• Bu konu 200 yanıt içerir, 11 izleyen vardır ve en son Anonim tarafından güncellenmiştir.
15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 201)
  • Yazar
    Yazılar
  • #798299
    Anonim

      Yağmursuzluk bir musibettir ve ceza-yı amel bir azabdır. Buna karşı ağlamakla ve hüzün ve kederle, niyaz ve hazînane yalvarmakla ve pek ciddî nedamet ve tövbe ve istiğfar ile karşılamak ve sünnet-i seniye dairesinde, bid’alar karışmadan, şeraitin tayin ettiği tarzda dergâh-ı İlahiyeye iltica etmek ve dua ve o hale mahsus ubudiyetle mukabele etmektir.
      Hem böyle umumî musibetler, ekser nâsın hatasından geldiği cihetle, o insanların ekseri, -kısm-ı a’zamı- tövbe ve nedamet ve istiğfar etmekle def’olur.

      (Bediüzzaman Said Nursi – Emirdağ lahikası 1’den)

      Lügatler
      Azab :büyük sıkıntı, dünyada işlenen günahların âhiretteki cezası
      Bid’a :sonradan meydana çıkan şeyler
      Ceza-yı amel :yapılan işin karşılığı
      cihet :yön, taraf
      Def’olmak :ortadan kalkmak, savmak
      Dergâh-ı ilahiye :Allah’ın huzuru, Allah’ın kapısı
      Dua :yalvarma, yakarma, isteme
      Ekser :pek fazla, daha çok, çoğunluk
      Hazinane :hüzünlü olarak, kederli şekilde
      Hüzün : üzüntü
      İltica :sığınma
      İstiğfar :af dilemek, kusurlarının bağışlanması için yalvarmak
      Keder :tasa, kaygı, can sıkıntısı, gam
      Kısm-ı azam :en büyük kısım
      Lâhika :mektup, ilave
      Mahsus :hususi, ayrılmış, tayin edilmiş, özel
      Mukabele : karşılık verme
      Musibet :bela, felaket, afet, dert
      Nas :insanlar
      Nedamet :pişmanlık
      niyaz : dua, yalvarma
      Sünnet-i seniyye :Hz. Peygamberin(a.s.) en yüksek halleri, yaşayışı, tavırları, hareket düsturları
      Şerait :şartlar
      Ubudiyet :kulluk
      Umumî :herkesle alakalı, herkese dair, genel

      #798300
      Anonim

        DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.21.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
        MUKADDİME(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] وَلَوْلاَ تَكَالِيفُ الْعُلٰى وَمَقَاصِدُ عَوَالٍ وَاَعْقَابُ اْلاَحَادِيثِ فِي غَدٍ
        َلاَعْطَيْتُ نَفْسِى فِى التَّخَلِّى مُرَادَهَا وَذَاكَ مُرَادِى مُذْ نَشَئْتُ وَمَقْصَدِى
        وَاَكْتُمُ اَشْيَاءً وَلَوْ شِئْتُ قُلْتُهَا وَلَوْ قُلْتُهَا لَمْ اُبْقِ لِلصُّلْحِ مَوْضِعًا1
        Tenbih: MEDENİYETTEN İSTİFAM, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakikî medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.

        Hem de mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır. Zira, şimdiye kadar üç yüz yetmiş milyon İslâm ecanibin istibdad-ı mânevîsi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i İslâmiye, âlemde, bahusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu halde, her bir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur. Ve hürriyet üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halâs etmeye bir çâre-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak, burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar. Yirmiyi verir, üç yüzü alırız.

        Yazık! Eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek bir mizâc-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.

        Yaşasın meşrutiyet-i meşrua! Sağ olsun hakikat-i şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!
        İstibdadın Garibüzzamanı,
        Meşrutiyetin Bediüzzamanı,
        Şimdikinin de Bid’atüzzamanı:
        Said Nursî

        [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Eğer ulvî mes’uliyetler, yüce gayeler ve bir de hâdiselerin yarın ne getireceği belli olmasaydı, nefsimin benden istediklerini yerine getirirdim. Zira çocukluktan beri takip ettiğim gayem budur. Söyleyeceğim bazı şeyleri gizliyorum. Çünkü söylersem, sulh için bir zemin bırakmamış olurum.

        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        âlem-i İslâm : İslâm dünyası
        baht-ı İslâm : Müslümanların talihi
        bahusus : özellikle
        bedeviyet : göçebelik; şehirlilikten uzak göçebe hayatı

        Bid’atüzzaman : zamanın bid’ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi
        cüz-ü hakikî : gerçek, asıl kısım
        çâre-i yegâne : tek çâre
        ecanib : ecnebiler, yabancılar

        elektrik-i hakaik-i İslâmiyet : İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı
        esaret : esirlik, kölelik
        eşhas : şahıslar
        farz-ı muhal : imkânsızı varsaymak
        ferd-i Müslüman : Müslüman fert, birey

        Garibüzzaman : zamanın garibi; zamanın şaşırtıcı, hayret verici kişisi
        hâdise : olay

        hakikat-i şeriat : şeriatın hakikat ve esası
        hakikî : gerçek
        hâkimiyet : egemenlik, hükümranlık
        hâkimiyet-i İslâmiye : İslâmiyetin egemenlik ve hâkimiyeti
        halâs : kurtarma

        hararet : sıcaklık, ısı
        hükümfermâ : hüküm süren

        imtizaç etme : karışıp kaynaşma
        insaniyet : insanlık
        iptilâ : düşkünlük, tiryakilik
        istibdad-ı mânevî : mânevî baskı, zulüm
        istibdat : baskı, zulüm
        kuvveden fiile çıkma : potansiyel özellikleri dışa yansıtma, uygulama
        mahiyet-i nev’iyesi : türünün niteliği, temel özelliği
        mâlik : sahip
        mânâ-yı meşrutiyet : meşrutiyetin anlamı
        memzuç : karışmış, birbirinin içinde kaynaşmış
        meşrutiyet-i meşrua : dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet

        mizâc-ı mutedile-i adalet : ölçülü ve dengeli adalet yapısı karakteri
        muhabbet : sevgi

        muhtelit : karışık
        nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
        nev-i insan : insan türü, insanlık

        neyyir-i hürriyet : hürriyetin ışığı, aydınlığı
        nokta-i nazar : bakış açısı
        nüfus : nefisler
        sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, zararı yararı ayırt edememe
        sefih : yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün, beyinsizce davranan
        sulh : barış
        şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
        şûrâ : karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak için toplanma
        taht : makam
        tekemmül : mükemmelleşme, gelişme, ilerleme
        tenbih : ikaz, uyarı
        terakki : ilerleme, yükselme
        tesis-i hürriyet : hürriyetin kurulması

        tevlid : üretme
        ulvî : yüce, büyük

        unsur : ırk
        vücuda gelme : gerçekleşme, meydana gelme
        zarardîde : zarar görmüş
        zemin : yer
        zillet : alçaklık, aşağılık

        ziya-yı maarif-i İslâmiye : İslâmî ilimlerin ışığı


        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.19.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
        [TABLE]
        [TR]
        [TD] “Senin bu vaziyetin nedir?” diye soruldu. “Madem milyonlar kadar arkadaşların var; neden bunların hatırlarını muhafaza etmiyorsun?”

        Cevaben dedi: “Madem mesleğimiz âzamî ihlâstır; değil benlik, enaniyet, dünya saltanatı da verilse, bâki bir mesele-i imaniyeyi o saltanata tercih etmek âzamî ihlâsın iktizasıdır. Meselâ, harp içinde, avcı hattında, düşmanın top gülleleri arasında Kur’ân-ı Hakîmin tek bir âyetinin, tek bir harfinin, tek bir nüktesini tercih ederek, o gülleler içinde Habib kâtibine ‘Defteri çıkar’ diyerek at üstünde o nükteyi yazdırmış. Demek Kur’ân’ın bir harfinin, bir nüktesini düşmanın güllelerine karşı terk etmemiş ruhunun kurtulmasına tercih etmiş.”

        O kardeşimize sorduk: “Bu acip ihlâsı nereden ders almışsın?”

        Demiş: İki noktadan…

        Birisi: Âlem-i İslâmiyetin en acip harbi olan Bedir Harbinde, namaz vaktinde cemaatten hissesiz kalmamak için, düşmanın hücumuyla beraber mücahidlerin yarısı silâhını bırakıp cemaat hayrına şerik olmak, iki rek’at sonra onlar da hissedar olsun diye Fahr-i Âlem Aleyhissalâtü Vesselâm bir hadis-i şerifiyle emretmiş olmasıdır. Madem harpte bu ruhsat var. Ve madem cemaat hayrı da sünnet olduğu halde, o sünnete riayet etmek en büyük bir hâdise-i dünyeviyeye tercih edilmiş. Üstad-ı mutlakın böyle bir işaretinden bir nüktecik alarak, biz de ruh ve canımızla ittibâ ediyoruz.

        İkincisi: Kahraman-ı İslâm İmam-ı Ali Radıyallahü Anh, Celcelûtiyenin çok yerlerinde ve âhirinde bir himayetçi istemiş ki, namaz içinde huzuruna gaflet gelmesin. Düşmanları tarafından ona bir hücum mânâsı hâtırına gelmemek, sırf namazdaki huzuruna pek çok olan düşmanları tarafından bir hücum tasavvuru ile namazdaki huzuruna mâni olunmamak için, bir muhafız ifriti dergâh-ı İlâhîden niyaz etmiş.

        İşte bu biçare, ömrü bu zamanda hodfuruşluk içinde yuvarlanan biçare kardeşiniz de, hem sebeb-i hilkat-ı âlemden, hem kahraman-ı İslâmdan bu iki küçük nükteyi ders aldım. Ve bu zamanda çok lâzım olan Kur’ân’ın esrarına ehemmiyet vermekle, harp içinde ruhunun muhafazasını dinlemeyerek, Kur’ân’ın bir harfinin bir nüktesini beyan etmiş.
        Said Nursî
        [/TD]
        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
        acip : acayip, şaşırtıcı
        âhir : son
        âlem-i İslâmiyet : İslâm dünyası
        Aleyhissalâtü Vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun
        âzamî : çok büyük
        bâki : devamlı ve kalıcı
        cevaben : cevap olarak
        enaniyet : kendini beğenme, gurur
        Fahr-i Âlem : bütün varlık âleminin kendisiyle övündüğü Peygamberimiz (a.s.m.)
        gaflet : dalgınlık, dikkatsizlik
        hâdise-i dünyeviye : dünyaya ait hâdise, olay
        hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
        harb : savaş
        hayır : sevap
        himayetçi : koruyucu
        hissedar : pay sahibi
        ihlâs : ibadet ve davranışlarda sadece Allah rızasını gözetme; samimiyet
        iktiza : gerektirme
        ittibâ etmek : tabi olmak, uymak
        kahraman-ı İslâm : İslâm kahramanı
        Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
        mesele-i imaniye : imana dair mesele
        muhafaza etmek : korumak
        muhafız : koruyan
        musafaha etmek : el sıkışmak
        mücahid : cihad eden
        nükte : ince ve derin mânâ
        Radıyallahü Anh : “Allah ondan razı olsun”
        riayet etmek : uymak, gözetmek
        ruhsat : izin; asıl hükmü yerine getirmeyi zorlaştıran veya imkânsız hâle getiren bir sebep dolayısıyla ikinci derece olan hüküm; hastalık veya yolculukta oruç tutmamaya izin verilmesi gibi
        sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
        şerik : ortak
        tasavvur : düşünme, hayal etme
        üstad-ı mutlak : üstünlüğü tartışmasız olan üstad; Hz. Muhammed

        [/TD]
        [/TR]
        [/TABLE]

        İktisat eden, maişetçe aile belasını çekmez

        13 Ekim 2011 / 00:01
        Günün Risale-i Nur dersi

        Bismillahirrahmanirrahim
        “İktisat eden, maişetçe aile belâsını çekmez” meâlindeki b672.gifhadis-i şerifi sırrıyla, “iktisat eden, maişetçe aile zahmet ve meşakkatini çok çekmez.”
        Evet, iktisat kat’î bir sebeb-i bereket ve medar-ı hüsn-ü maişet olduğuna o kadar kat’î deliller var ki, had ve hesaba gelmez. Ezcümle, ben kendi şahsımda gördüğüm ve bana hizmet ve arkadaşlık eden zatların şehadetleriyle diyorum ki:
        İktisat vasıtasıyla bazan bire on bereket gördüm ve arkadaşlarım gördüler. Hattâ dokuz sene (şimdi otuz sene) evvel 3 benimle beraber Burdur’a nefyedilen reislerden bir kısmı, parasızlıktan zillet ve sefalete düşmemekliğim için, zekâtlarını bana kabul ettirmeye çok çalıştılar. O zengin reislere dedim: “Gerçi param pek azdır. Fakat iktisadım var, kanaate alışmışım. Ben sizden daha zenginim.” Mükerrer ve musırrâne tekliflerini reddettim. Câ-yı dikkattir ki, iki sene sonra, bana zekâtlarını teklif edenlerin bir kısmı, iktisatsızlık yüzünden borçlandılar. Lillâhilhamd, onlardan yedi sene sonra, o az para, iktisat bereketiyle bana kâfi geldi, benim yüz suyumu döktürmedi, beni halklara arz-ı hâcete mecbur etmedi. Hayatımın bir düsturu olan “nâstan istiğnâ” mesleğini bozmadı.
        Evet, iktisat etmeyen, zillete ve mânen dilenciliğe ve sefalete düşmeye namzettir. Bu zamanda isrâfâta medar olacak para çok pahalıdır. Mukabilinde bazan haysiyet, namus rüşvet alınıyor. Bazan mukaddesât-ı diniye mukabil alınıyor, sonra menhus bir para veriliyor. Demek, mânevî yüz lira zararla maddî yüz paralık bir mal alınır.
        Eğer iktisat edip hâcât-ı zaruriyeye iktisar ve ihtisar ve hasretse,
        b673.gif sırrıyla, (“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58.)
        b674.gif sarahatiyle, ummadığı tarzda, yaşayacak kadar rızkını bulacak. Çünkü şu âyet taahhüt ediyor. (“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” Hûd Sûresi, 11:6.)
        (Lem’alar, On Dokuzuncu Lem’a)
        Bediüzzaman Said Nursi
        SÖZLÜK:
        arz-ı hâcet : ihtiyacını bildirme
        belâ : sıkıntı
        bereket : bolluk
        Burdur :
        câ-yı dikkat : dikkat çekici, ilginç nokta
        düstur : kural
        ezcümle : örneğin
        had ve hesaba gelmemek : sonsuz ve sınırsız olmak
        hadis-i şerif : Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübarek söz, fiil ve hareketi veya onun onayladığı başkasına ait söz, iş veya davranış
        hâkim : hükmeden, idaresi altında tutan
        haysiyet : itibar, onur
        Hazret-i Gavs : Abdülkadir-i Geylânî (k.s.)
        iktisat : tutumluluk
        iktisatsız : tutumlu olmayan
        isrâfât : israflar, savurganlıklar
        kâfi : yeterli
        kanaat : elindekiyle yetinme
        leziz : lezzetli
        lillâhilhamd : ne kadar hamd ve şükür varsa ve olmuşsa, hepsi Allah’a aittir
        maişet : geçim
        mânâ : anlam
        mânen : mânevî olarak
        mânevî : maddî olmayan
        meâl : anlam
        medar : dayanak noktası, kaynak
        medar-ı hüsn-ü maişet : güzel geçinme kaynağı
        menhus : uğursuz, kötü
        meşakkat : güçlük, zorluk
        mukabil : karşılık
        mukaddesât-ı diniye : dinde mukaddes, kutsal sayılan şeyler
        musırrâne : ısrarlı bir şekilde
        mükerrer : tekrarlanan
        namus : şeref, iffet
        namzet : aday
        nâstan istiğnâ : insanlara ihtiyaç duymama
        nefis : insanı kötülüklere yönelten duygu
        nefyedilen : sürülen, sürgün edilen
        nükte : ince ve derin anlamlı söz
        reis : başkan
        sebeb-i bereket : bolluk sebebi
        sefalet : perişanlık, yoksulluk
        şehadet : şahitlik
        şükür : Allah’a karşı minnet duyma, teşekkür etme
        zahmet : zorluk
        zillet : hor, hakir, aşağılanma

        #798301
        Anonim

          DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 2.21.İKİ MEKTEB-İ MUSİBETİN ŞEHADETNAMESİ(DEVAMI)
          MUKADDİME(DEVAMI)
          [TABLE]
          [TR]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] وَلَوْلاَ تَكَالِيفُ الْعُلٰى وَمَقَاصِدُ عَوَالٍ وَاَعْقَابُ اْلاَحَادِيثِ فِي غَدٍ
          َلاَعْطَيْتُ نَفْسِى فِى التَّخَلِّى مُرَادَهَا وَذَاكَ مُرَادِى مُذْ نَشَئْتُ وَمَقْصَدِى
          وَاَكْتُمُ اَشْيَاءً وَلَوْ شِئْتُ قُلْتُهَا وَلَوْ قُلْتُهَا لَمْ اُبْقِ لِلصُّلْحِ مَوْضِعًا1
          Tenbih: MEDENİYETTEN İSTİFAM, sizi düşündürecek. Evet, böyle istibdat ve sefahete ve zilletle memzuç medeniyete, bedeviyeti tercih ediyorum. Bu medeniyet, eşhası fakir ve sefih ve ahlâksız eder. Fakat hakikî medeniyet, nev-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.

          Hem de mânâ-yı meşrutiyete iptilâ ve muhabbetimin sebebi şudur ki: Asya’nın ve âlem-i İslâmın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve talih ve taht ve baht-ı İslâmın anahtarı da meşrutiyetteki şûrâdır. Zira, şimdiye kadar üç yüz yetmiş milyon İslâm ecanibin istibdad-ı mânevîsi altında eziliyordu. Şimdi hâkimiyet-i İslâmiye, âlemde, bahusus bundan sonra Asya’da hükümfermâ olduğu halde, her bir ferd-i Müslüman hâkimiyetin bir cüz-ü hakikîsine mâlik olur. Ve hürriyet üç yüz yetmiş milyon İslâmı esaretten halâs etmeye bir çâre-i yegânedir. Farz-ı muhal olarak, burada yirmi milyon nüfus, tesis-i hürriyette çok zarardîde olsalar da, feda olsunlar. Yirmiyi verir, üç yüzü alırız.

          Yazık! Eyvahlar olsun! Bizdeki unsurlar, ırklar, hava gibi muhtelittir. Su gibi memzuç olmamışlar. İnşaallah, elektrik-i hakaik-i İslâmiyetle imtizaç ederek, ziya-yı maarif-i İslâmiye hararetiyle kuvvet tevlid ederek bir mizâc-ı mutedile-i adalet vücuda gelecektir.

          Yaşasın meşrutiyet-i meşrua! Sağ olsun hakikat-i şeriat terbiyesinden tam ders alan neyyir-i hürriyet!
          İstibdadın Garibüzzamanı,
          Meşrutiyetin Bediüzzamanı,
          Şimdikinin de Bid’atüzzamanı:
          Said Nursî

          [h=3]Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :[/h] 1 : Eğer ulvî mes’uliyetler, yüce gayeler ve bir de hâdiselerin yarın ne getireceği belli olmasaydı, nefsimin benden istediklerini yerine getirirdim. Zira çocukluktan beri takip ettiğim gayem budur. Söyleyeceğim bazı şeyleri gizliyorum. Çünkü söylersem, sulh için bir zemin bırakmamış olurum.

          [/TD]
          [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
          âlem-i İslâm : İslâm dünyası
          baht-ı İslâm : Müslümanların talihi
          bahusus : özellikle
          bedeviyet : göçebelik; şehirlilikten uzak göçebe hayatı

          Bid’atüzzaman : zamanın bid’ası; zamanın yenilikçi acayip kişisi
          cüz-ü hakikî : gerçek, asıl kısım
          çâre-i yegâne : tek çâre
          ecanib : ecnebiler, yabancılar

          elektrik-i hakaik-i İslâmiyet : İslâmiyetin hakikat ve esaslarının elektriği, ışığı
          esaret : esirlik, kölelik
          eşhas : şahıslar
          farz-ı muhal : imkânsızı varsaymak
          ferd-i Müslüman : Müslüman fert, birey

          Garibüzzaman : zamanın garibi; zamanın şaşırtıcı, hayret verici kişisi
          hâdise : olay

          hakikat-i şeriat : şeriatın hakikat ve esası
          hakikî : gerçek
          hâkimiyet : egemenlik, hükümranlık
          hâkimiyet-i İslâmiye : İslâmiyetin egemenlik ve hâkimiyeti
          halâs : kurtarma

          hararet : sıcaklık, ısı
          hükümfermâ : hüküm süren

          imtizaç etme : karışıp kaynaşma
          insaniyet : insanlık
          iptilâ : düşkünlük, tiryakilik
          istibdad-ı mânevî : mânevî baskı, zulüm
          istibdat : baskı, zulüm
          kuvveden fiile çıkma : potansiyel özellikleri dışa yansıtma, uygulama
          mahiyet-i nev’iyesi : türünün niteliği, temel özelliği
          mâlik : sahip
          mânâ-yı meşrutiyet : meşrutiyetin anlamı
          memzuç : karışmış, birbirinin içinde kaynaşmış
          meşrutiyet-i meşrua : dine uygun meşrutiyet; İslâmın öngördüğü meşrutiyet

          mizâc-ı mutedile-i adalet : ölçülü ve dengeli adalet yapısı karakteri
          muhabbet : sevgi

          muhtelit : karışık
          nefis : insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygu
          nev-i insan : insan türü, insanlık

          neyyir-i hürriyet : hürriyetin ışığı, aydınlığı
          nokta-i nazar : bakış açısı
          nüfus : nefisler
          sefahet : yasak zevk ve eğlencelere düşkünlük, zararı yararı ayırt edememe
          sefih : yasak zevk ve eğlencelere aşırı düşkün, beyinsizce davranan
          sulh : barış
          şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi, İslâmiyet
          şûrâ : karşılıklı fikir alışverişinde bulunmak için toplanma
          taht : makam
          tekemmül : mükemmelleşme, gelişme, ilerleme
          tenbih : ikaz, uyarı
          terakki : ilerleme, yükselme
          tesis-i hürriyet : hürriyetin kurulması

          tevlid : üretme
          ulvî : yüce, büyük

          unsur : ırk
          vücuda gelme : gerçekleşme, meydana gelme
          zarardîde : zarar görmüş
          zemin : yer
          zillet : alçaklık, aşağılık

          ziya-yı maarif-i İslâmiye : İslâmî ilimlerin ışığı


          [/TD]
          [/TR]
          [/TABLE]

          #798338
          Anonim

            “Yâ Rabb sana hamdediyoruz, ve bu hamdimizi kâfi görmüyoruz; îfâ edilmiş saymıyoruz ve nankörlük etmiyoruz, ni’metlerinin hiç birinden müstağnî değiliz.”AMİN AMİN AMİN AMİN ECMAİN İNŞ…….

            #798342
            Anonim

              DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
              3.1.HÂTİME
              [TABLE]
              [TR]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] VATANDAŞLARIMA ve kardeşlerime burada birkaç söz söylemezsem, bence bahis nâtamam kalır.

              Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa, sahrâ-yı vahşette yatmakla gaflet sizi yağma edecektir.

              Hikmet denilen makine-i âlemin nizamı ve telgraf hattı gibi umum âleme uzanan ve dal budak salan kanun-u nurânî-yi İlâhiyenin müessisi olan hikmet-i İlâhiye, ufk-u ezelden kaderin parmağını kaldırmış, size emrediyor ki: Tefrika ile müteferrik su gibi katre katre zâyi olan hamiyet ve kuvvetinizi fikr-i milliyetle, yani İslâmiyet milliyetiyle tevhid ve mezc ederek, zerratın câzibe-i cüz’iyeleri gibi bir cazibe-i umumî-i vatanî teşkil ile kütle-i azîmi küre gibi tedvir ederek şems-i şevket-i İslâmiyenin cemahir-i müttefika-i İslâmiyenin mevkibinde bir kevkeb-i münevver gibi câzibesine ittibâ ile muvazene ve âheng-i umumiyeyi muhafaza ediniz.

              Hem de hürriyet-i şer’iye denilen yüksek bir hakikat-i içtimaiye, Sübhan ve Ağrı dağları gibi istikbalin cibâl-i şâhikasının tepesinde ayağa kalkmış ve esaret-i nefis altına girmeyi yasak etmiş ve gayra tecavüzü tecviz etmeyerek şeriata istinad etmiş olan sultan-ı hürriyet, yüksek sadâ ile sizin gibi mâzinin en derin derelerinde gafil ve müteferrik insanlara “Fen, san’at silâhıyla cehalet ve fakra hücum ediniz” emrini veriyor.

              [/TD]
              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
              âheng-i umumiye : genel ahenk, uyum
              ahfâd : evlâtlar, torunlar
              bahis : konu
              câzibe : çekim gücü
              câzibe-i cüz’iye : bireysel çekim gücü
              cazibe-i umumî-i vatanî : vatana ait genel çekim gücü
              cemahir-i müttefika-i İslâmiye : İslâm Birleşik Devletleri
              cibâl-i şâhika : zirvesi çok yüksek olan dağlar
              cihangir : dünyanın önemli bir bölümüne hükmeden, egemenliği altına alan
              esaret-i nefis : nefsin esareti; insanı daima kötülüğe, hazır zevk ve isteklere sevk eden duygunun esiri olma
              fikr-i milliyet : milliyetçilik fikri
              gaflet : duyarsız davranma hâli, umursamazlık
              gayra : başkasına
              hakikat-i içtimaiye : toplumsal hakikat, sosyal gerçek
              hamiyet : din, aile, vatan, hak, hukuk gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti
              hâtime : son bölüm
              hikmet : Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratması
              hikmet-i İlâhiye : Allah’ın herşeyi belirli gayelere yönelik olarak, mânâlı, faydalı ve tam yerli yerinde yaratma sıfatı
              hürriyet-i şer’iye : İslâmın sınırlarını ve şartlarını belirlediği özgürlük
              istikbal : gelecek zaman
              istinad etmek : dayanmak
              ittibâ : tâbi olma, bağlanma
              kader : Allah’ın takdir ve plânı
              kanun-u nurânî-yi İlâhiye : İlâhî olan nurlu kanun; Cenâb-ı Hakkın nurlu kanunu
              katre : damla
              kevkeb-i münevver : ışık saçan parlak yıldız
              kütle-i azîm : büyük kütle (yani, büyük halk kitlelerinden meydana gelen topluluk)
              makine-i âlem : bir makine gibi mükemmel bir şekilde çalışan âlem, dünya makinesi
              mâzi : geçmiş zaman
              mevkib : kafile, alay, kortej
              mezc etme : birbiri içinde eritme
              muhafaza etmek : korumak
              muvazene : denge
              müessis : kurucu, tesis eden
              müteferrik : farklı farklı, ayrı ayrı
              nâtamam : tamamlanmamış, yarım
              nizam : düzen, sistem
              sadâ : ses, sesleniş
              sahrâ-yı vahşet : son derece ıssız ve hiç kimsenin bulunmadığı çöl
              sultan-ı hürriyet : hürriyet sultanı
              şems-i şevket-i İslâmiye : güçlü ve haşmetli olan İslâm güneşi
              şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümler; İslâmiyet
              tecavüz : haddi aşarak saldırma
              tecviz etmeme : izin vermeme
              tedvir etmek : döndürmek
              tefrika : bölünme, parçalanma
              teşkil etme : oluşturma, meydana getirme
              tevhid etme : birleştirme
              ufk-u ezel : başlangıcı olmayan sonsuzluk ufku
              umum : bütün
              zâyi olan : elden çıkan, kaybolan
              zerrat : zerreler, maddenin en küçük parçaları; atomlar

              [/TD]
              [/TR]
              [/TABLE]

              #798343
              Anonim

                “Ey Rabbim şehâdet ederim ki Senden başka hiç bir ilâh yok, ancak Sen varsın. Şerîkin yok Senin ve yine şehâdet ederim ki Muhammed Senin kulun ve resûlündür. Senden mağfiretini isterim ve Sana tevbe ederim.”

                #797455
                Anonim

                  Hakaik-i imaniye ve Kur’aniye birer elmas hükmünde olduğu halde, siyaset ile alude olsa idim; elimdeki o elmaslar iğfal olunabilen avam tarafından, “Acaba taraftar kazanmak için bir propaganda-i siyaset değil mi?” diye düşünürler. O elmaslara, adi şişeler nazarıyla bakabilirler. O halde ben o siyasete temas etmekle, o elmaslara zulmederim ve kıymetlerini tenzil etmek hükmüne geçer.

                  (Bediüzzaman Said Nursi – 16. Mektub’dan)

                  Lügatler
                  Adi :basit, kıymetsiz, sıradan
                  Alude :karışmış, karışık, bulaşmış
                  Âvâm :okuyup yazması ilmi irfanı az olan kimse, derin hakikatlerden haberi olmayan
                  Hakaik-i imaniye ve Kur’aniye :iman ve Kur’an hakikatleri
                  İğfal :kandırmak, aldatmak, gaflette bırakmak
                  kıymet :önem, değer, bedel
                  Nazar :bakma, bakış, görüş açısı
                  Propaganda-i siyaset :siyaset propagandası
                  Tenzil :indirmek, aşağı indirmek
                  Zulmetmek :haksızlık etmek, eziyet etmek

                  #798024
                  Anonim

                    TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ
                    12.20.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                    REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE
                    [TABLE]
                    [TR]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Kabir kapısında ve seksen küsur yaşında, birkaç hastalıkla hasta bulunan ve ölüme kendini yakın gören bir biçare garip ihtiyar der ki:

                    Size iki hakikati beyan ediyorum:

                    Evvelâ: Sizlerin Pakistan ve Irak’la gayet muvaffakiyetkârâne ittifakını, bu millete kemâl-i samimiyetle, sürûr ve ferah ile kazanmanızı bütün ruh-u canımızla tebrik ediyoruz. Bu ittifakınızı, inşaallah dört yüz milyon İslâmın sulh-u umumiyesine ve selâmet-i âmmenin teminine kat’î bir mukaddeme olarak ruhumda hissettim. Ve namaz tesbihatındaki kuvvetli bir ihtar ile bunu size yazmaya mecbur kaldım.

                    Otuz kırk seneden beri dünyayı ve siyaseti terk ettiğim halde, şiddetli bir alâka ile bu ihtar-ı kalbînin sebebi: Elli seneden beri imanı kurtarmak için gayet kısa bir yolu bulan ve Kur’ân’ın bu zamanda bir mu’cize-i mâneviyesi olan Risale-i Nur’un Arabistan ve Pakistan’da her yerden daha ziyade tesiratı olduğu ve makbul olması, hattâ aldığımız habere göre, mahkemece tesbit edilen miktarın üç misli Risale-i Nur’un talebelerinin o havalide bulunmalarıdır. Bu sır için âhir hayatımda kabir kapısında bu netice-i azîmeyi görmek ve beyan etmeye ruhen mecbur oldum.

                    Saniyen: Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk, Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezc olmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

                    Sizin bu defaki Irak ve Pakistan’la pek kıymettar ittifakınız, inşaallah bu tehlikeli ırkçılığın zararını def edecek ve dört beş milyon ırkçıların yerine, dört yüz milyon kardeş Müslümanları ve sekiz yüz milyon sulh ve müsalemet-i umumiyeye şiddetle muhtaç Hıristiyan ve sâir dinler sahiplerinin dostluklarını bu vatan milletine kazandırmaya tam bir vesile olacağına ruhuma kanaat geldiğinden, size beyan ediyorum.

                    [/TD]
                    [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                    âhir hayat : hayatın sonu
                    beyan etmek : açıklamak
                    Birinci Harb-i Umumî : Birinci Dünya Savaşı
                    emare : belirti, iz
                    evvel : önce
                    hakikî : asıl, gerçek
                    havali : çevre, yöre
                    istimal : kullanma
                    istirahat-i umumiye : herkesi içine alan rahatlık, huzur
                    ittifak : birleşme, birlik
                    kabil-i tefrik : ayrılabilir olma, ayrılması mümkün
                    kıymettar : kıymetli, değerli
                    makbul olma : kabul görme
                    menfî : olumsuz, karşıt
                    mezc olmak : karışmak, bütünleşmek
                    misl : kat, derece
                    mücahid : cihad eden
                    müsalemet-i umumiye : umumî barış ortamı; herkesi içine alan barış ve huzur
                    müstemlekât nâzırı : sömürgeler bakanı
                    netice-i azîme : büyük netice
                    sâir : diğer
                    salisen : üçüncü olarak
                    saniyen : ikinci olarak
                    seciye-i fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen özellik, karakter
                    sukut ettirmek : düşürmek, hükümsüz kılmak
                    sulh : barış
                    suret : biçim, şekil
                    tahakküm : baskı, zorbalık
                    tehlike-i azîm : büyük tehlike
                    tesirat : tesirler, etkiler
                    uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği


                    [/TD]
                    [/TR]
                    [/TABLE]

                    #798418
                    Anonim

                      DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 3.2.HÂTİME(DEVAMI)
                      [TABLE]
                      [TR]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Hem de ihtiyaç denilen medeniyetin pederi ve terakkiyatın müessisi olan üstad-ı ihtiyaç, sillesini kaldırmış, size hükmediyor ki, ya hayat-ı hürriyetinizi bu sahrâ-yı vahşette yağmacılara vereceksiniz, veyahut meydan-ı medeniyette fen ve san’at balonuna, şimendiferine binerek istikbali istikbal ve o ecnebî ellerine geçen o emval-i müttefikayı istirdad ederek kâbe-i kemâlâta koşacaksınız.

                      Hem de İslâmiyet milliyeti denilen mâzi derelerinde ve hal sahrâlarında ve istikbal dağlarında hayme-nişin olan ve Salâhaddin-i Eyyûbî ve Celâleddin-i Harzemşah ve Sultan Selim ve Barbaros Hayreddin ve Rüstem-i Zal gibi ecdatlarınızdan emsalleri gibi dâhi kahramanlarla bir çadırda oturan bir aile gibi, herkesi başkasının haysiyet ve şerefiyle şereflendiren ve hayat-ı ulviyenin enmuzeci olan İslâmiyet milliyeti size emr-i kat’î ile emrediyor ki: Ta her biriniz umum İslâmın mâkes-i hayatı ve hâmi-i saadeti ve umum millet-i İslâmın ferdî bir misâl i müşahhası olunuz. Zira, maksadın büyümesiyle himmet de büyür. Ve hamiyet-i İslâmiyenin galeyanı ile ahlâk da tekemmül ve teâlî eder.

                      Hem de meşrutiyet-i meşrua denilen dünyada beşer saadetinin bir sebebi ve hâkimiyet-i milliyeyi temin ile makine-yi hayatın buharı olan hürriyetteki irade i cüz’iyeyi istibdat ve tahakkümün belâsından kurtaran meşveret-i şer’iyenin mayasıyla mayalandıran meşrutiyet-i meşrua sizi herkes gibi imtihana davet ediyor ki, sinn-i rüşde bülûğunuzu ve vasîye adem-i ihtiyacınızı görmek istiyor.

                      [/TD]
                      [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                      beşer : insanlık
                      cehalet : cahillik
                      ecdat : atalar
                      ecnebî : yabancı
                      emr-i kat’î : kesin emir
                      emsal : benzer
                      emval-i müttefika : insanlığın ortak malı
                      enmuzec : örnek, model
                      fakr : fakirlik
                      fen ve san’at balonu : fen ve san’at uçağı (Balon, 20. yüzyılın başlarında hava taşımacılığında ileri teknolojiydi.)
                      fen : bilim; tecrübeye dayalı ve ispatla meydana gelmiş olan ilimler
                      ferdî : bireysel
                      gafil : dikkatsiz, bilinçsiz
                      galeyan : coşup taşma
                      hâkimiyet-i milliye : millî egemenlik
                      hal : şimdiki zaman
                      hâmi-i saadet : mutluluğun koruyucusu
                      hamiyet-i İslâmiye : İslâmî gayret; İslâmın insana kazandırdığı, din, vatan, hak, hukuk, aile gibi değerleri koruma duygusu, gayreti
                      hayat-ı hürriyet : hür hayat, özgür yaşam
                      hayat-ı ulviye : yüce hayat
                      hayme-nişin : göçebe, göçebe hayatı yaşayan
                      haysiyet : itibar, şeref
                      himmet : ciddi gayret, yardım
                      irade-i cüz’iye : cüz’î irade; şahsî özgürlük
                      İslâmiyet milliyeti : İslâm dini, şeriatı ve inancı
                      istibdat : baskı, zulüm
                      istikbal : gelecek zaman
                      istikbali istikbal (etme) : geleceği karşılama
                      istirdad etmek : geri almak, geri getirmek
                      kâbe-i kemâlât : olgunluk ve mükemmelliklerin kâbesi, merkezi
                      mâkes-i hayatı : hayatının aynası
                      makine-yi hayat : hayat makinesi; bir makine gibi büyük bir denge ve sistemle çalışan hayat
                      mâzi : geçmiş zaman
                      meşrutiyet-i meşrua : İslâmın ortaya koyduğu esaslar çerçevesinde kurulan ve uygulanan meşrutiyet yönetimi
                      meşveret-i şer’iye : İslâmın emrettiği kurallar çerçevesinde gerçekleştirilen danışma toplantıları
                      meydan-ı medeniyet : medeniyet meydanı; uygarlık alanı
                      millet-i İslâm : İslâm milleti; İslâm ümmeti
                      misâl-i müşahhası : somut örneği
                      müessis : kurucu
                      müteferrik : ayrı ayrı, dağınık; çeşitli
                      peder : baba
                      saadet : mutluluk
                      sahrâ : çöl
                      sahrâ-yı vahşet : vahşet sahrası; yalnızlık çölü
                      sille : tokat
                      şimendifer : tren
                      tahakküm : zorbalık
                      teâlî etmek : yükselmek, yücelmek
                      tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma
                      temin : sağlama
                      terakkiyat : ilim ve medeniyet alanlarında elde edilen gelişmeler
                      umum İslâmın : bütün İslâmın, bütün Müslümanların
                      umum : bütün
                      üstad-ı ihtiyaç : ihtiyaç öğretmeni; insanı bir hoca gibi öğretip eğiten ihtiyaç

                      [/TD]
                      [/TR]
                      [/TABLE]

                      #798421
                      Anonim

                        TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.21.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                        REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE(DEVAMI)
                        [TABLE]
                        [TR]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Salisen: Altmış beş sene evvel bir vali bana bir gazete okudu. Bir dinsiz müstemlekât nâzırı Kur’ân’ı elinde tutup konferans vermiş. Demiş ki: “Bu İslâmların elinde kaldıkça, biz onlara hakikî hâkim olamayız, tahakkümümüz altında tutamayız. Ya Kur’ân’ı sukut ettirmeliyiz veyahut Müslümanları ondan soğutmalıyız.”
                        İşte bu iki fikirle, dehşetli ifsat komitesi bu biçare fedakâr, mâsum, hamiyetkâr millete zarar vermeye çalışmışlar. Ben de, altmış beş sene evvel bu cereyana karşı, Kur’ân-ı Hakîm’den istimdat eyledim. Hakikate karşı kısa bir yol ve bir de pek büyük bir “Dârülfünun-u İslâmiye” tasavvuru ile, altmış beş senedir, âhiretimizi kurtarmak ve onun bir fâidesi olarak hayat-ı dünyeviyemizi de istibdad ı mutlaktan ve dalâletin helâketinden kurtarmaya ve akvam-ı İslâmiyenin mâbeynindeki uhuvvetini inkişaf ettirmeye iki vesileyi bulduk.
                        Birinci vesilesi: Risale-i Nur’dur ki, uhuvvet-i imaniyenin inkişafına kuvvet-i iman ile hizmet ettiğine kat’î delil, emsalsiz bir mazlumiyet ve âcizlik hâletinde telif edilmesi ve şimdi âlem-i İslâmın ekseri yerlerinde ve Avrupa ve Amerika’ya da tesirini göstermesi ve ihtilâlcilere ve dinsiz felsefeye ve otuz seneden beri dehşetli bir surette maddiyun ve tabiiyun gibi dinsizlik fikrine karşı galebe çalması ve hiçbir mahkeme ve ehl-i vukuf dahi onları cerh edememesidir. İnşaallah bir zaman da, sizin gibi uhuvvet-i İslâmiyenin anahtarını bulan zatlar, bu mu’cize-i Kur’âniyenin cilvesini âlem-i İslâma işittireceksiniz.
                        İkinci vesilesi: Altmış beş sene evvel Câmiü’l-Ezhere gitmek istiyordum. Âlem i İslâmın medresesidir diye, ben de o mübarek medresede bir ders almaya niyet ettim. Fakat kısmet olmadı. Cenâb-ı Hak rahmetiyle bir fikir ruhuma verdi ki:
                        Câmiü’l-Ezher Afrika’da bir medrese-i umumiye olduğu gibi, Asya Afrika’dan ne kadar büyük ise, daha büyük bir darülfünun, bir İslâm üniversitesi Asya’da lâzımdır. Tâ ki İslâm kavimlerini, meselâ: Arabistan, Hindistan, İran, Kafkas, Türkistan, Kürdistan’daki milletleri, menfi ırkçılık ifsat etmesin. Hakikî, müsbet ve kudsî ve umumî milliyet-i hakikiye olan İslâmiyet milliyeti ile 1
                        اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Kur’ân’ın bir kanun-u esasîsinin tam inkişafına mazhar olsun. Ve felsefe fünunu ile ulûm-u diniye birbiriyle barışsın ve Avrupa medeniyeti, İslâmiyet hakaikiyle tam musalâha etsin. Ve Anadolu’daki ehl-i mektep ve ehl-i medrese birbirine yardımcı olarak ittifak etsin diye, vilâyât-ı şarkiyenin merkezinde hem Hindistan, hem Arabistan, hem İran, hem Kafkas, hem Türkistan’ın ortasında, Medresetü’z-Zehra mânâsında, Câmiü’l-Ezher üslûbunda bir darülfünun, hem mektep, hem medrese olarak bir üniversite için, tam elli beş senedir Risale-i Nur’un hakaikine çalıştığım gibi ona da çalışmışım. En evvel bunun kıymetini (Allah rahmet etsin) Sultan Reşad takdir edip yalnız binasını yapmak için yirmi bin altın lira verdiği gibi, sonra ben eski Harb-i Umumîdeki esaretimden döndüğüm vakit, Ankara’da mevcut iki yüz meb’ustan yüz altmış üç meb’usun imzası ile yüz elli bin lira, o zaman paranın kıymetli vaktinde, aynı o üniversite için vermeyi kabul ve imza ettiler. Mustafa Kemal de içinde idi. Demek, şimdiki para ile beş milyon liraya yakın bir tahsisat vermekle, tâ o zamanda böyle kıymetdar bir üniversitenin tesisine herşeyden ziyade ehemmiyet verdiler. Hattâ dinde çok lâkayt ve garplılaşmak ve an’anattan tecerrüd etmek taraftarı bulunan bir kısım meb’uslar dahi onu imza ettiler. Yalnız onlardan ikisi dediler ki:
                        “Biz şimdi ulûm-u an’ane ve ulûm-u diniyeden ziyade garplılaşmaya ve medeniyete muhtacız.”
                        Ben de cevaben dedim:
                        Siz, farz-ı muhal olarak, hiçbir cihette ihtiyaç olmasa da, ekser enbiyanın Asya’da, şarkta zuhuru ve ekser hükemanın ve feylesofların garpta gelmelerinin delâletiyle Asya’yı hakikî terakki ettirecek, fen ve felsefenin tesiratından ziyade hiss-i dinî olduğu halde, bu fıtrî kanunu nazara almayarak garplılaşmak namıyla an’ane-i İslâmiyeyi bıraksanız ve lâdinî bir esas yapsanız dahi, dört beş büyük milletlerin merkezinde olan vilâyat-ı şarkiyede millet, vatan selâmeti için dine, İslâmiyetin hakaikine kat’iyen tarafdar olmak, size lâzım ve elzemdir. Binler misallerinden bir küçük misal size söyleyeceğim:

                        Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                        1 : “Ancak mü’minler kardeştirler.” Hucurât Sûresi, 49:10.

                        [/TD]
                        [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                        âcizlik : güçsüzlük
                        âhiret : öldükten sonra sonsuza kadar devam edecek olan hayat
                        akvam-ı İslâmiye : Müslüman kavimler, milletler
                        âlem-i İslâm : İslâm dünyası

                        an’anat : gelenekler
                        biçare : çaresiz
                        Cenâb-ı Hak : Hakkın ta kendisi olan sonsuz şeref ve yücelik sahibi Allah
                        cereyan : akım, hareket
                        cerh etmek : yaralamak, çürütmek

                        cevaben : cevap olarak
                        cilve : görüntü, akis
                        dalâlet : hak yoldan ayrılma, sapkınlık
                        darülfünun : üniversite
                        Dârülfünun-u İslâmiye : İslâmî Üniversite

                        delâlet : delil olma, gösterme
                        ehl-i medrese : medresede ilim öğrenen ve öğretenler
                        ehl-i mektep : okulda ilim öğrenen ve öğretenler
                        ehl-i vukuf : bilirkişi
                        ekser : çoğunluk
                        emsalsiz : benzersiz

                        enbiya : nebiler, peygamberler
                        esaret : esirlik
                        Eski Harb-i Umumî : Birinci Dünya Savaşı
                        farz-ı muhal : varsayım
                        feylesof : filozof; felsefeci
                        fıtrî : doğal, yaratılıştan gelen
                        fünun : fenler, ilimler
                        garp : batı
                        garplılaşmak : batılılaşmak
                        hakaik : hakikatler, esaslar
                        hakikat : doğru, gerçek

                        hakikî : gerçek
                        hâlet : durum, hâl
                        hamiyetkâr : din, aile ve vatan gibi değerleri koruma duygusu ve gayreti içinde olan
                        hayat-ı dünyeviye : dünya hayatı
                        helâket : mahvolma, yok oluş

                        hiss-i dinî : dinî his
                        hükemâ : felsefeciler, filozoflar
                        ifsat etmek : karıştırma, karışıklık çıkarma
                        ifsat komitesi : bozgunculuk çıkaran grup
                        ihtilâlci : ayaklanan, karışıklık çıkaran
                        inkişaf : açığa çıkma, açılma, gelişme
                        inşaallah : Allah dilerse, izin verirse
                        istibdad-ı mutlak : sınırsız baskı ve zulüm
                        istimdat eylemek : yardım dilemek

                        ittifak etmek : birleşmek
                        Kafkas : Kafkaslar’da yaşayan topluluk

                        kanun-u esasî : temel kanun, esas prensip, anayasa
                        kat’î : kesin

                        kıymetdar : kıymetli, değerli
                        kudsî : mukaddes, kutsal
                        Kur’ân-ı Hakîm : her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur’ân
                        kuvvet-i iman : iman gücü

                        lâkayt : duyarsız, ilgisiz
                        mâbeyn : ara
                        maddiyun : materyalistler; her şeyi madde ile açıklamaya çalışanlar

                        mazhar olmak : erişmek, nail olmak
                        mazlumiyet : zulme uğramışlık

                        meb’us : milletvekili
                        medrese-i umumiye : herkese açık olan medrese, okul
                        menfi : olumsuz, karşıt
                        milliyet-i hakikiye : gerçek millet, hakiki milliyet
                        mu’cize-i Kur’âniye : Kur’ân’ın mu’cizesi

                        musalâha etmek : barışmak
                        nazara almak : dikkate almak
                        rahmet : İlâhî şefkat ve merhamet
                        suret : biçim, şekil

                        şark : doğu
                        tabiiyun : tabiatı yaratıcı olarak kabul edenler, materyalistler

                        tahsisat : tahsis edilen şeyler; belli bir şey için ayrılan para, ödenek
                        tasavvur : düşünce, hayal

                        tecerrüd etme : soyutlanma, sıyrılma
                        telif edilmek : yazılmak

                        terakki ettirme : yükseltme, yüceltme
                        tesirat : tesirler, etkiler
                        tesis : kurma, yerleştirme
                        uhuvvet : kardeşlik
                        uhuvvet-i imaniye : imandan gelen kardeşlik
                        uhuvvet-i İslâmiye : İslâm kardeşliği

                        ulûm-u an’ane : geleneksel ilimler
                        ulûm-u diniye : dinî ilimler

                        vilâyât-ı şarkiye : Doğu illeri
                        zuhur : belirme, görünme


                        [/TD]
                        [/TR]
                        [/TABLE]

                        #798502
                        Anonim

                          Kur’an’ın sırları yazılan Sözler en münasip ilaç
                          16 Ekim 2011 / 00:01
                          Günün Risale-i Nur dersi

                          Bismillahirrahmanirrahim
                          Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
                          Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
                          Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur’âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
                          Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
                          (Mektubat, Beşinci Mektup)
                          Bediüzzaman Said Nursî
                          SÖZLÜK:
                          akaid-i İslâmiye : İslâm dininin esasları, inançları
                          dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
                          emrâz-ı kalbiye : kalbî hastalıklar
                          esrar-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın sırları
                          farz : Allah tarafından yapılması kesin olarak emredilen şey
                          hakaik : hakikatler
                          hakaik-i imâniye : iman hakikatleri
                          hakaik-i İslâmiye : İslâmın hakikatleri
                          hakikat : doğru, gerçek
                          hâsiyet : özellik
                          hayret : şaşkınlık
                          heyet-i İslâmiye : İslâm topluluğu, Müslümanlar
                          himmet : ciddî gayret, çalışma
                          i’câz-ı Kur’ân : Kur’ân’ın mu’cize oluşu
                          irşad : doğru yolu gösterme, uyarma
                          itikad : inanç
                          izale : giderme, ortadan kaldırma
                          kâr-ı akıl : aklın kabul edeceği iş
                          Kur’ânî : Kur’ân’a ait
                          lâkayt : duyarsız, ilgisiz
                          lemeât : parıltılar
                          malûm : bilinen
                          maruz : uğrama, tesirinde kalma
                          medar : sebep, vesile
                          münasip : uygun
                          müşkül : zor
                          nâfi : faydalı, yararlı
                          rahmet : şefkat, merhamet, ihsan
                          saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
                          sarf etmek : harcamak
                          seyr ü sülûk : İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk
                          sülûk : mânevî yol alma
                          sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                          şekavet-i ebediye : sonsuz sıkıntı ve mutsuzluk
                          takviye : kuvvetlendirme
                          tasavvuf : kalbi, dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlama; tarikat ehli olma
                          tasavvur : düşünce
                          tehacümat : hücumlar
                          tiryak : derman, ilaç
                          vâcib : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir
                          zındıka : dinsizlik, inançsızlık
                          zulümat : karanlıklar

                          #798503
                          Anonim

                            DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 3.3.HÂTİME(DEVAMI)
                            [TABLE]
                            [TR]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İmtihana hazırlanınız. Mevcudiyetinizi ittihadla gösteriniz ve hamiyet-i diniye-i millî ile fikir ve vicdan-ı şahsiyenizi milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa, sıfır çekecek ve şahadetnâme-i hürriyeti elinize vermeyecektir.

                            Evet, mâzinin sahrâlarında keşmekeşliğinize sebebiyet veren her birinizdeki meylü’l-ağalık ve fikr-i hodserâne ve enaniyet, şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde fikr-i icada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâp edecektir, inşaallah.

                            Hatta diyebilirim ki: Ey şark vilâyetlerindeki vatandaşlarım! Başkalarının sükûtî medreselerine nispeten sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb’usan-ı ilmiyeyi gösteriyor.

                            Hem Şâfiî olduğunuzdan ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semâvî ve ruhanî vızıltılarınız sizi mezheben ve medreseten ve fıtraten

                            1وَاَنْ لَيْسَ لِـْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعٰى ’nın başka bir unvanı olan teşebbüs-ü şahsiyeye teşvik ediyor.

                            Hem de her bir kemâlin müessis ve hâmîsi olan cesaret ve nâmus-u millet-i İslâmiye sizlere emrediyor ki: Nasıl ki, şimdiye kadar dimağdan kalbe mecrâ açmakla, aklı kuvvete mezc ederek maarifinizi kılıçlarınızın hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-i maddiyede terakki ettiniz. Şimdi ise, kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz.
                            Ta ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılıçlarınızı, fen ve san’at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye cevherinden yapmalısınız.
                            El Bâkî Hüvel Bâkî2
                            Bediüzzaman Said Nursî

                            Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                            1 : “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Necm Sûresi, 53:39.
                            2 : Bâkî olan sadece Odur.

                            [/TD]
                            [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                            adem-i ihtiyaç : ihtiyaç duymama, başkasına muhtaç olmama
                            bülûğ : erme, ulaşma

                            cevher : asıl, öz; değerli taş, elmas
                            dimağ : beyin

                            efkâr : fikirler, düşünceler
                            enaniyet : benlik

                            fen : bilim; tecrübeye dayalı ve ispatla meydana gelmiş olan ilimler
                            fıtraten : yaratılış itibariyle

                            fikir : düşünce
                            fikr-i hodserâne : kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi
                            fikr-i hürriyet : hürriyet düşüncesi
                            fikr-i icad : buluş yapma ve yeni şeyler icat etme düşüncesi
                            hâmî : koruyucu
                            hamiyet-i diniye-i millî : dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu

                            hissiyat : hisler, duygular
                            hutut-u cevher : kılıcın çelik kısmındaki dalgalı çizgiler, meneviş, hare, dalgır (Buradaki maksat; kalemle kılıcın güç birliğidir.)

                            inkılâp edecek : dönüşecek
                            istikbal : gelecek zaman
                            ittihad : birleşme, birlik
                            kalp ve akl-ı müşterek : kalp ve akıl ortaklığı; olaylar karşısında aynı düşünce ve duygulara sahip olma
                            kalpten fikre menfez açmak : hislerin merkezi olan kalple aklın neticesi olan düşünce arasında bağlantı kurmak; akılla duygular arasında bağ kurmak
                            kemâl : mükemmellik, olgunluk
                            keşmekeş : karışıklık
                            kıraat-ı Fatiha : Fatiha Sûresinin okunması
                            maarif : eğitim, kültür, bilgi vs.
                            mâzi : geçmiş zaman
                            meclis-i meb’usan-ı ilmiye : âlim vekiller meclisi; Büyük Millet Meclisini andıran ilmî meclis
                            mecrâ açmak : kanal açmak
                            medrese : dinî derslerin okutulduğu yüksek okul
                            medreseten : medrese olarak
                            menfez : kanal
                            mevcudiyet : varlık
                            meylü’l-ağalık : ağalık meyli, eğilimi
                            mezc etmek : katmak, birleştirmek
                            mezheben : mezhep olarak
                            müessis : kurucu
                            nâmus-u millet-i İslâmiye : İslâm milletinin nâmusu (Millet kelimesi burada “din, şeriat, inanç” anlamına geliyor.)
                            nispeten : kıyasla

                            pâyimal olmasın : ayaklar altına alınmasın, çiğnenmesin
                            ruhanî : maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait
                            saadet-saray-ı medeniyet : medeniyetin sunduğu saadet ve mutluluk sarayı
                            sahrâ : çöl
                            sebebiyet veren : sebep olan
                            semâvî : mânevî özelliklere sahip olan
                            sinn-i rüşd : ergenlik çağı, yaşı
                            sükûtî : sessizlik kuralı esas olan
                            Şâfiî : İmâm-ı Şâfiî’nin kurduğu Şâfiî mezhebine bağlı olan
                            şahadetnâme-i hürriyet : hürriyet diploması; özgürlüğü hak etme belgesi
                            şark vilâyetleri : doğu illeri

                            şecaat-i akliye-i medeniyet meydanı : medeniyetin aklî kahramanlık meydanı; akıl kahramanlarının meydan okuduğu medeniyet meydanı
                            şecaat-i maddiye : maddî kahramanlık, yiğitlik (Maddî bakımdan ilerlerken ifrat ve tefritten uzak olan orta ve doğru hâli ayakta tutma)

                            terakki etmek : ilerlemek, yükselmek
                            tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye : Kur’ânî hikmetle dayanışma içinde olma
                            teşebbüs-ü şahsiye : bireysel girişimcilik
                            vasî : çocuk, yetim, hasta, deli gibi zayıf kimselerin mal ve işlerini idare eden görevli
                            vicdan-ı şahsiye : kişisel vicdan


                            [/TD]
                            [/TR]
                            [/TABLE]

                            #798507
                            Anonim

                              TARİHÇE-İ HAYAT DERSLERİ 12.22.BEDİÜZZAMAN VE RİSALE-İ NUR(DEVAMI)
                              REİS-İ CUMHURA VE BAŞVEKİLE(DEVAMI)
                              [TABLE]
                              [TR]
                              [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Ben Van’da iken, hamiyetli Kürt bir talebeme dedim ki: “Türkler İslâmiyete çok hizmet etmişler. Sen onlara ne niyetle bakıyorsun?” dedim.

                              Dedi: “Ben Müslüman bir Türkü, fâsık bir kardeşime tercih ediyorum. Belki babamdan ziyade ona alâkadarım. Çünkü tam imana hizmet ediyorlar.”

                              Bir zaman geçti, (Allah rahmet etsin) o talebem, ben esarette iken, İstanbul’da mektebe girmiş. Esaretten geldikten sonra gördüm. Bazı ırkçı muallimlerden aldığı aksülâmel ile o da Kürtçülük damarıyla başka bir mesleğe girmiş. Bana dedi: “Ben şimdi gayet fâsık, hattâ dinsiz de olsa bir Kürdü salih bir Türke tercih ediyorum.”

                              Sonra ben onu birkaç sohbette kurtardım. Tam kanaati geldi ki, Türkler bu millet-i İslâmiyenin kahraman bir ordusudur.

                              Ey sual soran meb’uslar! Şarkta beş milyona yakın Kürt var. Yüz milyona yakın İranlı ve Hintliler var. Yetmiş milyon Arap var. Kırk milyon Kafkas var. Acaba birbirine komşu, kardeş ve birbirine muhtaç olan bu kardeşlere, bu talebenin Van’daki medreseden aldığı ders-i dinî mi daha lâzım? Veyahut o milletleri karıştıracak ve ırktaşlarından başka düşünmeyen ve uhuvvet-i İslâmiyeyi tanımayan, sırf ulûm-u felsefeyi okumak ve İslâmî ilimleri nazara almamak olan o merhum talebenin ikinci hali mi daha iyidir? Sizden soruyorum.

                              İşte bu cevabımdan sonra, an’ane aleyhinde ve her cihetle garplılaşmak fikrini taşıyanlar, kalktılar, imza ettiler. İsimlerini söylemeyeceğim. Allah kusurlarını affetsin; şimdi vefat etmişler.

                              Râbian: Mâdem Reisicumhur gayet mühim mesâil-i siyasiye içinde Şark Üniversitesini en ehemmiyetli bir mesele yapıp hattâ harika bir tarzda altmış milyon liranın o üniversiteye sarfı için bir kanun çıkarmak derecesinde fevkalâde bir hizmetle medresenin medâr-ı iftiharı ve kendisine büyük bir şeref verdiren bu medrese-i İslâmiyeye, eski hocalık hissiyatıyla başlaması, bütün şark hocalarını minnettar etmiş. Ve şimdi orta şarkta sulh-u umumînin temel taşı ve birinci kal’ası olan bu üniversiteyi yine mesâil-i azîme-yi siyasiye içinde yeniden nazara alması, elbette bu vatan, bu devlete, bu millete bu azîm, fâideli hizmeti netice verecek. Ulûm-u diniye o üniversitede esas olacak. Çünkü hariçteki kuvvet tahribatı mânevîdir, imansızlıkladır. O mânevî tahribata karşı atom bombası, ancak mânevî cihetinde mâneviyattan kuvvet alıp o tahribatı durdurabilir.

                              Mâdem elli beş sene bu meseleye bütün hayatını sarf etmiş ve bütün dekaikiyle ve neticeleriyle tetkik etmiş bir adamın bu meselede reyini almak ve fikrini sormak lâzım gelirken, Amerika’da, Avrupa’da bu meseleye dair istişareye kendinizi mecbur bildiğinizden, elbette benim de bu meselede söz söylemeye hakkım var. Hamiyetkâr olan bütün bir millet namına sizden bekliyoruz.
                              Said Nursî

                              [/TD]
                              [/TR]
                              [/TABLE]
                              Kur’an’ın sırları yazılan Sözler en münasip ilaç

                              16 Ekim 2011 / 00:01
                              Günün Risale-i Nur dersi

                              Bismillahirrahmanirrahim
                              Tasavvuf yoluyla emrâz-ı kalbiyenin izalesine çalışmak, kalb ayağıyla sülûk etmektir. Birincisi farz, ikincisi vacip, bu üçüncüsü ise sünnet hükmündedir.
                              Madem hakikat böyledir. Ben tahmin ediyorum ki, eğer Şeyh Abdülkàdir Geylânî (r.a.) ve Şah-ı Nakşibend (r.a.) ve İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini, hakaik-i imaniyenin ve akaid-i İslâmiyenin takviyesine sarf edeceklerdi. Çünkü saadet-i ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye sebebiyet verir. İmansız Cennete gidemez; fakat tasavvufsuz Cennete giden pek çoktur. Ekmeksiz insan yaşayamaz, fakat meyvesiz yaşayabilir. Tasavvuf meyvedir, hakaik-i İslâmiye gıdadır. Eskiden kırk günden tut, tâ kırk seneye kadar bir seyr ü sülûk ile bazı hakaik-i imaniyeye ancak çıkılabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-ı Hakkın rahmetiyle, kırk dakikada o hakaike çıkılacak bir yol bulunsa, o yola karşı lâkayt kalmak elbette kâr-ı akıl değil. İşte, otuz üç adet Sözler, böyle Kur’ânî bir yolu açtığını, dikkatle okuyanlar hükmediyorlar.
                              Madem hakikat budur. Esrar-ı Kur’âniyeye ait yazılan Sözler, şu zamanın yaralarına en münasip bir ilâç, bir merhem ve zulümatın tehacümatına maruz heyet-i İslâmiyeye en nâfi bir nur ve dalâlet vâdilerinde hayrete düşenler için en doğru bir rehber olduğu itikadındayım.
                              Bilirsiniz ki, eğer dalâlet cehaletten gelse, izalesi kolaydır. Fakat dalâlet fenden ve ilimden gelse, izalesi müşküldür. Eski zamanda ikinci kısım binde bir bulunuyordu. Bulunanlardan ancak binden biri irşadla yola gelebilirdi. Çünkü, öyleler kendilerini beğeniyorlar. Hem bilmiyorlar, hem kendilerini bilir zannediyorlar. Cenâb-ı Hak şu zamanda, i’câz-ı Kur’ân’ın mânevî lemeâtından olan malûm Sözleri, şu dalâlet zındıkasına bir tiryak hâsiyetini vermiş tasavvurundayım.
                              (Mektubat, Beşinci Mektup)
                              Bediüzzaman Said Nursî
                              SÖZLÜK:
                              akaid-i İslâmiye : İslâm dininin esasları, inançları
                              dalâlet : hak yoldan sapkınlık, inançsızlık
                              emrâz-ı kalbiye : kalbî hastalıklar
                              esrar-ı Kur’âniye : Kur’ân’ın sırları
                              farz : Allah tarafından yapılması kesin olarak emredilen şey
                              hakaik : hakikatler
                              hakaik-i imâniye : iman hakikatleri
                              hakaik-i İslâmiye : İslâmın hakikatleri
                              hakikat : doğru, gerçek
                              hâsiyet : özellik
                              hayret : şaşkınlık
                              heyet-i İslâmiye : İslâm topluluğu, Müslümanlar
                              himmet : ciddî gayret, çalışma
                              i’câz-ı Kur’ân : Kur’ân’ın mu’cize oluşu
                              irşad : doğru yolu gösterme, uyarma
                              itikad : inanç
                              izale : giderme, ortadan kaldırma
                              kâr-ı akıl : aklın kabul edeceği iş
                              Kur’ânî : Kur’ân’a ait
                              lâkayt : duyarsız, ilgisiz
                              lemeât : parıltılar
                              malûm : bilinen
                              maruz : uğrama, tesirinde kalma
                              medar : sebep, vesile
                              münasip : uygun
                              müşkül : zor
                              nâfi : faydalı, yararlı
                              rahmet : şefkat, merhamet, ihsan
                              saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk
                              sarf etmek : harcamak
                              seyr ü sülûk : İlâhî hakikatlere ulaşmak için bir rehberin öncülüğünde çıkılan mânevî yolculuk
                              sülûk : mânevî yol alma
                              sünnet : Peygamberimizin söz, fiil ve hareketlerine dayanan yüce prensipler
                              şekavet-i ebediye : sonsuz sıkıntı ve mutsuzluk
                              takviye : kuvvetlendirme
                              tasavvuf : kalbi, dünyanın gelip geçici işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlama; tarikat ehli olma
                              tasavvur : düşünce
                              tehacümat : hücumlar
                              tiryak : derman, ilaç
                              vâcib : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir
                              zındıka : dinsizlik, inançsızlık
                              zulümat : karanlıklar

                              #798508
                              Anonim

                                DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ 3.3.HÂTİME(DEVAMI)
                                [TABLE]
                                [TR]
                                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] İmtihana hazırlanınız. Mevcudiyetinizi ittihadla gösteriniz ve hamiyet-i diniye-i millî ile fikir ve vicdan-ı şahsiyenizi milletin kalb ve akl-ı müştereki gibi gösteriniz. Yoksa, sıfır çekecek ve şahadetnâme-i hürriyeti elinize vermeyecektir.

                                Evet, mâzinin sahrâlarında keşmekeşliğinize sebebiyet veren her birinizdeki meylü’l-ağalık ve fikr-i hodserâne ve enaniyet, şimdi istikbalin saadet-saray-ı medeniyetinde fikr-i icada ve teşebbüs-ü şahsiyeye ve fikr-i hürriyete inkılâp edecektir, inşaallah.

                                Hatta diyebilirim ki: Ey şark vilâyetlerindeki vatandaşlarım! Başkalarının sükûtî medreselerine nispeten sizin gürültülü olan medreseleriniz bir meclis-i meb’usan-ı ilmiyeyi gösteriyor.

                                Hem Şâfiî olduğunuzdan ve imam arkasında kıraat-ı Fatiha ile semâvî ve ruhanî vızıltılarınız sizi mezheben ve medreseten ve fıtraten

                                1وَاَنْ لَيْسَ لِـْلاِنْسَانِ اِلاَّ مَا سَعٰى ’nın başka bir unvanı olan teşebbüs-ü şahsiyeye teşvik ediyor.

                                Hem de her bir kemâlin müessis ve hâmîsi olan cesaret ve nâmus-u millet-i İslâmiye sizlere emrediyor ki: Nasıl ki, şimdiye kadar dimağdan kalbe mecrâ açmakla, aklı kuvvete mezc ederek maarifinizi kılıçlarınızın hutut-u cevherinden öğrenmekle şecaat-i maddiyede terakki ettiniz. Şimdi ise, kalbden fikre karşı menfez açınız. Kuvveti aklın imdadına ve hissiyatı efkârın arkasına gönderiniz.
                                Ta ki, şecaat-i akliye-i medeniyet meydanında namus-u millet-i İslâmiye pâyimal olmasın. Kılıçlarınızı, fen ve san’at ve tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye cevherinden yapmalısınız.
                                El Bâkî Hüvel Bâkî2
                                Bediüzzaman Said Nursî

                                Dipnotlar – Arapça İbareler – Haşiyeler :
                                1 : “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” Necm Sûresi, 53:39.
                                2 : Bâkî olan sadece Odur.

                                [/TD]
                                [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                adem-i ihtiyaç : ihtiyaç duymama, başkasına muhtaç olmama
                                bülûğ : erme, ulaşma

                                cevher : asıl, öz; değerli taş, elmas
                                dimağ : beyin

                                efkâr : fikirler, düşünceler
                                enaniyet : benlik

                                fen : bilim; tecrübeye dayalı ve ispatla meydana gelmiş olan ilimler
                                fıtraten : yaratılış itibariyle

                                fikir : düşünce
                                fikr-i hodserâne : kimseyi dinlemeden kendi başına hareket etme düşüncesi
                                fikr-i hürriyet : hürriyet düşüncesi
                                fikr-i icad : buluş yapma ve yeni şeyler icat etme düşüncesi
                                hâmî : koruyucu
                                hamiyet-i diniye-i millî : dinî ve millî esasların harekete geçirdiği hamiyet ve gayret duygusu

                                hissiyat : hisler, duygular
                                hutut-u cevher : kılıcın çelik kısmındaki dalgalı çizgiler, meneviş, hare, dalgır (Buradaki maksat; kalemle kılıcın güç birliğidir.)

                                inkılâp edecek : dönüşecek
                                istikbal : gelecek zaman
                                ittihad : birleşme, birlik
                                kalp ve akl-ı müşterek : kalp ve akıl ortaklığı; olaylar karşısında aynı düşünce ve duygulara sahip olma
                                kalpten fikre menfez açmak : hislerin merkezi olan kalple aklın neticesi olan düşünce arasında bağlantı kurmak; akılla duygular arasında bağ kurmak
                                kemâl : mükemmellik, olgunluk
                                keşmekeş : karışıklık
                                kıraat-ı Fatiha : Fatiha Sûresinin okunması
                                maarif : eğitim, kültür, bilgi vs.
                                mâzi : geçmiş zaman
                                meclis-i meb’usan-ı ilmiye : âlim vekiller meclisi; Büyük Millet Meclisini andıran ilmî meclis
                                mecrâ açmak : kanal açmak
                                medrese : dinî derslerin okutulduğu yüksek okul
                                medreseten : medrese olarak
                                menfez : kanal
                                mevcudiyet : varlık
                                meylü’l-ağalık : ağalık meyli, eğilimi
                                mezc etmek : katmak, birleştirmek
                                mezheben : mezhep olarak
                                müessis : kurucu
                                nâmus-u millet-i İslâmiye : İslâm milletinin nâmusu (Millet kelimesi burada “din, şeriat, inanç” anlamına geliyor.)
                                nispeten : kıyasla

                                pâyimal olmasın : ayaklar altına alınmasın, çiğnenmesin
                                ruhanî : maddî yapısı olmayan, ruh âlemine ait
                                saadet-saray-ı medeniyet : medeniyetin sunduğu saadet ve mutluluk sarayı
                                sahrâ : çöl
                                sebebiyet veren : sebep olan
                                semâvî : mânevî özelliklere sahip olan
                                sinn-i rüşd : ergenlik çağı, yaşı
                                sükûtî : sessizlik kuralı esas olan
                                Şâfiî : İmâm-ı Şâfiî’nin kurduğu Şâfiî mezhebine bağlı olan
                                şahadetnâme-i hürriyet : hürriyet diploması; özgürlüğü hak etme belgesi
                                şark vilâyetleri : doğu illeri

                                şecaat-i akliye-i medeniyet meydanı : medeniyetin aklî kahramanlık meydanı; akıl kahramanlarının meydan okuduğu medeniyet meydanı
                                şecaat-i maddiye : maddî kahramanlık, yiğitlik (Maddî bakımdan ilerlerken ifrat ve tefritten uzak olan orta ve doğru hâli ayakta tutma)

                                terakki etmek : ilerlemek, yükselmek
                                tesanüd-ü hikmet-i Kur’âniye : Kur’ânî hikmetle dayanışma içinde olma
                                teşebbüs-ü şahsiye : bireysel girişimcilik
                                vasî : çocuk, yetim, hasta, deli gibi zayıf kimselerin mal ve işlerini idare eden görevli
                                vicdan-ı şahsiye : kişisel vicdan


                                [/TD]
                                [/TR]
                                [/TABLE]

                                #798521
                                Anonim

                                  DİVAN-I HARB-İ ÖRFÎ
                                  4.1.YAŞASIN ŞERİAT-I AHMEDÎ(ALEYHİSSALÂTÜ VESSELAM)
                                  [TABLE]
                                  [TR]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] 5 Mart 1325 (18 Mart 1909)

                                  Dinî Ceride, no. 77

                                  Şeriat-ı garrâ, kelâm-ı ezelîden geldiğinden, ebede gidecektir. Nefs-i emmarenin istibdad-ı rezilesinden selâmetimiz, İslâmiyete istinad iledir. O hablü’l-metine temessük iledir. Ve haklı hürriyetten hakkıyla istifade etmek, imandan istimdad iledir. Zira, Sâni-i Âleme hakkıyla abd ve hizmetkâr olanın, halka ubudiyete tenezzül etmemesi gerektir. Herkes kendi âleminde bir kumandan olduğundan, âlem-i asgarında cihad-ı ekber ile mükelleftir. Ve ahlâk-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Nebeviyeyi ihyâ ile muvazzaftır.

                                  Ey evliya-i umûr! Tevfik isterseniz, kavânin-i âdetullaha tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız. Zira, mâruf umum enbiyanın memâlik-i İslâmiye ve Osmaniyeden zuhuru, kader-i İlâhînin bir işaret ve remzidir ki; bu memleket insanlarının makine-i tekemmülâtının buharı diyanettir. Ve bu Asya ve Afrika tarlasının ve Rumeli bostanının çiçekleri ziya-yı İslâmiyet ile neşvünemâ bulacaktır.

                                  Dünya için din feda olunmaz. Gebermiş istibdadı muhafaza için, vaktiyle mesâil-i şeriat rüşvet verilirdi. Dinin meseleleri terk ve feda edilmesinden, zarardan başka ne faydası görüldü? Milletin kalb hastalığı zaaf-ı diyanettir. Bunu takviye ile sıhhat bulabilir.
                                  Bizim cemaatımizin meşrebi, muhabbete muhabbet ve husumete husumettir. Yani, beyne’l-İslâm muhabbete imdat; ve husumet askerini bozmaktır.

                                  Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir. Ve rehberimiz şeriat-ı garrâ ve kılıcımız da berahin-i kàtıa ve maksadımız ilâ-yı kelimetullahtır. Cemaatimize her bir mü’min mânen müntesiptir. Sûreten intisap ise, Sünnet-i Nebeviyeyi kendi âleminde ihyâya azm-i kat’î iledir. En evvel mürşid-i umumî ulema ve meşâyih ve talebeyi, şeriat namına ittihada dâvet ederiz.
                                  Said Nursî

                                  ***
                                  İhtar-ı mahsus

                                  Gazeteci denilen huteba-i umumî iki kıyas-ı fâsidle milleti bataklığa düşürtmüştür.

                                  Birincisi: Vilâyâtı, İstanbul’a kıyas ederek… Hâlbuki elifbâyı okumayan çocuklara felsefe dersi verilse sathî olur.

                                  İkincisi: İstanbul’u Avrupa’ya kıyas etmişler. Hâlbuki, bir erkek, kadının kametinden istihsan ettiği libası giyinse maskara ve rezil olur.
                                  Said Nursî

                                  [/TD]
                                  [TD=”width: 307, bgcolor: transparent”] Lügatler :
                                  abd : kul
                                  ahlâk-ı Ahmediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) ahlâkı

                                  âlem : dünya
                                  âlem-i asgar : en küçük âlem; insan
                                  aleyhissalâtü vesselâm : Allah’ın salât ve selâmı onun üzerine olsun

                                  azm-i kat’î : kesin azim ve ciddî gayret
                                  berahin-i kàtıa : kesin deliller
                                  beyne’l-İslâm : Müslümanlar arasında
                                  ceride : gazete
                                  cevab-ı red : red cevap
                                  cihad-ı ekber : en büyük cihad; nefis ile mücadele
                                  diyanet : din
                                  ebed : sonsuzluk

                                  elifbâ : alfabe, İslâm alfabesi
                                  enbiya : nebiler, peygamberler
                                  evliya-i umûr : iş başında bulunan kimseler
                                  hablü’l-metin : sağlam ip; İslâmiyet
                                  hizmetkâr : hizmetçi

                                  husumet : düşmanlık
                                  huteba-i umumî : herkese hitâp edenler, umuma ders verenler
                                  i’lâ-yı kelimetullah : Allah’ın ismini, dâvâsını yüceltmek, yaymak
                                  ihtar-ı mahsus : hususî ikaz
                                  ihyâ : yeniden hayata döndürme, canlandırma
                                  imdat : yardım
                                  intisap : bağlılık
                                  istibdad : baskı ve zulüm
                                  istibdad-ı rezile : alçakça baskı, zulüm
                                  istifade etme : faydalanma

                                  istihsan : beğenme, güzel bulma
                                  istimdad : yardım dileme
                                  istinad : dayanma, dayanak
                                  kader-i İlâhî : Allah’ın meydana gelecek hâdiseleri olmadan önce takdir etmesi, plânlaması

                                  kamet : boy bos
                                  kavânin-i âdetullah : kâinatta işleyen İlâhî kanunlar, yaratılış kanunları
                                  kelâm-ı ezelî : ezelî söz

                                  kıyas-ı fâsid : hatâlı karşılaştırma, yanlış kıyas
                                  libas : elbise
                                  makine-i tekemmülât : ilerleme, olgunlaşma makinesi

                                  maksad : gaye, amaç
                                  mânen : mânevî olarak
                                  mâruf : bilinen, tanınmış
                                  memâlik-i İslâmiye ve Osmaniye : İslâm ve Osmanlı memleketleri, ülkeleri
                                  mesâil-i şeriat : şeriatın meseleleri, kaideleri

                                  meşayih : şeyhler; tasavvuf ve tarikat önderleri
                                  meşreb : hareket tarzı, metot
                                  muhabbet : sevgi
                                  muhafaza : koruma, saklama
                                  muvazzaf : görevli
                                  mükellef : yükümlü

                                  müntesip : bağlanan, bağlı
                                  mürşid-i umumî : herkese her yönden doğru yolu gösteren, genel mürşid
                                  nefs-i emmâre : kötülüğü şiddetle ve defalarca emreden duygu; nefsin terbiye görmemiş en kötü hâli
                                  neşvünemâ : büyüyüp gelişme
                                  remiz : işaret
                                  Sâni-i Âlem : bütün varlık âlemini san’atlı bir şekilde yaratan Allah

                                  sathî : sığ, yüzeysel
                                  selâmet : esenlik, güven
                                  sıhhat : sağlamlık, doğruluk, sağlık
                                  sünnet-i Nebeviye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) sünneti

                                  sünnet-i Peygamberî : peygamber sünneti, Hz. Muhammed’in sünneti
                                  şeriat namına : İslâmiyet adına
                                  Şeriat-ı Ahmediye : Hz. Muhammed’in (a.s.m.) getirdiği şeriat, İslâmın kanun ve hükümleri
                                  şeriat-ı garrâ : büyük ve parlak şeriat, İslâmiyet
                                  tahallûk : ahlâklanma
                                  takviye : güçlendirme, destekleme
                                  temessük : sarılma, tutunma
                                  tenezzül etme : inme, alçalma
                                  tevfik : başarı, muvaffakiyet
                                  tevfik-i hareket : uygun hareket
                                  tevfiksizlik : başarısızlık
                                  ubudiyet : kulluk

                                  ulema : âlimler
                                  umum : bütün

                                  vilâyât : vilâyetler, iller
                                  zaaf-ı diyanet : dinde zayıflık, gevşeklik gösterme
                                  zira : çünkü
                                  ziya-yı İslâmiyet : İslâmiyetin ışığı
                                  zuhur : görünme, ortaya çıkma

                                  [/TD]
                                  [/TR]
                                  [/TABLE]

                                15 yazı görüntüleniyor - 106 ile 120 arası (toplam 201)
                                • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.