz, dillerini de konuşamaz hâle getir.. inananların aleyhinde kullandıkları ne kadar yol-yöntem, imkan ve malzeme varsa, hepsini ellerinden çekip al.. menfûr emellerine ulaşmalarına fırsat verme ve bizi o tiran bozması zalimlerle karşı karşıya bırakma ve nusretinle, hıfz u inayetinle bu âciz ve çaresiz kullarını te’yîd buyur!

                                  AMİN.. AMİN.. AMİN!..
                                  AMİN AMİN AMİN ECMAİN İNŞ………

                                15 yazı görüntüleniyor - 91 ile 105 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.